İran nükleer anlaşması: Bir sıcak, bir soğuk olan hediye

ABD ve İran’ın nükleer anlaşmaya dönüşü ağırdan almalarının nedenleri merak konusu.

İran nükleer anlaşması: Bir sıcak, bir soğuk olan hediye
TT

İran nükleer anlaşması: Bir sıcak, bir soğuk olan hediye

İran nükleer anlaşması: Bir sıcak, bir soğuk olan hediye

“Bir sıcak, bir soğuk olan hediye…” Brüksel'de düzenlediği basın toplantısında İran ile dünya güçleri arasında imzalanan nükleer anlaşmanın canlandırılması konusunda anlaşma şansının azalmış olmasından duyduğu ‘üzüntüyü’ dile getiren Avrupa Birliği'nin (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in arabuluculuk yaptığı ABD ve İran arasındaki dolaylı müzakerelerin durumunu açık bir şekilde ortaya koyuyor. Borrell, basın toplantısında, “(Washington ile Tahran arasında) görüşlerin yakınlaşması ve anlaşmanın şimdi sonuçlandırılması olasılığı konusunda 28 saat öncesine kıyasla inancımın zayıfladığını üzülerek söylüyorum” dedi.
Borrell’in konuşmasında iki nokta dikkat çekiciydi. Birincisi, ‘28 saate’ atıfta bulunmasıydı. Diplomasi de genellikle 24 saat, 48 saat ya da katları ile süreden bahsedilir. ‘28 saat’ ifadesini kullanan, Borrell büyüklüğündeki deneyimli bir diplomatın bununla son derece hassas olmaya çalıştığı büyük bir konuya işaret ettiği anlaşılıyor. İkinci nokta ise Borrell'in 31 Ağustos ile 5 Eylül'de yaptığı açıklamalarda söyledikleri arasında açıkça görülen farklılıktı. Borrell’in 31 Ağustos’taki konuşmasında, 2015 tarihli nükleer anlaşmanın ‘önümüzdeki birkaç gün içinde’ canlandırılması beklenirken, 5 Eylül’deki konuşmasında 16 ay önce başlattığı ve henüz meyve vermeyen arabuluculuk görevinde başarılı olma umudunu yitirdiği görüldü. Ancak vazgeçmeyen Borrell, ‘başta ABD’ olmak üzere tüm taraflarla istişarelerin devam edeceğine söz verdi.
Hayal kırıklığına uğrayan sadece değildi. Nükleer anlaşmanın yakında canlandırılacağını düşünen herkes hayal kırıklığına uğradı. Bu isimlerin başında, geçtiğimiz perşembe günü ülkesinin büyükelçilerinin yıllık konferansında yaptığı önemli konuşmada, resmi adı ‘Kapsamlı Ortak Eylem Planı / KOEP’ olan nükleer anlaşmaya geri dönüşü beklediğini tereddüt etmeden söyleyen Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron geliyor. Peki, tüm bu beklentileri baştan ayağa değiştiren ve dünyaya hâkim olan iyimser havayı dağıtan neydi?
Bu iyimser hava başta, İran'ın bazı önemli konularda taviz vermesiyle nükleer anlaşmaya dönüşe iki hafta öncesine göre daha yakın olduklarını vurgulayan ABD Ulusal Güvenlik Konseyi'ndeki stratejik iletişim koordinatörü John Kirby olmak üzere ABD’li yetkililerin yaptıkları açıklamaların ardından ABD yönetiminin İran’ın Borrell tarafından sunulan nihai öneriye tepkisini geçtiğimiz haftanın sonunda değerlendirmesiyle başlamıştı. Ancak ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü tarafından İran'ın yanıtının ‘yapıcı olmadığı’ yönünde yapılan açıklama, iyimserler üzerinde soğuk duş etkisi yarattı. İran ise yanıtlarının ‘olumlu’ olduğu ve anlaşmaya dönüşü ‘hızlandıracağı’ konusunda iyimser bir tutum sergilemeye devam etti.
Diğer yandan Tahran'ın Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) tarafından İran'da gizli üç tesiste, yetkililerin açıklamadığı zenginleştirilmiş uranyum izleri bulunmasına ilişkin yürütülen soruşturmanın kapatılması konusundaki ısrarı sürüyor. Paris'teki kaynaklara göre ABD’li yetkili Kirby'nin ‘İran'ın bazı önemli konularda taviz verdiğine’ dair açıklamasında iki noktaya işaret ediliyordu. Birincisi, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) adının ABD’nin yabancı terör örgütleri listesinden çıkarılması talebi, diğeri ise UAEA soruşturmasıydı. İranlı yetkililer de hemen ardından DMO dosyasının nükleer anlaşmanın canlandırılmasında bir ‘ön koşul’ olmadığını vurguladılar.  Çünkü DMO'nun adının listede kalması konusunda taraflar arasında bir uzlaşıya varılmıştı. Aynı kaynaklara göre DMO’ya bağlı ‘sivil’ ekonomik kurumlar üzerindeki yaptırımların kaldırılması ve askeri kurumlara yönelik yaptırımların devam etmesi karşılığında AB tarafından uzlaşmacı bir çözüm önerildi.

