Trump’ın konutuna baskın yapan FBI neden şüphelerin odağında?

FBI'ın köklü bir siyasi müdahale geçmişi olduğu iddia ediliyor.  FBI, ABD güvenlik servisleri arasında soruşturma yetkisi en geniş olanı. (AP)
FBI'ın köklü bir siyasi müdahale geçmişi olduğu iddia ediliyor. FBI, ABD güvenlik servisleri arasında soruşturma yetkisi en geniş olanı. (AP)
TT

Trump’ın konutuna baskın yapan FBI neden şüphelerin odağında?

FBI'ın köklü bir siyasi müdahale geçmişi olduğu iddia ediliyor.  FBI, ABD güvenlik servisleri arasında soruşturma yetkisi en geniş olanı. (AP)
FBI'ın köklü bir siyasi müdahale geçmişi olduğu iddia ediliyor. FBI, ABD güvenlik servisleri arasında soruşturma yetkisi en geniş olanı. (AP)

Tarık eş-Şami 
Eski ABD Başkanı Donald Trump’ın, Florida’da bulunan konutunun 8 Ağustos’ta Federal Soruşturma Bürosu (FBI) ajanları tarafından aranmasından bu yana Cumhuriyetçi siyasilerin çoğu FBI’ı hedef aldı. Cumhuriyetçiler, Federal Soruşturma Bürosu’nun ABD’nin imajını sarstığını, siyasi olarak güdümlü olduğu için bir utanç kaynağı ve güvenilmez olduğunu savundu. Bazıları FBI’ın feshedilmesini ya da finansmanının kesilmesini dahi talep etti.  
Öte yandan Demokratlar ve liberal çizgideki medya kuruluşları, özellikle Ohio'daki FBI ofisine yapılan saldırının ardından ABD devlet kurumlarının hedef alınmaması konusunda uyardı. Bazıları ise olup bitenleri, eksantrik bir cumhurbaşkanı ile ülkenin istihbarat ve kolluk kuvvetleri arasındaki yılların kargaşasının bir uzantısı olarak yorumladı. FBI nedir, rolü nedir ve tüm bu kafa karışıklığı neden yaşanıyor?  

FBI nedir, görev ve yetki alanları nelerdir?  
Federal Soruşturma Bürosu (FBI) Amerika Birleşik Devletleri'nin iç istihbarat ve güvenlik servisidir.  
ABD Adalet Bakanlığı yetki alanı altında çalışan başlıca Federal kolluk kuvveti organizasyonu olan FBI ABD İstihbarat Topluluğu'nun bir üyesidir. Adalet Bakanı'na ve Ulusal İstihbarat Direktörü'ne rapor verir. FBI’ın ilk harfi ‘federal sisteme’ atıfta bulunur ve ABD ulus devletini temsil eder. FBI’ın resmi sitesine göre, bu kuruluş bir ulusal polis gücü değil, Amerika Birleşik Devletleri'nin karşı karşıya olduğu en ciddi güvenlik tehditlerini ele almak için dünyadaki birçok ortakla yakın işbirliği içinde çalışan bir ulusal güvenlik örgütüdür. FBI, ABD vatandaşlarını korumakla yükümlüdür, aynı zamanda hem istihbarattan hem de cezai soruşturmadan sorumludur. Yani tutuklama ve ceza verme yetkisi vardır. FBI'ın 200 kategoriden fazla federal suç üstünde soruşturma ve yargılama yetkisi bulunmaktadır, ayrıca kanunun tenfizi için diğer yargı birimlerine yardımcı olur. FBI'ın soruşturma yetkisi, tüm ABD federal kolluk kuvvetleri arasında en geniş olanıdır. Görevleri arasında, ABD'yi terör, yabancı istihbarat operasyonları, siber saldırılar ve casusluktan korumak ve ulusal güvenliğin temin edilmesi vardır. Ayrıca yolsuzlukla mücadele etmek, sivil hakları korumak, suç organizasyonlarıyla mücadele etmek, önemli şiddet suçlarını araştırmak, Federal eyalet sistemi içinde yer alan yerel kuruluşlara, parmak izi, veri tabanı araması gibi konularda yardımcı olmak da görevleri arasındadır.  
Başsavcı, Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı işlenen suçları tespit etmek ve kovuşturmak için FBI’a görevli atama yetkisi verir. ABD yasaları resmi bir kurum olan FBI’ın, soruşturma ve tutuklama yapmasına, ateşli silah taşımasına ve federal yasaları korumasına imkan tanır. Büro ayrıca suikastları, adam kaçırmaları ve saldırıları soruşturma yetkisine de sahiptir. Eyaletler arası seyahat edenlere yönelik şiddet suçları gibi sınırlı durumlarda eyalet yasalarının ihlallerini araştırmak için de özel bir yetkisi bulunmaktadır.   

Ne zaman kuruldu? 
ABD Adalet Bakanlığı 1870'de federal yasayı uygulamak ve yargı politikasını koordine etmek için kurulduğunda, kadrosunda daimi müfettişler bulunmamaktaydı, dolayısıyla federal suçları soruşturması gerektiğinde özel dedektiflere itimat ediyordu. Daha sonra, 1865'te ABD Hazine’si tarafından sahteciliği araştırmak için oluşturulan gizli servis ajanları da olmak üzere diğer federal kurumlardan müfettişler tuttu. 26 Temmuz 1908'de Fransız İmparatoru Napolyon Bonapart'ın kuzeni Savcı Charles Bonaparte, Adalet Bakanlığı'nda soruşturma gücü olarak bir dizi özel ajan atadı. Böylelikle daha sonra Federal Soruşturma Bürosu’na dönüşecek olan, Soruşturma Bürosu (Bureau of Investigation) kurulmuş oldu. Amerikan ‘History-Tarih’ web sitesine göre, Soruşturma Bürosu kanun kaçaklarını soruşturmak için bir dizi atılım gerçekleştirdi, kısa sürede büronun ajan sayısı 300’e yükseldi. Ancak bazı Kongre üyeleri, Soruşturma Bürosu’nun artan yetkilerinin, gücün kötüye kullanımına yol açabileceğinden endişelenmekteydi. Bununla birlikte ABD 1917’de Birinci Dünya Savaşı'na girdiğinde, Soruşturma Bürosu’na, askere alımlarda soruşturma yetkisi tevdi edildi. Ayrıca 1917 Casusluk Yasası'nı ihlal edenleri ve şiddete karıştığından şüphelenilen göçmenleri araştırmakla da görevlendirildi. 
  
Kızıl panik 
FBI'ın genişlemesi ve gelişmesinde ise en önemli rolü eski bir avukat olan John Edgar Hoover üstlendi. George Washington Üniversitesi mezunu Hoover, 1917'de Adalet Bakanlığı'na girdi, iki yıl sonra Başsavcı A. Mitchell Palmer'ın özel yardımcılığına getirildi. 1924'te Soruşturma Bürosu'nun (sonradan Federal Soruşturma Bürosu) Başkan Yardımcılığı'na atandı, yedi ay sonra da Büro’nun Başkanı oldu. Dünyanın en büyük parmak izi kataloğunun yanı sıra seçilen güvenlik görevlilerinin eğitim için gönderildiği FBI Ulusal Akademisi'ni kurdu. Rusya’da ‘Bolşevik Devrimi’nin’ ardından Amerikan işçi hareketinde komünizm ve anarşizmin yayılmasıyla ilgili endişeler ,’Kızıl tehlike’ olarak genel bir endişe duygusunu ateşledi. Hoover ‘Kızıl korku’ sürecinde, 1919-1920 yıllarında federal kolluk kuvvetlerini sertleştirdi ve her bir örgütsel liderin tanımlandığı ‘indeks sistemini’ yarattı. Hoover’in başında olduğu Soruşturma Bürosu 1921’e kadar 450 bin kişiyi fişledi ve komünist olduğundan şüphelenilen 10 bin kişiyi tutukladı. Otoriter yönetimi sık sık eleştiri konusu olan Başsavcı Mitchell Palmer’ın konumu sarsılsa da Hoover bu süreci zarar görmeksizin atlattı. Edgar Hoover 10 Mayıs 1924'te, Kongre tarafından Soruşturma Bürosu’nun başına getirildi. 1930'ların başında, organize suçlarla mücadelesinde önemli başarılar kaydetti. Ünlü suçluları izleyip ele geçirerek FBI'ın Kongre ve ABD kamuoyu tarafından saygı elde etmesini sağladı.
Hoover, yöntem ve uygulamaları nedeniyle eleştiriye uğramasına karşın, FBI'ın disiplinli ve bağımsız bir kimlik kazanmasında belirleyici rol oynadı. 

