Kaybın bize kazandırdıkları... 'Başarısızlığa Övgü'

Başarısızlığa mahkûm olduğumuzu kabullenmek, bizi bekleyen son ne olursa olsun hayatı daha keyifli yaşamamıza yol açar

"Başarısızlığı ciddiye almaya" davet eden Michael Roth, "başarıya tapınma" konusunda bizi uyarıyor / Fotoğraf: AFP
"Başarısızlığı ciddiye almaya" davet eden Michael Roth, "başarıya tapınma" konusunda bizi uyarıyor / Fotoğraf: AFP
TT

Kaybın bize kazandırdıkları... 'Başarısızlığa Övgü'

"Başarısızlığı ciddiye almaya" davet eden Michael Roth, "başarıya tapınma" konusunda bizi uyarıyor / Fotoğraf: AFP
"Başarısızlığı ciddiye almaya" davet eden Michael Roth, "başarıya tapınma" konusunda bizi uyarıyor / Fotoğraf: AFP

Ahmed eş-Şafii
Ampulün mucidi Thomas Edison'un hikayesine şu ya da bu şekilde aşinasınızdır; başarı sağlayan yola ulaşıp icadını tamamlamazdan önce nasıl bin başarısız denemede bulunduğunu bilirsiniz.
Doğruluğu var ya da yok, bir gazeteci mucide "Bin kez başarısız olmak nasıl bir duygu?" diye sorduğunda Edison'un cevabı şu oldu:
Ben bin kez başarısız olmadım, ampulün icadı bin adım gerektirdi.
Alınması gereken ders o ki sebat ederek, başarısızlığın cesaretimizi kırıp bizi eylemsizliğe itmesine izin vermek yerine şunu yapmalıyız:
Cümleyi başlangıç seviyesinde bir okuma kitabından ya da dinle psikolojiyi birbirine karıştıran herhangi bir kişisel gelişim kitabındaki medyatik hayat hikayelerinden aklınızda kalanlarla tamamlayabilirsiniz.
Bu hikayeler, her bir şeyin oldukça kolay ve yakın olduğu söylemiyle sona erer; her şey elinizin altında.
Şayet el; tembellik, dikkat dağınıklığı ya da bu türden herhangi bir sebeple kısa kalmamışsa ve insanın içinde gizli kalmış ya da bastırılmış mucizevi güçler varsa vs.
Bu, okuyucuyu uyuşturur, hayallere daldırır ve gözlerini, önünde asılı havuçtan ayırmaz. 
Felsefi ve dini kitaplar yayınlayan prestijli Los Angeles Review of Books'un editörü ve felsefe profesörü Costica Bradatan'ı tanımasaydım, onun kaleminden çıkan sağlam "Fikirler İçin Ölmek" kitabını okumamış olsaydım yeni kitabının başlığına aldanıp insanları hüsrana uğratarak hayallerini boşa çıkaran o uyuşturucu kitaplardan biri olduğunu düşünmem kolay olurdu. 
Costika Bradatan'ın yeni kitabının adı "Başarısızlığa Övgü: Dört Tevazu Dersi".
Yakın zamanda Harvard Üniversitesi tarafından yayımlanan kitabın sayfa sayısı 270'in biraz üzerinde.
Romanya'da doğan Amerikalı Bradatan, Teksas Üniversitesi'nde beşeri bilimler profesörü ve Avustralya'daki Queensland Üniversitesi'nde de fahri profesör ve araştırmacı.
Üstelik Los Angeles Review of Books'ta felsefe ve din editörlüğü ve biri Bloomsbury'den "Filozof Sinemacılar", diğeri de Kolombiya Üniversitesi yayınlarından "Sınır Tanımayanlar" olmak üzere iki kitap serisinin de süpervizörlüğünü yürütüyor. 