Tahran'daki fikir ayrılığı
Yine Paris’teki kaynaklara göre UAEA’da bekleyen dosyanın zorluğu, öncelikle İranlı yetkililer içinde soruşturmanın kapatılmasını isteyen katı kesim ile soruşturmanın devam etmesinde sakınca görmeyen ılımlı kesim arasında yaşanan anlaşmazlıktan kaynaklanıyor. Soruşturmanın kapatılmasında ısrar eden katı kesim, bugün UAEA Genel Direktörü Rafael Grossi’nin bileğini bükme ve İran’ın sahip olduğu petrol ve doğalgaza ihtiyacı olan Batı'dan bir taviz kapma fırsatı yakaladıklarını düşünüyor.
Bugün Tahran'da, onay almadan hareket etmeyen, daha ziyade nükleer dosyada son sözü söyleyen en yüksek makamın, yani İran Dini Lideri Ali Hamaney'in lütfuyla hareket eden katı kesimin tercihlerinin geçerli olduğu gün gibi ortada. İran Hükümet Sözcüsü Ali Bahadıri Cehromi, dün yaptığı açıklamada, Tahran'ın en başa döndüğünü ve garantiler, yaptırımların kaldırılması, kaldırıldıklarının doğrulanması ve ‘siyasi olan’ soruşturmanın (UAEA soruşturması) kapatılması olmak üzere dört ana konuyu öncelediğini vurguladı.
Cehromi, “Cumhurbaşkanı’nın (İbrahim Reisi) açıkladığı gibi dört konu üzerinde çalışacağız” dedi. Bu açıklama, pratikte bahsi geçen dosyalardan hiçbirinin sonuçlanmadığı, daha doğrusu hepsinin halen açık olduğu anlamına geliyor. Cehromi’nin sözleri, ABD'den yapılan son açıklamalara bir yanıt gibi görünse de halen devam ettiğini düşündüğü müzakerelerin sürdürülmesi konusunda kapıyı açık bıraktı. ABD’ye ‘abartılı taleplerde bulunmayı bırakmaya’ çağıran Cehromi, bir kez daha ülkesinin nükleer anlaşmaya dönmek için ‘güven verici garantiler’ istediğini vurguladı.
Diğer yandan iyi polis kötü polis rolleri dağıtılmış gibi görünen bir tabloda, İran'ın Batı ile nükleer müzakerelerini yürüten heyetin danışmanı Muhammed Marandi, Borrell'i eleştirerek onu ‘ABD’nin müttefiki’ olmakla suçladı. Ancak Marandi burada, müzakerelerin nedeninin, İran tam olarak uygularken bile Batılıların KOEP’e yönelik ihlalleri ve İran vatandaşlarını hedef alan yaptırımları olduğunu unutuyor. Marandi, sert bir dille, İran’ın anlaşmada ‘herhangi bir açığı veya belirsizliği’ kabul etmeyeceğini ve ABD'nin AB’nin omuzlarına yük bindirdiği’ vurguladı.
Rusya'nın Birleşmiş Milletler (BM) Viyana Ofisi Nezdinde Daimi Temsilcisi Büyükelçi Mikhail Ulyanov, her zamanki gibi İran'ın tutumunu destekleyen bir açıklamada bulunarak AB tarafından önerilen taslak metinde ‘İran’ın boşlukları ve belirsizlikleri kabul etmeyeceğinin açık’ olduğunu söyledi. Ulyanov, AB’yi ‘mevcut durumdan, yani çıkmazdan kimin sorumlu olduğunu unutmakla’ suçladı.