Dinleme faaliyetleri ve muhaliflerin izlenmesi  
İkinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle birlikte Hoover, karşı istihbarat tekniklerini yeniden canlandırdı ve iç dinleme ve diğer elektronik gözetim faaliyetlerini arttırdı. Savaşın sona ermesiyle birlikte Hoover yönetimindeki FBI, komünist tehditle yüzleşmeye odaklandı ve muhalif olduğu düşünülen milyonlarca Amerikan vatandaşı fişlenmeye başladı. Bu dönemde FBI, Amerikan Karşıtı Eylemler Komitesi ile birlikte yakın bir şekilde çalıştı. İkinci ‘Kızıl Panik’in mimarı Senatör Joseph McCarthy ve Hoover bu dönemde birlikte mesai yaptı. 1956'da Hoover, başlangıçta Amerikan Komünist Partisi'ni hedef alan, ancak daha sonra Amerika'daki herhangi bir radikal örgüte sızmak için genişleyen ‘COINTELPRO’ (Counter Intelligence Program) adlı gizli bir karşı istihbarat programı başlattı. Federal Soruşturma Bürosu tarafından yürütülen bu program, Amerikan siyasi örgütlerini gözetlemeyi, sızmayı, itibarını sarsmayı ve taciz etmeyi amaçlamaktaydı. COINTELPRO feminist örgütleri, savaş karşıtlarını, sivil hareketleri, ‘Siyah Güç’ hareketi aktivistlerini, çevreci ve hayvan hakları örgütlerini ve Kızılderili hareketlerini hedef aldı. 1960'larda Quintelpro'nun geniş kaynakları Ku Klux Klan gibi tehlikeli ve ırkçı gruplara karşı da kullanıldı, ancak aynı zamanda Afrikalı-Amerikalı sivil haklar örgütlerine ve liberal Vietnam Savaşı karşıtı örgütlerine karşı da faaliyet yürütüldü.  

Nixon’ın korunması 
1969'da medya, kamuoyu ve Kongre, FBI'ın gücünü kötüye kullandığından ciddi bir biçimde şüphelenmeye başlamıştı. Kariyeri boyunca Hoover ilk kez geniş çapta eleştirilmekteydi. Kongre, gelecekteki FBI direktörlerinin atanmasında Senato’nun onayının gerekmesini ve direktörlerin görev süresinin 10 yıl ile sınırlandırılmasını teklif etti. 2 Mayıs 1972'de, ‘Watergate’ skandalı patlamak üzereyken, Hoover kalp rahatsızlığından ötürü hayatını kaybetti. Watergate davası daha sonra FBI'ın Başkan Richard Nixon'ı hakkında yürütülen soruşturmadan yasadışı bir şekilde koruduğunu ortaya çıkardı. Kongre, FBI yetkililerini titizlikle sorguya çekti ve büronun yetkisini kötüye kullandığını ve anayasaya aykırı bir şekilde dinleme ve gözetleme yaptığını ortaya çıkardı. Bu tarihten itibaren Kongre ve medya FBI’ın faaliyetlerine karşı daha temkinli bir tutum sergileyecekti.  

Siyasi müdahaleler
Eski ABD Başkanı Donald Trump’ın evinin FBI tarafından aranması, Cumhuriyetçiler tarafından öfkeyle karşılandı. Cumhuriyetçilerin çoğu, FBI’ın kurulduğu 1930’lu yıllardan bu yana ‘siyasi müdahaleler içinde yer aldığını’ ve bu nedenle ‘güvenilirliğini’ yitirdiğini düşünüyor. Eski New York Vali Yardımcısı Betsy McCaughey, Federal Soruşturma Bürosu’nun geçmişte, şiddet, hile, altama, siyasi müdahaleler ve kanun dışı yollara başvurma konusunda sabıkalı olduğunu belirtti. New York Post için bir makale kaleme alan McGoughee, FBI'ın Cumhuriyetçi Senatör Gerald Nye'yi hedef aldığını ve suç faaliyetine dair kanıt aramak için posta kutusunu açtığını yazdı. Ayrıca, 1948’deki başkanlık seçimleri sırasında da Cumhuriyetçi aday Thomas Dewey'e Başkan Harry hakkında gizli bilgiler sızdırdığını hatırlattı. Cumhuriyetçiler o dönemde bu gizli bilgileri Truman’ı itibarsızlaştırmak için kullandılar ama yine de seçimleri kazandı.  

Fesih veya finansman kesintisi 
Cumhuriyetçi Temsilci Jeff Duncan'ın Twitter'da FBI'ın ‘boğazına kadar’ yozlaşmış olduğunun defalarca kanıtladığını ve bu büronun bir aşamada feshedilmesi gerekebileceğini yazdı. Cumhuriyetçi Temsilci Matt Gaetz, Steve Bannon ile yaptığı bir podcast yayınında, FBI ajanlarını Alman Demokratik Cumhuriyeti'nin (Doğu Almanya) Devlet Güvenlik Bakanlığı'nın (Stasi) muvazzaflarına benzetti. Gaetz Kongre’den ‘siyasi rakiplerini hedef alan herhangi bir kurum veya yönetime karşı’ yaptırımlar uygulaması talebinde bulundu. Gözlemciler, Cumhuriyetçi Parti'nin, George Floyd'un bir polis tarafından öldürülmesinden sonra Liberallerin polise fon sağlanmasının durdurulması taleplerini şiddetle eleştirdiğini hatırlatarak, bu yeni pozisyonu büyük bir değişim olarak değerlendirdi. Yine de Trump'ın evinin aranması üzerine FBI'a saldıran Cumhuriyetçilerin çoğu, eylemlerini sorgulasalar da FBI'ın fonunun kesilmesi yönünde çağrıda bulunmadı. 

Çalkantılı yıllar 
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre The Washington Post, Trump'ın ikametgahının aranmasının, eski başkan ile ABD istihbarat ve kolluk kuvvetleri arasında yıllarca süren kargaşasın dramatik bir sonucu olduğunu işledi. Gazete, Trump'ın daha önce başkanlığını baltalamakla suçladığı ‘derin devlet’ karşıtı açıklamalarını hatırlatarak, Donald Trump’ın ‘bazı gizli belgeleri’ siyasi rakiplerine karşı kullanmak üzere, kişisel malı gibi saklamış olabileceğine dikkat çekti. ABD güvenlik servisleri başkanları ile Trump’ın ilişkisinin, yakın tarihin ‘en zehirli’ ilişki biçimi olduğu iddia edildi. Trump'ın istihbarat servislerine duyduğu öfke biliniyor, bu bağlamda Twitter'da bazı ‘gizli bilgileri’ paylaşmıştı. Trump Rusya'nın seçimlere müdahalesine ilişkin istihbarat servislerinin raporlarına kıyasla, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in sözlerini daha inandırıcı bulduğunu açıklamıştı. Trump’ın görevindeki son günlerinde çok sayıda hassas belgeyi Beyaz Saray'dan Florida'da okyanus kıyısındaki malikanesine gönderdiği iddia ediliyor. Öte yandan bazı istihbarat servislerinin başkanlarının Trump’a brifing verirken, bazı bilgilerin üzerini çizdiği de iddialar arasında. Güvenlik uzmanı ve Lord of Spies/Casusların Efendisi kitabının yazarı Chris Whipple, Amerika tarihinde başkanlar ve istihbarat şefleri arasında hemen her dönem gerilimler yaşandığını ancak Trump’ın istihbarat servisleriyle özellikle sorunlar yaşadığını söylüyor.
ABD'nin Cincinnati kentinde, perşembe günü, zorla Amerikan Federal Soruşturma Bürosu'nun (FBI) ofisine girmeye çalışan silahlı bir kişi öldürüldü. Emekli FBI çalışanı Frank Montoya, kolluk kuvvetlerine ve güvenlik servislerine karşı kışkırtıcı bir dil benimsenmesi konusunda uyarıda bulunuyor. Bazılarının FBI’a karşı şiddet eylemlerinde bulunulması çağrısı yapması ise endişelere yol açıyor.



Bağdat… ABD-İran çatışmasının yeni sahnesi

(foto altı) ABD ile son savaşta İran’ın yanında yer alan Iraklı milis grupları (Halk Seferberlik Güçleri medyası)
(foto altı) ABD ile son savaşta İran’ın yanında yer alan Iraklı milis grupları (Halk Seferberlik Güçleri medyası)
TT

Bağdat… ABD-İran çatışmasının yeni sahnesi

(foto altı) ABD ile son savaşta İran’ın yanında yer alan Iraklı milis grupları (Halk Seferberlik Güçleri medyası)
(foto altı) ABD ile son savaşta İran’ın yanında yer alan Iraklı milis grupları (Halk Seferberlik Güçleri medyası)

14 Mayıs 2026’da parlamentodan güvenoyu almasının üzerinden bir aydan fazla süre geçmesine rağmen, Ali ez-Zeydi hükümeti henüz tam olarak kurulamadı. Aralarında Irak devlet yapısında merkezi bir konuma sahip olan İçişleri ve Savunma bakanlıklarının da bulunduğu yaklaşık 10 bakanlık koltuğuna yönelik belirsizlik sürüyor.

