Yeni soğuk savaşlar bölgesel huzursuzlukların habercisi

Uzak Doğu'da karada ve denizde bir başka Ukrayna ya da Ukraynalar ortaya çıkma olasılıklarından korkuluyor

Yeni soğuk savaşlar bölgesel huzursuzlukların habercisi
TT

Yeni soğuk savaşlar bölgesel huzursuzlukların habercisi

Yeni soğuk savaşlar bölgesel huzursuzlukların habercisi

Yılın sonuna yaklaştığımız bu günlerde çeşitli basın, araştırma ve diplomatik çevrelerde ‘yılın hasadı’ ifadesi sık sık kullanılmaya başlandı. Düşünürlerin ve olayları takip edenlerin çoğunun araştırmalarla ve basında yer alan haberlerle bu ‘hasat’ ile meşgul olacaklarına şüphe yok. Kaldı ki bu, biz okuyuculara büyük fayda sağlayacaktır. Bu sebeple yazımda 2022 yılı ile ilgili bir takım açıklamalarda bulunmakla ve 2023 yılı için bazı umutları dile getirmekle yetineceğim.
Bu yıl yani 2022, Kovid-19 salgını sonucunda dünyanın başına bela olan toplumsal rehavetten silkinme yılı oldu. İnsanlar (uluslararası ekonomik durum kısmen karışık olsa da) seyahat ediyor, buluşuyor, restoran ve kafelere gidiyor, satın alıyor ve tüketim alışkanlıklarını yeniden kazanıyorlar.

Dünya, Kovid-19 salgını rehavetini üstünden atarken 24 Aralık'ta Şangay'dan gelen fotoğrafta görüldüğü gibi koronavirüs Çin'de yeniden ortaya çıktı (Reuters)
2022 aynı zamanda 2021 ve 2022 yıllarında yaşanan olayların sonuçlarını ve bunların çok taraflı sistemin Kovid-19 ile mücadeledeki başarısızlığıyla ikili, bölgesel ve uluslararası iş birliği için uluslararası mekanizmaların harekete geçirilmesindeki gecikmenin tekrarlanmamasının nasıl sağlanacağını birlikte değerlendirerek olan biteni düşünme yılı oldu. Bu başarısızlık, mevcut uluslararası sistemin yenilenmesi ve ruhunun, kararlarının güvenilirliğinin ve mekanizmalarının etkinliğinin geri kazanılması gerektiği hakkında açıklamaların artmasına yol açtı. Tüm bunlarla birlikte Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) mekanizmasında da değişikliğe gidilmesi konuşulmaya başlandı. Bu konuda, Bretton Woods sisteminin başarısız olmadığı, daha ziyade, uzman kuruluşların, BM ekonomik ve sosyal fonlarının ve programlarının çalışmalarını ve Dünya Bankası ile Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) uluslararası ekonomide ve gelişmekte olan ülkelerde oynadığı rolü gözden geçiren bir başarı öyküsüydü.  Başarısızlık ise BMGK’nın kafa karıştıran rolüyle ilgiliydi. BMGK’nın uluslararası barış ve güvenlik alanındaki rolü azaldı. Bunun nedenleri biliniyor. Geçtiğimiz yıl boyunca olduğu gibi şu anda da çözülmeye devam ediyor.
Çevre ve iklim değişikliği ile ilgili tartışma yeniden başlayıp bu konularda farkındalık artarken, ‘finansman’ ve ‘hasarın tazmini’ konuları da olması gereken yere, yani gündemin ilk sıralarına yükseldi.
Bu yıl sporun, özellikle de FIFA Dünya Kupası'nın, küresel rekabet alanına giren ve tüm dünyada her yaştan insanı kendine çeken önemli yeni bir olay gerçekleşti. Siyasi ya da ekonomik rekabet dışında kalan ülkelerin isimleri yeni bir rekabet alanı içinde geçti. Bu alanda ciddi olan ülkeler için siyasi ve ekonomik kazanımlara yol açan, siyasi, ekonomik ve kültürel alanlardaki rekabetin eşlik ettiği bir spor müsabakası oldu.
BM salonları, Davos gibi zirveler, Şarm eş-Şeyh’te yapılan BM İklim Değişikliği Konferansı (COP27) gibi büyük uluslararası konferanslar ve buluşmalar, rekabet, karşı karşıya gelme ve uzlaşı sahalarıydı. Bunlara şimdi de krallar, liderler ve devlet başkanlarının buluşabileceği, konuşabileceği ve belki de sözleşme yapabileceği futbol sahaları ve spor salonları eklendi.

