Rusya ve Batı Atlantik: Çatışmanın Kökenleri ve Medeniyetler Savaşı

Putin: “Ukrayna’daki savaş, Rus ulusu için bir ölüm kalım meselesi”

Rusya - Ukrayna savaşından kaçanlar, kendilerini güvenli yerlere götürecek otobüsleri bekliyorlar (Reuters)
Rusya - Ukrayna savaşından kaçanlar, kendilerini güvenli yerlere götürecek otobüsleri bekliyorlar (Reuters)
TT

Rusya ve Batı Atlantik: Çatışmanın Kökenleri ve Medeniyetler Savaşı

Rusya - Ukrayna savaşından kaçanlar, kendilerini güvenli yerlere götürecek otobüsleri bekliyorlar (Reuters)
Rusya - Ukrayna savaşından kaçanlar, kendilerini güvenli yerlere götürecek otobüsleri bekliyorlar (Reuters)

Rusya’nın Ukrayna’ya karşı savaşının doğrudan hedeflerinin ötesinde Moskova, bunu “ABD hegemonyasından kurtulacağı ‘yeni bir dünya inşa etmeye’ yönelik adım” olarak nitelendirdi.
26 Şubat’ta, yani özel askeri operasyonun başlamasından iki gün sonra Rus ‘Novosti’ ajansı, ‘Rusya’nın Dönüşü ve Yeni Dünyanın Doğuşu’ başlıklı bir makale yayınladı. Şarku’l Avsat’ın ajanstan aktardığı makalede, “Yeni jeopolitik blok, Rusya, Ukrayna ve Beyaz Rusya’nın birleşmesi ile bir ışık gördü” ve “Rus dünyası, bir gerçeklik haline geldi” ifadelerine yer verildi. ‘Rusya Jeopolitiği’ kitabının yazarı, makaleyi ‘olumsuz saha savaşı gelişmelerinin hüsrana uğramadan önce üst Rus çevrelerinde olup bitenlerin bir aynası’ olarak nitelendirdi.
Makalenin yazarı Petr Akopov, yeni bir dünya düzeninin doğuşunun gerekliliğine vurgu yaptıktan sonra sözlerini şu ifadelerle sonlandırdı:
“Çin, Hindistan, ABD, Afrika, Latin Amerika, İslam dünyası ve Güneydoğu Asya, Batı’nın küresel sistemi kontrol ettiğine veya oyunun kurallarını belirleyebileceğine inanmıyor.”
Makalenin yazarı “Rusya, Ukrayna’ya saldırarak sadece Batı’ya meydan okumakla kalmadı, aynı zamanda tam Batı egemenliği zamanının geri dönülemez bir şekilde sona erdiğine ve yeni dünyanın, elbette Batı ile işbirliğinde, ama onun talimatlarına, kurallarına ve emirlerine göre olmaksızın, tüm medeniyetlerle inşa edileceğine dair kesin kanıtlar buldu” dedi.
Yani yeni öneri, Başkan Putin’in Ukrayna’ya karşı savaşına ilişkin uzun vadeli hedefinin kişisel olarak açıkladığının ötesine geçtiği anlamına geliyor. Bakanları ve yardımcıları, bu savaşın Ukrayna’yı Nazilikten arındırmak (hükümetin devrilmesi anlamına geliyor), silahsızlandırmak, tarafsızlığı empoze etmek ve NATO çözümünden kesin olarak uzaklaşmak olduğunu vurguladı.
Bununla birlikte Rus vizyonunun aksine, Batı vizyonu tamamen çelişkili görünüyor. Ukrayna’nın müttefikleri, bu savaşın aslında ‘demokrasi’ ile ‘otoriterlik’ arasında ve bir yanda küreselleşmiş liberalizm ile diğer yanda çökmekte olan Batı karşısında ‘geleneksel değerlerin’ savunulması arasında olduğuna inanıyor.
Paris merkezli ‘La Decouverte’ yayınevi tarafından yakın zamanda yayınlanan Lucas Orban’ın ‘Rusya Jeopolitiği’ kitabı, Rusya ile Batı, özellikle ABD arasındaki ilişkinin kökenlerine birçok sayfa ayırıyor. Yazar, söz konusu sayfalarda her iki tarafta da günlük anlatıların ve diplomatik dilin ötesine geçen derin nedenleri incelemeye çalışıyor.
