Trump’ın konutuna baskın yapan FBI neden şüphelerin odağında?

FBI'ın köklü bir siyasi müdahale geçmişi olduğu iddia ediliyor.  FBI, ABD güvenlik servisleri arasında soruşturma yetkisi en geniş olanı. (AP)
FBI'ın köklü bir siyasi müdahale geçmişi olduğu iddia ediliyor. FBI, ABD güvenlik servisleri arasında soruşturma yetkisi en geniş olanı. (AP)
TT

Trump’ın konutuna baskın yapan FBI neden şüphelerin odağında?

FBI'ın köklü bir siyasi müdahale geçmişi olduğu iddia ediliyor.  FBI, ABD güvenlik servisleri arasında soruşturma yetkisi en geniş olanı. (AP)
FBI'ın köklü bir siyasi müdahale geçmişi olduğu iddia ediliyor. FBI, ABD güvenlik servisleri arasında soruşturma yetkisi en geniş olanı. (AP)

Tarık eş-Şami 
Eski ABD Başkanı Donald Trump’ın, Florida’da bulunan konutunun 8 Ağustos’ta Federal Soruşturma Bürosu (FBI) ajanları tarafından aranmasından bu yana Cumhuriyetçi siyasilerin çoğu FBI’ı hedef aldı. Cumhuriyetçiler, Federal Soruşturma Bürosu’nun ABD’nin imajını sarstığını, siyasi olarak güdümlü olduğu için bir utanç kaynağı ve güvenilmez olduğunu savundu. Bazıları FBI’ın feshedilmesini ya da finansmanının kesilmesini dahi talep etti.  
Öte yandan Demokratlar ve liberal çizgideki medya kuruluşları, özellikle Ohio'daki FBI ofisine yapılan saldırının ardından ABD devlet kurumlarının hedef alınmaması konusunda uyardı. Bazıları ise olup bitenleri, eksantrik bir cumhurbaşkanı ile ülkenin istihbarat ve kolluk kuvvetleri arasındaki yılların kargaşasının bir uzantısı olarak yorumladı. FBI nedir, rolü nedir ve tüm bu kafa karışıklığı neden yaşanıyor?  

FBI nedir, görev ve yetki alanları nelerdir?  
Federal Soruşturma Bürosu (FBI) Amerika Birleşik Devletleri'nin iç istihbarat ve güvenlik servisidir.  
ABD Adalet Bakanlığı yetki alanı altında çalışan başlıca Federal kolluk kuvveti organizasyonu olan FBI ABD İstihbarat Topluluğu'nun bir üyesidir. Adalet Bakanı'na ve Ulusal İstihbarat Direktörü'ne rapor verir. FBI’ın ilk harfi ‘federal sisteme’ atıfta bulunur ve ABD ulus devletini temsil eder. FBI’ın resmi sitesine göre, bu kuruluş bir ulusal polis gücü değil, Amerika Birleşik Devletleri'nin karşı karşıya olduğu en ciddi güvenlik tehditlerini ele almak için dünyadaki birçok ortakla yakın işbirliği içinde çalışan bir ulusal güvenlik örgütüdür. FBI, ABD vatandaşlarını korumakla yükümlüdür, aynı zamanda hem istihbarattan hem de cezai soruşturmadan sorumludur. Yani tutuklama ve ceza verme yetkisi vardır. FBI'ın 200 kategoriden fazla federal suç üstünde soruşturma ve yargılama yetkisi bulunmaktadır, ayrıca kanunun tenfizi için diğer yargı birimlerine yardımcı olur. FBI'ın soruşturma yetkisi, tüm ABD federal kolluk kuvvetleri arasında en geniş olanıdır. Görevleri arasında, ABD'yi terör, yabancı istihbarat operasyonları, siber saldırılar ve casusluktan korumak ve ulusal güvenliğin temin edilmesi vardır. Ayrıca yolsuzlukla mücadele etmek, sivil hakları korumak, suç organizasyonlarıyla mücadele etmek, önemli şiddet suçlarını araştırmak, Federal eyalet sistemi içinde yer alan yerel kuruluşlara, parmak izi, veri tabanı araması gibi konularda yardımcı olmak da görevleri arasındadır.  
Başsavcı, Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı işlenen suçları tespit etmek ve kovuşturmak için FBI’a görevli atama yetkisi verir. ABD yasaları resmi bir kurum olan FBI’ın, soruşturma ve tutuklama yapmasına, ateşli silah taşımasına ve federal yasaları korumasına imkan tanır. Büro ayrıca suikastları, adam kaçırmaları ve saldırıları soruşturma yetkisine de sahiptir. Eyaletler arası seyahat edenlere yönelik şiddet suçları gibi sınırlı durumlarda eyalet yasalarının ihlallerini araştırmak için de özel bir yetkisi bulunmaktadır.   