Beyaz Saray yeni yıl için süslenirken, ABD ve Çin arasındaki ilişkiler hala belirsizliğini koruyor (AP)
Öte yandan yukarıda bahsi geçen etkinlikler bu yıl içerisinde aşağıdaki şu konuların gündeme gelmesinin de önünü açtı:
1- ‘Kapitalist ve sosyalist kamplar’ ya da ‘Batı ve Doğu’ olarak adlandırılan taraflar arasındaki Soğuk Savaş'ın sona ermesi, kalıcı bir barışın önünü açamadı. Soğuk Savaş, Avrupa’nın doğusunda, tüm dünyayı esir alan ve geleceğini tehdit eden bir sıcak savaşla yeniden hortladı. Batı ülkeleri ile Rusya arasındaki Soğuk Savaş ya da başka bir diğer deyişle Rus ‘milliyetçiliği’ ve Avrupa'nın çeşitli yerlerinde ve ABD’nin sağcı kesiminde yansımalarını gördüğümüz ‘milliyetçilik’ kavramı tüm dilsel anlamlarıyla geri döndü.
Diğer ülkelerin işgal edilmeye başlanması, ABD liderliğindeki Batı bloğunun dikkat çekici bir güç ve gayretle uyanması, büyük güçlerin davranış yollarının ve araçlarının yirminci yüzyılda olduğu gibi devam etmesi anlamına geliyor. Yani yeni olana ek olarak, yenilenen bir eski söz konusu.
2-Ukrayna'daki savaş, şu anda ABD ile Çin arasında şekillenmekte olan ‘diğer soğuk savaşa’ giden yol olmayabilir, daha çok geçmişteki çatışmanın ya da yarışın uzlaşı, iş birliği ve belki de çeşitli uyum biçimleri gerektiren ekonomik, bilimsel ve teknolojik rekabetçi boyutları olan yeni bir şey olabilir. Dolayısıyla buradaki asıl sorun, rekabetin özünde yer alan tehlikeli bir konu ve aralarındaki iş birliğinin net bir belirleyicisi olan bu iş birliğinin çeşitli taraflarına dayatılanların netleştirilmesinde yatıyor. Burada, ABD ile Çin arasındaki bu belirsiz ilişkiyle bağlantılı en azından coğrafi olarak çeşitli çıkar hesaplarını gözden kaçırmamak gerekiyor. Çin'in karşısına çıkan ve Çin'e yaklaşımında birçok noktada ABD ile aynı fikirde olsa da Rusya’ya karşı yaklaşımında genel olarak aynı tutumu paylaşmayan, ABD'ye yönelik mutlak önyargı politikalarını reddeden Hindistan’ın ve diğer yandan Japonya’nın çıkarlarını ve stratejilerini kastediyorum. Bu durum kafa karışıklığını artırıyor. Bu tabiri icat eden arkadaşım Dr. Mahmud Muhyiddin’den bu ifadeyi küresel durumla ilgili çokça kullanmama izin vermesini istiyorum, zira yeni yılda bazı tezahürlerini görebiliriz.
Uzak doğu'da karada ve denizde bir başka Ukrayna ya da Ukraynalar ortaya çıkma ihtimalleri de gözden kaçırılmamalı.
3-Asya, Afrika ve Latin Amerika’da gelişmekte olan ülkeleri ya da bir başka deyişle üçüncü dünya ülkelerine, siyasi adımlarını, özellikle de 2022'de öngörülen türden riskler ve beklentilerle tek başına mücadele etmeye dayalı kolektif hareketleri düşünmeleri için kapılar ardına kadar açıldı. Bu öngörülerin yeni yılda daha da çoğalması, ancak etkili ve uygulanabilir olmayacağı bekleniyor. Bu yüzden farklı çıkarları bünyesinde toplayabilecek ve bu çıkarların uzlaşı ve değişiklik süreçlerini yürütebilecek bir yapı arayışı hayati öneme sahip bir zaruret haline geldi.