Rus görüşüne göre, Varşova Paktı’nın çöküşünün, aksine 1999, 2004 ve 2008 yıllarında Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin katılım dalgaları sayesinde Rusya'ya yaklaşmak için binlerce kilometre yol kat eden NATO’nun sonunu getirmesi gerekiyordu. Aynı bağlamda Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) yetkisi olmadan NATO’nun Kosova’ya müdahalesi ve ABD- İngiltere’nin Irak’a müdahalesi gerçekleşti. Daha sonra Batılılar, Libya ile ilgili bir BM kararının dışına çıkarken, böylece Rusya, ABD tarafının komünist rejimlerin çöküşünden sonra ortaya çıkan ‘kırılgan dengeyi’ tehdit ederek hegemonyasını her yerde empoze etmeye çalıştığını anladı. Bu durum, eski Devlet Başkanı Boris Yeltsin’i 1999’daki Çeçen savaşı nedeniyle Moskova’ya baskı yapan Başkan Clinton’a yönlendirdi. Yeltsin, o dönemde “Bill Clinton, entegre bir nükleer cephaneliğimiz olduğunu unuttu” demişti.
Yazar, Savunma Bakanlığı tarafından yayınlanan ‘2020 için Ortak Vizyon’ adı altında 2000 yılına kadar uzanan bir ABD belgesine de değinerek, havada, karada, uzayda, bilgi ve siber alanlarda dünyanın tam askeri hakimiyetine ihtiyaç duyulduğunu ifade etti. Eski ABD Başkanı George W. Bush, 1972 yılından bu yana anti-balistik füzelerin geliştirilmesini engelleyen, güç dengesini ve nükleer caydırıcılığı bozan ve Rusya’yı zayıf taraf konumuna sokan ‘Anti-Balistik Füze Antlaşması’ndan 2002’de geri çekilmek üzere bir adım attı. Yazar ayrıca, Putin’in 2007 yılının Şubat ayında yaptığı ve ‘tek kutuplu’ dünyayı ve NATO’nun doğuya doğru genişlemesini kınadığı konuşmayı da hatırlatırken, NATO’nun modernizasyonu ve Avrupa’nın güvenliği ile hiçbir ilgisi olmayan ‘tehlikeli bir provokasyon’ olarak nitelendirdi. Putin ayrıca, “Şunu soracak durumdayız: Bu genişleme kime karşı yapılıyor?” Aynı şekilde Putin, bu durumun karşıt blokların mantığının yeniden canlanması ve Soğuk Savaş zihniyetine dönüş olduğunu söylerken, patlayabilecek ‘bu mayınların sökülmesi’ çağrısında bulundu.
2014 yılında Putin, yine NATO’yu eleştirirken, onu Sovyetler Birliği’nin son başkanı olan Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov’a Almanya’nın ötesine genişlemeyeceğine dair verdiği sözlü bir vaadi çiğnemekle suçladı. NATO arşivleri bu vaadi içermesine rağmen, Batılılar bunu resmi bir ‘taahhüt’ olarak görmüyor.
Kitap, Rus- ABD- NATO ilişkilerinin gelişimini adım adım takip ediyor. Öyle ki yazar, Rusya’nın Ortadoğu’ya dönüşünü Arap Baharı bağlamında, özellikle de 2015’te Suriye’de rejimin yanında ortaya koyduğu ağır askeri müdahaleye de değindi. Ayrıca yazar bunun, amacı Moritanya’dan Afganistan’a uzanan bir bölgeyi yeniden çizmek olan ‘büyük ve yeni bir Ortadoğu’ kurmaya yönelik ABD projesinin başarısızlığından sonra geliştiğini belirtti. Yazar, Rusya’nın rejimi ayakta tutarak ve DEAŞ’ı yenerek Suriye’deki zaferini ‘Batı için bir yenilgi’ olarak nitelendirdi. Ayrıca bu durumun, Putin açısından Batı’ya karşı ‘sembolik bir zafer’ olduğunu söyledi.

