Rusya ve Batı Atlantik: Çatışmanın Kökenleri ve Medeniyetler Savaşı

Putin: “Ukrayna’daki savaş, Rus ulusu için bir ölüm kalım meselesi”

Rusya - Ukrayna savaşından kaçanlar, kendilerini güvenli yerlere götürecek otobüsleri bekliyorlar (Reuters)
Rusya - Ukrayna savaşından kaçanlar, kendilerini güvenli yerlere götürecek otobüsleri bekliyorlar (Reuters)
TT

Rusya ve Batı Atlantik: Çatışmanın Kökenleri ve Medeniyetler Savaşı

Rusya - Ukrayna savaşından kaçanlar, kendilerini güvenli yerlere götürecek otobüsleri bekliyorlar (Reuters)
Rusya - Ukrayna savaşından kaçanlar, kendilerini güvenli yerlere götürecek otobüsleri bekliyorlar (Reuters)

Rusya’nın Ukrayna’ya karşı savaşının doğrudan hedeflerinin ötesinde Moskova, bunu “ABD hegemonyasından kurtulacağı ‘yeni bir dünya inşa etmeye’ yönelik adım” olarak nitelendirdi.
26 Şubat’ta, yani özel askeri operasyonun başlamasından iki gün sonra Rus ‘Novosti’ ajansı, ‘Rusya’nın Dönüşü ve Yeni Dünyanın Doğuşu’ başlıklı bir makale yayınladı. Şarku’l Avsat’ın ajanstan aktardığı makalede, “Yeni jeopolitik blok, Rusya, Ukrayna ve Beyaz Rusya’nın birleşmesi ile bir ışık gördü” ve “Rus dünyası, bir gerçeklik haline geldi” ifadelerine yer verildi. ‘Rusya Jeopolitiği’ kitabının yazarı, makaleyi ‘olumsuz saha savaşı gelişmelerinin hüsrana uğramadan önce üst Rus çevrelerinde olup bitenlerin bir aynası’ olarak nitelendirdi.
Makalenin yazarı Petr Akopov, yeni bir dünya düzeninin doğuşunun gerekliliğine vurgu yaptıktan sonra sözlerini şu ifadelerle sonlandırdı:
“Çin, Hindistan, ABD, Afrika, Latin Amerika, İslam dünyası ve Güneydoğu Asya, Batı’nın küresel sistemi kontrol ettiğine veya oyunun kurallarını belirleyebileceğine inanmıyor.”
Makalenin yazarı “Rusya, Ukrayna’ya saldırarak sadece Batı’ya meydan okumakla kalmadı, aynı zamanda tam Batı egemenliği zamanının geri dönülemez bir şekilde sona erdiğine ve yeni dünyanın, elbette Batı ile işbirliğinde, ama onun talimatlarına, kurallarına ve emirlerine göre olmaksızın, tüm medeniyetlerle inşa edileceğine dair kesin kanıtlar buldu” dedi.
Yani yeni öneri, Başkan Putin’in Ukrayna’ya karşı savaşına ilişkin uzun vadeli hedefinin kişisel olarak açıkladığının ötesine geçtiği anlamına geliyor. Bakanları ve yardımcıları, bu savaşın Ukrayna’yı Nazilikten arındırmak (hükümetin devrilmesi anlamına geliyor), silahsızlandırmak, tarafsızlığı empoze etmek ve NATO çözümünden kesin olarak uzaklaşmak olduğunu vurguladı.
Bununla birlikte Rus vizyonunun aksine, Batı vizyonu tamamen çelişkili görünüyor. Ukrayna’nın müttefikleri, bu savaşın aslında ‘demokrasi’ ile ‘otoriterlik’ arasında ve bir yanda küreselleşmiş liberalizm ile diğer yanda çökmekte olan Batı karşısında ‘geleneksel değerlerin’ savunulması arasında olduğuna inanıyor.
Paris merkezli ‘La Decouverte’ yayınevi tarafından yakın zamanda yayınlanan Lucas Orban’ın ‘Rusya Jeopolitiği’ kitabı, Rusya ile Batı, özellikle ABD arasındaki ilişkinin kökenlerine birçok sayfa ayırıyor. Yazar, söz konusu sayfalarda her iki tarafta da günlük anlatıların ve diplomatik dilin ötesine geçen derin nedenleri incelemeye çalışıyor.
Rus görüşüne göre, Varşova Paktı’nın çöküşünün, aksine 1999, 2004 ve 2008 yıllarında Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin katılım dalgaları sayesinde Rusya'ya yaklaşmak için binlerce kilometre yol kat eden NATO’nun sonunu getirmesi gerekiyordu. Aynı bağlamda Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) yetkisi olmadan NATO’nun Kosova’ya müdahalesi ve ABD- İngiltere’nin Irak’a müdahalesi gerçekleşti. Daha sonra Batılılar, Libya ile ilgili bir BM kararının dışına çıkarken, böylece Rusya, ABD tarafının komünist rejimlerin çöküşünden sonra ortaya çıkan ‘kırılgan dengeyi’ tehdit ederek hegemonyasını her yerde empoze etmeye çalıştığını anladı. Bu durum, eski Devlet Başkanı Boris Yeltsin’i 1999’daki Çeçen savaşı nedeniyle Moskova’ya baskı yapan Başkan Clinton’a yönlendirdi. Yeltsin, o dönemde “Bill Clinton, entegre bir nükleer cephaneliğimiz olduğunu unuttu” demişti.
Yazar, Savunma Bakanlığı tarafından yayınlanan ‘2020 için Ortak Vizyon’ adı altında 2000 yılına kadar uzanan bir ABD belgesine de değinerek, havada, karada, uzayda, bilgi ve siber alanlarda dünyanın tam askeri hakimiyetine ihtiyaç duyulduğunu ifade etti. Eski ABD Başkanı George W. Bush, 1972 yılından bu yana anti-balistik füzelerin geliştirilmesini engelleyen, güç dengesini ve nükleer caydırıcılığı bozan ve Rusya’yı zayıf taraf konumuna sokan ‘Anti-Balistik Füze Antlaşması’ndan 2002’de geri çekilmek üzere bir adım attı. Yazar ayrıca, Putin’in 2007 yılının Şubat ayında yaptığı ve ‘tek kutuplu’ dünyayı ve NATO’nun doğuya doğru genişlemesini kınadığı konuşmayı da hatırlatırken, NATO’nun modernizasyonu ve Avrupa’nın güvenliği ile hiçbir ilgisi olmayan ‘tehlikeli bir provokasyon’ olarak nitelendirdi. Putin ayrıca, “Şunu soracak durumdayız: Bu genişleme kime karşı yapılıyor?” Aynı şekilde Putin, bu durumun karşıt blokların mantığının yeniden canlanması ve Soğuk Savaş zihniyetine dönüş olduğunu söylerken, patlayabilecek ‘bu mayınların sökülmesi’ çağrısında bulundu.
2014 yılında Putin, yine NATO’yu eleştirirken, onu Sovyetler Birliği’nin son başkanı olan Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov’a Almanya’nın ötesine genişlemeyeceğine dair verdiği sözlü bir vaadi çiğnemekle suçladı. NATO arşivleri bu vaadi içermesine rağmen, Batılılar bunu resmi bir ‘taahhüt’ olarak görmüyor.
Kitap, Rus- ABD- NATO ilişkilerinin gelişimini adım adım takip ediyor. Öyle ki yazar, Rusya’nın Ortadoğu’ya dönüşünü Arap Baharı bağlamında, özellikle de 2015’te Suriye’de rejimin yanında ortaya koyduğu ağır askeri müdahaleye de değindi. Ayrıca yazar bunun, amacı Moritanya’dan Afganistan’a uzanan bir bölgeyi yeniden çizmek olan ‘büyük ve yeni bir Ortadoğu’ kurmaya yönelik ABD projesinin başarısızlığından sonra geliştiğini belirtti. Yazar, Rusya’nın rejimi ayakta tutarak ve DEAŞ’ı yenerek Suriye’deki zaferini ‘Batı için bir yenilgi’ olarak nitelendirdi. Ayrıca bu durumun, Putin açısından Batı’ya karşı ‘sembolik bir zafer’ olduğunu söyledi.