Messi ve her zaman hayalini kurduğu değerli kupası (AFP)
Peki, bu 1950’li ve 1960’lı yıllarda şekillenen Bağlantısızlar Hareketi'nin yeniden canlanması anlamına mı geliyor? Ben bu anlama geldiğini düşünmüyorum. Daha doğrusu şartlar farklı olduğundan imkansız olarak görüyorum. Çünkü bu bir Soğuk Savaş değil, aynı ülkelerin çıkarlarını etkileyen farklı boyutları olan iki savaş. Aralarında Rusya ile Soğuk Savaş konusunda tarafsız bir harekete girmekten yana olan ülkeler olabilir. Buna karşın Çin ya da böyle bir harekete girmeyi reddedenler de olabilir. Halihazırda bunun bilinen örnekleri mevcut. Dahası, üçüncü dünya ülkeleri ortak ya da kapsamlı bir tutuma sahip değiller.  Daha ziyade anlaşmazlıklardan etkilenmiş durumdalar. Her tür, renk ve büyüklükte şeytan da ayrıntılarda gizli.
Üçüncü dünya ülkelerinin masalarındaki ciddi bir eylem için Rusya örneğinde olduğu gibi bazıları çok net olan hesaplamaların yapılması gerekiyor. Üçüncü dünya ülkelerinin çoğu Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline karşı çıksa da Rusya'ya yönelik boykota katılmayı ya da Rusya’ya yaptırım uygulamayı kabul etmediler. BMGK’daki oylama da bu tutumu açıkça gözler önüne serdi. Peki, bu tutum, ABD-Çin meselesi için de geçerli olabilir mi? Olaylar karşısında alınacak tutumları formüle edebilir miyiz?
Böyle bir toplu hareket için Çin'in tutumu ve ABD'nin bazı küresel politikaları ve özellikle Asya'daki çekinceleri nedeniyle henüz buna hazır olmayan Hindistan'ın harekete geçmesi ve önderlik etmesi gerekiyor. Bağlantısızlar Hareketi'nin geri kalan başlıca ülkelerinin ise nüfuzları azaldı. Üçüncü dünya ülkelerinin bir araya gelmesi için artık sömürgecilikten kurtulmaktan ve kendi kaderini tayin hakkını kazanmaktan başka konular öncelikli. Bunların başında, kalkınma meselelerinin yanı sıra modern teknoloji tekeli ve sosyal iletişim, ticaret, yatırım, para birimi, yardım, krediler ve diğer konular üzerindeki etkileri geliyor. Diğer taraftan Çin’in Batı’dan hiç bir rakibi olmayan büyük projesi ‘Kuşak ve Yol’ girişiminin değerlendirilmesi, tarafsızlık ya da uyumsuzluk meselesinin tartışılmasına katkıda bulunuyor.  Burada böyle bir harekete öncülük etme konusuna değinme fırsatım olsaydı, bunu yapardım. Öte yandan Brezilya eski Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva, bağımsızlığın sembolü ve üçüncü dünya ülkelerinin uluslararası toplum karşısında gerçek bir temsilcisi ve açık sözlü bir sözcüsü olarak Brezilya halkının çoğunluğunun oyunu alarak başkanlık koltuğuna geri döndü. Lula da Silva, önceki başkanlığı döneminde olduğu gibi içinde bulunduğumuz küresel siyasi ortamda da bu öncü rolü üstlenmeye hazır mı? Küresel kalkınmanın o bildiğimiz eski Lula'ya ihtiyacı var. Onun fikirlerine, duruşlarına ve sağlamlığına ihtiyacımız var. Gelişmekte olan bir ülkeden zengin bir ülkeye geçiş yapan ve gelişmekte olan ülkeler saflarından yetenekli ülkeler safına geçen o büyük gelişmekte olan ülkenin, Brezilya’nın temsilcisi olarak ona ihtiyacımız var. Bu, Lula'nın sahip olduğu düşünceli ve ölçülü olmayı ve uluslararası forumlarda ‘evet’ ya da ‘hayır’ demesini sağlayacak lider bir konum elde etmesini gerektiren uzun bir yol. Asya'da, Afrika'da, Latin Amerika'da onlarca ülke ve belki de bazı Avrupa ülkeleri onu bu konuda destekliyorlar. Bu da başka ülkelerin servetlerini ve kaynaklarını kontrol etme ve rekabet etme girişimleri karşısında ve Afrika, Asya ve Latin Amerika'daki yeni merkezlere teknoloji transferini sağlamada bir denge unsuru oluşturabilir. Fakat bu gerçekleşebilir mi?
Peki ya Ortadoğu'nun geleceği? Söylenecek çok şey var, ama ben ‘Yeni İsrail’i ele alacağım. İsrail'in, bir hükümet ve toplum olarak etnik, dini ve davranışsal açıdan aşırı sağcılığa yönelmesi, İsrail nüfusunun yaklaşık yüzde 20'sini oluşturan İsrail vatandaşı Filistinlilere ve İsrail’in işgali altındaki topraklarda yaşayan Filistinlilere karşı, birçok bölgesel kanalda ciddi sonuçları olacak kanlı bir gerilim ihtimallerini doğuruyor. İktidar koalisyonundaki aşırı sağcı güçler ile aşırı şiddet yanlısı ve ırkçı olan Avrupa’daki aşırı sağcılar ve ABD’nin muhafazakar sağı arasında yakınlaşma ve belki de ittifak olasılıkları da ayrı bir risk oluşturuyor. Bu durum Orta Doğu'da ve Akdeniz havzasının tamamında kaosa yol açmaktan ziyade Batı ile Rusya arasındaki savaşın çerçeveleriyle ilişkilendirilip Avrupa'nın Soğuk Savaş ideolojisiyle çatışabilir.
Durum, çizdiğim tablodaki gibi ya da buna yakın bir çerçevede olursa İsrail, Avrupa ile ilişkisini Arap meseleleriyle karıştırabilir.
2023 yılında İran'ın dondurulan bölgesel politikalarının ve Binyamin Netanyahu ve arkadaşları yönetimindeki İsrail'in politikalarının yanı sıra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın önümüzdeki yılın başlarında yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra, kaybetmesi ya da büyük olması beklenmeyen zaferi durumunda Türkiye'nin yaşayacağı belirsizlik nedeniyle Orta Doğu'da büyük bir çalkantıya yol açacağını düşünüyorum.
Tüm bunlar yeni yılda olabilir mi? Allah korusun, elbette olabilir. Yeni Yılınız Kutlu Olsun.