Ne zaman kuruldu? 
ABD Adalet Bakanlığı 1870'de federal yasayı uygulamak ve yargı politikasını koordine etmek için kurulduğunda, kadrosunda daimi müfettişler bulunmamaktaydı, dolayısıyla federal suçları soruşturması gerektiğinde özel dedektiflere itimat ediyordu. Daha sonra, 1865'te ABD Hazine’si tarafından sahteciliği araştırmak için oluşturulan gizli servis ajanları da olmak üzere diğer federal kurumlardan müfettişler tuttu. 26 Temmuz 1908'de Fransız İmparatoru Napolyon Bonapart'ın kuzeni Savcı Charles Bonaparte, Adalet Bakanlığı'nda soruşturma gücü olarak bir dizi özel ajan atadı. Böylelikle daha sonra Federal Soruşturma Bürosu’na dönüşecek olan, Soruşturma Bürosu (Bureau of Investigation) kurulmuş oldu. Amerikan ‘History-Tarih’ web sitesine göre, Soruşturma Bürosu kanun kaçaklarını soruşturmak için bir dizi atılım gerçekleştirdi, kısa sürede büronun ajan sayısı 300’e yükseldi. Ancak bazı Kongre üyeleri, Soruşturma Bürosu’nun artan yetkilerinin, gücün kötüye kullanımına yol açabileceğinden endişelenmekteydi. Bununla birlikte ABD 1917’de Birinci Dünya Savaşı'na girdiğinde, Soruşturma Bürosu’na, askere alımlarda soruşturma yetkisi tevdi edildi. Ayrıca 1917 Casusluk Yasası'nı ihlal edenleri ve şiddete karıştığından şüphelenilen göçmenleri araştırmakla da görevlendirildi. 
  
Kızıl panik 
FBI'ın genişlemesi ve gelişmesinde ise en önemli rolü eski bir avukat olan John Edgar Hoover üstlendi. George Washington Üniversitesi mezunu Hoover, 1917'de Adalet Bakanlığı'na girdi, iki yıl sonra Başsavcı A. Mitchell Palmer'ın özel yardımcılığına getirildi. 1924'te Soruşturma Bürosu'nun (sonradan Federal Soruşturma Bürosu) Başkan Yardımcılığı'na atandı, yedi ay sonra da Büro’nun Başkanı oldu. Dünyanın en büyük parmak izi kataloğunun yanı sıra seçilen güvenlik görevlilerinin eğitim için gönderildiği FBI Ulusal Akademisi'ni kurdu. Rusya’da ‘Bolşevik Devrimi’nin’ ardından Amerikan işçi hareketinde komünizm ve anarşizmin yayılmasıyla ilgili endişeler ,’Kızıl tehlike’ olarak genel bir endişe duygusunu ateşledi. Hoover ‘Kızıl korku’ sürecinde, 1919-1920 yıllarında federal kolluk kuvvetlerini sertleştirdi ve her bir örgütsel liderin tanımlandığı ‘indeks sistemini’ yarattı. Hoover’in başında olduğu Soruşturma Bürosu 1921’e kadar 450 bin kişiyi fişledi ve komünist olduğundan şüphelenilen 10 bin kişiyi tutukladı. Otoriter yönetimi sık sık eleştiri konusu olan Başsavcı Mitchell Palmer’ın konumu sarsılsa da Hoover bu süreci zarar görmeksizin atlattı. Edgar Hoover 10 Mayıs 1924'te, Kongre tarafından Soruşturma Bürosu’nun başına getirildi. 1930'ların başında, organize suçlarla mücadelesinde önemli başarılar kaydetti. Ünlü suçluları izleyip ele geçirerek FBI'ın Kongre ve ABD kamuoyu tarafından saygı elde etmesini sağladı.
Hoover, yöntem ve uygulamaları nedeniyle eleştiriye uğramasına karşın, FBI'ın disiplinli ve bağımsız bir kimlik kazanmasında belirleyici rol oynadı. 