Batı ile mücadeleye doğru hızlı bir hamle
Putin, Batı ile karşı karşıya geldiğinde emrindeki bir dizi silaha başvurdu; saha savaşı, nüfuz siyaseti, siber ve istihbarat savaşı, ideolojik propaganda (örneğin Afrika’da olduğu gibi), ayrıca aynı zamanda medya savaşı. Diğer bir amaç için Putin, 2005 yılında ABD ve Avrupa ağlarına karşı koymak ve kullandığı silahlarla Batı’ya karşı savaşmak için 30 milyon dolarlık bir bütçeyle farklı dillerde ‘Russia Today (RT)’ televizyon ağını kurdu. Rusya’nın Ukrayna’ya karşı savaşının patlak vermesiyle birlikte Batı, topraklarında Rus medya organlarının yayın yapmasını engelledi. Kuruluşundan 15 yıl sonra RT, 100’den fazla ülkede beş dilde (İngilizce, İspanyolca, Fransızca, Arapça ve Almanca) yayın yapıyor ve haftada en az 100 milyon kişiye ulaşıyor. Ardından 2014 yılında Kırım’ın ilhakı ve iki ayrılıkçı Donbas ‘cumhuriyetinin’ dağılmasıyla sonuçlanan Ukrayna krizinin patlak vermesiyle Moskova, ‘Ria Novosti’ ajansının yerine ‘Sputnik’ haber ajansını kurdu. Yönetimi ise Putin’e yakın bir gazeteci olan Margarita Simonyan’a devredildi. Putin, yıllarca Batı’yla mücadele etmek ve silahlarıyla savaşmak için ‘melez’ savaş da dahil olmak üzere her türlü ‘savaşa’ başvurdu. Rusya’ya yöneltilen Batı’nın (ABD- Fransa, Almanya) seçim yollarına müdahale etme ve demokrasileri istikrarsızlaştırma suçlamaları, Rusya ile NATO arasında Ukrayna topraklarında devam eden çatışmanın bir başlangıcı olarak geldi. Her ne kadar Batı, Kiev’e başta çok tip silahlar olmak üzere mali, ekonomik ve insani yardım akışına rağmen, kendisinin hala ‘bir taraf olmadığını’ iddia etse de yardım sağlamaya bağlı ve daha sonra Ukrayna’nın savunmadan saldırıya geçmesini sağladı. Böylece Ukrayna kuvvetleri, Rus kuvvetlerinin ele geçirdiği geniş alanları geri alabildi.
Başkan Biden’ın Beyaz Saray’a gelişiyle birlikte Moskova ile çatışma yoğunlaştı. Bu durum, eski Başkan Donald Trump döneminden bir kopuş oluşturdu. 19 Şubat 2021 tarihinde Demokrat Başkan, Rusya’nın Batı demokrasilerine yönelik saldırılarına yanıt vermek amacıyla, ABD’nin Cumhuriyetçi selefinin ihmal ettiği eski kıtaya NATO aracıyla ‘dönüşünün’ davullarını çaldı. Daha sonra Moskova, Ukrayna’yı işgal etmek için eski bir planın beklentisiyle Washington’a karşılıklı güvenlik garantileri konusunda bir anlaşma teklif etti. Başlığın ima ettiğinin aksine Moskova’nın Washington’a mesajı, bir ültimatomdu. Öyle ki Moskova, ABD tarafından Doğu Avrupa’daki ABD askeri faaliyetlerinin genişlemesini derhal durdurmasını ve askeri ve stratejik durumun 1997’den önceki, yani eski Varşova Paktı ülkelerinin NATO’ya katılmasından önceki haline dönmesini istedi. Bir başka ifadeyle Putin, eski kıtanın bildiği 30 yıllık jeopolitik ve jeostratejik gelişmeleri silmek istedi. Elbette Kremlin, ABD- NATO yanıtının mutlak bir ret olacağının tamamen farkındaydı ve aradığı da buydu. ABD- NATO, Kiev’e çok katı bir mesaj gönderdi. Bu da nihayetinde Ukrayna’nın NATO’ya girmekten geri adım atmasını ve Kırım’ın Rusya’ya ilhakını ve Donetsk ve Luhansk eyaletlerinin bağımsızlığını resmen tanımasını talep eden Rusya’nın ihtiyaç duyduğu bahaneyi sağladı. Batı’nın tepkisi nasıl olumsuz olduysa, Kiev de aynısını yaptı ve böylece Ukrayna’da ‘özel askeri harekatın’ başlamasının yolu açıldı. Batılılar, Rusya’nın uyarısını ve Batı ve Ukrayna’nın bunu reddetmesini, Putin’in savaş başlatmak için aradığı bahane olarak gördü.
Rus liderliği bu anı önceden tahmin etmişti. Ukrayna ile ortak sınırlara 180 bin asker, Beyaz Rusya- Ukrayna sınırlarına büyük kuvvetler konuşlandırdı ve beraberinde büyük ön askeri manevralar gerçekleştirdi. 24 Şubat sabahı saat 2’de sıfır saatini beklemekten başka yapacak bir şey kalmamıştı.
Yazarın toplayıp birbirine bağladığı mevcut tüm unsurlar, mücadeleye doğru hamlenin durumun mantığında olduğunu gösteriyor. Ancak paradoks, Avrupalılar (Balkanlar’daki İngilizler hariç) ile ABD’liler arasındaki yaklaşım farklılığı bağlamında ortaya çıkıyor. Dolayısıyla Fransa Cumhurbaşkanı ve Almanya Başbakanının savaştan kaçınmak için arabuluculuk yapma girişimleri baştan başarısızlığa mahkûm olduğu ve Putin’in bunları askeri operasyon hazırlıklarını tamamlamak ve biraz zaman kazanmak için kullandığı görülüyor. Bir hatırlatma olarak, 2015 yılında kurulan ve Fransa ve Almanya’nın yanı sıra Rusya ve Ukrayna’yı da içeren Dörtlü Grup’un bir parçası olarak Emmanuel Macron ve Olaf Scholz, iki Donbas cumhuriyeti için iki ‘Minsk’ anlaşmasını canlandırmaya çalıştı. 24 Şubat sabahı savaşı meşrulaştıran konuşmasında Putin, ‘yalan imparatorluğu’, yani ABD liderliğindeki ‘demokrasi talep eden bir ittifakın’, özünde Rusya’ya düşman olduğunu ve emperyal hırsları olduğunu dile getirdi. Bu nedenle Ukrayna’ya karşı savaş, ‘varoluşsal bir tehditle karşı karşıya’ olan Rusya ulusu için bir ölüm kalım meselesi haline geldi. Rusya’nın resmi vizyonu bu olduğu için, Savunma Bakanı Sergey Şoygu’nun kullanımı ‘meşru’ olarak görülen nükleer silahlara başvurma tehdidinde bulunması doğaldı. Çünkü Rus askeri doktrini buna izin veriyor. Bu durum, Moskova’nın bu doktrini değiştirmeye niyetlenmesi durumunda önleyici bir saldırı başlatmak için bile bu silaha başvurma olasılığına ilişkin bir tartışmayı hatırlatıyor.