Batı ile mücadeleye doğru hızlı bir hamle
Putin, Batı ile karşı karşıya geldiğinde emrindeki bir dizi silaha başvurdu; saha savaşı, nüfuz siyaseti, siber ve istihbarat savaşı, ideolojik propaganda (örneğin Afrika’da olduğu gibi), ayrıca aynı zamanda medya savaşı. Diğer bir amaç için Putin, 2005 yılında ABD ve Avrupa ağlarına karşı koymak ve kullandığı silahlarla Batı’ya karşı savaşmak için 30 milyon dolarlık bir bütçeyle farklı dillerde ‘Russia Today (RT)’ televizyon ağını kurdu. Rusya’nın Ukrayna’ya karşı savaşının patlak vermesiyle birlikte Batı, topraklarında Rus medya organlarının yayın yapmasını engelledi. Kuruluşundan 15 yıl sonra RT, 100’den fazla ülkede beş dilde (İngilizce, İspanyolca, Fransızca, Arapça ve Almanca) yayın yapıyor ve haftada en az 100 milyon kişiye ulaşıyor. Ardından 2014 yılında Kırım’ın ilhakı ve iki ayrılıkçı Donbas ‘cumhuriyetinin’ dağılmasıyla sonuçlanan Ukrayna krizinin patlak vermesiyle Moskova, ‘Ria Novosti’ ajansının yerine ‘Sputnik’ haber ajansını kurdu. Yönetimi ise Putin’e yakın bir gazeteci olan Margarita Simonyan’a devredildi. Putin, yıllarca Batı’yla mücadele etmek ve silahlarıyla savaşmak için ‘melez’ savaş da dahil olmak üzere her türlü ‘savaşa’ başvurdu. Rusya’ya yöneltilen Batı’nın (ABD- Fransa, Almanya) seçim yollarına müdahale etme ve demokrasileri istikrarsızlaştırma suçlamaları, Rusya ile NATO arasında Ukrayna topraklarında devam eden çatışmanın bir başlangıcı olarak geldi. Her ne kadar Batı, Kiev’e başta çok tip silahlar olmak üzere mali, ekonomik ve insani yardım akışına rağmen, kendisinin hala ‘bir taraf olmadığını’ iddia etse de yardım sağlamaya bağlı ve daha sonra Ukrayna’nın savunmadan saldırıya geçmesini sağladı. Böylece Ukrayna kuvvetleri, Rus kuvvetlerinin ele geçirdiği geniş alanları geri alabildi.
Başkan Biden’ın Beyaz Saray’a gelişiyle birlikte Moskova ile çatışma yoğunlaştı. Bu durum, eski Başkan Donald Trump döneminden bir kopuş oluşturdu. 19 Şubat 2021 tarihinde Demokrat Başkan, Rusya’nın Batı demokrasilerine yönelik saldırılarına yanıt vermek amacıyla, ABD’nin Cumhuriyetçi selefinin ihmal ettiği eski kıtaya NATO aracıyla ‘dönüşünün’ davullarını çaldı. Daha sonra Moskova, Ukrayna’yı işgal etmek için eski bir planın beklentisiyle Washington’a karşılıklı güvenlik garantileri konusunda bir anlaşma teklif etti. Başlığın ima ettiğinin aksine Moskova’nın Washington’a mesajı, bir ültimatomdu. Öyle ki Moskova, ABD tarafından Doğu Avrupa’daki ABD askeri faaliyetlerinin genişlemesini derhal durdurmasını ve askeri ve stratejik durumun 1997’den önceki, yani eski Varşova Paktı ülkelerinin NATO’ya katılmasından önceki haline dönmesini istedi. Bir başka ifadeyle Putin, eski kıtanın bildiği 30 yıllık jeopolitik ve jeostratejik gelişmeleri silmek istedi. Elbette Kremlin, ABD- NATO yanıtının mutlak bir ret olacağının tamamen farkındaydı ve aradığı da buydu. ABD- NATO, Kiev’e çok katı bir mesaj gönderdi. Bu da nihayetinde Ukrayna’nın NATO’ya girmekten geri adım atmasını ve Kırım’ın Rusya’ya ilhakını ve Donetsk ve Luhansk eyaletlerinin bağımsızlığını resmen tanımasını talep eden Rusya’nın ihtiyaç duyduğu bahaneyi sağladı. Batı’nın tepkisi nasıl olumsuz olduysa, Kiev de aynısını yaptı ve böylece Ukrayna’da ‘özel askeri harekatın’ başlamasının yolu açıldı. Batılılar, Rusya’nın uyarısını ve Batı ve Ukrayna’nın bunu reddetmesini, Putin’in savaş başlatmak için aradığı bahane olarak gördü.
Rus liderliği bu anı önceden tahmin etmişti. Ukrayna ile ortak sınırlara 180 bin asker, Beyaz Rusya- Ukrayna sınırlarına büyük kuvvetler konuşlandırdı ve beraberinde büyük ön askeri manevralar gerçekleştirdi. 24 Şubat sabahı saat 2’de sıfır saatini beklemekten başka yapacak bir şey kalmamıştı.
Yazarın toplayıp birbirine bağladığı mevcut tüm unsurlar, mücadeleye doğru hamlenin durumun mantığında olduğunu gösteriyor. Ancak paradoks, Avrupalılar (Balkanlar’daki İngilizler hariç) ile ABD’liler arasındaki yaklaşım farklılığı bağlamında ortaya çıkıyor. Dolayısıyla Fransa Cumhurbaşkanı ve Almanya Başbakanının savaştan kaçınmak için arabuluculuk yapma girişimleri baştan başarısızlığa mahkûm olduğu ve Putin’in bunları askeri operasyon hazırlıklarını tamamlamak ve biraz zaman kazanmak için kullandığı görülüyor. Bir hatırlatma olarak, 2015 yılında kurulan ve Fransa ve Almanya’nın yanı sıra Rusya ve Ukrayna’yı da içeren Dörtlü Grup’un bir parçası olarak Emmanuel Macron ve Olaf Scholz, iki Donbas cumhuriyeti için iki ‘Minsk’ anlaşmasını canlandırmaya çalıştı. 24 Şubat sabahı savaşı meşrulaştıran konuşmasında Putin, ‘yalan imparatorluğu’, yani ABD liderliğindeki ‘demokrasi talep eden bir ittifakın’, özünde Rusya’ya düşman olduğunu ve emperyal hırsları olduğunu dile getirdi. Bu nedenle Ukrayna’ya karşı savaş, ‘varoluşsal bir tehditle karşı karşıya’ olan Rusya ulusu için bir ölüm kalım meselesi haline geldi. Rusya’nın resmi vizyonu bu olduğu için, Savunma Bakanı Sergey Şoygu’nun kullanımı ‘meşru’ olarak görülen nükleer silahlara başvurma tehdidinde bulunması doğaldı. Çünkü Rus askeri doktrini buna izin veriyor. Bu durum, Moskova’nın bu doktrini değiştirmeye niyetlenmesi durumunda önleyici bir saldırı başlatmak için bile bu silaha başvurma olasılığına ilişkin bir tartışmayı hatırlatıyor.

