İhvân’da örgüt liderliği savaşı kızışıyor

İhvan’ın Londra Cephesi, sosyal medya hesaplarından faaliyet gösterirken İstanbul cephesi uydu kanallarında boy gösteriyor

Mahmud Hüseyin (Arşiv)
Mahmud Hüseyin (Arşiv)
TT

İhvân’da örgüt liderliği savaşı kızışıyor

Mahmud Hüseyin (Arşiv)
Mahmud Hüseyin (Arşiv)

Yurtdışındaki Müslüman Kardeşler (İhvân-ı Müslimin) Teşkilatı liderleri arasında aylarca süren anlaşmazlıklardan sonra yurtdışındaki liderler, örgütün liderliği için verilen mücadeleyi kazanmak için medya üzerinden bahse giriyor. Bu anlaşmazlıklardan sonuncusu örgütün “Genel Mürşid Vekilliği” konusunda idi. Londra grubu destekçileri sosyal medya hesaplarında özellikle de Genel Mürşid Vekilliği pozisyonu için aday gösterme konusunda çıkarlarına hizmet eden belirli mesajlar göndermek üzere faaliyet gösterirken İstanbul Cephesi ‘liderliğe’ uygunluğunu vurgulamak için uydu kanallarına demeçleri yoğunlaştırıyor.
İstanbul ve Londra cepheleri arasındaki çekişme, İbrahim Münir'in yerine İhvân Mürşid Vekili olarak iki kişinin; Londra Cephesi’nden Muhyiddin ez-Zait ve İstanbul Cephesi’nden Mahmud Hüseyin’in atanmasıyla daha da şiddetlendi. İbrahim Münir'in Türkiye'deki Teşkilat İşleri İdari Bürosunu feshetmesinden sonra, ‘İhvân'ın yurtdışındaki liderlerinin’ mücadelesi geçtiğimiz aylarda derinleşmişti. Müslüman Kardeşler Rehberlik Bürosuna alternatif olarak bir ‘yüksek otorite’ oluşturdu. Ayrıca ‘Londra Şura Meclisi’nin kurulmasını hızlandırdı ve Mahmud Hüseyin liderliğindeki ‘İstanbul Şura Meclisi’ üyelerini görevden aldı.
İslamcı hareketler konusunda uzmanlaşmış Mısırlı Araştırmacı Ahmed Zağlul, “Medya, örgütün liderlerini bir araya getiren coğrafi bir varlığın yokluğunda, önümüzdeki dönemde herhangi bir ilerleme kaydedilmesi için Londra ve İstanbul cephelerinin yarış pisti haline geldi. Örgüt liderlerini bir araya getiren coğrafi bir oluşumun yokluğu ışığında, Müslüman Kardeşler üyeleri ya İstanbul'da ya Londra'da ya da başka ülkelerde bulunuyorlar. Bu medya araçları, belirli sızıntılar konusunda nabız yoklamak için kullanılıyor” dedi.
Mahmud Hüseyin son zamanlarda medyaya verdiği röportajları yoğunlaştırmıştı. Bu röportajlar sırasında, Genel Mürşid Vekili pozisyonundaki meşruiyetini ve kendisinin ve İstanbul Grubu'nun gelecekte İhvân'ın işlerini yönetebileceğini vurgulamaya çalıştı. Londra Cephesi de sosyal paylaşım sitelerindeki Müslüman Kardeşler unsurlarının bazı hesapları aracılığıyla iç seçimlerin ardından Cephenin Müslüman Kardeşler lideri Hilmi el-Cezzar'ı Mürşid Vekili olarak seçtiğini doğrulamak için mesajlar gönderdi. Bunun da öncesinde İhvan lideri Salah Abdulhak’ın Mürşid Vekili seçilmesiyle ilgili söylentiler yayıldı. Ancak Cephe, pozisyon için Cezzar ya da Abdulhak’n seçilmesiyle ilgili herhangi bir resmi açıklamada bulunmadı.
Zağlul, “Çünkü, Müslüman Kardeşler liderliği konusunda çatışan iki cephe arasında bir anlaşma yok ve iki cephenin yaydığı tüm fikirler, vizyonlar ve hatta söylentiler hakkında örgüt unsurları arasında genel bir fikir oluşturmak için silah olarak artık medyayı kullanıyor” dedi.
İstanbul Cephesi birkaç gün önce Mürşid Vekili pozisyonu konusunda Londra Cephesi ile müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlandığına işaret etti. İstanbul Cephesi, Londra Grubu’nu Müslüman Kardeşler’i parçalamaya, yasa dışı paralel oluşumlar kurmaya çalışmak, kuralları ve düzenlemeleri açıkça ihlal eden kişileri örgütün başına getirmekle suçladı. Gözlemcilere göre, Telegram platformu, son zamanlarda, çatışan gruplar iki cephe yerine birden fazla gruba bölünene kadar, her bir cephenin diğerine karşı öne sürdüğü iddia ve söylentilere tanık oldu. Londra ve İstanbul cephelerinden liderler de çatışmadaki konumlarına ‘daha fazla destek’ kazanmak için uydu kanallarında ve elektronik platformlardaki varlıklarını yoğunlaştırdılar.
Zağlul’un Şarku'l Avsat’a yaptığı açıklamada “Yurtdışındaki liderlerin medya seferberliğine başvurması, bir yandan şiddetli bölünmeden kaynaklanan olumsuz etkileri ele almayı ve diğer yandan her cephenin bakış açısını savunmayı amaçlıyor” dedi.
 Mısır makamları, 2014'ten beri Müslüman Kardeşler’i yasakladı ve onu ‘terör örgütü’ olarak nitelendirdi. Genel Mürşid Muhammed Bedii liderliğindeki örgütün lider ve destekçileri, şu anda bir kısmı ölüm cezası verilen ‘ağır ve müebbet hapis’ ile ilgili ‘şiddete tahrik’ davalarından yargılanıyor.
Mısır'daki Resmi Gazete geçtiğimiz Pazartesi günü Kahire Asliye Ceza Mahkemesi'nin Müslüman Kardeşler'i 5 yıl süreyle ‘terör örgütleri’ listesine alma ve basın mensupları Hamza Zavba, Muhammed Nasır ve Mutaz Matar’ı beş yıl süreyle terör listesine dahil etme kararını yayınladı. Daha önce ‘İhvan'ın 5 yıl süreyle terör örgütleri listesine alınması’ yönünde birden fazla karar çıktığına dikkat çekmekte fayda var.
Öte yandan gözlemciler, ‘İhvân yanlısı medya figürlerinin terör listelerine alınmasının, bazılarının Mısır'da şiddet davalarıyla itham edilmesi veya (gıyabında) hüküm giymiş olmasıyla ilgili olduğunu ve bu hükümlere göre, terör listelerine alındığını’ söyledi. Mısır'da 2015 yılında çıkarılan terör örgütleri ve terörist listelerini düzenleyen yasaya göre bu listelerde herhangi bir kuruluş veya kişinin bu listelere dahil edilmesini otomatik olarak ‘paraya el konulması, seyahat yasakları listelerine dahil edilmesi’ izler.