Hükümetlerin genellikle partiler, parlamenter bloklar, nüfuz ağları ve bölgesel güçler arasındaki uzun müzakerelerin ardından kurulduğu bir ülkede bu yavaşlık tanıdık gelebilir; ancak bu izlenim sadece görünürde geçerlidir. Kabine oluşumunun tamamlanamamış olması, yalnızca makam paylaşımlarına bağlı alışılagelmiş zorlukları yansıtmıyor; her şeyden önce Ali ez-Zeydi’nin iktidara gelmesini sağlayan uzlaşıların henüz gerçek bir hükümet dengesi üretemediğini ortaya koyuyor.

Bu durum, başbakanın parlamenter meşruiyete sahip olmasına rağmen yürütme organı üzerinde tam bir kontrole sahip olamadığına işaret ediyor. Hukuken mevcut olan hükümet, siyasi olarak eksik kalmaya devam ediyor. Bu aşamada temel mesele, kabinenin tamamlanmasından ziyade, ez-Zeydi’ye siyasi, ekonomik ve güvenlik programını uygulaması için ne kadarlık bir hareket alanı tanınacağı olarak öne çıkıyor.

Ali ez-Zeydi’nin, Şii kampı içindeki ana güçlerin vardığı bir uzlaşmanın sadece yöneticisi mi olacağı, yoksa bu uzlaşmayı kademeli olarak gerçek bir siyasi eylem aracına dönüştürerek Irak devletinin inisiyatif alma kabiliyetini yeniden kazanmasını mı sağlayacağı sorusu geçerliliğini koruyor.

fefr
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 16 Haziran 2026’da Bağdat’ta ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack ile yaptığı görüşme sırasında (Hükümet basın ofisi)

Bu bağlamda, Ali ez-Zeydi’nin temmuz ortasında Washington’a yapması planlanan ziyaret ayrı bir önem kazanıyor. Bu temas, geleneksel bir diplomatik ziyaret olmanın çok ötesinde anlamlar taşıyor. Tartışılacağı açıklanan ekonomi, enerji ve güvenlik dosyalarının yanı sıra bu ziyaret, ez-Zeydi’nin başbakanlık döneminin ilk gerçek sınavı olacak. Ziyaret aynı zamanda ez-Zeydi’nin uluslararası meşruiyetini güçlendirme, kendisini iktidara getiren siyasi güçler karşısındaki bağımsızlık payını artırma ve Washington’ın Irak’taki önceliklerinin değiştiği bir dönemde ABD yönetimiyle ilişkilerinin niteliğini belirleme kapasitesini değerlendirme fırsatı sunacak.

Irak yeni bir bölgesel denklemde

Tahran’ın bölgedeki bazı güç dengelerini değiştiren ve Hürmüz Boğazı’nda seyrüseferi engelleyerek ‘kontrol hakkı’ olarak adlandırdığı statüyü dayatmasıyla uluslararası hukuka endişe verici bir boyut kazandıran stratejik hamlesi, pek çok kesimin dikkatini çekti.

Washington ile Tahran arasında varılan geçici anlaşma, ateşkesi ve gelecekteki müzakerelerin yeni bir safhaya geçmesini sağladı. Bu anlaşmanın, kısa vadede doğrudan bir askeri çatışma olasılığını azaltması muhtemel görünse de, Ortadoğu’da ABD ile İran arasında derin görüş ayrılıklarının sürdüğü temel dosyaların hiçbirini çözüme kavuşturmuyor. Aksine iki güç arasındaki rekabetin, çıkarlarının kesişmeye devam ettiği ve Irak’ın başını çektiği diğer sahalara kayma eğiliminde olduğu gözleniyor.

Bağdat açısından bu gelişme açık bir paradoks barındırıyor. Bir yandan Washington ile Tahran arasındaki nispi yumuşama, ez-Zeydi hükümetine bölgesel bir gerilimin yansımalarını doğrudan üstlenmek zorunda kalmadan reformlarını sürdürmesi için ek bir hareket alanı sağlayabilir. Diğer yandan ise aynı yumuşama, iki güç arasındaki rekabet sahasını Irak kurumlarının içerisine taşıyarak Irak devletini mücadelenin ana merkezi haline getirebilir.

Ayrıca Washington-Tahran anlaşması, Irak dosyasını diğer jeopolitik cephelerde de yeniden açıyor.

Körfez ülkelerinin özellikle Irak, Suriye ve Lübnan bağlamında bölgesel çıkarlarını pekiştirmeyi amaçlayan stratejilerini hızlandırması bekleniyor. Aynı zamanda Türkiye’nin, özellikle enerji ve lojistik bağlantı alanlarındaki jeopolitik stratejisi aracılığıyla Irak’taki konumunu güçlendirmeye çalışacağı öngörülüyor. Çin ve Rusya’nın ise Avrasya coğrafyasındaki Amerikan ve genel olarak Batı baskısına karşı ‘güney cephesi’ olarak gördükleri İran (Ukrayna’nın temsil ettiği batı cephesi ve Tayvan’ın temsil ettiği doğu cephesinin yanı sıra) ve çevresindeki etki alanlarında varlıklarını sabitlemeye çalışacakları tahmin ediliyor.

df
Başbakan Ali ez-Zeydi, 2026 yılının mayıs ayı ortasında Irak parlamentosunda hükümetinin oylaması sırasında (Hükümet basın ofisi)

Irak’ın, özellikle ekonomik yatırımları çekerek, bölgesel normalleşme ve entegrasyon sürecine daha fazla destek bularak bu yeni bölgesel nüfuz rekabetinden faydalanabilmesi gerekiyor.

Bu jeopolitik dönüşüm, Irak’ın Washington ile Tahran arasındaki mevcut rekabetteki konumuna kaçınılmaz olarak yansıyacaktır. Yaklaşık yirmi yıldır Irak siyasi sistemi muğlak bir denge üzerine kurulmuş durumdadır; ülke ne bir Amerikan mandası ne de tamamen İran’ın bir uydusudur. Aksine dış etkiler, yerel elitler, mezhepsel partiler, silahlı gruplar, kırılgan kurumlar ve rantçı ekonomi arasında kalıcı bir müzakere alanı teşkil etmektedir.

Bu model, kırılganlığına rağmen yıllarca nispi bir istikrar sağlamış olsa da, mevcut göstergeler sistemin bugün devletin ve kurumlarının pekişmesine doğru evrilmesi gereken yeni bir aşamaya girdiğine işaret ediyor.

ABD politikasında dönüşüm

Trump yönetiminin, Washington ile Tahran arasında doğrudan ya da dolaylı bir tür ortak yönetime dayanan ve geçtiğimiz yıllarda Irak dosyasını belirleyen zımni mantığı artık tamamen kabul etmeye niyetli olmadığı görülüyor.

Şu ana kadar verilen mesajlar, Irak devletinin kendi kurumlarının güçlendirilmesine dayanan uzun vadeli bir Amerikan nüfuzu tesis etme eğilimine işaret ediyor. Bu güçlendirmenin, teknokratik araçlar ve muhtemelen daha fazla ideolojik tarafsızlık yoluyla, özellikle ekonomik olmak üzere Irak'ın ulusal çıkarlarını İran nüfuzuna karşı üstün kılacağı öngörülüyor.

Amerikan yönetimi içindeki pek çok yetkilinin de bu yaklaşımı benimsediği anlaşılıyor; keza bu yetkililer, Irak devlet kurumlarının güvenilirlik ve etkinliklerini yeniden kazanması halinde, ülkenin İran desteğine olan bağımlılığından kademeli olarak kurtulabileceğini vurguluyor.

Eylül 2026 için planlanan Amerikan askeri çekilme tarihi yaklaşırken, yalnızca güvenlik odaklı bir yaklaşımın Irak’taki durumu çözmede yetersiz kaldığı görülüyor. Özellikle 2020’den bu yana silahlı grup liderlerine ve bunların örgütsel yapılarına yönelik tekrarlanan hedef alma operasyonlarının, güç dengelerinde gerçek bir değişim yaratmadığı dikkate alındığında bu durum daha net anlaşılıyor.

Bu yaklaşımın en önde gelen savunucuları arasında, bu stratejide özel bir konuma sahip olan Tom Barrack öne çıkıyor. ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Donald Trump’ın yakın kurmaylarından biri olan Barrack, aynı zamanda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın ilişkisiyle ve dönüşüm süreçlerinde merkezi (hatta otoriter) sistemlerin etkinliğinin en güçlü savunucularından biri olmasıyla tanınıyor; bugün kendisi Suriye ve Irak dosyalarındaki en etkili aktörlerden biri konumunda bulunuyor.