Washington ve Brüksel: Rusya’ya karşı ortak düşmanlık
On ay önce savaşın başlamasından bugüne kadar Moskova, halen yasalaştırdığı ve 600 milyar dolar biriktirerek hazırladığı ‘komplo teorisine’ bağlı. Moskova ayrıca, Ulusal Sosyal Koruma Fonu’nu da 200 milyar dolar ile besledi. Hâkim olan inanç, savaşın kısa ömürlü olacağı yönündeydi. Kitaba göre özellikle de Federal Güvenlik Servisi (FSB) olmak üzere Rus istihbaratı, Doğu Ukrayna’nın Rusça konuşan sakinlerinin kendilerini Ukrayna boyunduruğundan kurtaracak Rus kuvvetlerinin gelişini sabırsızlıkla beklediklerini söyledi. Kitap ayrıca, iki üst düzey istihbarat görevlisinin, askeri operasyonun başlamasından birkaç hafta sonra Kremlin’in efendisine yanlış bilgi verdikleri için hapse atıldığını ortaya koydu.
Kitap, Batı ile Rusya arasındaki çatışmanın gidişatının olayların mantığında yattığına dikkat çekti. Öyle ki Moskova, Washington’un yayılmacı planlar uyguladığını ve onu zayıflatmak için bir çevreleme politikası uyguladığını düşünmekle kalmadı, aksine Avrupa Birliği (AB) de bu yaklaşıma uzak değildi. AB’nin 1999’dan bu yana Rusya’nın iç işlerine karışmaya çalışması da bunun bir kanıtı. AB, ‘Rusya ile Başa Çıkmak İçin Ortak Strateji Belgesi’ başlıklı resmi bir belgede, farklı hedeflere odaklanıyor. İlk olarak hedef, Avrupa ülkelerinde veya AB saflarına katılmak isteyen ülkelerde değil, Rusya’nın kendisinde demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü ve kamu kurumlarını güçlendirmek. Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin AB’ye katılma hareketleri hızlanırken AB, Ermenistan, Gürcistan, Beyaz Rusya, Ukrayna ve hatta Azerbaycan’ı da içine alan ‘Doğu Ortaklığı’ girişimini başlatarak, Moskova’yı alarma geçirdi. Avrupalılar, Rusya’yı bu girişimin dışında tuttu. Yazara göre Moskova başından beri Avrupa yaklaşımına yanıt olarak bu duruma iki şekilde yanıt vermeye çalıştı. Bir yandan AB’nin saflarını bölmeye çalışmak ve diğer yandan alternatifler aramak. Odak noktası öncelikle Başkan Putin’in ana itici gücü olduğu ‘Brexit’ grubu.
Moskova, Latin Amerika, Arap dünyası ve Afrika ülkeleriyle temas ve ilişkilerini yeniden canlandırdı. Bunun sonuçları, BM Genel Kurulu’ndaki oylama süreçlerinde belirgindi. Onlarca ülke Rusya’nın kınanması konusundaki oylamada çekimser kaldı. Aynı şekilde Moskova, siyasi olarak Avrupa’daki sağcı veya solcu aşırılık yanlısı partilere destek sağlayarak ve askeri olarak Baltık Denizi’ne bakan ve Litvanya ile Polonya arasında yer alan Kaliningrad bölgesini silahlandırarak karşılık verdi. Denizaltılar ve büyük donanma gemileri konuşlandırarak, deniz üssünü geliştirdi. Büyük stratejik öneme sahip bu bölge, AB ve NATO’nun kalbinde gelişmiş bir üs haline geldi.
Başta Macron’un ortaya koydukları olmak üzere Fransa ve Almanya’nın girişimlerine rağmen, iki taraf arasındaki ilişkiler düzelmedi. Ukrayna’daki savaşın ilk gününden bu yana Avrupa tarafından art arda yaptırım paketleri (şu ana kadar dokuz) ortaya koyuldu. Petrol ve gaz, Rus varlıklarının dondurulması ve Putin ve üst düzey yetkililer karşı yaptırım paketleri, iki taraf arasındaki ilişkileri daha fazla gerginliğe ve hatta kopmanın eşiğine getirdi.
Yazar, Ukrayna’daki savaşa dair özetinde Putin’in 4 hata yaptığını ortaya koydu. İlk olarak; kuvvetlerinin yeteneklerini abartması, ikinci olarak; Ukrayna kuvvetlerinin kararlılığını gerektiği gibi takdir etmemiş olması, üçüncü olarak; Ukrayna halkının tepkisi konusunda yanılmış olması ve dördüncü olarak; ABD’nin, Avrupa’nın ve NATO’nun tepkisini beklememesi.
Hedeflerinden biri NATO’nun ülkesinin sınırlarına kadar genişlemesini engellemek ve Avrupa saflarını bölmekse, sonuçlar tam tersi oldu. Öyle ki Finlandiya ve İsveç, NATO’ya katılmaya hazırlanıyor. AB, bazı ülkelerinin tavırlarındaki farklılıklara rağmen Rusya’ya karşı tavır birliğini koruyor ve başta gaz olmak üzere enerji alanında Rusya’ya olan bağımlılığından uzaklaşıyor. Bunların yanı sıra Rusya, bu çatışmadan zayıf çıkacak ve artık Batı’yı nükleer tehditleriyle bile korkutmayan Putin’in geleceği hakkında sorular var.
Putin, ABD hegemonyasına isyan etmeyi de bırakmadı. Ayrıca her zaman Rusya’nın da olacağı çok kutuplu bir dünya yaratarak dünyanın geometrisini değiştirmeye çalıştı. Yazar, Ukrayna savaşının doğuracağı sonucun, ‘ABD’nin hâkim olduğu bir batı dünyası ve Çin’in baskın güç olduğu bir doğu dünyası’ olmak üzere iki kutupluluğu ortaya çıkaracağını belirtti. Rusya’da ise ‘orta imparatorluğun’, yani Çin’in bir takipçisine dönüşme tehlikesi pusuda bekliyor.
Kitabının son paragrafında Lucas Orban, şu ifadelere yer veriyor;
“Putin’in iktidarı sona ermedi ve teknik olarak 2036’ya kadar sürebilir. Siyasi statüsü ve katı bir milliyetçi söylemi benimsemesi, ona hatırı sayılır bir popülarite sağlıyor. Bununla birlikte kırılganlık, konumunu aşındırmaya başladı ve otoriterliği kötüleştikçe, sisteminde daha fazla çatlak ortaya çıktı.”
Hiç şüphe yok ki Ukrayna’daki savaşın sonuçlanacağı şekil, Putin’in geleceğinin şekillenmesinde de belirleyici olacak.