İsrail baskısı
Aslında engeller sadece İran’dan değil, ABD’den de kaynaklanıyor. ABD yönetiminin içeriden ve özellikle ABD’nin kararını etkilemek için gerek Temsilciler Meclisi ve Senato üyeleri, gerek kamuoyu, gerek düşünce kuruluşları ve lobileri aracılığıyla gerekse İsrail hükümeti ya da Washington'a gelen güvenlik yetkilileri tarafından doğrudan uygulanan baskı yoluyla mevcut tüm araçları kullanan İsrail'den olmak üzere dışarıdan çeşitli baskılarla karşı karşıya olduğu herkes tarafından biliniyor.  İsrail Başbakanı son açıklamalarında, İsrail'in ABD’nin tutumunda değişiklik yapmayı başardığını söylemekten çekinmedi. İsrail baskısının amaçları arasında Washington'ın İran'ın UAEA soruşturmasının kapatılması talebine boyun eğmesini engellemek de yer alıyor. Çünkü ABD’li ve İsrailli çevreler, İran’daki gizli tesislerde zenginleştirilmiş uranyum izlerinin bulunmasının, İran’ın nükleer silah elde etme ve askeri amaçları olan gizli bir nükleer programı olduğu anlamına geldiğini düşünüyorlar.
İsrail ayrıca DMO’nun adının yabancı terör örgütleri listesinden çıkarılmasını reddetti. Her iki durumda da İsrail baskıları başarılı olsa da bugüne kadar ABD yönetimini, müzakere süreci konusunda ikna etmeyi başaramadı. Başbakan Yair Lapid’in İsrail'in yaptıkları için bir ‘kırmızı çizgi’ belirlemesi, yani ilişkilerin kopma noktasına gelmemesi gerektiğini belirtmesi önemliydi.
Tel Aviv, Washington'dan, ‘İsrail’i askeri olarak güçlendirmek, askeri güç kullanımına başvurmak zorunda kalsa bile İran'ın nükleer silah elde etmesini engellemek ve sonunda kendi takdirine bırakmak’ olmak üzere üç taahhüt aldı. ABD'nin Tel Aviv Büyükelçisi Thomas Naides, pazartesi günü düzenlediği basın toplantısında ABD Başkanı Joe Biden’ın, İsrail Başbakanı Lapid'e ‘İsrail'in elini-kolunu asla bağlamayacağız’ sözü verdiğini söyledi.