Hataların ışık saçan yüzleri
Costika Bradatan, Ion dergisinde yayımlanan bir makalesinde şu ifadeleri kullanıyor: 

"Başarısızlık, İncil anlatısındaki, her birimizin bir paya sahip olduğu anlamını içeren temel günaha benzer. Sınıf, mezhep, ırk veya cinsiyete bakmaksızın hepimiz başarısız olmak üzere doğarız ve yaşadığımız sürece başarısız olup bunu diğerlerine aktarırız. Başarısızlık, günah gibi, bir utanç ve rezalet hissine sebep olabilir ve bunu itiraf etmek utanç verebilir. Çirkinlikten de bahsetmiş miydim? Başarısızlık aynı zamanda çirkindir, denildiği gibi günah kadar çirkin. Yaygın olmasına rağmen ihmal edilmese de bunun üzerinde oldukça az çalışılmıştır. Başarısızlığa yakından bakma fikri sanki bizi rahatsız ediyor ve bulaşma korkusuyla ona dokunmak istemiyoruz.
Durum böyle olsaydı, yani başarısız olmak için doğup hayatta kaldığımız süre boyunca başarısız olsaydık hayatın bizzat başarısızlık olduğu dışında bir sonuca varabilir miyiz?
Bu çıkarım doğruysa mikrobun kaynağı, taşıyıcıları ve kaynağı olduğumuz halde bulaşmasından korkumuz niye?
Hayatın başarısızlık olduğu ve insanın buna mahkûm olduğu doğruysa öyleyse neden her şey ve herhangi bir şey var?
Niçin sen aşağıdaki satırları okumayı önemsiyorsun ve ben de yazıyorum?"

Bradatan'ın versiyonundaki başarısızlık bizi nihilizmin boşluğuna atmayı hedeflemiyor, başka bir yola sokuyor.
Ion'daki makalesinde Bradatan sizi, kendinizi motorları arızalanan bir uçakta olduğunuzu ve uçağı uçuramadığınızı, sonra da herkesin kurtulduğu zorunlu bir iniş mucizesinin gerçekleştiğini hayal etmeye davet ediyor.
İşte "o zaman hiç olmadığımız fikrine bazen ne kadar yakın olduğumuzu ve 'ölümle herhangi bir temasta' aşırılık derecesine yaklaşan maddi bir şey olduğunu idrak edebiliriz mesela. Cihazda bozuk bir parça, eskimiş bir aksam, gevşemiş bir cıvata, boruda bir sızdırma veya herhangi bir şey, işimizi bitirmeye yeter, hepsi bu kadar. Böylece anlıyoruz ki başarısızlığı tecrübe ederken varlığın dokusunda gizli çatlakları ve yokluğun bize diğer taraftan baktığını görmeye başlarız. Ancak başarısızlık bizi varoluşun diplerine ittiğinde bile bize her şeye, dünyaya, kendimize ve bizim için değerli olan her şeye yeni bir gözle bakma fırsatı verir. Şeylerin, bir ölçüde varoluşsal tehlikenin eşlik ettiği başarısızlığı, bize gerçekte ne olduğumuzu ve ne tür bir sahne olduğunu gösterir."
Costika Bradatan başarısızlığın bize bahşettiği "yeni göz"den bahsederken neredeyse kişisel gelişimin oyun sahasına ve öldürmeyen acının güçlendirdiğini, kişinin düştüğü yerden daha büyük bir düşüşten koruyacak bir deneyimle kalkması gerektiğini söyleyenlere yaklaşıyor.
Felsefe onu bundan korumasa başarısızlığın bizim gerçeğimizi ortaya çıkardığını söylemeye ve "ne sahne ama" demeye iterdi.
Peki, nedir bizim hakikatimiz?
Bir nehrin dibinden ellerimizle rastgele aldığımız en önemsiz taş, bizden daha eski ve kalıcı. İnsanlar, geçici varlıklar, öyleyse nasıl üstünlük iddia edebiliriz? Biz temelde zayıf, kırılgan varlıklarız. Bize diğer varlıklardan farklı olarak akıl verildiyse bizzat bu akıl armağanıdır kainattaki konumumuzun ne kadar basit olduğunu anlamaya götürmesi gereken şey.

Öyleyse Bradatan'ın istediği şey başarısızlığın bizi nihilizm veya ümitsizliğe değil, tevazuya götürmesidir. 

Başarısızlığın mistik/tasavvufi boyutları
Wesleyan Üniversitesi Rektörü Michael S. Roth'un 28 Aralık 2022'de The Washington Post'ta kitaba dair yazdığı sunum yazısına göre Bradatan, insanın ortaya çıkışına ve akıbetine yakından bakıyor ve onları etkileyici bulmuyor.

"Onun deyimiyle başarısızlığa programlıyız ve ölüm kendimizi gerçekleştirme yolundaki tüm çabalarımızın bir çerçevesi."