Washington ve Brüksel: Rusya’ya karşı ortak düşmanlık
On ay önce savaşın başlamasından bugüne kadar Moskova, halen yasalaştırdığı ve 600 milyar dolar biriktirerek hazırladığı ‘komplo teorisine’ bağlı. Moskova ayrıca, Ulusal Sosyal Koruma Fonu’nu da 200 milyar dolar ile besledi. Hâkim olan inanç, savaşın kısa ömürlü olacağı yönündeydi. Kitaba göre özellikle de Federal Güvenlik Servisi (FSB) olmak üzere Rus istihbaratı, Doğu Ukrayna’nın Rusça konuşan sakinlerinin kendilerini Ukrayna boyunduruğundan kurtaracak Rus kuvvetlerinin gelişini sabırsızlıkla beklediklerini söyledi. Kitap ayrıca, iki üst düzey istihbarat görevlisinin, askeri operasyonun başlamasından birkaç hafta sonra Kremlin’in efendisine yanlış bilgi verdikleri için hapse atıldığını ortaya koydu.
Kitap, Batı ile Rusya arasındaki çatışmanın gidişatının olayların mantığında yattığına dikkat çekti. Öyle ki Moskova, Washington’un yayılmacı planlar uyguladığını ve onu zayıflatmak için bir çevreleme politikası uyguladığını düşünmekle kalmadı, aksine Avrupa Birliği (AB) de bu yaklaşıma uzak değildi. AB’nin 1999’dan bu yana Rusya’nın iç işlerine karışmaya çalışması da bunun bir kanıtı. AB, ‘Rusya ile Başa Çıkmak İçin Ortak Strateji Belgesi’ başlıklı resmi bir belgede, farklı hedeflere odaklanıyor. İlk olarak hedef, Avrupa ülkelerinde veya AB saflarına katılmak isteyen ülkelerde değil, Rusya’nın kendisinde demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü ve kamu kurumlarını güçlendirmek. Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin AB’ye katılma hareketleri hızlanırken AB, Ermenistan, Gürcistan, Beyaz Rusya, Ukrayna ve hatta Azerbaycan’ı da içine alan ‘Doğu Ortaklığı’ girişimini başlatarak, Moskova’yı alarma geçirdi. Avrupalılar, Rusya’yı bu girişimin dışında tuttu. Yazara göre Moskova başından beri Avrupa yaklaşımına yanıt olarak bu duruma iki şekilde yanıt vermeye çalıştı. Bir yandan AB’nin saflarını bölmeye çalışmak ve diğer yandan alternatifler aramak. Odak noktası öncelikle Başkan Putin’in ana itici gücü olduğu ‘Brexit’ grubu.
Moskova, Latin Amerika, Arap dünyası ve Afrika ülkeleriyle temas ve ilişkilerini yeniden canlandırdı. Bunun sonuçları, BM Genel Kurulu’ndaki oylama süreçlerinde belirgindi. Onlarca ülke Rusya’nın kınanması konusundaki oylamada çekimser kaldı. Aynı şekilde Moskova, siyasi olarak Avrupa’daki sağcı veya solcu aşırılık yanlısı partilere destek sağlayarak ve askeri olarak Baltık Denizi’ne bakan ve Litvanya ile Polonya arasında yer alan Kaliningrad bölgesini silahlandırarak karşılık verdi. Denizaltılar ve büyük donanma gemileri konuşlandırarak, deniz üssünü geliştirdi. Büyük stratejik öneme sahip bu bölge, AB ve NATO’nun kalbinde gelişmiş bir üs haline geldi.
Başta Macron’un ortaya koydukları olmak üzere Fransa ve Almanya’nın girişimlerine rağmen, iki taraf arasındaki ilişkiler düzelmedi. Ukrayna’daki savaşın ilk gününden bu yana Avrupa tarafından art arda yaptırım paketleri (şu ana kadar dokuz) ortaya koyuldu. Petrol ve gaz, Rus varlıklarının dondurulması ve Putin ve üst düzey yetkililer karşı yaptırım paketleri, iki taraf arasındaki ilişkileri daha fazla gerginliğe ve hatta kopmanın eşiğine getirdi.
Yazar, Ukrayna’daki savaşa dair özetinde Putin’in 4 hata yaptığını ortaya koydu. İlk olarak; kuvvetlerinin yeteneklerini abartması, ikinci olarak; Ukrayna kuvvetlerinin kararlılığını gerektiği gibi takdir etmemiş olması, üçüncü olarak; Ukrayna halkının tepkisi konusunda yanılmış olması ve dördüncü olarak; ABD’nin, Avrupa’nın ve NATO’nun tepkisini beklememesi.
Hedeflerinden biri NATO’nun ülkesinin sınırlarına kadar genişlemesini engellemek ve Avrupa saflarını bölmekse, sonuçlar tam tersi oldu. Öyle ki Finlandiya ve İsveç, NATO’ya katılmaya hazırlanıyor. AB, bazı ülkelerinin tavırlarındaki farklılıklara rağmen Rusya’ya karşı tavır birliğini koruyor ve başta gaz olmak üzere enerji alanında Rusya’ya olan bağımlılığından uzaklaşıyor. Bunların yanı sıra Rusya, bu çatışmadan zayıf çıkacak ve artık Batı’yı nükleer tehditleriyle bile korkutmayan Putin’in geleceği hakkında sorular var.
Putin, ABD hegemonyasına isyan etmeyi de bırakmadı. Ayrıca her zaman Rusya’nın da olacağı çok kutuplu bir dünya yaratarak dünyanın geometrisini değiştirmeye çalıştı. Yazar, Ukrayna savaşının doğuracağı sonucun, ‘ABD’nin hâkim olduğu bir batı dünyası ve Çin’in baskın güç olduğu bir doğu dünyası’ olmak üzere iki kutupluluğu ortaya çıkaracağını belirtti. Rusya’da ise ‘orta imparatorluğun’, yani Çin’in bir takipçisine dönüşme tehlikesi pusuda bekliyor.
Kitabının son paragrafında Lucas Orban, şu ifadelere yer veriyor;
“Putin’in iktidarı sona ermedi ve teknik olarak 2036’ya kadar sürebilir. Siyasi statüsü ve katı bir milliyetçi söylemi benimsemesi, ona hatırı sayılır bir popülarite sağlıyor. Bununla birlikte kırılganlık, konumunu aşındırmaya başladı ve otoriterliği kötüleştikçe, sisteminde daha fazla çatlak ortaya çıktı.”
Hiç şüphe yok ki Ukrayna’daki savaşın sonuçlanacağı şekil, Putin’in geleceğinin şekillenmesinde de belirleyici olacak.