Parmak ısırma oyunu
Avrupalı ​​kaynaklar, Tahran ve Washington arasındaki mevcut durumu bir ‘parmak ısırma oyunu’ metaforu olarak özetliyorlar. Tahran, eskiden kullandığı baskı kartlarını kullanıyor. Bu kartların başında Batı'yı korkutmak ve Batı’ya anlaşmayı ya İran’ın şartlarına göre veya en azından bazılarına göre kabul etmek ya da nükleer güç olan bir İran'la karşı karşıya kalmak arasında seçim yapmaya zorlamak amacıyla nükleer programını ilerletmeye devam etmek geliyor. İkinci kart ise savaşmak... Ancak Tahran ne Washington'ın ne de Batı'nın, Rusya'nın Ukrayna'ya karşı yürüttüğü gibi dayanılmaz jeopolitik ve ekonomik yansımaları olacak ikinci bir savaşı kabul etmeyeceğinden emin.
İran böylece nükleer silah elde etmenin eşiğine geldiğini ve bir bomba üretme ve uranyum zenginleştirme kapasitesini artırma yeteneğine sahip olduğunu ima ediyor. Tahran, Almanya'dan Fransa'ya, İtalya'ya ve diğer ülkelere kadar Avrupalı birçok yetkilinin enerji konusundaki endişelerinin arttığı bir dönemde sonbahar ve kış mevsimlerinin yaklaşmasıyla Avrupalıların doğalgaz ihtiyaçlarına cevap vermeye hazır olduğunu teyit ederek Batı hattını kırmaya çalışıyor. Fransa’da 2019 ve 2020 yıllarında ‘sarı yelekliler’ tarafından düzenlenen halk protestoları gibi gösterilerin patlak vermesine ilişkin korkular ise artıyor.
Başka bir deyişle; İran’ın tutumu bir yandan nükleer sopasını diğer yandan enerji sopasını sallayarak manevra kabiliyetini gösterirken zaman faktörünü ve Körfez sularında, Arap Denizi'nde ve Kızıldeniz’de hakim olan gerginliği kullanıyor. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Nasır el-Kenani, samimi bir tonda yaptığı açıklamada, “Ukrayna krizi nedeniyle Avrupa'da yaşanan arz sorunları çerçevesinde İran, kendisine yönelik yaptırımların kaldırılması halinde Avrupa'nın enerji ihtiyacını karşılayabilir” dedi.
Bugün içinde bulunulan paradoks ise hem ABD’nin hem de İran’ın zaman faktörünü kullanması. Başkan Biden, kendisine ve Demokratlara karşı ‘siyasi zayıflık’ gösterdikleri şeklinde bir bahane olarak kullanılmasını engellemek için anlaşmayı önümüzdeki kasım ayında yapılacak ara seçimlerden önce sonuçlandırmak istemiyor. Oysa eğer isteseydi, Kongre'nin onayı olmadan anlaşmaya geri dönebilirdi. Yeni bir anlaşma yapılmayacağı ve daha önce yapılmış bir anlaşmaya dönüleceği için yasal olarak bu mümkün. Bununla birlikte Washington, son hava tatbikatlarıyla güç gösterisinde bulunuyor. ABD, iki adet B-52H tipi stratejik bombardıman uçağını hava tatbikatlarına katılmak üzere Ortadoğu'ya gönderdi. İran'a Amerikan pençesinin halen keskin olduğu ve Suriye’deki ve Irak'taki İran destekli grupların bu pençenin tadına baktığı konusunda bir uyarı olduğu görülüyor. Yapılan değerlendirmeler mevcut durumda tüm olasılıkların mümkün olduğu yönünde.



DEAŞ mahkumları Irak'ın güvenliğini tehdit ediyor

7 Şubat 2026'da Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'nin banliyölerinde, DEAŞ tutuklularını taşıyan bir ABD konvoyu (AFP)
7 Şubat 2026'da Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'nin banliyölerinde, DEAŞ tutuklularını taşıyan bir ABD konvoyu (AFP)
TT

DEAŞ mahkumları Irak'ın güvenliğini tehdit ediyor

7 Şubat 2026'da Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'nin banliyölerinde, DEAŞ tutuklularını taşıyan bir ABD konvoyu (AFP)
7 Şubat 2026'da Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'nin banliyölerinde, DEAŞ tutuklularını taşıyan bir ABD konvoyu (AFP)

Güvenlik kaynakları, DEAŞ mahkumlarının Suriye'den Irak'a nakledilirken Iraklı gardiyanları tehdit ettiklerini ve hapishanelerden kaçtıktan sonra onları öldüreceklerine dair yemin ettiklerini açıkladı.

Bu durum, Irak'ın hükümetin ulusal güvenliği korumak için önleyici hamle olarak nitelendirdiği yeni bir grup tutukluyu kabul etmesiyle eş zamanlı olarak ortaya çıktı.

Güvenlik kaynakları Şarku’l Avsat'a, "tutukluların çoğunun Bağdat ve Hilla'daki hapishanelerde ve gözaltı merkezlerinde tutulduğunu" belirtti; bu iki bölge de ağır güvenlik önlemleriyle korunan gözaltı tesislerine sahip.