Yeni kitabında Bradatan, "birçok düşünürün başarısızlık ve ölüm üzerine düşünmek suretiyle kendilerini nasıl dünyevi başarı takıntısından kurtardıklarını" ele alıyor. Kimsenin çıkıp da herkesin başarı için takıntı geliştirdiği, başarı için oldukça yüksek ve her zaman maddi, acımasızca tüketici kıstasların olduğu, ister soluk soluğa katılanlar ister üzüntü içinde seyredenler olsun herkesin lanetli bir yarış karşısında kaldığı bir çağda yaşadığımızı inkar edeceğini sanmıyorum. Acaba bu heves, insanın bizzat hayat üzerine düşünmesi ya da ondan zevk alması önünde engel oluşturmuyor mu? Michael Roth'un ifadesiyle Bradatan, başarı için paralanmanın, faniliğimiz üzerinde düşünmemize, dolayısıyla da daha anlamlı bir hayat yaşamamıza mani olduğunun farkına varmamızı istiyor."
Bradatan başarısızlığı, beş ünlü kişinin hayatı üzerinden ele alıyor; bizce bu ifade, Roth'un tercih ettiği "düşünür" ifadesinden daha isabetli.
Kitapta ele alınan bu kişiler Seneca, Gandhi, Simon Weil, Emil Cioran ve Yukio Mishima.
Bunların arasında filozof da var siyasetçi de romancı da. Bu isimlerden herhangi birini başarısızlıkla nitelemek kesinlikle zor.
Gerçek başarısızlık, isimlerini bedenleriyle gömüp kendilerinden geriye hiçbir şey kalmasaydı olurdu, ancak bu isimlerin tümü hala mevcut ve etkili veya onlara izin verenler üzerinde etki bırakabiliyor.
Bununla birlikte Bradatan kitabında bu kişilerden herhangi birinin tecrübesini, en azından kelimenin yaygın anlamıyla, "başarısız" olarak nitelemiyor, başarısızlığı incelemede kendisine yardımcı olacak bir yön bulduğu için masaya yatırıyor. 
Roth makalesine kitabın, "acıya doğru çekilen ve onun tatmin edici herhangi bir şey bulmadaki başarısızlığı ve acizliğinde bir şekilde tatmin bulan okuyucuları cezbeden" Fransız düşünür Simon Weil'in hayat tecrübesini ele alması ile devam ediyor.

"Weil, zorda olanlara yardım etmeye çalışıyordu, halbuki bunun için elverişli durumda değildi, zira Nazi işgali döneminde yazılar yazıyor ve pek çok sıkıntıyla çevreleniyordu. Onun meşakkatle özdeşleşmesi, çoğu okurunun gözünde bir asalet örneğiydi."

Bradatan ise onun hayatındaki başarısızlıkta mistik bir yön görüyor.
Nitekim Roth'un kendisinden aktardığı ifadeye göre Weil, "etrafındaki şeyleri değersiz gösteren tasavvufi bir bakışa sahipti; her şeyi ve her zaman. Weil, yaratılma karşıtı fikri, yani yaratılmışı yaratılmış olmaktan çıkarıp onu yaratılmamış olana gönüllü olarak taşıma ve böylece onun Rabbe olan yakınlığını artırma fikrini ortaya koydu. Bizim dünyamızdaki şeyler, düşük ve değersiz şeyler ve maddi dünyadan vazgeçerek mülkü, sahibi olan Rabbe geri veririz'."
Bu düşünce biraz muğlak olsa da anlaşıldığı kadarıyla kastedilen, tasavvufa, İlah karşısında mütevazı olmak açısından bakmak.
Bu noktada başarısızlık bir hedefi veya görevi gerçekleştirmedeki acizlik değil, kişinin kendinin ve sınırlarının özüne vakıf olması, bir makamı işgal etmek şöyle dursun, onu arayamayacak kadar düşük olduğuna iman etmesidir.

"Bradatan, Weil'in acıdan beslenmesini köklü bir tevazu olarak görse de bazıları onun kendini değersizleştirmek yoluyla ilahi olana yaklaşmaktaki ısrarının tasavvufi bir küstahlık olduğunu düşünebilir."