Dinleme faaliyetleri ve muhaliflerin izlenmesi  
İkinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle birlikte Hoover, karşı istihbarat tekniklerini yeniden canlandırdı ve iç dinleme ve diğer elektronik gözetim faaliyetlerini arttırdı. Savaşın sona ermesiyle birlikte Hoover yönetimindeki FBI, komünist tehditle yüzleşmeye odaklandı ve muhalif olduğu düşünülen milyonlarca Amerikan vatandaşı fişlenmeye başladı. Bu dönemde FBI, Amerikan Karşıtı Eylemler Komitesi ile birlikte yakın bir şekilde çalıştı. İkinci ‘Kızıl Panik’in mimarı Senatör Joseph McCarthy ve Hoover bu dönemde birlikte mesai yaptı. 1956'da Hoover, başlangıçta Amerikan Komünist Partisi'ni hedef alan, ancak daha sonra Amerika'daki herhangi bir radikal örgüte sızmak için genişleyen ‘COINTELPRO’ (Counter Intelligence Program) adlı gizli bir karşı istihbarat programı başlattı. Federal Soruşturma Bürosu tarafından yürütülen bu program, Amerikan siyasi örgütlerini gözetlemeyi, sızmayı, itibarını sarsmayı ve taciz etmeyi amaçlamaktaydı. COINTELPRO feminist örgütleri, savaş karşıtlarını, sivil hareketleri, ‘Siyah Güç’ hareketi aktivistlerini, çevreci ve hayvan hakları örgütlerini ve Kızılderili hareketlerini hedef aldı. 1960'larda Quintelpro'nun geniş kaynakları Ku Klux Klan gibi tehlikeli ve ırkçı gruplara karşı da kullanıldı, ancak aynı zamanda Afrikalı-Amerikalı sivil haklar örgütlerine ve liberal Vietnam Savaşı karşıtı örgütlerine karşı da faaliyet yürütüldü.  

Nixon’ın korunması 
1969'da medya, kamuoyu ve Kongre, FBI'ın gücünü kötüye kullandığından ciddi bir biçimde şüphelenmeye başlamıştı. Kariyeri boyunca Hoover ilk kez geniş çapta eleştirilmekteydi. Kongre, gelecekteki FBI direktörlerinin atanmasında Senato’nun onayının gerekmesini ve direktörlerin görev süresinin 10 yıl ile sınırlandırılmasını teklif etti. 2 Mayıs 1972'de, ‘Watergate’ skandalı patlamak üzereyken, Hoover kalp rahatsızlığından ötürü hayatını kaybetti. Watergate davası daha sonra FBI'ın Başkan Richard Nixon'ı hakkında yürütülen soruşturmadan yasadışı bir şekilde koruduğunu ortaya çıkardı. Kongre, FBI yetkililerini titizlikle sorguya çekti ve büronun yetkisini kötüye kullandığını ve anayasaya aykırı bir şekilde dinleme ve gözetleme yaptığını ortaya çıkardı. Bu tarihten itibaren Kongre ve medya FBI’ın faaliyetlerine karşı daha temkinli bir tutum sergileyecekti.  

Siyasi müdahaleler
Eski ABD Başkanı Donald Trump’ın evinin FBI tarafından aranması, Cumhuriyetçiler tarafından öfkeyle karşılandı. Cumhuriyetçilerin çoğu, FBI’ın kurulduğu 1930’lu yıllardan bu yana ‘siyasi müdahaleler içinde yer aldığını’ ve bu nedenle ‘güvenilirliğini’ yitirdiğini düşünüyor. Eski New York Vali Yardımcısı Betsy McCaughey, Federal Soruşturma Bürosu’nun geçmişte, şiddet, hile, altama, siyasi müdahaleler ve kanun dışı yollara başvurma konusunda sabıkalı olduğunu belirtti. New York Post için bir makale kaleme alan McGoughee, FBI'ın Cumhuriyetçi Senatör Gerald Nye'yi hedef aldığını ve suç faaliyetine dair kanıt aramak için posta kutusunu açtığını yazdı. Ayrıca, 1948’deki başkanlık seçimleri sırasında da Cumhuriyetçi aday Thomas Dewey'e Başkan Harry hakkında gizli bilgiler sızdırdığını hatırlattı. Cumhuriyetçiler o dönemde bu gizli bilgileri Truman’ı itibarsızlaştırmak için kullandılar ama yine de seçimleri kazandı.  