*Amr Musa: The Elder in African Society üyesi, Mısır eski Dışişleri Bakanı ve Arap Birliği (AL) eski Genel Sekreteri



ABD’nin İsrail Büyükelçisi, Gazze'de yaşanan insanlık dramına karşı uyarıları engelledi

İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik askeri operasyonu sırasında, kuzeydeki Beyt Lahiya’da ağır hasar gören Filistinlilere ait evler (18 Aralık 2024 – Reuters)
İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik askeri operasyonu sırasında, kuzeydeki Beyt Lahiya’da ağır hasar gören Filistinlilere ait evler (18 Aralık 2024 – Reuters)
TT

ABD’nin İsrail Büyükelçisi, Gazze'de yaşanan insanlık dramına karşı uyarıları engelledi

İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik askeri operasyonu sırasında, kuzeydeki Beyt Lahiya’da ağır hasar gören Filistinlilere ait evler (18 Aralık 2024 – Reuters)
İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik askeri operasyonu sırasında, kuzeydeki Beyt Lahiya’da ağır hasar gören Filistinlilere ait evler (18 Aralık 2024 – Reuters)

ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) çalışanları, 2024’ün ilk aylarında, Gazze’nin kuzeyinde gıda ve tıbbi yardım eksikliğinin kritik boyutlara ulaştığına dair uyarılarını, dönemin ABD Başkanı Joe Biden yönetimindeki üst düzey yetkililere iletti. Şarku'l Avsat'ın Reuters’tan aktardığı habere göre, söz konusu uyarılar kurum içi yazışmalar yoluyla yapıldı.