Her ikisi bakış açısına göre gerçek şu ki tasavvuf, sufiler tarafından herhangi bir erdemin inkarı gibi de görülebilir tanrıdan aşağıdaki her şeyin yüceltilmesi olarak da.
Bununla birlikte sahibine bu kadar tevazu veya küstahlık veren bizatihi tasavvuf mudur?
İnsanı kulluğa razı ederken ona tevazuyu öğreten ve tevazunun mümkün olan en üst tezahürü olan bu kulluğu diğerlerini dışlayıp tek bir ilahla sınırlı tutan din de böyle değil mi?
Sanki dindar insan alçakgönüllülüğünü bu ilaha has kılıp ilahtan başka herkesten üstün oluyor. Ya da kendini Rabbinden başka herkesle denk mi görüyor?

Cioran'ın garip durumu
Bradatan'ın hakkında yazarken parladığı ve belki de kitabının gerçek ilham kaynağı olan şahsiyetlerden biri Rumen vatandaşı Alfred Emil Cioran'dır. 

"Cioran'a ayrılmış bölümde yazar, Cioran'ın metodolojiden yoksun olmasının, çalışmasının bütünlükten yoksun olduğu anlamına gelmediğini dile getiriyor.
Onun çalışmalarını bir kılan şey yalnızca filozofun eşsiz üslubu değil, en önemlisi başarısızlık olan birçok farklı temanın varlığıdır.
Cioran, başarısızlığa takıntılıydı, başarısızlık hayaleti en başından beri çalışmalarında yer aldı. Hayatı boyunca başarısızlıktan asla uzak kalmadı, hatta onu birçok açıdan ve çeşitli alanlarda uzmanca inceledi ve en uzak noktalarını araştırdı. Cioran sadece bireylerin değil, aynı zamanda toplumların, halkların ve özellikle ülkelerin de başarısızlığa mahkûm olduğunu düşünüyordu."

Bradatan'ın ifadesine göre;
"Başarısızlık her şeye nüfuz eder. Başarısızlık büyük fikirlerin yanı sıra kitaplar, filozoflar, kurumlar ve siyasi sistemleri de kirletebilir. Cioran'a göre bizzat insani durum, tamamen başarısız bir projedir. Nitekim 'Doğmuş Olmanın Sakıncası Üzerine' adlı kitabında, 'İnsan olma isteğini kaybetmiş biri olarak başka bir başarısızlık kalıbı düşlüyorum' der."
Costika Bradatan’ın yeni kitabı Başarısızlığa Övgü_ Dört Tevazu Dersi’nin kapağı.jpg
Costika Bradatan'ın yeni kitabı Başarısızlığa Övgü: Dört Tevazu Dersi'nin kapağı

Bradatan'a göre başarısızlık hakkında konuşmak Cioran'ın hakkı, zira onu yakından biliyor, onu gençliğinde benimseyip yaşlılığında özrünü dilediği feci siyasi projelerde ve bir işte sebat edemediği için uzun süre fakir kalışında tanıdı.
Simon Weil gibi Cioran da yazmak (özellikle de kendi başarısızlığı hakkında yazmak) dışında her şeyde başarısız olmuş gibi duruyor.
Bununla birlikte Weil başarısızlıkta ilahi bir şey bulurken Cioran, doğru herhangi bir şey yapamamanın insani boyutlarını izlemekle yetindi ve şöyle yazdı:

"Önemli olan tek şey, kaybeden olmayı öğrenmek."

Ancak Cioran, kitabın öne sürdüğü gibi tam olarak başarısız değil, başarısızlığı bir felsefe haline getiren ya da ondan bir teselli çıkardığı gibi felsefe de çıkaran, uğursuzluk olarak gönderilen şeyi komediye dönüştüren ve bununla Bradatan'da büyük bir hayranlık uyandıran bir yazar.
Bradatan genel anlamda ölümle, fanilikle meşgul olmuş ve ona önceden ayrı bir kitap tahsis etmiştir. Son kitabında da ona bir bölüm ayırmayı ihmal etmemiş.
İsabetli bir tercihle bu bölümün kahramanı da Yukio Mishima olmuş.
"Başarısızlığa Övgü"nün bu bölümü, "dünyada hiçbir şeyin, kaçınılmaz başarısızlık, yani ölümümüzle yüzleşirken yaşadıklarımızla kıyaslanamayacağının" altını çiziyor.
Bu, çok eski çağlardan bu yana çok sayıda düşünürün şahit olduğu bir durum.
Ancak Bradatan, Romalı Stoacı filozof Seneca ile Japon romancı Mishima'yı ayrı tutuyor.
Aralarındaki binlerce yıllık farka rağmen bu iki ismin ortak noktası, onurlu bir ölüm için güçlü bir arzu taşımaları.
Bradatan kitabında ikisinin yüzleştiği zorlukları ve her birinin yaptığı ölüm planının sayısını, sonra da bundaki başarısızlıkla intiharın bozguna uğrayıp istediği yönün dışına çıkarılmasını anlatıyor.
Bununla beraber Bradatan, her ne kadar son an geldiğinde onlara pek bir fayda sağlamasa da onların kararlılıkları ve ölümlerinin farklı detayları üzerine düşünmelerine saygı duyuyor. 