Barrack, Ortadoğu’da kalıcı bir nüfuzun, asgari düzeyde siyasi ve kurumsal meşruiyete sahip merkezi devletler olmadan kurulamayacağını savunan klasik ekole mensup. Bu doğrultuda Barrack, Suriye’de Şam’daki yeni yönetimle ilişkilerin normalleştirilmesi için pragmatik bir süreci desteklerken, Irak’ta ise Erbil’in önemini ve konumunu göz ardı etmeksizin Bağdat’ın rolünün güçlendirilmesine özel bir ilgi gösteriyor.

Son dönemde bazı dosyaların yeniden hareketlenmesini de bu sebeple okumak gerekiyor. Bağdat ile Erbil arasındaki gerilimi azaltma çabalara, Bağdat ile Şam arasında daha yakın bir koordinasyonu teşvik etme arzusu ve bazı bölgesel projelere gösterilen yeni ilgi, yalnızca diplomatik mülahazaları yansıtmıyor; aksine tüm bunlar, Irak devletinin bölgesel dengelerde merkezi bir aktör olarak rolünü kademeli olarak yeniden kazanmasını amaçlayan tek bir mantık çerçevesinde yer alıyor. Federal hükümet ile Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) arasındaki kronikleşmiş anlaşmazlıkların –ister bütçe, ister petrol ihracatı, ister enerji kaynaklarının yönetimi ya da yetki paylaşımı konusunda olsun– çözüme kavuşturulması, Bağdat’ın ve dolayısıyla bizzat Ali ez-Zeydi’nin konumunu güçlendirecektir.

rbrtb
Irak’ın petrol ihracatı, Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasından olumsuz etkilendi. (Reuters)

Aynı mantık Bağdat-Şam ilişkileri için de geçerlilik taşıyor. Amerikan makamlarının (Barrack’ın etkisiyle) bugün iki başkent arasında pragmatik bir koordinasyonu tercih ettiği görülüyor; bu durum Şam’daki yeni yönetime verilen bir destekten ziyade, bölgesel güvenlik açısından kritik önem kazanan bir sınır bölgesinde istikrarı sağlama arzusundan kaynaklanıyor.

Irak-Suriye sınırı, silahlı gruplarla mücadele, kaçakçılık ve yasa dışı geçiş ağlarına karşı stratejik bir önem taşımaya devam ediyor; ancak uygun siyasi koşullar sağlandığı takdirde, aynı zamanda ekonomik değişim ve enerji akışı için yeniden bir alan haline gelme potansiyeli de barındırıyor.

Bu bağlamda, Kerkük-Baniyas petrol boru hattının yeniden faaliyete geçirilmesi fikri ayrı bir önem kazanıyor. Bu proje, ekonomik boyutlarının ötesinde derin jeopolitik anlamlar da taşıyor; Irak’a petrolünü Akdeniz üzerinden ihraç etmesi için ek bir çıkış noktası sağlayarak, Körfez veya Türkiye üzerinden geçen mevcut hatlara olan bağımlılığını, kısmen de olsa, azaltmayı vaat ediyor.

Daha da önemlisi bu proje, Irak’ın Körfez, Arap Maşrıkı ve Akdeniz arasında bir köprü olma yönündeki tarihi rolüne geri dönüşünü somutlaştıracaktır. Bu proje tek başına Irak’ın ekonomik krizini çözmeye yetmeyecek olsa da, Irak’ın bölgesel ve uluslararası güçlerin çatıştığı bir arena olarak kalmak yerine, bölgesel dinamiklerin merkezinde yeniden konumlanma iradesini ifade ediyor.

Mali kısıtlamalar altında yönetim

Ancak bu vizyon, iç ekonomik durum göz önüne alındığında oldukça kırılgan bir yapıya sahip; keza Ali ez-Zeydi hükümeti, kötüleşen bir mali tablo devraldı. Özellikle Muhammed Şiya es-Sudani hükümeti döneminde olmak üzere son yıllarda biriken yükümlülükler neticesinde devletin hareket alanı büyük ölçüde daraldı. Kamu sektöründeki maaş yükü, sosyal harcamalar, iç borçlar ve çeşitli mali taahhütler artık devlet kaynaklarının önemli bir kısmını tüketiyor.

Buna ek olarak, petrol ihracatını çevreleyen zorluklar da duruma tuz biber ekiyor; Ceyhan Limanı üzerinden ihracatın yeniden başlatılması konusunda Türkiye ile yürütülen müzakerelerin henüz netleşmemiş olması, Irak’ı petrol gelirlerinin önemli bir kısmından mahrum bırakıyor. Bu kriz patlak vermeden önce, söz konusu hat üzerinden yapılan ihracat günde yüz binlerce varili buluyordu.

Dolayısıyla mevcut kriz, yalnızca geçici bir ekonomik konjonktürü veya dönemsel bir mali durumu yansıtmıyor; aksine Irak’ta 2003 sonrasında kurulan siyasi ve ekonomik modelin yapısal sınırlarını ifşa ediyor. Irak devleti zamanla petrol rantının yeniden dağıtıldığı devasa bir mekanizmaya dönüştü. Memur maaşları, emekli aylıkları, sosyal yardımlar, kamu ihaleleri, kamu iktisadi teşebbüsleri ve alt yüklenici ağları, siyasi ve toplumsal dengenin sağlandığı temel araçlar haline geldi.

Bu denklemde maaşların düzenli ödenmesinin güvence altına alınması, artık sadece mali yönetim ya da genel bütçeyle ilgili bir konu olmaktan çıkıp, bizzat siyasi sistemin istikrarını ilgilendiren hayati bir meseleye dönüştü. Yaklaşık 5 milyon kamu çalışanının yanı sıra milyonlarca emekli ve sosyal yardım programlarından yararlanan nüfus doğrudan genel bütçeye bağımlı durumda. Bu sistemde yaşanacak uzun vadeli herhangi bir aksama, geniş çaplı toplumsal patlamaları hızla tetikleyebilir ve halihazırda eş zamanlı çok sayıda siyasi meydan okumayla karşı karşıya olan bir hükümetin kırılganlığını daha da artırabilir.

dfevfrbf
 Irak’ın Tikrit kentinin kuzeybatısında, Irak’taki bir milis grubuna mensup savaşçıların fotoğrafı (Arşiv – Reuters)

Yürütme organının önündeki seçenekler ise oldukça sınırlı kalıyor; devlet tahvili ihracı geçici bir mali likidite sağlayabilir ancak derin yapısal aksaklıkları çözmeye yetmeyecektir. İç borçlanmaya başvurulması ise Irak ekonomisindeki mevcut likidite darlığı nedeniyle kısıtlı bir seçenek olarak duruyor.

Dünya Bankası veya Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) destek alma seçeneği geçerliliğini koruyor ancak bu durum; kamu iktisadi teşebbüslerinin reforme edilmesi, kamu harcamalarının rasyonelleştirilmesi, mali yönetimin iyileştirilmesi ve bazı devlet sübvansiyonlarının kademeli olarak azaltılması gibi katı şartları beraberinde getirecektir.

Bu önlemler uluslararası ortaklara güvence verilmesine katkı sağlayabilir, fakat buna karşılık, devletin halen en büyük işveren konumunda olduğu ve ekonomik krizlerin etkilerini emen temel güvenlik ağını oluşturduğu bir ülkede toplumsal hoşnutsuzluğu körükleme riski barındırıyor.

Milis grupları… Kurumsallaşma ve yeniden yapılanma arasında

Irak’taki ekonomik kriz, güvenlik meselesiyle yakından ilişkili. Zira devlet artık yalnızca petrol gelirlerini dağıtan rantçı bir yapı olmaktan çıkmış, devlet kurumlarının siyasi, idari, ekonomik ve askeri ağlarla iç içe geçtiği ve tamamının kamu rantından farklı derecelerde beslendiği bir alana dönüşmüştür. Bu doğrultuda silahlı gruplar, güçlerini artık sadece askeri kapasitelerinden değil, son yirmi yılda geçirdikleri ve onları parlamentoda, yürütme organında, kamu yönetimi mekanizmalarında, mali kaynaklarda, ekonomik şebekeler ile ofislerde, petrol şirketleriyle çalışmak üzere kurulan koruma bürolarında, medyada ve sosyal örgütlerde nüfuz sahibi kılan uzun bir kurumsallaşma sürecinden almaktadır. Buna, söz konusu yapıların bir kısmının DEAŞ’a karşı yürütülen savaş sırasında kazandığı ‘meşruiyet’ de eklenmektedir.

Dolayısıyla, bu yapıları devletin dışında duran sıradan silahlı gruplar olarak görmek, 2003 sonrasında şekillenen Irak gerçekliğini artık yansıtmamaktadır. Bu bağlamda, devlet ile silahlı gruplar arasındaki iç içe geçmişlik, kamu kurumlarına yönelik basit bir sızmanın ötesine geçerek bizzat devletin işleyiş tarzının bir parçası haline gelmiştir.