Hamas’ın 7 Ekim 2023’teki saldırılarının ve İsrail’in Gazze’ye kara harekâtının üzerinden üç ay geçtikten sonra hazırlanan iç mesajda, Ocak ve Şubat aylarında iki aşamada bölgeye giden Birleşmiş Milletler çalışanlarının sahada gözlemlediği sarsıcı manzaralar ayrıntılı biçimde yer aldı.

frgtyu7
Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Beyt Lahiya’da, hayır mutfağından pişmiş yemek almak için bekleyen Filistinliler, 28 Nisan 2025 (Reuters)

Çalışanlar, yollarda insan uyluk kemiği ve başka kemikler gördüklerini, araçlarda bırakılmış cesetlere rastladıklarını aktardı. Ayrıca özellikle gıda ve temiz içme suyu başta olmak üzere insani ihtiyaçlarda “felaket düzeyinde” bir eksiklik bulunduğunu vurguladılar.

Ancak Reuters’in görüştüğü dört eski yetkili ile incelenen belgelere göre, ABD’nin İsrail Büyükelçisi Jack Lew ve yardımcısı Stephanie Hallett, telgrafların yeterli tarafsızlık içermediği gerekçesiyle ABD hükümeti içinde daha geniş biçimde dağıtılmasını engelledi.

Gazze’deki duruma resmî itiraf meselesi

Altı eski ABD’li yetkili, Şubat 2024’te gönderilen telgrafın, yılın ilk yarısında iletilen ve İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşı nedeniyle sağlık, gıda, hijyen koşullarındaki hızlı bozulmayı ve toplumsal düzenin çöküşünü belgeleyen beş telgraftan biri olduğunu söyledi.

vf
Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye’de, savaşta yıkılan binaların enkazı arasında yürüyen Filistinliler, 6 Ocak 2026 (Reuters)

Reuters bu telgraflardan birini inceledi. Diğer dört telgrafın da Lew ve Hallett tarafından “tarafsızlık” kaygısıyla engellendiğini, içeriklerini bilen dört eski yetkili doğruladı.

Üç eski ABD’li yetkili, bu telgraflardaki ayrıntıların olağanüstü derecede sarsıcı olduğunu ve yönetim içinde geniş biçimde paylaşılsaydı üst düzey karar alıcıların dikkatini çekeceğini belirtti. Yetkililere göre bu durum, Biden’ın aynı ay yayımladığı ve ABD istihbarat ve silah tedarikini İsrail’in uluslararası hukuka uyumuna bağlayan ulusal güvenlik muhtırasına yönelik denetimi de sıkılaştırabilirdi.

O dönem USAID’de Batı Şeria ve Gazze’den sorumlu bilgi birimi başkan yardımcısı olan Andrew Hall, “Telgraflar insani bilgiyi aktarmanın tek yolu değildi; ancak büyükelçinin Gazze’deki gerçek durumu resmen kabul etmesi anlamına gelirdi” dedi.

ABD’nin Kudüs Büyükelçiliği, bölgedeki diğer büyükelçiliklerden gelenler de dahil olmak üzere Gazze’ye ilişkin telgrafların çoğunun hazırlanması ve dağıtımını denetliyordu. Üst düzey bir eski yetkili, Büyükelçi Lew ve yardımcısı Hallett’in sık sık USAID yönetimine, telgraflardaki bilgilerin zaten medyada geniş biçimde yer aldığını söylediklerini aktardı.

Eski Dışişleri Bakanı Antony Blinken ile Biden’ın temsilcileri, söz konusu telgrafların hiçbir zaman ABD hükümetinin üst kademelerine ulaşmadığı iddiasına ilişkin yorum taleplerine yanıt vermedi.

Gazze savaşı, Hamas’ın 7 Ekim 2023’te düzenlediği ve 1.250’den fazla kişinin öldüğü saldırıların ardından başladı. Filistin Sağlık Bakanlığı verilerine göre Gazze’de hayatını kaybedenlerin sayısı 71 bini aştı.

ABD Başkanı Donald Trump, geçen yıl eylülde Beyaz Saray’da İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yanında Gazze için barış planını açıklamış olsa da, çatışmalar durmadı. Filistin Sağlık Bakanlığı’na göre, ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana yaklaşık 481 kişi daha öldürüldü.