Fesih veya finansman kesintisi 
Cumhuriyetçi Temsilci Jeff Duncan'ın Twitter'da FBI'ın ‘boğazına kadar’ yozlaşmış olduğunun defalarca kanıtladığını ve bu büronun bir aşamada feshedilmesi gerekebileceğini yazdı. Cumhuriyetçi Temsilci Matt Gaetz, Steve Bannon ile yaptığı bir podcast yayınında, FBI ajanlarını Alman Demokratik Cumhuriyeti'nin (Doğu Almanya) Devlet Güvenlik Bakanlığı'nın (Stasi) muvazzaflarına benzetti. Gaetz Kongre’den ‘siyasi rakiplerini hedef alan herhangi bir kurum veya yönetime karşı’ yaptırımlar uygulaması talebinde bulundu. Gözlemciler, Cumhuriyetçi Parti'nin, George Floyd'un bir polis tarafından öldürülmesinden sonra Liberallerin polise fon sağlanmasının durdurulması taleplerini şiddetle eleştirdiğini hatırlatarak, bu yeni pozisyonu büyük bir değişim olarak değerlendirdi. Yine de Trump'ın evinin aranması üzerine FBI'a saldıran Cumhuriyetçilerin çoğu, eylemlerini sorgulasalar da FBI'ın fonunun kesilmesi yönünde çağrıda bulunmadı. 

Çalkantılı yıllar 
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre The Washington Post, Trump'ın ikametgahının aranmasının, eski başkan ile ABD istihbarat ve kolluk kuvvetleri arasında yıllarca süren kargaşasın dramatik bir sonucu olduğunu işledi. Gazete, Trump'ın daha önce başkanlığını baltalamakla suçladığı ‘derin devlet’ karşıtı açıklamalarını hatırlatarak, Donald Trump’ın ‘bazı gizli belgeleri’ siyasi rakiplerine karşı kullanmak üzere, kişisel malı gibi saklamış olabileceğine dikkat çekti. ABD güvenlik servisleri başkanları ile Trump’ın ilişkisinin, yakın tarihin ‘en zehirli’ ilişki biçimi olduğu iddia edildi. Trump'ın istihbarat servislerine duyduğu öfke biliniyor, bu bağlamda Twitter'da bazı ‘gizli bilgileri’ paylaşmıştı. Trump Rusya'nın seçimlere müdahalesine ilişkin istihbarat servislerinin raporlarına kıyasla, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in sözlerini daha inandırıcı bulduğunu açıklamıştı. Trump’ın görevindeki son günlerinde çok sayıda hassas belgeyi Beyaz Saray'dan Florida'da okyanus kıyısındaki malikanesine gönderdiği iddia ediliyor. Öte yandan bazı istihbarat servislerinin başkanlarının Trump’a brifing verirken, bazı bilgilerin üzerini çizdiği de iddialar arasında. Güvenlik uzmanı ve Lord of Spies/Casusların Efendisi kitabının yazarı Chris Whipple, Amerika tarihinde başkanlar ve istihbarat şefleri arasında hemen her dönem gerilimler yaşandığını ancak Trump’ın istihbarat servisleriyle özellikle sorunlar yaşadığını söylüyor.
ABD'nin Cincinnati kentinde, perşembe günü, zorla Amerikan Federal Soruşturma Bürosu'nun (FBI) ofisine girmeye çalışan silahlı bir kişi öldürüldü. Emekli FBI çalışanı Frank Montoya, kolluk kuvvetlerine ve güvenlik servislerine karşı kışkırtıcı bir dil benimsenmesi konusunda uyarıda bulunuyor. Bazılarının FBI’a karşı şiddet eylemlerinde bulunulması çağrısı yapması ise endişelere yol açıyor.



ABD’nin İsrail Büyükelçisi, Gazze'de yaşanan insanlık dramına karşı uyarıları engelledi

İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik askeri operasyonu sırasında, kuzeydeki Beyt Lahiya’da ağır hasar gören Filistinlilere ait evler (18 Aralık 2024 – Reuters)
İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik askeri operasyonu sırasında, kuzeydeki Beyt Lahiya’da ağır hasar gören Filistinlilere ait evler (18 Aralık 2024 – Reuters)
TT

ABD’nin İsrail Büyükelçisi, Gazze'de yaşanan insanlık dramına karşı uyarıları engelledi

İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik askeri operasyonu sırasında, kuzeydeki Beyt Lahiya’da ağır hasar gören Filistinlilere ait evler (18 Aralık 2024 – Reuters)
İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik askeri operasyonu sırasında, kuzeydeki Beyt Lahiya’da ağır hasar gören Filistinlilere ait evler (18 Aralık 2024 – Reuters)

ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) çalışanları, 2024’ün ilk aylarında, Gazze’nin kuzeyinde gıda ve tıbbi yardım eksikliğinin kritik boyutlara ulaştığına dair uyarılarını, dönemin ABD Başkanı Joe Biden yönetimindeki üst düzey yetkililere iletti. Şarku'l Avsat'ın Reuters’tan aktardığı habere göre, söz konusu uyarılar kurum içi yazışmalar yoluyla yapıldı.