Yemen Başbakanı Zindani, Şarku’l Avsat’a konuştu: Hükümet yakında Aden’e dönecek… Dışişlerini reformları tamamlamak için muhafaza ettim

TT

Yemen Başbakanı Zindani, Şarku’l Avsat’a konuştu: Hükümet yakında Aden’e dönecek… Dışişlerini reformları tamamlamak için muhafaza ettim

Yemen Başbakanı Zindani, Şarku’l Avsat’a konuştu: Hükümet yakında Aden’e dönecek… Dışişlerini reformları tamamlamak için muhafaza ettim

Yemen Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Dr. Şai Muhsin ez-Zindani, hükümetinin anayasal yeminin üzerinden 24 saat geçmeden ilk hareket sinyalini verdi. Bir sonraki duraklarının Aden olacağını ve bunun yakın zamanda gerçekleşeceğini söyledi.

Dışişleri portföyünü muhafaza etmesini, yarım kalan yapısal düzenlemeleri sonuçlandırma ihtiyacıyla ilişkilendiren Zindani, hükümetin ülke içine taşınmasının sembolik değil, icrai bir gereklilik olduğunu dile getirdi. Aden’de varlık göstermenin, karar alma ve uygulama kapasitesiyle desteklenmesi gerektiğini belirterek, önceliğin kurumsal disiplinin yeniden tesisi olduğunu kaydetti.

Riyad’daki Kral Abdullah Finans Merkezi (KAFD) içinde yer alan SRMG merkezindeki “Eş-Şark” televizyonu stüdyolarında ekonomik baskının arttığı ve siyasi beklentilerin yükseldiği bir dönemde Şarku’l Avsat Podcast özel açıklamalarda bulunan Zindani, “Bu aşama geniş söylemleri kaldırmaz; kademeli ve güveni yeniden inşa eden bir çalışmaya ihtiyaç var. Kurumsal ritmin istikrara kavuşturulmasının, hedeflerin genişletilmesinden önce geliyor” dedi.

Hükümetin oluşumu ve öncelikleri

Hükümetin oluşum süreci, öncelikleri, ortaklarla ilişkiler ve siyasi sürecin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Zindani,  yarım asrı aşan kamu hizmeti tecrübesine dair kişisel okumalarını paylaştı.

Hükümetin oluşumunun “salt mesleki kriterlere” dayandığını belirten Zindani, “tercihlerin liyakat, uzmanlık ve tecrübe arasında yapılan karşılaştırmaya göre belirlendiğini, parti dayatmalarından uzak durulduğunu” söyledi. Hükümete özgeçmişler ulaştığını ancak herhangi bir kota talebiyle karşılaşmadıklarını ifade ederek, “Siyasi arka planlardan ziyade dosyaları yönetme kapasitesine odaklandık” dedi.

Açıklanan bakan sayısının fiili portföy sayısını yansıtmadığını kaydeden Zindani, “gerçek bakanlık sayısının yaklaşık 26 olduğunu; devlet bakanlarının ise belirli görevler ve gençlerin sürece katılımını sağlamak amacıyla atandığını” belirtti. Coğrafi ve ulusal dengenin gözetildiğini vurgulayan Zindani, temsilin “kazanç paylaşımı için değil, devletin çeşitliliğini yansıtmak amacıyla” dikkate alındığını söyledi.

Hükümet programının merkezinde vatandaşların yer aldığını ifade eden Zindani “İnsan, hükümetin ilgi odağıdır… Yaşam koşullarının iyileştirilmesi, hizmetlerin geliştirilmesi ve ekonomik toparlanma önceliğimizdir” dedi.

Kurumsal yeniden inşa ve denetimin güçlendirilmesi üzerinde çalıştıklarını belirten Zindani, kurumsal yapının zayıflığının geçmişteki aksaklıkların temel nedeni olduğunu ifade etti. Özellikle elektrik hizmetlerinde Suudi Arabistan’ın desteğiyle nispi bir iyileşme sağlandığını, ancak asıl zorluğun ekonomik reformların sürdürülmesi ve kaynak yönetimi olduğunu kaydetti.

Hesap verebilirlik konusunda ise siyasi kararın birleşmesinin hukukun uygulanması için fırsat sunduğunu belirterek, “Yetki birleştiğinde ödül ve ceza mümkün olur” dedi.

Zindani, hükümetinin oluşumunu yalnızca icrai adımlar çerçevesinde değil, devlet ile toplum arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanması bağlamında değerlendirdi. Olağanüstü koşullarda kurulan hükümetin, günlük dosyaları yönetmenin yanı sıra “düzenli performans, güvenin yeniden tesisi ve kamu görevlerinde liyakat ölçütünün hâkim kılınması yoluyla devlet fikrini toplumsal bilinçte yeniden sabitlemeyi” hedeflediğini söyledi.

Bu yaklaşımın, Yemen krizinin yalnızca siyasi ya da güvenlik boyutuyla sınırlı olmadığını; “vatandaş ile yönetim kurumları arasında süregelen bir güven krizi” içerdiğini ortaya koyduğunu belirten Zindani, kalıcı istikrarın ancak bu güvenin yeniden inşasıyla mümkün olacağını vurguladı.