Biden yönetiminin savaş boyunca İsrail’e verdiği destek, Demokrat Parti içinde derin bir bölünmeye yol açtı ve konu parti adayları açısından hâlâ çözülmüş değil. Reuters/Ipsos’un geçen ağustosta yaptığı ankete göre, Demokratların yüzde 80’inden fazlası İsrail’in Gazze’deki askerî karşılığının aşırı olduğunu ve ABD’nin açlık riskiyle karşı karşıya olan Gazze halkına yardım etmesi gerektiğini düşünüyor.


Trump’ın kararları Suriye’nin çehresini nasıl değiştirdi?

Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)
Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)
TT

Trump’ın kararları Suriye’nin çehresini nasıl değiştirdi?

Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)
Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)

Bölgesel ve uluslararası düzeyde son derece karmaşık bir tabloda; güvenlik dosyalarının stratejik, ekonomik başlıkların ise siyasi alanla iç içe geçtiği bir ortamda, ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, Ocak 2025’te Beyaz Saray’a dönüşünden bu yana Suriye dosyasına yaklaşımını yeniden şekillendiriyor. Barack Obama ve Joe Biden dönemlerinde tereddütler ve çelişkili gündemlerle karakterize edilen Amerikan politikalarının ardından Washington, bugün ideolojik kaygılardan ve uzun vadeli riskli bahislerden uzak, sahada sonuç üretmeyi ve hassas dengeleri kontrol etmeyi önceleyen daha doğrudan ve “pragmatik” bir çizgiye yönelmiş durumda.

Bu yeni yaklaşım; eski rejimin çöküşü, iç meşruiyetini pekiştirmeye ve uluslararası tanınma elde etmeye çalışan yeni bir hükümetin yükselişi, DEAŞ tehdidinin sürmesi, İran nüfuzunun gerilemesi ve Suudi Arabistan, Türkiye ile Katar’ın artan bölgesel rolleri gibi Suriye sahasındaki temel değişkenlere yanıt niteliği taşıyor. Bu çerçevede Washington, Orta Doğu’da istikrarı dayatma, doğrudan askerî angajmanın maliyetini azaltma ve kalkınma ile yatırım projelerinin önünü açma esasına dayanan “Trump doktrini” ile uyumlu bir yeniden konumlanmaya gidiyor.

İdeolojiden önce çıkarlar

Abaad Eğitim ve Stratejik Araştırmalar Merkezi’nden Firas Fahham, Trump’ın Suriye politikasının “tam anlamıyla pragmatik” olduğunu, uluslararası ve ekonomik çıkarları merkeze alarak yeni Suriye hükümetinin ideolojik arka planını ikinci plana ittiğini belirtiyor. Fahham’a göre Washington ile Şam arasındaki yeni kesişimin temel dayanağı, “İran’ın Suriye’ye yeniden nüfuz etmesinin önlenmesi” hedefi ve bu başlık mevcut ABD yönetiminin öncelikleri arasında ilk sırada yer alıyor.

Bu yaklaşımın, ABD’nin bölgedeki Arap müttefiklerinin tutumlarından ayrı düşünülemeyeceğini vurgulayan Fahham; başta Suudi Arabistan olmak üzere Türkiye ve Katar’ın yeni Suriye hükümetine açık destek verdiğini, Trump yönetiminin de bu tutumlara “bölgesel ittifakların yeniden inşasında temel bir sütun” olarak yanıt vermeye hazır olduğunu ifade ediyor.

fgthyu
ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın, 24 Mayıs’ta Türkiye’de Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile gerçekleştirdiği görüşmeden bir kare (EPA)

Önceki yönetimlerle kıyaslandığında Fahham, Obama ve Biden dönemlerinin “İran’ın bölgede elinin serbest bırakıldığı, özellikle Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile kurulan yakın ittifak üzerinden azınlık nüfuzunun desteklendiği bir çizgi izlediğini; bunun da sahayı daha karmaşık hâle getirdiğini ve güvenliği sağlayabilecek merkezi bir devletin kurulma ihtimalini zayıflattığını savunuyor.