Hamas’ın 7 Ekim 2023’teki saldırılarının ve İsrail’in Gazze’ye kara harekâtının üzerinden üç ay geçtikten sonra hazırlanan iç mesajda, Ocak ve Şubat aylarında iki aşamada bölgeye giden Birleşmiş Milletler çalışanlarının sahada gözlemlediği sarsıcı manzaralar ayrıntılı biçimde yer aldı.

frgtyu7
Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Beyt Lahiya’da, hayır mutfağından pişmiş yemek almak için bekleyen Filistinliler, 28 Nisan 2025 (Reuters)

Çalışanlar, yollarda insan uyluk kemiği ve başka kemikler gördüklerini, araçlarda bırakılmış cesetlere rastladıklarını aktardı. Ayrıca özellikle gıda ve temiz içme suyu başta olmak üzere insani ihtiyaçlarda “felaket düzeyinde” bir eksiklik bulunduğunu vurguladılar.

Ancak Reuters’in görüştüğü dört eski yetkili ile incelenen belgelere göre, ABD’nin İsrail Büyükelçisi Jack Lew ve yardımcısı Stephanie Hallett, telgrafların yeterli tarafsızlık içermediği gerekçesiyle ABD hükümeti içinde daha geniş biçimde dağıtılmasını engelledi.

Gazze’deki duruma resmî itiraf meselesi

Altı eski ABD’li yetkili, Şubat 2024’te gönderilen telgrafın, yılın ilk yarısında iletilen ve İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşı nedeniyle sağlık, gıda, hijyen koşullarındaki hızlı bozulmayı ve toplumsal düzenin çöküşünü belgeleyen beş telgraftan biri olduğunu söyledi.

vf
Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye’de, savaşta yıkılan binaların enkazı arasında yürüyen Filistinliler, 6 Ocak 2026 (Reuters)

Reuters bu telgraflardan birini inceledi. Diğer dört telgrafın da Lew ve Hallett tarafından “tarafsızlık” kaygısıyla engellendiğini, içeriklerini bilen dört eski yetkili doğruladı.

Üç eski ABD’li yetkili, bu telgraflardaki ayrıntıların olağanüstü derecede sarsıcı olduğunu ve yönetim içinde geniş biçimde paylaşılsaydı üst düzey karar alıcıların dikkatini çekeceğini belirtti. Yetkililere göre bu durum, Biden’ın aynı ay yayımladığı ve ABD istihbarat ve silah tedarikini İsrail’in uluslararası hukuka uyumuna bağlayan ulusal güvenlik muhtırasına yönelik denetimi de sıkılaştırabilirdi.

O dönem USAID’de Batı Şeria ve Gazze’den sorumlu bilgi birimi başkan yardımcısı olan Andrew Hall, “Telgraflar insani bilgiyi aktarmanın tek yolu değildi; ancak büyükelçinin Gazze’deki gerçek durumu resmen kabul etmesi anlamına gelirdi” dedi.

ABD’nin Kudüs Büyükelçiliği, bölgedeki diğer büyükelçiliklerden gelenler de dahil olmak üzere Gazze’ye ilişkin telgrafların çoğunun hazırlanması ve dağıtımını denetliyordu. Üst düzey bir eski yetkili, Büyükelçi Lew ve yardımcısı Hallett’in sık sık USAID yönetimine, telgraflardaki bilgilerin zaten medyada geniş biçimde yer aldığını söylediklerini aktardı.

Eski Dışişleri Bakanı Antony Blinken ile Biden’ın temsilcileri, söz konusu telgrafların hiçbir zaman ABD hükümetinin üst kademelerine ulaşmadığı iddiasına ilişkin yorum taleplerine yanıt vermedi.

Gazze savaşı, Hamas’ın 7 Ekim 2023’te düzenlediği ve 1.250’den fazla kişinin öldüğü saldırıların ardından başladı. Filistin Sağlık Bakanlığı verilerine göre Gazze’de hayatını kaybedenlerin sayısı 71 bini aştı.