Eşsiz başarısızlık noktası
Michael Roth, Bradatan için, "Okuruna yoldaşlık eden bir yazar, bilgisinin genişliğini sunmuyor. Okuması eğlenceli. Onun tevazu üzerine olan çalışmaları bize, başarı arayışının genellikle başarısızlık korkusuyla ve yaratma çabalarımızın da çoğunlukla ölümlülükten kaçınma arzusuyla güdülendiğini hatırlatıyor. Stoacılar, ölüm korkusunu zayıflığa sebep olarak gördü, ancak Bradatan başarısızlık korkusunun hayatın anlamını çekip alabilecek bir şey olduğuna dikkat çekiyor ve bunun böyle olmaması gerektiğinin altını çiziyor. Belki de başarısızlığa mahkûm olduğumuzu kabullenmek, kökenimiz ve bizi bekleyen akıbet ne olursa olsun, hayatı daha anlamlı ve keyifli yaşamamıza yol açar" ifadelerini kullanıyor.
Jennifer Szalai'nin 28 Aralık 2022'de The New York Times'ta kitaba dair inceleme yazısında yazdığı gibi Bradatan, "incelik ve zekayla yazan ve her bir düşüncesi veya cümlesi akıcı bir şekilde bir sonrakinin yolunu açan bir filozof. 'Başarısızlığa Övgü'yü çılgın bir yolculuk haline getiren işte bu aşırı kolaylıktır. Kitap, başarısızlığı savunan bir manifesto değil, daha çok hikaye tarzında. Nitekim Bradatan, başarısızlığı deneyimlemekle kalmayıp aynı zamanda onu isteyen ve çağıran ya da ona rağmen büyük bir etki bırakarak derin anlamlı hayatlar yaşamayı başaran kişilerin hayatını anlatıyor." 
Bradatan, Cioran hakkında yazdığı kısımda, "Başarısızlık biriciktir. Başarılılar her zaman benzerlik arz eder ama başarısızlar öyle değil, her biri farklı bir şekilde başarısız olur" diyor.
Tolstoy'un Anna Karenina romanının girişinin neredeyse bir tercümesi veya "metaforu" olmasını bir kenara bırakırsak bu cümle bizi uyarıyor; Jennifer Szalai'nin de dediği gibi başarı ve başarısızlık arasındaki dengede "başarılı şeyi" bir aksiyom olarak kabul ediyoruz, başarısızlık ise dikkatimizi çekip bizi uyandıran ve kendini beğenmişlik halinden çıkararak bizi uyaran şeydir." 
Ama bana Bradatan, gerçekten başarı ve başarısızlık arasındaki dengeyle meşgulmüş veyahut birini diğerine tercih etmemizi ya da ikincisi pahasına birincisinin tarafını veya tam tersini öneriyormuş gibi gelmiyor.
O, "başarısızlığı ciddiye almamızı" öğütleyip "başarıya tapınma" konusunda bizi uyarırken bizi davet ettiği şey, her bir çağrısını ve uyarısını dikkate aldığımız takdirde eylemlerimizi, hatta hayatlarımızı değerlendirmek için yeni bir kıstasa; insanlarda bıraktığı etkisinde veya onların algılama biçiminde değil, eylemin kendisinde, tamamlanmışlığında, eksiksizliğinde, geçerliliğinde ve güzelliğinde gizli kıstasa yaklaşılabileceğidir.
Eylem için doğru olan hayat için daha doğru olsa gerektir. 