Bu gerçeklik, Batı literatüründe sıkça tekrarlanan bir başka basitleştirmenin de aşılmasını zorunlu kılmaktadır: Bu yapıları yalnızca ‘İran’ın kolları’ olarak nitelendirmek yetersizdir. Keza bu grupların tamamı Tahran’a aynı derecede yakın olmadığı gibi, onunla aynı düzeyde siyasi veya askeri bir bağa da sahip değildir. Bazıları önemli bir bağımsızlık alanına sahip olup önceliği Irak’a dair hesaplarına verirken, bazıları ise Tahran’ın bölgesel ağlarına daha entegre bir görünüm sergilemektedir. Bu nedenle, söz konusu yapıları doğrudan birer uzantı olarak indirgemek yerine ‘İran’a yakın Iraklı gruplar’ olarak tanımlamak daha isabetlidir. Çünkü bu indirgemeci yaklaşım, bu örgütlerin Irak toplumu ve devleti içinde geçirdiği dönüşümleri görünmez kılmaktadır.

Bu ayrım, silahlı grupların geleceğine dair bugün yürütülen tartışmaları anlamak açısından özel bir önem taşımaktadır. Zira bu yapıların bir kısmının kendi konumlarını kademeli olarak yeniden düzenlemeyi tartışmaya hazır olduğu görülüyor; hükümetle yürütülen mevcut müzakereler de silahların derhal bırakılmasından ziyade, bu örgütlerin Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) çatısı altındaki entegrasyonunun derinleştirilmesi ve siyasi faaliyet ile askeri komuta arasında daha net bir ayrım yapılması üzerinde yoğunlaşıyor.

Buna karşılık, başta Ketaib Hizbullah, Nüceba Hareketi ve Ketaib Seyyidü’ş-Şüheda olmak üzere diğer bazı örgütler, özerklik alanlarını daraltabilecek veya devletle olan ilişkilerini yeniden tanımlayacak herhangi bir sürece karşı daha mesafeli ve ihtiyatlı bir tutum sergiliyor.

Ancak asıl soru, siyasi ve askeri kanatlar arasında bir ayrım yapmanın ne kadar gerçekçi olduğuyla değil, bizzat devletin doğasıyla ilgilidir. Her ikisi de aynı kurumsal yapı içinde hareket ederken siyaset ile silahı birbirinden ayırmak gerçekten mümkün müdür? Artık devletin dışında yer almayan örgütler üzerinde, geleneksel silahsızlandırma ve yeniden entegrasyon modelleri uygulanabilir mi?

Bugün bu gruplar artık askeri cephaneliklerinden ziyade devlet içindeki konumlarını, kamu kaynaklarındaki paylarını, ekonomik ağlarını ve doğrudan ya da dolaylı olarak kendilerinin sağladığı iş, maaş, hizmet ve himayeye bağımlı hale gelen toplumsal tabanlarını savunuyorlar. Bu yapılara bağlı personel sayısının 200 bin ila 300 bin arasında değiştiği tahmin ediliyor ki bu rakam, aileleri de hesaba katıldığında milyonlarca Iraklının bu sisteme farklı derecelerde bağlandığı anlamına geliyor. Bu nedenle, bu yapıyı yeniden yapılandırmayı veya rolünü sınırlandırmayı amaçlayan herhangi bir proje, kendini son derece karmaşık bir denklemin karşısında bulacaktır: Silahların devlet tekelinde toplanmasını baskılayan Amerikan vizyonu, bölgesel caydırıcılık sisteminin bir parçasını korumaya çalışan İran nüfuzu ve bu grupların varlığının devamını kendi ekonomik ve siyasi konumlarının garantisi olarak gören geniş yerel çıkarlar.

Bu iç içe geçmişlik ışığında artık soru “Silahlı gruplar nasıl silahsızlandırılır?” değil, “Bir devlet nasıl yeniden inşa edilir?” sorusudur.

Güç dengesinde bir unsur olarak zaman

Bu kurumsal karmaşıklığa, genellikle önemi göz ardı edilen bir başka boyut daha ekleniyor: Zamanla olan ilişki. ABD genellikle, başkanlık dönemiyle sınırlı, hızlı sonuçlar aramaya odaklı ve yakın diplomatik takvimlerin belirlediği nispeten kısa vadeli bir siyasi zaman ufkuyla düşünür.

Buna karşılık, İran’a yakın Iraklı gruplar –tıpkı Tahran’ın kendisi gibi– tamamen farklı bir zaman ufku içinde hareket ederler. Bu yapılar nasıl bekleyeceklerini, kararları nasıl erteleyeceklerini, baskıları nasıl göğüsleyeceklerini bilir; arabuluculuk süreçlerini çoğaltır ve zamanın kendisini siyasi bir kaynağa dönüştürürler.

Irak’ta zaman, kendi başına güç dengesinin unsurlarından birini oluşturur. En köklü aktörler; hükümetlerin değişmesine, uluslararası yaptırımlara, siyasi dengelerin kaymasına ve bölgesel krizlere karşı nasıl direneceğini bilenlerdir.

g fg bf
Halk Seferberlik Güçleri mensuplarının tatbikatlarından (Halk Seferberlik Güçleri Medya Merkezi)

Uzun vadeli zaman mantığıyla hareket edebilme yeteneği, güvenlik alanını yeniden yapılandırmaya yönelik birbirini izleyen girişimlerin neden mütevazı sonuçlar verdiğini de açıklamaktadır. Zira yerel güçler, uluslararası güç dengelerinin, Irak’ın iç dengelerine kıyasla çok daha hızlı değiştiğinin bilincindedir. Bu zamansal farklılıklar aynı zamanda, İran, ABD ve İsrail arasındaki son savaşın Irak siyasi sahnesinin önemli bir kesiminde nasıl algılandığını anlamaya da yardımcı olmaktadır.

Geniş bir siyasi aktör kitlesinde, İran’ın bu çatışmadan siyasi açıdan daha da güçlenerek çıktığı inancı kademeli olarak yerleşti. Bu durum, Tahran’ın kayıplar vermediği veya büyük bir baskıya maruz kalmadığı anlamına gelmiyor; aksine, sadece İran rejiminin çökmediğini ve bölgesel denklemin dışına itilemediğini gösteriyor. Birçok müttefiki için İran’ın sadece ayakta kalabilmiş olması bile bir tür ‘siyasi zafer’ teşkil etti.

Bu okuma, Tahran’a en yakın Iraklı grupların davranışlarını doğrudan etkiliyor. Bu grupların birçoğu bugün şu basit soruyu soruyor: Eğer İran kendi bölgesel kapasitesini korumayı başardıysa, Irak’taki gruplar neden taviz versin?

Yeni bir Amerikan doktrini mi var?

Sonuç olarak, mevcut aşama henüz Irak’a yönelik net hatlarla belirlenmiş yeni bir Amerikan doktrininin şekillendiğini söylemeye izin vermiyor. Ancak bir dizi gösterge, Amerikan yönetiminin bir kesiminin artık İran nüfuzunu sınırlamanın yolunun Tahran ile doğrudan karşı karşıya gelmekten değil, Irak devletinin güvenilirliğini ve iş yapma kabiliyetini kademeli olarak güçlendirmekten geçtiğine inandığına işaret ediyor.

Öte yandan bu yaklaşım, Irak’ın yukarıda zikredilen gerçekliğine çarpmaktadır. Zira ABD, İran ve Irak’ın her biri farklı bir zaman ritmine göre hareket etmektedir.

Bu tabloda Ali ez-Zeydi, eş zamanlı bir dizi sınamayla karşı karşıya kalacaktır. Ez-Zeydi, tüm bunlar yaşanırken içsel bir kutuplaşmaya yol açmaksızın; kamu maliyesinde dengeyi yeniden kurmak, mevcut siyasi uzlaşıları korumak, devlet ile silahlı gruplar arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlamak, Bağdat’ın hem Erbil hem de Şam ile ilişkilerini dengelemek ve Washington ile yapıcı bir diyalog sürdürmek için çalışmak zorundadır.

Bu nedenle yeni hükümetin bugünkü temel sınavı, ülkenin işlerini yönetmedeki başarısından ziyade; Irak’ın, kendisine nispi bir istikrar sağlayan mevcut siyasi dengeler içinde daha güvenilir bir devleti yeniden inşa edip edemeyeceğini görmektir.

Reform ile statüko, devlet otoritesi ile nüfuz ve tahakküm ağlarının gücü, ulusal ritimler ile farklı bölgesel dinamikler arasında kalan bu sınır çizgisinde, muhtemelen Irak’ın önümüzdeki yıllardaki siyasi geleceği de tayin edilmiş olacaktır.