ABD Başkanı Donald Trump, geçen yıl eylülde Beyaz Saray’da İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yanında Gazze için barış planını açıklamış olsa da, çatışmalar durmadı. Filistin Sağlık Bakanlığı’na göre, ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana yaklaşık 481 kişi daha öldürüldü.

Biden yönetiminin savaş boyunca İsrail’e verdiği destek, Demokrat Parti içinde derin bir bölünmeye yol açtı ve konu parti adayları açısından hâlâ çözülmüş değil. Reuters/Ipsos’un geçen ağustosta yaptığı ankete göre, Demokratların yüzde 80’inden fazlası İsrail’in Gazze’deki askerî karşılığının aşırı olduğunu ve ABD’nin açlık riskiyle karşı karşıya olan Gazze halkına yardım etmesi gerektiğini düşünüyor.


Trump’ın kararları Suriye’nin çehresini nasıl değiştirdi?

Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)
Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)
TT

Trump’ın kararları Suriye’nin çehresini nasıl değiştirdi?

Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)
Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)

Bölgesel ve uluslararası düzeyde son derece karmaşık bir tabloda; güvenlik dosyalarının stratejik, ekonomik başlıkların ise siyasi alanla iç içe geçtiği bir ortamda, ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, Ocak 2025’te Beyaz Saray’a dönüşünden bu yana Suriye dosyasına yaklaşımını yeniden şekillendiriyor. Barack Obama ve Joe Biden dönemlerinde tereddütler ve çelişkili gündemlerle karakterize edilen Amerikan politikalarının ardından Washington, bugün ideolojik kaygılardan ve uzun vadeli riskli bahislerden uzak, sahada sonuç üretmeyi ve hassas dengeleri kontrol etmeyi önceleyen daha doğrudan ve “pragmatik” bir çizgiye yönelmiş durumda.

Bu yeni yaklaşım; eski rejimin çöküşü, iç meşruiyetini pekiştirmeye ve uluslararası tanınma elde etmeye çalışan yeni bir hükümetin yükselişi, DEAŞ tehdidinin sürmesi, İran nüfuzunun gerilemesi ve Suudi Arabistan, Türkiye ile Katar’ın artan bölgesel rolleri gibi Suriye sahasındaki temel değişkenlere yanıt niteliği taşıyor. Bu çerçevede Washington, Orta Doğu’da istikrarı dayatma, doğrudan askerî angajmanın maliyetini azaltma ve kalkınma ile yatırım projelerinin önünü açma esasına dayanan “Trump doktrini” ile uyumlu bir yeniden konumlanmaya gidiyor.

İdeolojiden önce çıkarlar

Abaad Eğitim ve Stratejik Araştırmalar Merkezi’nden Firas Fahham, Trump’ın Suriye politikasının “tam anlamıyla pragmatik” olduğunu, uluslararası ve ekonomik çıkarları merkeze alarak yeni Suriye hükümetinin ideolojik arka planını ikinci plana ittiğini belirtiyor. Fahham’a göre Washington ile Şam arasındaki yeni kesişimin temel dayanağı, “İran’ın Suriye’ye yeniden nüfuz etmesinin önlenmesi” hedefi ve bu başlık mevcut ABD yönetiminin öncelikleri arasında ilk sırada yer alıyor.

Bu yaklaşımın, ABD’nin bölgedeki Arap müttefiklerinin tutumlarından ayrı düşünülemeyeceğini vurgulayan Fahham; başta Suudi Arabistan olmak üzere Türkiye ve Katar’ın yeni Suriye hükümetine açık destek verdiğini, Trump yönetiminin de bu tutumlara “bölgesel ittifakların yeniden inşasında temel bir sütun” olarak yanıt vermeye hazır olduğunu ifade ediyor.

fgthyu
ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın, 24 Mayıs’ta Türkiye’de Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile gerçekleştirdiği görüşmeden bir kare (EPA)

Önceki yönetimlerle kıyaslandığında Fahham, Obama ve Biden dönemlerinin “İran’ın bölgede elinin serbest bırakıldığı, özellikle Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile kurulan yakın ittifak üzerinden azınlık nüfuzunun desteklendiği bir çizgi izlediğini; bunun da sahayı daha karmaşık hâle getirdiğini ve güvenliği sağlayabilecek merkezi bir devletin kurulma ihtimalini zayıflattığını savunuyor.