Ekonomi ve denetim

Ekonomi dosyasında hızlı vaatlerden kaçındığını belirten Zindani, kaynak yönetimi ve önceliklerin yeniden düzenlenmesi diliyle konuşmayı tercih ettiğini söyledi. Toparlanmanın parçalı kararlarla değil, mali yönetimin yeniden yapılandırılması, şeffaflığın güçlendirilmesi ve etkin denetimle mümkün olacağını ifade etti.

Kaynakların disipline edilmesi ve verimli kullanılması, iç güvenin yeniden kazanılması ve dış desteğin çekilmesi için ilk adım olarak görülüyor. Zindani’ye göre mali istikrar, vatandaşların hayatında somut iyileşmenin temelini oluşturuyor.

Hükümetin Aden’e geçişi de bu bağlamda hem pratik hem de ulusal bir gereklilik olarak değerlendiriliyor. Yürütme organının ülke içinde bulunmasının idari bir tercih değil, kararın etkinliği ve sahayla temas kapasitesi için zorunlu bir şart olduğunu belirtti.

İçeriden çalışmanın hükümete toplumun önceliklerini daha iyi anlama ve onlarla etkileşim kurma imkânı sunduğunu kaydeden Zindani, devletin kamusal alandaki varlığının çatışma yıllarında gerilediğini hatırlattı. Riyad’da yemin edilmesini ise dönemin anayasal ve güvenlik koşullarının dayattığı bir durum olarak nitelendirdi; odaklanılması gerekenin sembolik mekân değil, hükümetin icraatı olduğunu söyledi.

Güvenlik ve askeri yapı

Güvenlik alanında temkinli ama gerçekçi bir dil kullanan Zindani, geçmiş yılların birikiminin kısa sürede silinemeyeceğini belirtti. Ancak güvenlik birimleri arasındaki koordinasyonun ve siyasi kararın birleşmesinin sahada nispi bir iyileşme sağladığını ifade etti.

Protestoların geçiş dönemlerinde kamusal hayatın bir parçası olduğunu kabul eden Zindani, bununla birlikte eylemlerin yasal çerçeve içinde kalmasının istikrarın korunması ve toparlanma sürecinin sekteye uğramaması açısından hayati olduğunu vurguladı.

Askeri güçlerin yeniden düzenlenmesine ilişkin olarak ise komuta birliğinin sağlanması ve birliklerin şehir dışına konuşlandırılmasının devlet otoritesinin pekiştirilmesi ve güvenlik-askerî roller arasındaki örtüşmenin azaltılması açısından gerekli olduğunu söyledi.

Geçmiş dönemdeki çoklu sadakat yapısının kurumların işlevselliğini zayıflattığını belirten Zindani, bunun aşılmasının istikrarın yeniden inşası ve hükümetin icra kapasitesinin güçlendirilmesi için temel teşkil ettiğini kaydetti.

Dış politika ve bölgesel ilişkiler

Zindani’nin açıklamaları, siyasi temsilin netliğinin Yemen’in uluslararası konumunu güçlendirmedeki önemine işaret etti. Birleşik karara sahip bir hükümetin diplomatik etkileşimi kolaylaştıracağını ve Yemen’e daha güçlü ve tutarlı bir hukuki temsil sağlayacağını belirtti.

Dışişleri portföyünü muhafaza etmesini, bakanlık ve dış temsilciliklerin yeniden düzenlenmesiyle başlayan reform sürecini tamamlama ihtiyacıyla gerekçelendiren Zindani, diplomatik işleyişin düzenli hâle getirilmesini devlet kurumlarının yeniden inşasının doğal uzantısı olarak gördüğünü söyledi.

Suudi Arabistan ile ilişkileri “geleneksel desteğin ötesine geçen, çok boyutlu bir ortaklık” olarak tanımlayan Zindani, son yıllarda sağlanan desteğin hayati sektörlere yansıdığını ve mevcut aşamada iş birliğinin kalkınma ve ekonomik istikrar alanlarında genişletilmesinin hedeflendiğini belirtti. Bu ortaklığın, bölgesel karmaşıklıklar içinde istikrarın temel dayanaklarından biri olduğunu ifade etti.

Husilere ilişkin olarak ise hükümetin barış sürecine esneklikle yaklaştığını ancak anlaşmalara bağlılık konusunda sorun yaşandığını söyledi. Son askerî ve ekonomik gelişmelerin grubun pozisyonunu zayıflattığını öne süren Zindani, gelecekteki müzakerelerin açık referanslara dayanması gerektiğini vurguladı. Husilere karşı güçlerin birleşmesinin, hızlı bölgesel ve uluslararası değişimler ışığında hükümete daha güçlü ve tutarlı bir müzakere konumu sağladığını belirtti.

Yarım asırlık kamu hizmeti

Mesleki kariyerine değinen Zindani, elli yılı aşkın bir tecrübeye sahip olduğunu; genç yaşta eğitim alanında başlayan kariyerinin diplomatik görevlerle devam ettiğini anlattı.

Yemen’in derin dönüşümler yaşadığını, bunun kurumsal yapının kırılganlığını ortaya çıkardığını ve devlet istikrarını etkilediğini söyledi. Buna rağmen geleceğin geçmişten ders çıkararak okunması gerektiğini belirten Zindani, nihayetinde kalıcı olanın makamlar değil, vatandaşın çıkarı olduğunu vurguladı.

Mevcut aşamadaki iyimserliğin siyasi bir söylem değil, karmaşık koşullar karşısında pratik bir tercih olduğunu ifade eden Zindani, asıl bahsin devlet ile toplum arasındaki güveni yeniden inşa etmek ve bölgesel ile uluslararası ortaklarla ortak çalışmayı güçlendirmek olduğunu söyledi. Bunun, Yemen’i istikrar ve toparlanma rotasına yeniden yerleştirecek bir aşamanın kapısını aralayabileceğini sözlerine ekledi.


Somali Cumhurbaşkanı: Suudi Arabistan önderliğindeki ortaklarımızla, İsrail’in Somaliland’ı tanımasını geçersiz kılmak için çalışıyoruz

Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Mekke’de Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud’u kabul etti. (Arşiv – SPA)
Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Mekke’de Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud’u kabul etti. (Arşiv – SPA)
TT

Somali Cumhurbaşkanı: Suudi Arabistan önderliğindeki ortaklarımızla, İsrail’in Somaliland’ı tanımasını geçersiz kılmak için çalışıyoruz

Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Mekke’de Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud’u kabul etti. (Arşiv – SPA)
Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Mekke’de Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud’u kabul etti. (Arşiv – SPA)

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, ülkesinin İsrail’in Somaliland bölgesini tanıma kararını geçersiz kılmak amacıyla üç siyasi ve hukuki adımdan oluşan bir paket uygulamaya koyduğunu açıkladı. Mahmud, Suudi Arabistan öncülüğündeki ortaklarla yakın koordinasyon içinde olduklarını, bölgesel istikrarın korunması ve Afrika Boynuzu’nun ‘hesaplanmamış bir tırmanıştan’ uzak tutulması için çalıştıklarını söyledi.

Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda Mahmud, İsrail’in söz konusu tanıma kararından çıkar sağlayabilecek bölge ülkeleri bulunduğunu, ancak isim vermek istemediğini belirtti. Mahmud, “Belirli bir ülke ya da ülkeleri anmak istemem. Ancak bazı tarafların, bu tanımayı Somali’nin birliği ve bölgenin istikrarı pahasına dar ve kısa vadeli çıkarlar için bir fırsat olarak gördüğü açık” dedi.

Somali’nin egemenliğinin ‘kırmızı çizgi’ olduğunu vurgulayan Mahmud, ülkesinin ulusal birliği ve egemenliği korumak için gerekli tutumu takındığını ifade etti. Mahmud, “Herkese mesajımız net: İsrail’in sorumsuz maceralarına aldanılmamalı” ifadesini kullandı.

Mahmud, Somali ile dayanışmanın önemine dikkat çekerek, bölgeyi ‘sonu olmayan bir kaosa’ sürüklemeyi amaçlayan planlara karşı uyanık olunması çağrısında bulundu. Suudi Arabistan’ı ülkesinin istikrar ve birliğinin desteklenmesinde, yeniden imar ve kalkınma çabalarında ve Kızıldeniz ile hayati deniz geçiş yollarının güvenliğinin sağlanmasında kilit bir stratejik ortak olarak nitelendirdi.

Üç adım

Somali Cumhurbaşkanı Mahmud, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanımasına ilişkin olarak, hükümetinin attığı adımlara dair açıklamalarda bulundu. Mahmud, “En açık ve kararlı ifadelerle vurguluyorum ki Somaliland’ın bağımsız bir devlet olarak tanınması, Somali Federal Cumhuriyeti’nin egemenliği ve birliğine yönelik açık bir ihlaldir” dedi.

Mahmud, söz konusu tanımanın uluslararası hukuk ilkeleri, Birleşmiş Milletler (BM) Şartı ve Afrika ülkelerinin sömürge döneminden kalan sınırlarının korunmasını öngören Afrika Birliği (AfB) kararlarına da aykırı olduğunu belirtti. Bu çerçevede Somali’nin bir dizi eş zamanlı adım attığını ve atmaya devam edeceğini ifade etti.

Mahmud, bu kapsamda ilk olarak BM, AfB ve İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) nezdinde derhal diplomatik girişimlerde bulunulduğunu, söz konusu tanımanın hukuki ve siyasi olarak reddedilmesi için harekete geçildiğini söyledi.

Mahmud, ülkesinin ‘İsrail’in egemenliğe ve ulusal birliğe yönelik açık ihlali’ konusunda BM Güvenlik Konseyi’nde resmi bir oturum talep ettiğini ve söz konusu oturumun gerçekleştirildiğini belirtti. Mahmud, Somali’nin hâlihazırda BM Güvenlik Konseyi üyesi olmasının da katkısıyla bu sürecin önemli bir diplomatik kazanım olduğunu ifade etti.

Somali lideri, AfB, Arap Birliği, İİT, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK), Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesi (IGAD) ve Avrupa Birliği (AB) başta olmak üzere uluslararası ortaklardan gelen dayanışma ve kınama mesajları için ‘derin minnettarlık’ duyduklarını dile getirdi.

Mahmud’a göre, İsrail’in Somaliland’ı tanıma kararını geçersiz kılmaya yönelik planın ikinci adımı, Arap, İslam ve Afrika ülkeleri arasında ortak ve koordineli bir tutum oluşturmayı hedefliyor. Mahmud, “Suudi Arabistan’ın Somali’nin birliğine yönelik herhangi bir müdahaleyi açık ve net bir şekilde kınayan ilk ülkelerden olmasını büyük takdirle karşılıyoruz” dedi.

Mahmud, Suudi Arabistan’ın tutumunun, ülkelerin egemenliği ve toprak bütünlüğüne saygı konusundaki kararlı yaklaşımını yansıttığını belirterek, Suudi Arabistan Bakanlar Kurulu’nun Somali’ye yönelik ‘sabit ve ilkesel destek’ mesajının bu zor dönemde önemli bir anlam taşıdığını ifade etti.

Somali Cumhurbaşkanı, birçok Arap, İslam ve Afrika ülkesinin yanı sıra Latin Amerika ve Asya’dan da çeşitli ülkelerin dayanışma ve kınama mesajları yayımladığını kaydetti. Mahmud, “Saygın gazeteniz aracılığıyla hepsine teşekkür ediyoruz. Somali ulusal hafızası bu tarihi dayanışmayı unutmayacaktır” şeklinde konuştu.

Mahmud’a göre planın üçüncü adımı ise tüm siyasi meselelerin tek ve birleşik Somali devleti çerçevesinde, dış müdahale ve dayatmalardan uzak biçimde ele alınması amacıyla iç ulusal diyaloğun güçlendirilmesini öngörüyor.

Bölgesel ve uluslararası barış

Hasan Şeyh Mahmud, İsrail’in Somaliland’ı tanımasının bölgesel dengeleri yeniden şekillendirebileceği ve Kızıldeniz ile Afrika Boynuzu’nun güvenliğini tehdit edebileceği yönündeki kaygılarla ilgili olarak, “Bu tanıma, kararlı bir tutumla karşılanmazsa, bölgesel ve uluslararası barış ile güvenliği sarsacak tehlikeli bir emsal oluşturabilir” dedi.

Mahmud, söz konusu adımın yalnızca Afrika Boynuzu’nda değil, Afrika genelinde ve Arap dünyasında da ayrılıkçı eğilimleri teşvik edebileceğini, bunun da bölgesel istikrarı tehdit edeceğini belirtti. Sudan ve Yemen gibi ‘kardeş ülkelerde’ yaşanan gelişmelerin, devletlerin parçalanmasının ve ulusal yapılarının çökmesinin maliyetini açıkça gösterdiğini ifade etti.

Kızıldeniz’in güvenliğine olası etkiler konusunda ise Mahmud, “Küresel bir deniz ticaret hattından ve Arap ulusal güvenliğinin temel unsurlarından söz ediyoruz. Somali kıyılarında yaşanacak herhangi bir siyasi ya da güvenlik gerilimi, doğrudan uluslararası ticaretin ve enerji güvenliğinin güvenliğini etkileyecektir” değerlendirmesinde bulundu.