Kitabın başlığı: IN PRAISE OF FAILURE: Four Lessons in Humility
Yazar: Costica Bradatan
Yayınevi: Harvard University Press

 
Independent Türkçe



Oscar ödüllü Nicole Kidman ve Jamie Lee Curtis’ten yeni suç serisi: Scarpetta

Diziye adını veren Scarpetta'yı canlandıran 58 yaşındaki Nicole Kidman, Saatler'deki (The Hours) performansıyla 2003'te Oscar'a uzanmıştı (Amazon Prime Video)
Diziye adını veren Scarpetta'yı canlandıran 58 yaşındaki Nicole Kidman, Saatler'deki (The Hours) performansıyla 2003'te Oscar'a uzanmıştı (Amazon Prime Video)
TT

Oscar ödüllü Nicole Kidman ve Jamie Lee Curtis’ten yeni suç serisi: Scarpetta

Diziye adını veren Scarpetta'yı canlandıran 58 yaşındaki Nicole Kidman, Saatler'deki (The Hours) performansıyla 2003'te Oscar'a uzanmıştı (Amazon Prime Video)
Diziye adını veren Scarpetta'yı canlandıran 58 yaşındaki Nicole Kidman, Saatler'deki (The Hours) performansıyla 2003'te Oscar'a uzanmıştı (Amazon Prime Video)

Nicole Kidman, Amazon imzalı Scarpetta dizisinin yeni fragmanında Kay Scarpetta rolüyle yeniden izleyicinin karşısına çıkıyor. Dizi, 11 Mart'ta Prime Video'da yayına girecek.

Gerilim dozu yüksek suç dizisi, yetenekli Dr. Kay Scarpetta'nın bir seri katilin izini sürmesini konu ediniyor.

Dizinin resmi tanıtım metninde şu ifadeler yer alıyor:

Usta elleri ve sarsıcı bakışıyla, tavizsiz adli tabip Kay Scarpetta, kurbanların sesi olmaya, bir seri katilin maskesini düşürmeye ve 28 yıl önce kariyerini şekillendiren davanın aynı zamanda kendi sonunu hazırlamadığını kanıtlamaya kararlı.

Yapımda Kidman'a Scarpetta'nın ablası Dorothy Farinelli'yi canlandıran Oscar ödüllü Jamie Lee Curtis eşlik ediyor. 

Kadroda ayrıca Dedektif Pete Marino rolünde Bobby Cannavale, FBI profil uzmanı Benton Wesley'yi canlandıran Simon Baker ve teknoloji meraklısı Lucy Watson'ı oynayan Ariana DeBose bulunuyor.

Hikaye iki zaman diliminde ilerlerken karakterlerin gençlik hallerine Rosy McEwen, Amanda Righetti, Jake Cannavale ve Hunter Parrish hayat veriyor.

1990'da okurla buluşan Kay Scarpetta hikayesi, bugüne kadar dünya genelinde 120 milyonun üzerinde satışa ulaştı.

Dizi, 1990'larda baş adli tıp uzmanı olarak görev yapan Scarpetta'nın yıllar sonra memleketine geri dönüp aynı görevi üstlenmesi ve vahşi bir cinayeti soruşturmasını merkezine alıyor. 

Resmi özetine göre dizi, Scarpetta'nın adalet arayışını, karmaşık aile ilişkilerini, kişisel ve profesyonel hesaplaşmalarını ve tüm kariyerini sarsabilecek sırlarla yüzleşmesini izliyor.

Liz Sarnoff, dizi sorumlusu görevini üstlenirken Kidman ve Curtis'le birlikte yönetici yapımcı olarak projede yer alıyor.

Independent Türkçe, Hollywood Reporter, TV Insider


Zaman Nolan’ı haklı çıkardı: Tartışmalı filmi 12 yılda nasıl modern bir klasiğe dönüştü?

48 yaşındaki Oscarlı yıldız Jessica Chastain, Yıldızlararası'nda başta bir erkek karakter olarak yazılan Murphy Cooper'ı canlandırmıştı (Warner Bros. Pictures)
48 yaşındaki Oscarlı yıldız Jessica Chastain, Yıldızlararası'nda başta bir erkek karakter olarak yazılan Murphy Cooper'ı canlandırmıştı (Warner Bros. Pictures)
TT

Zaman Nolan’ı haklı çıkardı: Tartışmalı filmi 12 yılda nasıl modern bir klasiğe dönüştü?