Riyad’dan Washington’a: Dönüm noktaları

Trump’ın yeni Suriye politikasındaki kritik duraklara değinen Fahham, başlangıç noktasının Haziran ayında Riyad’da yapılan görüşmeler olduğunu söylüyor. Bu temaslar sırasında ABD Başkanı Trump, Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın talebiyle Suriye’ye yönelik yaptırımların kaldırıldığını açıklamış; bu adım Washington’dan Şam’a gönderilen ilk olumlu mesaj olarak yorumlanmıştı. Ardından Trump, Suudi Veliaht Prensi ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’yı bir araya getiren üçlü bir görüşme gerçekleştirdi. Trump’ın Şara’ya yönelik dikkat çekici övgüleri, ABD’nin siyasi açılım arzusunu açık biçimde ortaya koydu.

d
10 Kasım’da Washington’da Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın ABD Başkanı Donald Trump ile Beyaz Saray’daki görüşmesinin ardından, Suriye liderinin destekçileri Beyaz Saray önünde toplandı (EPA)

Fahham’a göre asıl dönüm noktası ise Kasım ayında düzenlenen Washington Zirvesi oldu. Trump’ın Beyaz Saray’da Cumhurbaşkanı eş-Şara’yı kabul ettiği bu görüşme, kritik bir kırılma anı olarak değerlendiriliyor. Zirvenin ardından ABD yönetimi, Kongre üzerinde Sezar Yasası’nın iptali için baskı kurmaya başladı; eş zamanlı olarak Suriye’nin DEAŞ’a karşı uluslararası koalisyona dâhil edildiği açıklandı. Bu gelişmeler, iki ülke arasındaki ilişkinin sınırlı koordinasyondan ittifaka yakın bir düzeye taşındığını gösterdi.

SDG ve Fırat’ın doğusunun geleceği

SDG dosyasına ilişkin değerlendirmesinde Fahham, Trump yönetiminin konuya tamamen pratik bir pencereden yaklaştığını; yeni Suriye hükümetiyle ilişkiler ile Türkiye’nin çıkarları arasında denge gözettiğini belirtiyor. Biden dönemine kıyasla SDG’ye verilen desteğin belirgin biçimde azaldığını ifade eden Fahham, Washington’un DEAŞ’la mücadelede Şam’ı en etkili aktör olarak görmeye başladığını söylüyor.

Bu yaklaşımın, ABD’li düşünce kuruluşlarının raporlarına dayandığını belirten Fahham, geçmişte Kürt bileşene tek taraflı yaslanmanın ve Fırat’ın doğusundaki uygulamaların mağduriyet duygusu yarattığını ve DEAŞ’ın bunu istismar ederek eleman devşirdiğini hatırlatıyor. Bu nedenle ABD yönetimi, SDG’yi tamamen terk etmek yerine, Şam’la iş birliğinin daha verimli olacağına ikna olmuş durumda. Fahham'ın Şarku'l Avsat'a yaptığı değerlendirmeye göre hedef; SDG’nin Suriye devleti içine entegre edilmesi ve güvenlik statüsünün yeniden düzenlenmesi.

İsrail’in Suriye’nin güneyindeki operasyonlarına da değinen Fahham, Washington’un Başbakan Binyamin Netanyahu’nun politikalarından “memnuniyetsizlik” duyduğunu; bu adımların bölgesel istikrarı zedelediğini ve Trump’ın kalkınma vizyonuyla çeliştiğini vurguluyor. ABD’nin, Suriye hükümetinin zayıflatılmasının İran nüfuzunun ve DEAŞ faaliyetlerinin yeniden canlanmasına yol açabileceğinden endişe ettiği belirtiliyor.

Süveyda özelinde ise ABD yönetiminin, vilayetin devlet yapısına entegre edilmesi gerektiği görüşünü benimsediği aktarılıyor. Fahham, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın “Ortadoğu’da adem-i merkeziyetçilik başarısız oldu” yönündeki sözlerini hatırlatarak, Washington’un birleşik bir Suriye’yi destekleme eğilimini vurguluyor.