Yemen'in batı sahili: Husiler için bir tuzak, bir ödül değil

Fotoğraf: Reuters / Al Majalla
Fotoğraf: Reuters / Al Majalla
TT

Yemen'in batı sahili: Husiler için bir tuzak, bir ödül değil

Fotoğraf: Reuters / Al Majalla
Fotoğraf: Reuters / Al Majalla

Enver el-Ansi

En yakın bağlamda, Yemen'de gelişen olaylar, daha geniş bölgesel ve uluslararası boyutların bazılarını gölgede bırakarak, dünyanın dört bir yanında birçok kişiyi meşgul ediyor gibi görünüyor. Örneğin, ABD ve İran, keza Batı tarafından güçlü bir şekilde desteklenen Ukrayna ve Rusya arasında pozisyonlardaki farklılık ve uzaklığın somutlaştırdığı gibi, askeri, ekonomik ve siyasi çatışmalar nedeniyle çıkarların yakınlaşması en azından şimdilik ertelenmiş gibi görünüyor.

Yemen meselesinde, sınırlı güç, nitelik, deneyim ve eğitime sahip kabile gruplarından oluşan milisler, bu hayati öneme sahip stratejik boğaza ilerlemelerini kolaylaştıran karmaşık faktörler bir araya gelmeseydi Babu’l Mendeb'e ulaşamazlardı. Bu durumda, üçüncü bir tarafın ve belki de başka uluslararası aktörlerin, askeri ve teknik destek açısından olmasa bile, en azından istihbarat, bilgi ve lojistik açısından, çeşitli derecelerde bu gelişmelerin içinde yer aldıkları, perde arkasından durumu manipüle ettikleri, nihayetinde işlerin Yemen'in batı sahilinde ve Kızıldeniz'in güneyinde son haftalarda ve günlerde tanık olduğumuz noktaya vardığı güçlü ve neredeyse kesin bir şekilde varsayılıyor.

“Gerçek” bir mücadele yoktu, ancak doğal kaynaklar ve madenler bakımından zengin, yüzölçümü büyük Marib ve el-Cevf vilayetlerinin çevresinde geçmişte olduğu gibi bugün de yüksek ve daha yoğun bir tempoda çatışmalar yaşanmaya devam ediyor. El-Beyda şehrinde de çatışmalar nispeten yoğun, ancak burada savaş cephelerinde maruz kaldıkları yıkıcı hava saldırılarıyla zayıflayan Husi milislerinin belirgin bir şekilde geri çekilmesinin ışığında, hükümet güçleri saldırılara karşılık verme ve caydırma konusunda inisiyatifi yeniden ele geçirerek daha yüksek bir saldırı performansı sergiliyor. Husi unsurları kendilerine nispeten bir koruma sağlayan doğal tahkimatlarından uzaklaşarak ovalarda ve sahil bölgelerinde konuşlandıkları için bu saldırılara karşı savunmasız hale geldiler. Oysa bahsedilen doğal tahkimatlar gerek Yemen ordusu ve Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyonun saldırıları, gerekse daha da öncesinde Gazze savaşı sırasında Husilerin “Gazze'yi destekleme” bahanesiyle, ABD gemilerini hedef almalarının, İsrail'e çoğu hedefine ulaşamayan füze ve insansız hava araçlarıyla saldırılar düzenlemelerinin ardından, ABD ve İsrail’in mevzilerine düzenledikleri hava saldırıları sırasında milisleri korumuşlardı.