"Terörle Mücadele Servisi'nin nakil ve dağıtımı denetlediğini" belirten kaynak, "mahkumların ellerinin ve ayaklarının kelepçelendiğini ve yüzlerinin örtüldüğünü", "bazılarının kaçmayı başarmaları halinde gardiyanları ölümle tehdit ettiğini" açıkladı.

Kaynaklar, "mahkumlarla konuşmayı veya onlarla etkileşim kurmayı kesin olarak yasaklayan emirler olduğunu" ve "gardiyanların çoğunun mahkumların hangi milletlerden geldiğinden habersiz olduğunu" ifade etti.


Suriye'nin güneyinde bir güvenlik görevlisi dört kişiyi öldürdü

Süveyda'da Suriye İç Güvenlik Güçlerine ait bir kontrol noktası (Arşiv-Reuters)
Süveyda'da Suriye İç Güvenlik Güçlerine ait bir kontrol noktası (Arşiv-Reuters)
TT

Suriye'nin güneyinde bir güvenlik görevlisi dört kişiyi öldürdü

Süveyda'da Suriye İç Güvenlik Güçlerine ait bir kontrol noktası (Arşiv-Reuters)
Süveyda'da Suriye İç Güvenlik Güçlerine ait bir kontrol noktası (Arşiv-Reuters)

Suriye yetkilileri, ağırlıklı olarak Dürzi nüfusun yaşadığı Süveyda vilayetinde dört sivilin ölümüne ve bir kişinin de ağır yaralanmasına neden olan silahlı saldırıyla ilgili şüpheyle bir İç Güvenlik Kuvvetleri mensubunu gözaltına aldı.

Resmi haber ajansı SANA, Süveyda İç Güvenlik Şefi Hüseyin el-Tahhan'ın şu sözlerini aktardı: "Süveyda kırsalındaki el-Matouna köyünde korkunç bir suç işlendi ve dört vatandaş öldü, bir kişi de ağır yaralandı."

El-Tahhan, “bir mağdurla iş birliği içinde yapılan ilk soruşturmalar, şüphelilerden birinin bölgedeki İç Güvenlik Müdürlüğü personeli olduğunu ortaya koydu” açıklamasını yaptı ve “memur derhal gözaltına alındı ve yasal işlemlerin tamamlanması için soruşturmaya sevk edildi” ifadelerini kullandı.

Güney Suriye'deki Dürzi azınlığın kalesi olan Süveyda Valiliği, 13 Temmuz'dan itibaren bir hafta boyunca Dürzi silahlı gruplar ile Bedevi savaşçılar arasında çatışmalara sahne oldu, hükümet güçlerinin ve ardından Bedevilerin yanında yer alan silahlı aşiret mensuplarının müdahalesiyle kanlı çatışmalar yaşandı.

20 Temmuz'da ateşkes sağlandı, ancak durum gerginliğini korudu ve Süveyda'ya erişim zorlaştı.

Bölge sakinleri, hükümeti eyaleti kuşatma altına almakla suçlarken, on binlerce insan yerinden edildi; Şam ise bu suçlamayı reddediyor. O zamandan beri birkaç yardım konvoyu bölgeye girdi.

Süveyda valiliğindeki iç güvenlik başkanı, "kurbanların ailelerine en içten taziyelerini" ileterek, "vatandaşlara karşı yapılan her türlü ihlalin kesinlikle kabul edilemez olduğunu ve halkın güvenliğini ve emniyetini tehdit eden hiçbir eyleme müsamaha gösterilmeyeceğini" vurguladı.


İsrail ordusu, Gazze'de kendi adına çalışan 5 milis gücüne sahip olmakla övünüyor

 Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)
Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)
TT

İsrail ordusu, Gazze'de kendi adına çalışan 5 milis gücüne sahip olmakla övünüyor

 Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)
Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)

İsrail ordusu, Gazze Şeridi’nde Hamas’a karşı faaliyet gösteren 5 Filistinli milis grubun oluşturulmasıyla övünürken, iktidardaki sağ çevreler bu grupların rolü konusunda uyarılarda bulunuyor. Sağcı çevreler, bu tür yapılanmaların en iyi ihtimalle para hırsıyla hareket ettiğini, daha fazla ödeme yapan bir taraf bulmaları hâlinde İsrail’e karşı da dönebilecekleri görüşünü dile getiriyor.