Askeri kurumun bakışı

Silahlı gruplar üzerine çalışan araştırmacı Raid el-Hamed ise ABD’nin tutumuna askerî perspektiften tamamlayıcı bir okuma sunuyor. Hamed, Trump’ın ilk döneminde asker çekme ve SDG ile ortaklığı sonlandırma eğiliminde olduğunu; ancak 2019 Mart’ında Baguz’daki çatışmaların ardından üst düzey askerî komutanların DEAŞ’ın geri dönebileceği yönündeki uyarıları nedeniyle yaklaşık 2 bin ABD askerinin bölgede kaldığını hatırlatıyor. ABD-SDG ortaklığının, 2015’te Kobani savaşlarına dayandığını ve Washington’un SDG’yi kara gücü olarak kullandığını da ekliyor.

Ancak Hamed’e göre, Beşşar Esed rejiminin düşmesinin ve Suriye’nin uluslararası koalisyona katılmasının ardından şekillenen yeni politika, Fırat’ın doğusunda herhangi bir bağımsız yapının tanınmamasını ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne benzer federal modellerin reddedilmesini esas alıyor. Bu yeni yaklaşımın, SDG’ye Türkiye karşısında gerçek Amerikan güvenceleri içermediğini vurgulayan Hamed, örgütün Suriye ordusu ve güvenlik kurumlarına entegrasyonu yönünde baskı bulunduğunu belirtiyor. Şam yönetiminin devlet dışı silahlı varlığı reddeden bu vizyonuna SDG’nin hâlen karşı çıktığını, Mart ayında imzalanan anlaşma için belirlenen sürenin yıl sonunda dolacağını da sözlerine ekliyor.

Genel tabloya bakıldığında, Suriye sahasının geleneksel çatışma denklemlerini aşan, çıkarlar ve karşılıklı güvenlik düzenlemeleriyle şekillenen yeni bir evreye girdiği görülüyor. Washington ve özellikle Riyad ile Ankara gibi bölgesel müttefikleri, Şam’daki yeni liderliğin istikrarı tesis edip kaos dönemini kapatabileceğine oynarken, bu sürecin başarısının önümüzdeki aylarda sahadaki sınavlara bağlı olacağı ifade ediliyor. Gözlemcilere göre, “yeni cumhuriyetin” iç uzlaşı gereklilikleri ile dış ittifakların şartlarını dengeleme kapasitesi, bu dönüşümün ABD’nin bölgedeki yıllara yayılan tereddütlerini gerçekten sona erdirip erdirmeyeceğini belirleyecek temel ölçüt olacak.


Suudi Arabistan-ABD görüşmesinde Gazze, Sudan, Yemen ve Ukrayna'daki gelişmeler ele alındı

Prens Faysal bin Ferhan dün Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
Prens Faysal bin Ferhan dün Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
TT

Suudi Arabistan-ABD görüşmesinde Gazze, Sudan, Yemen ve Ukrayna'daki gelişmeler ele alındı

Prens Faysal bin Ferhan dün Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
Prens Faysal bin Ferhan dün Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan ve ABD'li mevkidaşı Marco Rubio, Gazze Şeridi, Sudan, Yemen ve Rusya-Ukrayna krizindeki gelişmeleri ele alarak bu konularda ve uluslararası barış ve güvenliğin sağlanması için sarf edilen çabalar hakkında görüş alışverişinde bulundular.

Washington'da ABD Dışişleri Bakanlığı merkezindedün bir araya gelen ikili, iki ülkeyi ilgilendiren bölgesel ve uluslararası konularda koordinasyon ve ortak eylemleri yoğunlaştırmanın yollarını ele aldı.

Prens Faysal bin Ferhan ve Rubio iki ülke arasındaki stratejik ilişkileri ve bu ilişkileri çeşitli alanlarda geliştirme ve iyileştirme fırsatlarını gözden geçirdiler.

sdfrgt
Bakan Rubio, dün Washington'daki bakanlık merkezinde Prens Faysal bin Ferhan'ı kabul etti (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre toplantıya Suudi Arabistan'ın ABD Büyükelçisi Prenses Rima bint Bendar bin Sultan, Siyasi İşlerden Sorumlu Bakan Danışmanı Prens Musab bin Muhammed el-Ferhan ve Bakan Danışmanı Muhammed el-Yahya da katıldı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı, iki ülke arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesini ele almak ve en önemli bölgesel ve uluslararası meselelerle ilgili gelişmeleri ve bunlar üzerinde sarf edilen çabaları görüşmek üzere resmi bir ziyaret için salı günü Washington'a geldi.

Ziyaret, ABD Başkanı Donald Trump'ın mayıs ayında Suudi Arabistan'a yapmayı planladığı ve ikinci dönemindeki ilk dış gezisi olan ziyaretin öncesinde gerçekleşiyor.