CFRTB
Yemen hükümetine bağlı savaşçılar, Cevf şehrinde Husilerle yaşanan çatışmalar sırasında, 15 Eylül 2026 (AFP TV/AFP)

Yemen'in Kızıldeniz'e nazır batı sahilinde yaşananlara ilişkin olarak, Ulusal Direniş Güçleri Sözcüsü General Sadık Duveyd şunları söyledi: “Batı kıyısındaki operasyonlar aylar öncesinden planlanmış ve İran Devrim Muhafızları'nın doğrudan emriyle, İran ve Lübnanlı uzmanların katılımıyla, İran'ın savaşının bir parçası olarak gerçekleştirilmiştir.”

Husiler, son birkaç gündür binlerce (en az 3 bin) cesedi savaş bölgelerinden çekmekte büyük zorluklar yaşıyor

Sonuç olarak, durumun değişmeyen tek yanı, Husilerin her zamanki gibi, savaş alanlarına gönderilen yüzlerce, belki de binlerce savaşçının ölümüne kayıtsız kalmalarıdır. Son bilgiler, Lahc şehrindeki el-Mudaraba’nın eteklerindeki Kahbub bölgesi ile Zubab bölgesine doğru ilerleme girişimlerinde onlarca Husi militanının öldürüldüğünden veya yaralandığından bahsetti. Husilerin batı sahiline yönelik büyük çaplı saldırısının ardından buralardan kaçan binlerce sivil ve yüzlerce asker bu bölgeye sığındı. Yemenli askeri uzmanların tahminlerine göre, 100 binden fazla Husi milisi saldırıya katıldı, 120'den fazla balistik füze ve belki de bu sayıdan daha fazla insansız hava aracı fırlatıldı, çeşitli ağır ve orta sınıf silahlar kullanıldı.

Gelişmiş teknolojiler

Yemen ordusu, Husi milislerinin liderleri ve İranlı işbirlikçileri tarafından batı sahiline yönelik saldırılar sırasında 3 binden fazla telsiz cihazın kullanıldığını gözlemledi. Bu saldırılar, Babu’l Mendeb Boğazı'na nazır Taiz şehrinden başlatıldı ve Kızıldeniz'in güneyindeki tüm Yemen adalarını ve kasabalarını kapsadı. Bu, Husilerin Babu’l Mendeb Boğazı'na yaklaşmalarının esasında gerçekleşmeyen bir çatışmanın değil, eski/yeni bir planın sonucu olduğu anlamına geliyor. Hudeyde Valisi Hasan Tahir'in belirttiği gibi: “Batı sahilinde yaşananlar askeri bir yenilgi değildi, çünkü savaş yoktu, aksine ortada bir aldatmaca ve büyük bir komplo vardı.”

Yemen'in batı sahilinin coğrafyasına hakim, batı Tihama bölgesinin sakinlerinden olan Ebker ise şunları ekledi: “Komplocuları, onlara para ödeyenleri ve onları finanse edenleri ifşa edeceğimiz gün gelecek. Hudeyde ve Yemen halkına gerçek düşmanın kim olduğunu ve yaşananları kolaylaştırmak için milyarlarca dolar ödeyenlerin kim olduğunu açıklayacağız.” Bunu şu sözlerle vurguladı: “Sadece Husilerle değil, İran ve büyük güçler dahil destekçileriyle savaştık.”

VFGHYJ
Stratejik Babu’l Mendeb Boğazı'na ve Kızıldeniz'in girişine bakan dağlık bir bölge olan Kahbub yakınlarında, Yemen hükümet güçlerinden bir savaşçı bir kamyonetin yanında nöbet tutuyor, 15 Eylül 2016 (AFP)

Ancak diğer tarafta tablo, Husilerin övüneceği ve uzaktan, Tahran, Bağdat ve Beyrut'tan gelen davul sesleriyle kutlayacakları kadar parlak değil. Gerçekte, yeni mevzilerini koruyamamaları ve hükümete ait insansız hava araçlarının Husi araçlarını ve hatta unsurlarını tespit etmeleri ve hedef almaları sebebiyle, askeri ve lojistik tedarik hatları her yönden kesildiği için büyük sıkıntı çekiyorlar.