48 yaşındaki Oscarlı yıldız Jessica Chastain, Yıldızlararası'nda başta bir erkek karakter olarak yazılan Murphy Cooper'ı canlandırmıştı (Warner Bros. Pictures)
48 yaşındaki Oscarlı yıldız Jessica Chastain, Yıldızlararası'nda başta bir erkek karakter olarak yazılan Murphy Cooper'ı canlandırmıştı (Warner Bros. Pictures)

Christopher Nolan'ın Yıldızlararası (Interstellar) filmi, gösterime girdiğinde yönetmenin en çok tartışılan yapımlarından biri olmuş, eleştirmenler ve izleyicilerden hem olumlu hem de olumsuz tepkiler almıştı. 

Aradan 12 yıl geçtikten sonra Nolan, filmin zaman içindeki itibar dönüşümünü ve bugün birçok kişi tarafından "kıymeti geç anlaşılmış modern bir klasik" diye görülmesini değerlendirdi.

55 yaşındaki yönetmen, oyuncu Timothée Chalamet'yle Variety için yaptığı söyleşide, filmin ilk karşılanışını "biraz muğlak" diye niteledi. 

"Eleştirmenlerin bir kısmı filme burun kıvırdı, benzer bir mesafe izleyicinin bir bölümünde de vardı" diyen Nolan, sözlerini şöyle sürdürdü:

Özellikle dünya genelinde gişede çok iyi iş yaptı. Ama sanki tam olarak karşılık bulmadı... Bunu söylemek kibirli kaçacak ama, benden böyle bir şey görmeye 'hazır değillerdi'.

Nolan, Yıldızlararası'nı hiç beğenmeyenlere karşı bir kırgınlık taşımadığını da vurguladı. Yönetmene göre bir filmin izleyicide olumlu ya da olumsuz, yoğun bir duygu uyandırması umursamaz bir tepkiden daha değerli.

Nolan, "Yıllarca bir yerde beni görüp yanıma geldiklerinde hep Kara Şövalye'den (Dark Knight) bahsederlerdi. Ama son 10 yılda bu, Yıldızlararası'na dönüştü. Bu harika bir şey" dedi. 

İki yıl önce filmi yeniden gösterime soktuk ve 5 milyon dolar kazandı. Yakaladığı başarı inanılmaz. Bu çok ödüllendirici. Yönetmenlikte tuhaf olan şeylerden biri şu: Bir projeye takıntılı biçimde gömülüyorsunuz. Alabileceğiniz en kötü tepki de insanların 'Eh, fena değil. İdare eder' demesi. Neredeyse şunu tercih edersiniz: Ya tutkuyla nefret etsinler ya da tutkuyla, takıntılı bir şekilde aşık olsunlar.

Nolan, filmin vizyona girdiği ilk dönemde Yıldızlararası'ndan kişisel olarak etkilendiğini söyleyen insanlarla karşılaşmanın kendisini teselli ettiğini belirtti. Yine de filmin zamanının ilerisinde kalmış olabileceğini kabul ediyor.

Sözlerine "Bu ölçekte bir film yaptığınızda..." diye başlayan Nolan, şöyle devam ediyor: 

Filmi tamamladığımız dönemde yaptığımız her gösterimde mutlaka biri gözyaşları içinde olur, çok derinden etkilenirdi. Bu yeter. Kültürün bir şeyi hemen benimsemesini isteyemezsiniz. Bu fazla beklenti olur.

Yönetmen sözlerini şöyle sürdürdü: 

Filme gerçekten derin bir şekilde bağ kuran insanlarla konuştuğunuzda, orada olduğunu anlarsınız. İşinizi yapmışsınızdır. Gerisi zamanın ruhuyla ve sizin onun içinde nereye oturduğunuzla ilgili.