Lübnan ordusu yakında ABD gözetiminde iki pilot bölgede konuşlanacak

Beyrut'taki Refik Hariri Uluslararası Havalimanı yolunda "Önce Lübnan" sloganını taşıyan afişler görülüyor. (AP)
Beyrut'taki Refik Hariri Uluslararası Havalimanı yolunda "Önce Lübnan" sloganını taşıyan afişler görülüyor. (AP)
TT

Lübnan ordusu yakında ABD gözetiminde iki pilot bölgede konuşlanacak

Beyrut'taki Refik Hariri Uluslararası Havalimanı yolunda "Önce Lübnan" sloganını taşıyan afişler görülüyor. (AP)
Beyrut'taki Refik Hariri Uluslararası Havalimanı yolunda "Önce Lübnan" sloganını taşıyan afişler görülüyor. (AP)

Lübnan, ABD'nin arabuluculuğunda İsrail ile imzaladığı “Çerçeve Anlaşması” sonrasında, önceki dönemden farklı yeni bir siyasi ve güvenlik sürecine girmeye hazırlanıyor. Bu kapsamda Lübnan ordusunun önümüzdeki saatlerde Bint Cubeyl ilçesine bağlı Frun ile Nebatiye ilçesine bağlı Batı Zutar (Zoutr el-Gharbiye) beldelerinde konuşlanması bekleniyor. Her iki bölge de İsrail'in güvenlik kuşağı olarak gördüğü ve "Sarı Hat" olarak adlandırılan hattın dışında yer alıyor. İsrail, Hizbullah'ın silahsızlandırılması gerçekleşmeden bu güvenlik kuşağından çekilmeyeceğini belirtiyor.

Ordunun konuşlandırılması, ABD ordusuna bağlı gözlemcilerin denetiminde gerçekleştirilecek. Bu gelişme, Washington ile Tahran arasında, Pakistan ve Katar'ın arabuluculuğunda Cenevre'de imzalanan Mutabakat Muhtırası'nın yorumlanmasına ilişkin görüş ayrılıklarının yeniden sertleştiği bir dönemde yaşanıyor.

Şarku'l Avsat’a konuşan üst düzey bir hükümet kaynağına göre iki beldeye yapılacak konuşlanma, ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper gözetiminde gerçekleşecek. Cooper'ın, Tel Aviv'den beraberindeki askeri gözlemci ekibiyle gece saatlerinde Lübnan'a gelmesi bekleniyor. Ekibin görevi, Çerçeve Anlaşması'nda pilot uygulama olarak belirlenen bu iki bölgede Lübnan ordusunun konuşlanmasını kolaylaştırmak olacak.

sdbgrtn
Kuzey İsrail'de, Lübnan sınırı yakınlarında bir tırın üzerinde taşınan İsrail tankı. (AP)

Aynı modelin, İsrail ordusunun aşamalı olarak boşaltacağı diğer beldelerde de uygulanması planlanıyor. Böylece ABD himayesinde yürütülen Lübnan-İsrail müzakereleri doğrultusunda, Çerçeve Anlaşması'nın gündem maddelerinin hayata geçirilmesi ve nihayetinde İsrail'in Lübnan topraklarının tamamından çekilmesi hedefleniyor.

Frun'un stratejik önemi

Hükümet kaynağına göre Frun, fiilen İsrail ordusunun kontrolünde bulunmasa da İsrail tarafından ateş altına alınarak kuşatılmış durumda. Batı Zutar ise İsrail'in doğrudan kontrolü altında bulunuyor.

Bu iki beldenin pilot bölge olarak seçilmesinin temel nedeni stratejik konumları. Frun, Bint Cubeyl ilçesindeki beldelere açılan ana giriş noktasında yer alırken, Nebatiye ilçesindeki Kakaat el-Cisr beldesine komşu bulunuyor. Ayrıca tepelerinden biri Marjayun ilçesindeki Tayyibe ve Kantara beldelerini görebiliyor. Vadi el-Huceyr de Frun'un coğrafi sınırları içerisinde yer alıyor.

Batı Zutar ise Litani Nehri'nin kuzey kıyısında, güneye hâkim stratejik bir konumda bulunuyor. Bölge, Vadi es-Suluki üzerinden Kantara ve Deyr Süryan beldelerine uzanan bağlantı hattını kontrol ediyor.

Konuşlanma planında değişiklik

Kaynak, başlangıçta Batı Zutar'ın yanı sıra Doğu Zutar, Arnun ve Yahmur eş-Şakif beldelerinin de plana dahil edildiğini söyledi. Ancak İsrail'in bu bölgelerden çekilmeyi reddetmesi üzerine plan değiştirildi.

İsrail'in, Şakif Kalesi çevresindeki işgalini tahkim etmek amacıyla bu bölgelerde kalmak istediğini belirten kaynak, Tel Aviv'in çekilmeyi Hizbullah'ın hâlâ kuşatma altında tuttuğu Ali et-Tahir Tepesi'ni boşaltmasına bağlayıp bağlamadığını sorguladı.

Beyrut'un Trump-Netanyahu görüş ayrılığına yönelik hesabı

Lübnan yönetimi, ABD'den İsrail üzerinde baskı kurmasını ve Şakif Kalesi ile çevresindeki beldelerin boşaltılmasını sağlamasını talep etmeyi sürdürüyor. Böylece Nebatiye'nin üst ve alt mahallelerinin, zaman zaman İsrail ile Hizbullah arasında yaşanan çatışmalardan uzak tutulması hedefleniyor.

Kaynağa göre Beyrut, ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu arasındaki görüş ayrılıklarından yararlanarak Çerçeve Anlaşması'ndaki şartlarını iyileştirmeyi umuyor. Kaynak, iki lider arasındaki farklılıklara rağmen her ikisinin de İsrail'in güneyden çekilmesini Hizbullah'ın silahsızlandırılması şartına bağlama konusunda ortak tutum sergilediğini vurguladı.

defrbrtbtr
Lübnan ve İsrail'in Washington büyükelçileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun huzurunda "Çerçeve Anlaşması"nı imzalıyor. (AFP)

Aynı kaynak, Çerçeve Anlaşması'nın Netanyahu üzerinde baskı kurulabilecek en uygun seçenek olduğunu savundu. Özellikle ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun, beşinci tur müzakerelerin başarısızlığa uğramasını önlemek için görüşmeler bir gün uzatıldıktan sonra bizzat devreye girmesinin anlaşmanın sağlanmasında belirleyici rol oynadığını ifade etti.

"Tek seçenek diplomasi"

Kaynak, Cumhurbaşkanı Joseph Avn ile Başbakan Nevaf Selam yönetiminin, İsrail'in güney Lübnan'dan çekilmesini sağlamak için ABD'nin desteğiyle diplomatik yolu tercih ettiğini belirtti.

Buna karşılık Hizbullah'ın daha önce benimsediği askeri seçeneğin ağır insani ve maddi kayıplara yol açtığını, çok sayıda yerleşim yerinin sistematik biçimde tahrip edildiğini ve halkın yoğun İsrail bombardımanı nedeniyle evlerini terk etmek zorunda kaldığını söyledi.

Hizbullah'ın itirazı

Kaynak, Hizbullah'ın Çerçeve Anlaşması'na karşı sert bir siyasi kampanya başlattığını belirterek, milletvekillerinin ve Genel Sekreter Naim Kasım'ın anlaşmayı reddeden açıklamalar yaptığını söyledi.

Kaynak, Hizbullah'ın itirazlarını daha sakin ve kurumsal yöntemlerle dile getirmesi gerektiğini savunarak, bunun yerine hareketin İslamabad'da imzalanan İran-ABD Mutabakat Muhtırası'nı savunduğunu ve Cumhurbaşkanı Avn ile Başbakan Selam'ı bu süreci engellemekle suçladığını ifade etti.

Ayrıca Hizbullah'ın alışılmadık sertlikte bir dil kullandığını, medya üzerinden geniş çaplı ihanet suçlamaları ve tehdit kampanyası yürüttüğünü, Beyrut merkezinde anlaşmayı protesto gösterileri düzenlediğini ve İran-ABD mutabakatının Lübnan'ın işgalden kurtulmasının tek yolu olduğunu ileri sürdüğünü söyledi.

"İran'ı Lübnan denkleminden çıkarma" hedefi

Kaynağa göre Hizbullah'ın Çerçeve Anlaşması'na yönelik saldırılarının temelinde, İran'ın Lübnan dosyasından güvenlik ve askeri açıdan dışlanmasına karşı çıkması bulunuyor.