Tekrarlama

Her zamanki gibi, Husi milisleri, binlerce üyesinin öldürülmesine, yaralanmasına veya esir alınmasına karşı kayıtsız ve ilgisiz davranıyor. 1980'lerde Irak ile savaşı sırasında İran'ın benimsediği aynı yaklaşımı tekrarlıyor. O zaman da İran, genç, deneyimsiz acemi askerleri, profesyonel bir orduya karşı kaderlerini umursamadan, ardı ardına cepheye göndermişti. Zira önemli olan, daha iyi eğitimli güçler cepheye gönderilene kadar düşman ordusunu yormaktı. Bu yaklaşım İran'a herhangi bir askeri zafer getirmedi; aksine, yaklaşık 1 milyon cana mal oldu. Ne var ki Yemen'deki Husi savaşları sırasında, İran Devrim Muhafızları, Marib, Cevf, Taiz veya Yemen'in batı sahili gibi çeşitli savaş cephelerinde bu trajik deneyimi bir kez daha tekrarlamaya kararlı görünüyor.

Kibir ve yanlış hesap

Husiler, son birkaç gündür savaş bölgelerinden binlerce (en az 3 bin) cesedi çekmekte büyük zorluklar yaşıyor. Ayrıca, hükümet güçlerinin siperlerine ve mevzilerine yönelik devam eden hava saldırıları sonucu binlerce hafif ve ağır yaralı unsurunu tahliye etmekte de zorlanıyor. Bu durum, Husileri, tüm cephelerde hedeflerine kolayca ulaşabilmeleri için artık tüm yolların açık olduğu konusunda yanılttıkları milisleri karşısında zor durumda bırakıyor.

Yemen'in batı sahilindeki son gelişmelere rağmen, durum Husi milislerinin ele geçirdikleri bölgeler üzerindeki kontrollerini pekiştirmelerine elverişli görünmüyor. Uzmanlara ve askeri kaynaklara göre, örneğin Husiler ve güçleri, stratejik öneme sahip Lahc şehrinin Kahbub bölgesinde herhangi bir ilerleme kaydedemedi. Bu arada, bölgede konuşlandırılan hükümete bağlı askeri güçler, savunma yapmak, kıyıdaki ve batı Taiz'in dağlık bölgelerindeki Husi mevzilerine karşı operasyonlar düzenlemek konusunda daha organize ve daha donanımlı hale geldi.

Kahbub, idari olarak Lahc vilayetindeki Mudaraba ve el-Ara bölgesine bağlı, Taiz vilayeti ile sınır komşusu olan stratejik bir dağlık bölgedir. Stratejik Babu’l Mendeb Boğazı'na nazır en önemli dağ sıralarından biridir.

Savaşlardaki kabileler dengesi

Bu silahlı mücadele içinde, savaşan tarafların ittifakları ve çıkarları gibi, sahnenin günden güne sürekli değiştiği mevcut savaş da yer alıyor. İçeride, Husi milislerinin, onları hâlâ destekleyen bazı kabilelerle ilişkilerinde değişikliklere tanık olacağımıza şüphe yok.  Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre son deneyimler, kabilelerin kendi dengelerine ve “gerçekçi” hesaplara sahip olduklarını kanıtlıyor. Gerek 26 Eylül 1962 devriminden sonra İmam yönetiminin kalıntılarına karşı yürütülen cumhuriyet savaşları, gerekse Sana'yı çevreleyen kabilelerin merhum Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih'i terk etmeleri bunu gösteriyor. Aynı durum dışarısı için de geçerli; nitekim Husiler, kabileler tarafından kolayca benimsenmeyen garip bir gurur ve kibirle, kendi halklarının ezici çoğunluğuna, ülke içindeki en yakın akrabalarına ya da sınırın her iki tarafındaki iç içe geçmiş kabile ilişkileri göz önüne alındığında, diğer tüm komşulardan daha yakın olan Arap komşularına (Suudi Arabistan’a) karşı, coğrafi olarak uzak ve kültürel olarak farklı olan İran'ın müttefiki olduklarını itiraf ediyorlar.

İran'ın otuz yılı aşkın süredir Husi şahinlerin ve onları çevreleyen küçük bir grup genç kabile üyesinin zihinlerine uyguladığı ideolojik beyin yıkama, Yemen devletinin buna kayıtsız kalması ve bölgelerine yönelik kapsamlı bir kalkınma yokluğuyla birleşince, hayatın savaştan ibaret olduğuna ve geleceğin yalnızca ölüm veya ahirette olduğuna inanmalarına neden oldu Esir alınan Husi savaşçılarına savaşma motivasyonlarının ne olduğu sorulduğunda verdikleri cevaplarda bunu açıkça gösteriyor. Cevapları içinde bulundukları acınası ve zavallı durumu ortaya koyuyor; arkalarında sadece İranlı ve Hizbullahlı savaş uzmanlarının, önlerinde ise kendileri gibi Yemenlilerin olduğunu keşfettiklerini söylüyorlar. Aldandıkları ve tuzağa düştükleri için gözyaşlarına boğulacak kadar pişman oluyorlar, ama son pişmanlığın bir faydası yok.