Bu etkinin, başta Suudi Arabistan, Mısır, Sudan, Eritre, Yemen ve Ürdün olmak üzere kıyıdaş ülkelerin istikrarına da yansıyacağını belirten Mahmud, Somali’nin birliğinin korunmasının Kızıldeniz’in kolektif güvenliğinin temel dayanaklarından biri olduğunu vurguladı.

Bölgesel hakimiyete giriş

Somali Cumhurbaşkanı Mahmud, İsrail’in Somaliland’ı tanımasının ardındaki gerçek amacını ve bu adımın Somali’nin tarihsel ayrılık karşıtı duruşunu nasıl test ettiğini şu cümlelerle açıkladı: “Gördüğümüz üzere amaç, yalnızca siyasi bir tanımanın ötesine geçiyor… Amaç siyasi hedefin ötesine geçiyor; İsrail’in Afrika Boynuzu’nda, Kızıldeniz’e doğrudan yakın bir stratejik üs edinmesini sağlamak ve Babu’l Mendeb Boğazı üzerinde etkili olarak Kızıldeniz’e kıyısı olan tüm ülkelerin ulusal güvenliğini tehdit etmek.”

Bu hamlenin Somali, Arap ve Afrika duruşunun egemenlik ve devlet birliği konusundaki kararlılığını test etmeye yönelik bir girişim olduğunu vurgulayan Mahmud sözlerini şöyle sürdürdü: “Burada açıkça belirtmek isterim ki, Somali’nin ayrılık karşıtı tutumu geçici veya taktiksel bir yaklaşım değildir. Bu, köklü bir ulusal ilke olup, geniş Arap ve Afrika desteğine sahiptir, ön saflarında ise Suudi Arabistan’ın desteği vardır.”

Mahmud, İsrail’in bu tanıma girişiminin Ortadoğu’daki çatışmayı Somali topraklarına taşıma amacı taşıdığını belirterek, “Açıkça söylüyorum, Somali’nin ulusal çıkarları ve bölgesel güvenliği için ülkemizi uluslararası veya bölgesel çatışmaların sahası haline getirmeye izin vermeyeceğiz” ifadesini kullandı.

Somali’nin barış, yeniden inşa ve sürdürülebilir kalkınma hedeflediğini, Ortadoğu’nun krizlerini ithal etmek veya kıyılarını ve bölgesel sularını askerileştirmek istemediğini vurgulayan Mahmud, “Başta Suudi Arabistan olmak üzere ortağımız olan Arap ülkeleri ile sıkı koordinasyon içinde çalışıyoruz; amacımız bölgenin istikrarını korumak ve Afrika Boynuzu’nu herhangi bir kontrolsüz tırmanıştan uzak tutmak” dedi.

cdvfgrth
Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud (Riyad’daki Somali Büyükelçiliği)

Mahmud, tecrübelerin, devletlerin parçalanmasının istikrar yaratmadığını, aksine ciddi güvenlik boşlukları oluşturduğunu ve etkilerinin yalnızca tek bir ülkeyle sınırlı kalmayıp tüm bölgeyi etkilediğini gösterdiğini vurguladı. “Bu nedenle, İsrail’in boş ve tehlikeli maceralarına kanmamalarını tavsiye ediyoruz” dedi.

Mahmud ayrıca, Arap ülkelerine, özellikle Kızıldeniz ve Aden Körfezi’ne kıyısı olan devletlere Somali’nin ulusal güvenlikleri için güney kapısı niteliğinde olduğunu anlamaları çağrısında bulundu. Afrika’daki komşu ülkeleri ise Somali ile dayanışma içinde olmaya ve bölgeyi sonsuz bir kaosa sürüklemeye yönelik planlara karşı dikkatli olmaya çağırdı.

Suudi Arabistan-Somali ilişkileri

Somali Cumhurbaşkanı Mahmud, Suudi Arabistan ile Somali arasındaki ilişkilerin stratejik önemini ve Kızıldeniz’in güvenliğine katkısını vurguladı. Mahmud, “İkili ilişkilerimiz tarihî ve derin köklere sahip stratejik bir ilişkidir; bu ilişki kardeşlik, din ve ortak kader temellerine dayanır. Suudi Arabistan, Somali’nin istikrarını ve birliğini desteklemede, yeniden imar ve kalkınma çabalarında, ayrıca Kızıldeniz ve kritik deniz yollarının güvenliğinin sağlanmasında merkezi bir stratejik ortaktır” ifadelerini kullandı.

Mahmud, Suudi Arabistan’ın Vizyon 2030 stratejisine ve Kral Selman bin Abdulaziz ile Veliaht Prens Muhammed bin Selman liderliğinde elde edilen ekonomik başarılara büyük hayranlık duyduklarını belirtti. “Somali, bu alanlarda Suudi deneyiminden yararlanmayı hedefliyor” dedi.

Mahmud, mevcut şartlar altında Suudi liderliğinin bilgeliği, gücü ve bölgesel ve uluslararası ağırlığı sayesinde Somali’nin yeniden güçlü, birleşik ve onurlu bir şekilde kalkınmasında merkezi bir rol oynayabileceğine inandıklarını söyledi.

Suudi diplomasisinin Somali’ye uluslararası destek ve dayanışmayı sağlamakta kilit bir rol oynayacağını vurgulayan Mahmud, “Somali zorlu dönemlerden geçti, ancak bugün hızla toparlanıyor” şeklinde konuştu.

Mahmud, Somali’nin deneyimlerinden hareketle, günümüzde benzer zorluklarla karşı karşıya olan halklara karşı içten bir dayanışma hissettiklerini ve Suudi Arabistan’ın Yemen, Sudan ve Suriye’deki samimi ve kararlı rolünü takdir ettiklerini belirtti.

Son olarak, Suudi Arabistan Bakanlar Kurulu’nun, Kral Selman bin Abdulaziz başkanlığında, Somali’nin toprak bütünlüğüne yönelik herhangi bir bölünme girişimini reddetme kararını büyük memnuniyetle karşıladıklarını ifade etti.

Mahmud sözlerini şu ifadelerle noktaladı: “Bu tutum, Suudi Arabistan’ın Somali toprak bütünlüğü ve egemenliğine tarihî desteğinin bir uzantısıdır. Suudi liderliğinin açıkça Somali’nin birliğine yönelik girişimleri reddetmesi, ülkelerimiz arasındaki kardeşlik ilişkilerini güçlendiriyor, bölgesel istikrarı pekiştiriyor ve uluslararası topluma devletlerin egemenliğine saygı gösterilmesinin önemini vurgulayan güçlü bir mesaj gönderiyor.”