Independent Türkçe, Variety, GamesRadar


307 milyon yıllık fosil, otçul beslenmenin tarihine ışık tuttu

Tyrannoroter heberti'nin yuva kazan hayvanlardan olduğu düşünülüyor (Hannah Fredd)
Tyrannoroter heberti'nin yuva kazan hayvanlardan olduğu düşünülüyor (Hannah Fredd)
TT

307 milyon yıllık fosil, otçul beslenmenin tarihine ışık tuttu

Tyrannoroter heberti'nin yuva kazan hayvanlardan olduğu düşünülüyor (Hannah Fredd)
Tyrannoroter heberti'nin yuva kazan hayvanlardan olduğu düşünülüyor (Hannah Fredd)

307 milyon yıllık kafatası fosilini inceleyen bilim insanları, karada yaşayan ve bitkiyle beslenen en eski omurgalı hayvanlardan birini keşfetti.

İlk omurgalılar yaklaşık 370 milyon yıl önce sudan çıktığında, bitkiler yaklaşık 100 milyon yıldır karada yaşıyordu.

Milyonlarca yıl etle beslenen bu hayvanlar, zamanla bitkilere yöneldi. 

Şikago'daki Field Müzesi'nden evrimsel biyolog Arjan Mann ve ekibi, Tyrannoroter heberti adını verdikleri yeni bir türün bu geçişi yapan ilk hayvanlardan biri olduğunu tespit etti.

Yaklaşık 358 milyon yıl önce başlayıp 299 milyon yıl önce sona eren Karbonifer Dönemi'nde yaşayan bu tür, karada yaşayan 4 ayaklı tetrapodların ilk üyelerindendi. Tetrapodlar, bugünkü amfibiler, sürüngenler, memeliler ve kuşların atasıydı.

Bilim insanları, T. heberti'nin kafatasını Kanada'nın Yeni İskoçya (Nova Scotia) eyaletindeki fosilleşmiş bir ağaç kütüğünün içinde buldu. 

Kafatası sadece 10 santimetre olan hayvanın boyunun 25 santimetreyi aşmadığı tahmin ediliyor.

Araştırmacılar bilgisayarlı tomografiyle T. heberti'nin kafatasını ve dişlerini inceleyerek nasıl beslendiğini saptadı.

Bulguları hakemli dergi Nature Ecology & Evolution'da dün (10 Şubat) yayımlanan çalışmaya göre T. heberti'nin dişleri, böcek ve eklembacaklılarla beslenen hayvanlarla benzerlik gösteriyordu.

Ayrıca damağında ve alt çenesinde, daha sonraki dinozor gibi otçullarda da görülen ve sert bitki parçalarını öğütmeye yarayan plakalar vardı.

Mann "Bu, bitkilerle beslendiği bilinen en eski 4 ayaklı hayvanlardan biri" diyerek ekliyor: 

Bu son derece önemli çünkü bugün karşılaştığımız (otoburların hakimiyetindeki) karasal ekosistemlerin temel bileşenlerinin Karbonifer Dönemi'nden beri var olduğunu ve korunduğunu gösteriyor.

Araştırmacılar T. heberti'nin ilk başta böcekleri yediğini ve daha sonra bitkileri tüketmeye başladığını düşünüyor. Bitkilerle ilk beslenenler böceklerdi. Bu böceklerle beslenen tetrapodlar da, zamanla bitkileri sindirmeye yarayan bağırsak florasını kazanmış olmalı.

Ekip aynı dönemde yaşayan Melanedaphodon adlı bir hayvanın da yumuşak bitkilerle ve böceklerle beslendiğini tespit etti.

T. heberti'nin de bitkilerin yanı sıra karşısına çıkan böcekleri ve eklembacaklıları yediği tahmin ediliyor ancak kafatası, daha sert bitkileri işlemeye Melanedaphodon'dan daha iyi uyum sağladığını gösteriyor.

Mann "Tyrannoroter, yüksek lifli bitki materyalini işleyebilecek adaptasyonlar gösteren en eski ve en eksiksiz omurgalı kara otçulu" diye açıklıyor.

T. heberti'nin keşfi, tetrapodların sanılandan daha uzun zaman önce bitkilerle beslenmeye başladığını göstererek Karbonifer Dönemi'ndeki ekosistemi yeniden şekillendiriyor.

Makalenin yazarlarından Hillary Maddin "Bu keşif, omurgalı hayvanların modern hayvanlara benzer yaşam alanlarına düşündüğümüzden çok daha hızlı yayıldığını ortaya koyuyor" ifadelerini kullanıyor.

Independent Türkçe, Science Alert, Reuters, IFLScience, Nature Ecology & Evolution