Riyad’dan Washington’a: Dönüm noktaları

Trump’ın yeni Suriye politikasındaki kritik duraklara değinen Fahham, başlangıç noktasının Haziran ayında Riyad’da yapılan görüşmeler olduğunu söylüyor. Bu temaslar sırasında ABD Başkanı Trump, Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın talebiyle Suriye’ye yönelik yaptırımların kaldırıldığını açıklamış; bu adım Washington’dan Şam’a gönderilen ilk olumlu mesaj olarak yorumlanmıştı. Ardından Trump, Suudi Veliaht Prensi ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’yı bir araya getiren üçlü bir görüşme gerçekleştirdi. Trump’ın Şara’ya yönelik dikkat çekici övgüleri, ABD’nin siyasi açılım arzusunu açık biçimde ortaya koydu.

d
10 Kasım’da Washington’da Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın ABD Başkanı Donald Trump ile Beyaz Saray’daki görüşmesinin ardından, Suriye liderinin destekçileri Beyaz Saray önünde toplandı (EPA)

Fahham’a göre asıl dönüm noktası ise Kasım ayında düzenlenen Washington Zirvesi oldu. Trump’ın Beyaz Saray’da Cumhurbaşkanı eş-Şara’yı kabul ettiği bu görüşme, kritik bir kırılma anı olarak değerlendiriliyor. Zirvenin ardından ABD yönetimi, Kongre üzerinde Sezar Yasası’nın iptali için baskı kurmaya başladı; eş zamanlı olarak Suriye’nin DEAŞ’a karşı uluslararası koalisyona dâhil edildiği açıklandı. Bu gelişmeler, iki ülke arasındaki ilişkinin sınırlı koordinasyondan ittifaka yakın bir düzeye taşındığını gösterdi.

SDG ve Fırat’ın doğusunun geleceği

SDG dosyasına ilişkin değerlendirmesinde Fahham, Trump yönetiminin konuya tamamen pratik bir pencereden yaklaştığını; yeni Suriye hükümetiyle ilişkiler ile Türkiye’nin çıkarları arasında denge gözettiğini belirtiyor. Biden dönemine kıyasla SDG’ye verilen desteğin belirgin biçimde azaldığını ifade eden Fahham, Washington’un DEAŞ’la mücadelede Şam’ı en etkili aktör olarak görmeye başladığını söylüyor.

Bu yaklaşımın, ABD’li düşünce kuruluşlarının raporlarına dayandığını belirten Fahham, geçmişte Kürt bileşene tek taraflı yaslanmanın ve Fırat’ın doğusundaki uygulamaların mağduriyet duygusu yarattığını ve DEAŞ’ın bunu istismar ederek eleman devşirdiğini hatırlatıyor. Bu nedenle ABD yönetimi, SDG’yi tamamen terk etmek yerine, Şam’la iş birliğinin daha verimli olacağına ikna olmuş durumda. Fahham'ın Şarku'l Avsat'a yaptığı değerlendirmeye göre hedef; SDG’nin Suriye devleti içine entegre edilmesi ve güvenlik statüsünün yeniden düzenlenmesi.

İsrail’in Suriye’nin güneyindeki operasyonlarına da değinen Fahham, Washington’un Başbakan Binyamin Netanyahu’nun politikalarından “memnuniyetsizlik” duyduğunu; bu adımların bölgesel istikrarı zedelediğini ve Trump’ın kalkınma vizyonuyla çeliştiğini vurguluyor. ABD’nin, Suriye hükümetinin zayıflatılmasının İran nüfuzunun ve DEAŞ faaliyetlerinin yeniden canlanmasına yol açabileceğinden endişe ettiği belirtiliyor.

Süveyda özelinde ise ABD yönetiminin, vilayetin devlet yapısına entegre edilmesi gerektiği görüşünü benimsediği aktarılıyor. Fahham, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın “Ortadoğu’da adem-i merkeziyetçilik başarısız oldu” yönündeki sözlerini hatırlatarak, Washington’un birleşik bir Suriye’yi destekleme eğilimini vurguluyor.

Askeri kurumun bakışı

Silahlı gruplar üzerine çalışan araştırmacı Raid el-Hamed ise ABD’nin tutumuna askerî perspektiften tamamlayıcı bir okuma sunuyor. Hamed, Trump’ın ilk döneminde asker çekme ve SDG ile ortaklığı sonlandırma eğiliminde olduğunu; ancak 2019 Mart’ında Baguz’daki çatışmaların ardından üst düzey askerî komutanların DEAŞ’ın geri dönebileceği yönündeki uyarıları nedeniyle yaklaşık 2 bin ABD askerinin bölgede kaldığını hatırlatıyor. ABD-SDG ortaklığının, 2015’te Kobani savaşlarına dayandığını ve Washington’un SDG’yi kara gücü olarak kullandığını da ekliyor.