Kaynak, Hizbullah'ın yürüttüğü kampanyayı, bu kez askeri değil siyasi nitelikte olan "2 Mart sürecine" benzetti. Ayrıca Naim Kasım'ın, Meclis Başkanı Nebi Berri'ye İran'a askeri destek vermeyeceğine dair verdiği söze rağmen, İran'ın dini lideri Ali Hamaney'in öldürülmesine misilleme olarak İsrail'e altı roket fırlatılmasına siyasi destek verdiğini öne sürdü.

Kaynak ayrıca Kasım'a, "Diyalog çağrısını nasıl hayata geçirecek? Milletvekili Hasan Fadlallah'ın Çerçeve Anlaşması'na karşı iç savaş tehdidinde bulunmasıyla bu çağrı nasıl bağdaşabilir?" sorularını yöneltti.

Kaynağa göre Hizbullah, diyalog çağrısını ancak karşı tarafın kendi şartlarını kabul etmesi temelinde yapıyor ve bunların başında İsrail ile doğrudan müzakerelerin reddedilmesi geliyor. Kasım'ın uzlaşı aramak yerine siyasi gerilimi daha da tırmandırdığı ve farklı görüşte olanları ihanetle suçladığı öne sürülüyor.

Lübnan'da iç barış vurgusu

Kaynak, Hizbullah'ın söylemine rağmen Lübnan'daki siyasi aktörlerin büyük çoğunluğunun iç savaşa sürüklenmeyi kesin biçimde reddettiğini söyledi.

Ülkedeki geniş kesimlerin iç barışa bağlı olduğunu belirten kaynak, geçmişte yaşanan iç çatışmaların ve dış güçlerin Lübnan topraklarında yürüttüğü savaşların toplumda derin izler bıraktığını, bu nedenle yeni bir iç savaş çağrısının karşılık bulmayacağını ifade etti.

Öte yandan İran'ın Çerçeve Anlaşması hakkında henüz resmi bir açıklama yapmadığına dikkat çeken kaynak, Tahran'ın kampanyayı bilinçli şekilde Hizbullah'a bırakıp bırakmadığını ve bunun Lübnan'ın İran'ın Beyrut Büyükelçisi Muhammed Rıza Şeybani'nin güven mektubunu geri çekmesini sağlamaya yönelik bir baskı olup olmadığını sorguladı.

Kaynağa göre tüm bu süreçte en önemli güvence yine Meclis Başkanı Nebi Berri olarak görülüyor. Her ne kadar Çerçeve Anlaşması konusunda hükümetle görüş ayrılığı bulunsa da, Berri'nin siyasi anlaşmazlıkların sokağa taşınmasını önleyen en önemli isim olduğu değerlendiriliyor.

Kaynak, Berri'nin daha önce de Hizbullah'ın sokağı kullanarak Başbakan Nevaf Selam hükümetini düşürmesini engellediğini belirterek, Lübnan'da mezhepsel çatışmanın önlenmesinin aşılmaması gereken kırmızı çizgi olmaya devam ettiğini vurguladı.


Barrack’ın İran müzakerelerinden Irak’ı ayırma planının perde arkası

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 16 Haziran 2026'da Bağdat'ta ABD'nin özel temsilcisi Tom Barrack ile görüşmeden bir kare
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 16 Haziran 2026'da Bağdat'ta ABD'nin özel temsilcisi Tom Barrack ile görüşmeden bir kare
TT

Barrack’ın İran müzakerelerinden Irak’ı ayırma planının perde arkası

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 16 Haziran 2026'da Bağdat'ta ABD'nin özel temsilcisi Tom Barrack ile görüşmeden bir kare
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 16 Haziran 2026'da Bağdat'ta ABD'nin özel temsilcisi Tom Barrack ile görüşmeden bir kare

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, gelecek ay yapacağı ABD ziyareti sırasında petrol zengini ülkesini “iflasın eşiğinden” kurtarmaya çalışırken, Bağdat’ı pazartesi ve salı günleri ziyaret eden ABD’nin özel temsilcisi Tom Barrack ise Bağdat’ın beklenen Amerikan ve bölgesel destekten yararlanabilmesi için silahlı grupların silahsızlandırılması konusunda “gerekenleri yaptığından” emin olmaya çalışıyor.

Güvenilir kaynaklar ve Iraklı yetkililere göre Zeydi ve arkasındaki etkili Şii partilerden oluşan Koordinasyon Çerçevesi İttifakı, temmuz ortasında Washington’da görüşeceği ABD Başkanı Donald Trump’ın desteğini almayı umuyor. Şii ittifakındaki iki yetkili, ABD’den sağlanacak ve Körfez ülkelerinin de katkı sunabileceği kredilerin Irak’ın mali krizine çözüm olabileceğini belirtti.

Iraklı kaynaklar, devlet hazinesini canlandırma umuduyla onlarca Iraklı iş insanının da Zeydi’ye Washington ziyaretinde eşlik edeceğini aktardı.

Ancak bu beklentilerin gerçekleşmesi yalnızca silahlı grupların silahsızlandırılmasına değil; ekonomik kaynaklarının ortadan kaldırılmasına, mensuplarının hükümete katılımının engellenmesine ve İran’ın Bağdat’taki rant sağlayan kurumlara erişim kanallarının kesilmesine bağlı. Kaynaklara göre Barrack’ın Bağdat ve Erbil’de yaptığı görüşmelerde bu konular öne çıktı.

sdvgft
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 16 Haziran 2026'da Bağdat'ta ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack ile görüşmesinden bir kare (Reuters)

Parlamentonun güvenoyu vermesinden bu yana Zeydi, Bağdat’ta etkisi gerilemeye başlayan İran nüfuzu ile silahlı grupların gücünü sınırlandırmaya çalışan ABD baskısı arasında yeni bir denge kurmaya çalışıyor. Zamanla hükümetinin taktiksel olarak Washington’a daha yakın bir çizgi izlediği gözlemlendi.

“Başarı Hikâyesi”

Barrack’ın Bağdat’taki girişimleri, İran ve müttefiklerinin büyük tavizler vermeden mevcut gri alanı koruma çabaları ile ABD’nin Irak dosyasını İran’ın nükleer programı ve Hürmüz Boğazı hakkındaki müzakerelerden ayırma isteği arasındaki sessiz mücadelenin işaretlerini ortaya koyuyor. Washington, nihai anlaşmaya kadar 60 günlük bir ateşkes sağlayan mutabakat zaptındaki olası boşluklara karşı önlem almaya çalışıyor.

Salı günü Barrack ve Zeydi, devlet otoritesi dışında faaliyet gösteren tüm silahlı grup ve oluşumların tamamen silahsızlandırılması ve dağıtılması konusunda mutabık kaldı. Bu durum ortak Irak-Amerikan açıklamasında da yer aldı.

Kaynaklara göre ABD’li yetkililer, İran’ın bölgede yeniden nüfuz kazanmak için yeterli zaman ve kaynak elde etmesi ihtimaline karşı Bağdat’ta mümkün olan en büyük kazanımları elde etmeye çalışıyor.

vfrv
Yeni Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, Bağdat'ta İran'ın Bağdat Büyükelçisi Muhammed Kazım Âl-i Sadık ile görüşmesinden bir kare

Aynı kaynaklar, Trump’ın yeni Irak hükümetinin bir “başarı hikâyesine” dönüşmesini istediğini, ancak Irak dosyasından sorumlu Amerikan istihbarat çevrelerinin böyle bir değerlendirme için henüz çok temkinli davrandığını ifade etti.

Barrack’ın Bağdat ve Şam özel temsilcisi olarak görev süresinin yenilenmesinin ardından gerçekleştirdiği ilk Irak ziyareti, hükümetin “silahların devlet tekelinde toplanması planı”nı başlatmasından yaklaşık iki hafta sonra ve yetkililerin “boğucu” olarak nitelendirdiği mali krizin zirvesinde gerçekleşti.

Bir Iraklı yetkiliye göre hükümet, en iyimser senaryoda bile üç ay içinde bazı iç yükümlülüklerini yerine getirmekte zorlanabilir.

Mali krizin, Koordinasyon Çerçevesi liderlerini daha gerçekçi bir çizgiye ittiği ve onları kısa sürede silahların devlet kontrolüne alınmasını destekleyen bir kampanyaya yönelttiği belirtiliyor.

Koordinasyon Çerçevesi liderlerinden Hikmet Hareketi Başkanı Ammar el-Hekim de yakın zamanda Bağdat’ta düzenlenen bir etkinlikte, İran’la savaş yaşanmasa bile ittifakın silahların devlet kontrolüne alınması planını uygulayacağını, bunun bir “iç ihtiyaç” olduğunu söylemişti.

cv
“Seraya es-Selam” üyeleri, 4 Haziran 2026'da Bağdat'ın kuzeyindeki Samarra kentinde Irak devlet yapısına entegrasyon sürecinin başlaması dolayısıyla düzenlenen törende slogan atarken (AP)

Buna rağmen gözlemciler, İran’ın plana yönelik sessizliği nedeniyle sürece kuşkuyla yaklaşıyor. Haziran ayı başından bu yana Tahran yönetimi, Iraklı müttefiklerinin devlet kurumlarına entegrasyou konusunda resmi bir açıklama yapmadı. Buna karşılık İran, Lübnan Hizbullahı ve silah meselesini müzakerelerde gündemde tutmaya devam ediyor.