Ordu bu eleştirilere verdiği yanıtta, söz konusu güçlerin yakından izlendiğini ve dikkatli davranıldığını vurguladı. Açıklamada, bu milislerin bugün “sarı hat” olarak adlandırılan bölgede Hamas hücrelerine karşı görevler yürüttüğü, bu görevlerin İsrail ordusu tarafından yapılması hâlinde askerlerin hayatının ciddi risk altına gireceği ifade edildi.

Ordu, bu grupların Hamas’a yönelik suikastlar gerçekleştirdiğini ve onları kamuoyu önünde küçük düşürdüğünü ileri sürdü.

Ancak sağ kanat bu değerlendirmelere temkinli yaklaşıyor. Bu milislerin kişisel çıkarlara, aşiretler arası çatışmalara ve suç çeteleri arasındaki rekabete dayandığını savunan sağcılar, bu yapılarla güvenli ilişkiler kurulamayacağını belirtiyor.

Gazze’de silahlı bir milis gruba liderlik eden ve yakın zamanda öldürülen Yasir Ebu Şebab (Yediot Aharonot)

Gazze’de silahlı bir milis gruba liderlik eden ve yakın zamanda öldürülen Yasir Ebu Şebab (Yediot Aharonot)

İsrailli kaynaklara göre Gazze’de hâlihazırda faaliyet gösteren 5 silahlı milis grubu bulunuyor: İlki kuzeyde Beyt Lahiya bölgesinde ve Eşref el-Mansi tarafından yönetiliyor. İkincisi Gazze kentinin kuzeyindeki Şucaiyye Mahallesi yakınlarında, lideri Rami Adnan Halis. Üçüncüsü orta kesimde Deyr el-Belah civarında ve Şevki Ebu Nasira tarafından yönetiliyor. Dördüncüsü Han Yunus’ta, lideri Husam el-Esdal. Beşinci milis ise Refah’ta faaliyet gösteriyordu ve Yasir Ebu Şebab tarafından yönetiliyordu; Şebab’ın öldürülmesinin ardından yerini Gassan ed-Dehini aldı. Gazze’de son dönemde ed-Dehini’nin bir suikast girişiminde yaralandığına dair söylentiler yayıldı.

Yediot Aharonot gazetesine konuşan güvenlik kaynakları, kuzey ve güneyde faaliyet gösteren milislerin aşiretlere dayandığını ve suç geçmişi olan kişiler tarafından kontrol edildiğini belirtirken, orta kesimdeki iki grubun liderlerinin geçmişte Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ile bağlantılı isimler olduğunu belirtti. Bu nedenle söz konusu iki grubun ulusal saiklerle hareket ediyor olabileceği ve İsrail ordusunun aslında Filistin çıkarları doğrultusunda kullanılıyor olabileceği ihtimali dile getirildi.

Gazete, İsrail çevrelerinde bu silahların kontrolden çıkabileceği ve ister milis liderlerinin elinden çıksın isterse bölgedeki diğer tarafların eline geçsinler, işgal ordusuna karşı kullanılmaları olasılığı konusunda endişeler olduğunu belirtti.

Han Yunus’ta İsrail yanlısı bir milis grubuna liderlik eden Husam el-Esdal (Filistin Basın Ağı sayfası)Han Yunus’ta İsrail yanlısı bir milis grubuna liderlik eden Husam el-Esdal (Filistin Basın Ağı sayfası)

Gazete ayrıca, işgal ile iş birliği yapan Gassan ed-Dehini’nin yayımladığı ve Hamas ile direniş güçlerini tehdit ettiği videoya da değindi. Videoda ed-Dehini’nin, Refah’ta İsrail hava desteği altında esir alınan Kassam Tugayları saha komutanı Edhem el-Aker’e hakaret ettiği görülüyor. Videoda ed-Dehini’nin, Gazze’de daha önce bulunmayan kamuflajlı askeri üniforma ve kurşun geçirmez yelek giydiği, nadir ve pahalı bir sigara içtiği, arka planda ise modern “pick-up” araçların ve yakın mesafede İsrail askeri mevzisi olduğu tahmin edilen bir binanın yer aldığı ifade edildi.