Mısır'ın Somali'deki askeri varlığı İsrail'in endişelerini artırıyor

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Kahire’yi ziyaret eden Somali Cumhurbaşkanı Mahmud’u ağırladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Kahire’yi ziyaret eden Somali Cumhurbaşkanı Mahmud’u ağırladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
TT

Mısır'ın Somali'deki askeri varlığı İsrail'in endişelerini artırıyor

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Kahire’yi ziyaret eden Somali Cumhurbaşkanı Mahmud’u ağırladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Kahire’yi ziyaret eden Somali Cumhurbaşkanı Mahmud’u ağırladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

İsrail basını, İsrail’in Mısır ordusunun Somali ve Afrika Boynuzu'ndaki hareketlerinden duyduğu endişeyi dile getirirken, Mısırlı eski askeri yetkililer, Mısır'ın Somali'deki askeri varlığını ‘meşru ve uluslararası hukuk ve uluslararası sözleşmelere uygun’ olarak değerlendirdi ve bunun bölgede güvenlik ve istikrarın sağlanmasına yardımcı olmayı amaçladığını belirttiler.

İsrail gazetesi Yisrael Hayom, Mısır'ın ordusuna Somali üzerinden İsrail'e yanıt vermesini emrettiğini ve bu konuda onu destekleyen Arap ülkeleri olduğunu yazdı. Gazete, “Afrika Boynuzu'nda güç mücadelesi alevleniyor: Mısır, İsrail'in 'Somaliland'ı tanımasına yanıt veriyor” başlıklı haberinde, bu tanımaya karşı çıkan Kahire'nin, İsrail'in hamlesine yanıt olarak Somali'deki güçlerini yeniden konuşlandırdığını kaydetti. Gazeteye göre buraya yaklaşık 10 bin Mısırlı askerin konuşlandırıldığı tahmin ediliyor.

Ancak, Mısır ordusunun eski kimyasal savaş şefi Tümgeneral Muhammed eş-Şehavi, Mısır askerlerinin ‘dünyanın en büyük sekizinci barış gücü olduğunu ve Somali'deki Mısır güçlerinin Afrika Birliği (AfB) barış güçlerinin komutası altında olduğunu ve Somali'de barışı korumak için çalıştıklarını’ söyledi.

Şarku’l Avsat’a konuşan Şehavi, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Mısır, Somali'nin stratejik konumu nedeniyle birçok ülke tarafından, özellikle de İsrail tarafından arzulandığının farkında. İsrail, Somali'nin güvenliğini istikrarsızlaştırmak ve Etiyopya'nın Kızıldeniz'e ulaşma ve bir deniz gücü kurma planı gibi belirli planları kabul etmeye zorlamak amacıyla Somaliland bölgesini Somali'den ayrılmak isteyen bir devlet olarak tanıdı. Ayrıca Etiyopya, İsrail'in desteğiyle Sudan'da istikrarın yeniden sağlanmasını engellemek ve çatışmanın devamını sağlamak gibi başka faaliyetlerde de bulunuyor.”

Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, İsrail'in ayrılıkçı bölgeyi tanıması ve Kızıldeniz'de bir yer edinme çabaları sonrasında Somali ve Kızıldeniz'in güvenliği konusunda defalarca kez uyardı.

grfbgfr
AfB'nin Somali'deki barış gücü misyonunda Mısır askerleri de yer alıyor (AFP)

İsrail, geçtiğimiz aralık ayında Aden Körfezi ve Kızıldeniz'in güneyine bakan Somaliland bölgesinin bağımsızlığını tanıdı. Etiyopya, bu bölgenin bağımsızlığını tanımak karşılığında bir deniz ve askeri liman elde etmek istiyordu.

Mısırlı ulusal güvenlik uzmanı Tümgeneral Muhammed Abdulvahid, Mısır askerlerinin Somali'deki rolünün Afrika Birliği ve barış gücü çatısı altında güvenlik ve istikrarı sağlamak olduğunu vurgulayarak “Bu nedenle Mısır güçlerinin varlığı, Afrika Birliği ve Somali Devleti'nin talebi üzerine meşrudur. Somali Devleti'nin cumhurbaşkanı kısa süre önce Mısır'ı ziyaret ederek bunu tüm dünyaya teyit etmiştir” ifadelerini kullandı.

Şarku’l Avsat’a konuşan Tümgeneral Abdulvahid, şunları söyledi:

“Bu bakımdan, İsrail'in Somaliland'ı bir devlet olarak tanıyarak ve Somali devletini bölmeye çalışarak yasadışı bir hamleye başvurup uluslararası hukuku hiçe saydığı halde, diğer tarafların Mısır'ın meşru varlığından endişe duyduklarını iddia etmeleri anlaşılabilir değil. Etiyopya'nın Somali'ye yönelik tacizleri ve kendi topraklarında bir Etiyopya deniz üssü kurulmasını kabul etmesi için yaptığı baskı, Addis Ababa tarafından gerçekleştirilen ve İsrail tarafından desteklenen, Sudan'daki Hızlı Destek Kuvvetleri’ne (HDK) milis, teçhizat ve silah sağlamak gibi Afrika Boynuzu bölgesinde genel olarak gerçekleştirilen diğer şüpheli hamleler, İsrail'in bölgeyi istikrarsızlaştırmaya yönelik hamleleri bağlamında değerlendirilmeli.”

Tümgeneral Abdulvahid, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Mısır ve AfB, bu gelişmelerin farkındadır ve bu nedenle Mısır'ın buradaki askeri varlığı, tüm bu tehditlere karşı koymak ve uluslararası yasal yükümlülükler ve uluslararası meşruiyet çerçevesinde hareket etmek için.”

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi pazar günü, Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud ile Mısır ziyareti sırasında düzenledikleri ortak basın toplantısında, Somali'deki barış gücü misyonuna, ülkenin güvenliğini, istikrarını ve toprak bütünlüğünü destekleme taahhüdünün bir parçası olarak asker göndermeye devam edeceğini açıkladı. Sisi ve Mahmud, ikili bir toplantı düzenledikten sonra, her iki ülkenin heyetlerinin katılımıyla genişletilmiş bir toplantı gerçekleştirdi. Toplantıda, Mısır'ın Somali'nin birliği ve toprak bütünlüğünü destekleyen tutumunu vurgulayan Sisi, ülkenin egemenliğini zedeleyecek veya istikrarını tehdit edecek her türlü önlemi reddetti.

Sisi, düzenlenen ortak asın toplantısında, ‘devletlerin güvenliğini ve egemenliğini tehlikeye atabilecek adımlara’ karşı uyarıda bulunarak, bunları ‘Birleşmiş Milletler (BM) Şartı'nın ihlali’ olarak nitelendirdi. Mısır, 2024 yılının aralık ayı sonlarında, Somali'deki AfB barış gücü misyonuna asker göndereceğini duyurmuştu. Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati, bu kararın ‘Somali hükümetinin talebi ve AfB Barış ve Güvenlik Konseyi'nin (AUSSOM) onayıyla’ alındığını söyledi. AUSSOM, 2024 yılı sonlarında sona eren terörle mücadele misyonunun yerini aldı.