İran’ın Bağdat Büyükelçisi Muhammed Kazım Al-i Sadık’ın, Barrack’ın Başbakan Zeydi ile görüşmesinden yalnızca iki saat sonra Zeydi’yi ziyaret etmesi dikkat çekti.

Silahsızlandırmanın “Peşinatı”

Bağdat’taki karar alma mekanizmalarında belirgin bir pragmatizm hâkim. Koordinasyon Çerçevesi’nden bir isim, ittifak içinde giderek daha fazla kişinin silahların devlet kontrolüne alınması planına gerçekçi yaklaştığını söyledi.

Yetkili, bazı çevrelerin bu planı Irak’ı izole etmeye hazırlanan bölgesel ve uluslararası aktörlerin güvenini kazanmak için verilen bir “peşinat” olarak gördüğünü belirtti.

Aynı isim, son toplantılarda bazı liderlerin Arap dünyasında şekillenen yeni güvenlik ve siyasi yaklaşım nedeniyle Irak’ın en iyi ihtimalle “dost olmayan ülke” kategorisine girebileceği yönündeki endişelerini dile getirdiğini aktardı.

Bir başka Iraklı yetkili ise şu ana kadar üç silahlı grubu kapsayan planın, Irak’ın Arap ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerindeki sorunları gidermeyi amaçladığını söyledi.

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgilere göre bir ABD’li yetkili, haziran başında Koordinasyon Çerçevesi liderlerinden ikisine, silahlı grupların silahlarına erişemeyeceğini doğrulayacak şeffaf mekanizmalar bulunmadığı için mevcut planın daha fazla netliğe ihtiyaç duyduğunu iletti.

Bununla birlikte Washington, süreci yıllardır görülmeyen ölçüde “umut verici bir adım” olarak değerlendiriyor ve ani, radikal silahsızlandırma hamlelerinin zorluklarını anlıyor. Ancak ABD’ye göre başarının ölçütü, sürecin sadece şekli bir uygulama olmadığı konusunda güvence verilmesi olacak.

Şimdiye kadar Selam Tugayları, Asaib Ehl el-Hak ve İmam Ali Tugayları, Haşdi Şabi’den ayrıldıklarını açıklayarak plana katıldı.

Silahların akıbetine ilişkin teknik mekanizma henüz netleşmemiş olsa da hükümete yakın isimler, Başbakan Zeydi’nin artık bu unsurların hareketlerinden ve silahlarından sorumlu olduğunu, geri kalan ayrıntıların ise ikincil önemde bulunduğunu ifade ediyor.

Daha sert bir yaklaşım

Barrack’ın Bağdat ziyareti Zeydi’ye destek vermeyi amaçlıyordu. İki Iraklı yetkiliye göre Washington, hükümetten silahlı grupların silahsızlandırılması konusunda daha sert ve daha net adımlar bekliyor.

Bir başka yetkili, Barrack’ın görüşmelerinde ABD’nin ekonomik büroların tasfiyesini ve İran’ın Irak kaynaklarından yararlanmasının önlenmesini teşvik ettiğini aktardı.

“Iktisadi bürolar” ifadesi Irak’ta yıllardır, silahlı grupların mali ve ticari çıkarlarını yöneten ve gelirlerini artıran yapılar için kullanılıyor.

Bazı çevrelere göre Barrack’ın görevi, petrol, iletişim ve ulaştırma sektörlerinde yatırım yapmaya hazırlanan Amerikan şirketlerinin önündeki engelleri temizleyen bir “mayın temizleyici” rolüne benziyor. Bu sektörlerin son on yılda İran Devrim Muhafızları için önemli gelir alanlarına dönüştüğü belirtiliyor.

vdfb
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack'ı Şam'da kabul ederken (Suriye Cumhurbaşkanlığı)

Batılı diplomatlar ve Iraklı yetkililer, Barrack’ın Zeydi’yi bölgede kabul gören ve başarılı bir ortak olarak konumlandırmaya çalıştığını, ancak bunun silahlı grupların gücüne göz yumarak yapılamayacağını ifade ediyor.

Diplomatlardan biri, Trump’ın Barrack’ın yaklaşımını desteklediğini ancak İran’la yürütülen müzakerelerin zamanlamasını da dikkate alan hızlı sonuçlar istediğini söyledi.

Bir Iraklı yetkili ise Koordinasyon Çerçevesi içinde, Barrack’ın Bağdat’ı Tahran yerine Şam’a yakınlaştıracak yeni bir denklem kurmaya çalıştığı yönünde değerlendirmeler yapıldığını ve Şii siyasi güçlerin bundan rahatsızlık duyduğunu aktardı.

İflas ve toplumsal öfke korkusu

ABD’nin değişimi hızlandırma isteğinin arkasında Irak’ın mali sıkıntıları da bulunuyor.

Kaynaklara göre Şii ittifak liderleri haziran başında Başbakan Zeydi’nin katıldığı bir toplantıda iflas riski ve toplumsal öfke ihtimalini gündeme getirdi.

Toplantıda bir lider, mevcut göstergeler ışığında üç ay içinde maaş ödemelerinde ve diğer iç yükümlülüklerde ciddi sorunlar yaşanabileceğini belirterek, bu durumda halkın tepkisini kontrol edebileceklerine dair garanti bulunmadığını söyledi.

Iraklı gazetecilerin aktardığına göre Zeydi, geçen hafta düzenlenen bir basın buluşmasında devlet hazinesine yalnızca 1 trilyon Irak dinarı (yaklaşık 1 milyar dolar) girdiğini, buna karşılık kamu çalışanlarının maaşları ve diğer harcamalar için yaklaşık 10 trilyon dinara ihtiyaç duyulduğunu ifade etti.

Resmi olmayan tahminlere göre Hürmüz Boğazı’nın kapanması nedeniyle Irak günde yaklaşık 250 milyon dolar gelir kaybetti. Bu durum güney limanlarından yapılan petrol ihracatının yüzde 90’dan fazlasının durmasına yol açtı.

Kaynaklar, Şii ittifak liderlerinin büyük çoğunluğunun hükümetin krizle mücadele için hazırladığı siyasi, güvenlik ve ekonomik reform paketini desteklediğini belirtti.

Bununla birlikte hükümetin Batılı ve Körfezli kreditörlerden finansman sağlamaya çalıştığı, ancak İran’la yaşanan savaşın etkilerinin Bağdat’ın yardım bulma çabalarını zorlaştırdığı ifade ediliyor.

Silahsızlanmanın ödülü

Başbakan Zeydi’yi destekleyen siyasi ittifakı zorlayan başka bir sorun da bulunuyor. Silahsızlanma girişimine katılan bazı gruplar, bunun karşılığında hükümette görev bekliyor.

Bu gruplar yeni makamları “hak edilmiş bir ödül” olarak görüyor. Ancak kendi tabanlarına karşı silah bırakmanın siyasi maliyetinin çok daha yüksek olduğunu düşünüyorlar.

cvfgthy
Irak’taki Haşdi Şabi’ye bağlı bir devriye birliği (Haşdi Şabi Resmî İnternet Sitesi)

Bu nedenle ABD’nin terör listelerinde bulunan kişilerin yeni hükümete girmesine karşı çıkması durumunda söz konusu grupların Zeydi’ye rahatsızlık verecek tepkiler göstermesi bekleniyor.

Kaynaklara göre Koordinasyon Çerçevesi, Zeydi’den Washington’a gitmeden önce boş bakanlık koltuklarını doldurmasını istedi. Ancak Şii ittifak içindeki bir lider, Barrack’ın son görüşmelerde, silahlı gruplarla bağlantılı isimlerin hükümete alınmasının Zeydi’nin Beyaz Saray’da Trump’ın yanında otururken kendisini rahat hissettirmeyeceğini söylediğini aktardı.

Başbakanlık Basın Ofisi, silahlı grupların silahları veya hükümete katılımları konularının gelecek ay Beyaz Saray’daki görüşmede gündeme gelip gelmeyeceğine ilişkin sorulara yanıt vermedi.

Buna rağmen Iraklı yetkililere göre Zeydi, ABD Başkanı Trump’ı, Körfez ülkelerinin de yer aldığı bir kredi ve yatırım koalisyonu oluşturmaya ikna etmeye çalışacak. Bağdat yönetimi bunun karşılığında Amerikan ve bölgesel şirketlere yeni yatırım fırsatları sunmayı planlıyor.