Ancak Hamed’e göre, Beşşar Esed rejiminin düşmesinin ve Suriye’nin uluslararası koalisyona katılmasının ardından şekillenen yeni politika, Fırat’ın doğusunda herhangi bir bağımsız yapının tanınmamasını ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne benzer federal modellerin reddedilmesini esas alıyor. Bu yeni yaklaşımın, SDG’ye Türkiye karşısında gerçek Amerikan güvenceleri içermediğini vurgulayan Hamed, örgütün Suriye ordusu ve güvenlik kurumlarına entegrasyonu yönünde baskı bulunduğunu belirtiyor. Şam yönetiminin devlet dışı silahlı varlığı reddeden bu vizyonuna SDG’nin hâlen karşı çıktığını, Mart ayında imzalanan anlaşma için belirlenen sürenin yıl sonunda dolacağını da sözlerine ekliyor.

Genel tabloya bakıldığında, Suriye sahasının geleneksel çatışma denklemlerini aşan, çıkarlar ve karşılıklı güvenlik düzenlemeleriyle şekillenen yeni bir evreye girdiği görülüyor. Washington ve özellikle Riyad ile Ankara gibi bölgesel müttefikleri, Şam’daki yeni liderliğin istikrarı tesis edip kaos dönemini kapatabileceğine oynarken, bu sürecin başarısının önümüzdeki aylarda sahadaki sınavlara bağlı olacağı ifade ediliyor. Gözlemcilere göre, “yeni cumhuriyetin” iç uzlaşı gereklilikleri ile dış ittifakların şartlarını dengeleme kapasitesi, bu dönüşümün ABD’nin bölgedeki yıllara yayılan tereddütlerini gerçekten sona erdirip erdirmeyeceğini belirleyecek temel ölçüt olacak.


Suudi Arabistan-ABD görüşmesinde Gazze, Sudan, Yemen ve Ukrayna'daki gelişmeler ele alındı

Prens Faysal bin Ferhan dün Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
Prens Faysal bin Ferhan dün Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
TT

Suudi Arabistan-ABD görüşmesinde Gazze, Sudan, Yemen ve Ukrayna'daki gelişmeler ele alındı

Prens Faysal bin Ferhan dün Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
Prens Faysal bin Ferhan dün Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan ve ABD'li mevkidaşı Marco Rubio, Gazze Şeridi, Sudan, Yemen ve Rusya-Ukrayna krizindeki gelişmeleri ele alarak bu konularda ve uluslararası barış ve güvenliğin sağlanması için sarf edilen çabalar hakkında görüş alışverişinde bulundular.

Washington'da ABD Dışişleri Bakanlığı merkezindedün bir araya gelen ikili, iki ülkeyi ilgilendiren bölgesel ve uluslararası konularda koordinasyon ve ortak eylemleri yoğunlaştırmanın yollarını ele aldı.

Prens Faysal bin Ferhan ve Rubio iki ülke arasındaki stratejik ilişkileri ve bu ilişkileri çeşitli alanlarda geliştirme ve iyileştirme fırsatlarını gözden geçirdiler.

sdfrgt
Bakan Rubio, dün Washington'daki bakanlık merkezinde Prens Faysal bin Ferhan'ı kabul etti (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre toplantıya Suudi Arabistan'ın ABD Büyükelçisi Prenses Rima bint Bendar bin Sultan, Siyasi İşlerden Sorumlu Bakan Danışmanı Prens Musab bin Muhammed el-Ferhan ve Bakan Danışmanı Muhammed el-Yahya da katıldı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı, iki ülke arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesini ele almak ve en önemli bölgesel ve uluslararası meselelerle ilgili gelişmeleri ve bunlar üzerinde sarf edilen çabaları görüşmek üzere resmi bir ziyaret için salı günü Washington'a geldi.

Ziyaret, ABD Başkanı Donald Trump'ın mayıs ayında Suudi Arabistan'a yapmayı planladığı ve ikinci dönemindeki ilk dış gezisi olan ziyaretin öncesinde gerçekleşiyor.