BM’den savaşın Yemen’e yönelik yardımlar üzerindeki etkisine ilişkin uyarı

Uluslararası Göç Örgütü (IOM) görevlisi, dün Cibuti’de Yemen’de devam eden savaştan kaçanları karşılıyor (Reuters)
Uluslararası Göç Örgütü (IOM) görevlisi, dün Cibuti’de Yemen’de devam eden savaştan kaçanları karşılıyor (Reuters)
TT

BM’den savaşın Yemen’e yönelik yardımlar üzerindeki etkisine ilişkin uyarı

Uluslararası Göç Örgütü (IOM) görevlisi, dün Cibuti’de Yemen’de devam eden savaştan kaçanları karşılıyor (Reuters)
Uluslararası Göç Örgütü (IOM) görevlisi, dün Cibuti’de Yemen’de devam eden savaştan kaçanları karşılıyor (Reuters)

Birleşmiş Milletler (BM), Yemen’de devam eden savaşın ülkedeki insani yardım ihtiyaçlarına erişimi olumsuz etkilediği konusunda uyarıda bulundu. Eylül ayının başından bu yana 100 binden fazla kişinin yerinden edildiği, bunların büyük bölümünün Taiz ve Lahic vilayetlerine sığındığı bildirildi.

BM Yemen Mukim ve İnsani İşler Koordinatörü Laurent Bukera, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, durumun “hızla değiştiğini” belirterek, yeni yerinden edilme dalgalarının yaşanmasını ve insani ihtiyaçların artmasını beklediklerini söyledi. Bukera, 15 Eylül itibarıyla 60 binden fazla yerinden edilmiş kişiye hızlı müdahale mekanizması kapsamında yardım ulaştırıldığını ifade etti.

Bukera, yardımların güvenli ve sürdürülebilir şekilde ulaştırılmasının güvence altına alınması ve çatışmalardan kaçanlar için güvenli koridorlar oluşturulması gerektiğini vurguladı.

Suudi Arabistan’da ise Sivil Savunma Müdürlüğü, Taif vilayetinde Husilere ait bir İHA’nın önlenerek imha edilmesinin ardından düşen şarapnel parçaları nedeniyle Yemen uyruklu bir kişinin hayatını kaybettiğini, bir Suudi vatandaşı ile Pakistan uyruklu bir kişinin yaralandığını açıkladı. Olayda bazı binalar ve araçlarda da maddi hasar meydana geldi.

Öte yandan Türkiye, Husilerin bir İHA ile Mekke-i Mükerreme’ye yönelik saldırı girişimini ve grubun gerçekleştirdiği diğer eylemleri şiddetle kınadı. Ankara, bu eylemlerin yalnızca bölgesel güvenlik açısından tehdit oluşturmadığını, aynı zamanda uluslararası deniz ticaret yollarını ve küresel istikrarı da olumsuz etkilediğini ifade etti.


Bağdat, DEAŞ tutukluları üzerindeki yargı yetkisinde ısrarcı

DEAŞ mensubu olduğundan şüphelenilen kişi, Bağdat’taki Karh Cezaevi’nde sorgulanmak üzere bir bölüme götürülüyor (AP)
DEAŞ mensubu olduğundan şüphelenilen kişi, Bağdat’taki Karh Cezaevi’nde sorgulanmak üzere bir bölüme götürülüyor (AP)
TT

Bağdat, DEAŞ tutukluları üzerindeki yargı yetkisinde ısrarcı

DEAŞ mensubu olduğundan şüphelenilen kişi, Bağdat’taki Karh Cezaevi’nde sorgulanmak üzere bir bölüme götürülüyor (AP)
DEAŞ mensubu olduğundan şüphelenilen kişi, Bağdat’taki Karh Cezaevi’nde sorgulanmak üzere bir bölüme götürülüyor (AP)

Bağdat’ta dün yapılan açıklamada, Irak makamlarının yıl ortasında Suriye’den nakledilen DEAŞ mensubu tutuklular üzerindeki yargı yetkisinden vazgeçmediği bildirildi. Iraklı üst düzey bir yetkili, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, örgüt mensubu tutuklulara ilişkin dosyaların yalnızca Terörle Mücadele Birimi ve Yüksek Yargı Konseyi’nin yetkisinde olduğunu söyledi.

Irak’ın bu tutumu, Fransız avukatların Bağdat’ın müvekkillerini temsil etmeleri için kendilerine izin vermeyi reddettiğini açıklamasından sonra geldi. Avukatlar, adil olmadığını savundukları yargılamaların ardından idam cezalarının verilmesi ihtimaline karşı uyarıda bulundu.

Ancak Iraklı yetkili, tutuklulara ilişkin dosyaların “halen soruşturma aşamasında olduğunu ve mahkemeye sevk edilmelerinin zaman alabileceğini” ifade etti. Yetkili, söz konusu hassas dosyaların “Irak’ın ulusal güvenliğiyle ilgili bir mesele” olduğunu vurguladı.

Iraklı bir uzmana göre, yerel yasalar mahkemelerde yalnızca Irak’ta ruhsatlı avukatların savunma yapmasına izin veriyor. Fransız makamlarının rolü ise vatandaşlarını ziyaret ederek durumları hakkında bilgi almakla sınırlı; bu kapsamda yabancı avukatların tutukluları mahkemelerde temsil etmesine izin verilmiyor.