Öte yandan, CNN ve Wall Street Journal, İsrail kaynaklarına atıfta bulunarak, İsrail’in bu milisleri çok sayıda tüfek ve mühimmatla silahlandırdığını yazdı. Bu durum, Oslo Anlaşmaları döneminde İsrail’in Filistin Yönetimi’ne silah edinme izni vermesini ve sağ kesimin o dönemde dile getirdiği “Onlara silah vermeyin” sloganını hatırlattı.

Wall Street Journal, yedek subaylara dayandırdığı haberinde, İsrail’in Hamas’a karşı faaliyet gösteren bu milislere yaptığı yatırımları artırdığını, askeri teçhizat sağladığını, üyelerini İsrail’deki hastanelerde tedavi ettirdiğini ve ailelerine destek verdiğini belirtti. Gazete, bu kişilerin bazılarının Filistin Yönetimi ile bağlantılı olduğunu, özellikle Refah’taki bazı unsurların ise suç kayıtlarının bulunduğunu yazdı.

Gazze’deki Cibaliye Mülteci Kampı’nda Hamas’a bağlı Kassam Tugayları mensuplarının önünde duran Filistinli bir çocuk (Arşiv – EPA)Gazze’deki Cibaliye Mülteci Kampı’nda Hamas’a bağlı Kassam Tugayları mensuplarının önünde duran Filistinli bir çocuk (Arşiv – EPA)

Haberde, İsrail’in bu gruplara yakıt, gıda, araç, hatta sigara sağladığı; onları İsrail askerlerine yakın “sarı hat” bölgesinde konuşlandırmaya yardımcı olduğu ve bu desteğin maliyetinin İsrail güvenlik bütçesinden on milyonlarca şekele ulaşabileceği ifade edildi.

Şarku’l Avsat’ın Yediot Aharonot'tan aktardığına göre İsrail güvenlik kurumları içinde bu milislerin desteklenmesi konusunda görüş ayrılığı bulunuyor. Destekleyenler, bu yaklaşımın Hamas’a karşı taktiksel fayda sağladığını ve askerler üzerindeki riski azalttığını savunurken; karşı çıkanlar, silahların başka ellere geçmesi ya da bazı unsurların Filistin toplumuna yeniden entegre olabilmek için İsrail’e karşı dönmesi ihtimaline dikkat çekiyorlar.

Gazete, bu milislerin Hamas ve askeri kanadıyla baş edebilecek birleşik örgütsel yapıya sahip olmadığını, fiilen sadece İsrail ordusu ve Şin Bet’in denetimi altında hareket ettiklerini vurguladı.

Sonuç bölümünde Yediot Aharonot, bu grupların kısa vadeli taktik çözüm sunabileceğini, özellikle geniş çaplı yıkım operasyonları öncesinde Hamas mensuplarını tünellerde veya enkaz altında aramak için kullanılabileceğini belirtti. Ancak, örgütsel çatıdan yoksun bu yapıların Hamas’ın yerine geçme şansının bulunmadığını, Hamas’ın ateşkes sürecinde gücünü yeniden toparladığını ve kontrolünü pekiştirdiğini kaydetti.

Gazeteye konuşan sağcı bir siyasi kaynak, bu milislerin İsrail’e Lübnan Savaşı’nı hatırlattığını belirtti. O dönemde İsrail’in Filistin Kurtuluş Örgütü’ne ve daha sonra Hizbullah’a karşı Lübnanlı milisleri devreye soktuğunu hatırlatan kaynak, bu milislerin Sabra ve Şatilla mülteci kamplarında katliamlar gerçekleştirdiğini ve bunun sorumluluğunun İsrail’e yüklendiğini belirtti. Bu nedenle aşırıya kaçılmaması ve bu tür gruplara bel bağlanmaması gerektiğini vurguladı.