Şam, İsrail'in Suriye'nin güneyindeki kara operasyonlarını kınadı

İsrail işgal güçlerine bağlı bir birlik Dera'da kara operasyonu sırasında (Arşiv - SANA)
İsrail işgal güçlerine bağlı bir birlik Dera'da kara operasyonu sırasında (Arşiv - SANA)
TT

Şam, İsrail'in Suriye'nin güneyindeki kara operasyonlarını kınadı

İsrail işgal güçlerine bağlı bir birlik Dera'da kara operasyonu sırasında (Arşiv - SANA)
İsrail işgal güçlerine bağlı bir birlik Dera'da kara operasyonu sırasında (Arşiv - SANA)

Suriye Dışişleri Bakanlığı, ülkenin güneyinde İsrail'in düzenlediği kara operasyonları ve topçu saldırılarını pazartesi günü kınadı. Yerel ve resmi kaynaklara göre, pazar günü Dera iline bağlı bir köyde yaşanan gerilim nedeniyle bölge halkı gece saatlerinde köyü terk etmek zorunda kaldı.

Pazar günü Dera iline bağlı Abidin köyüne İsrail güçlerinin girmesi üzerine köyde tansiyon yükseldi. Bazı köylüler, taş atarak İsrail devriyelerinden birinin ilerleyişini engellemeye çalıştı. İsrail ordusunun topçu ateşiyle karşılık vermesi sonucu köy sakinleri gece saatlerinde çevre köylere göç etti.

Suriye Dışişleri Bakanlığı pazartesi günü yayımladığı açıklamada, "Kuneytra ve Dera illerinde Suriye topraklarına yönelik kara operasyonları düzenlenmesini ve bölgenin topçu ateşiyle hedef alınmasını en sert ifadelerle kınıyoruz" denildi. Açıklamada, bu eylemlerin "Suriye'nin egemenliği ve toprak bütünlüğünün açık bir ihlali" olduğu vurgulandı

İsrail güçlerinin ilk kez girdiği Abidin köyü, ülkenin güneyindeki Dera ilinin batısında yer alan Yermuk Havzası bölgesinde bulunuyor. Köy, İsrail'in 1967 savaşında bir bölümünü işgal ettiği ve 1981'de ilhak ettiği Golan Tepeleri'nin yakınında yer alıyor. Uluslararası toplum bu ilhakı tanımazken, yalnızca ABD tarafından kabul edilmişti.

Köydeki yerel yetkili Mahmud Muvaffak, AFP'ye yaptığı açıklamada, "Köy evlerinin çevresine top mermilerinin düşmesi ve İsrail güçlerinin köy çevresinde konuşlanması üzerine halk gece saatlerinde bölgeyi terk etti" dedi. Muvaffak, bazı köylülerin "köy içine girmeye çalışan bir İsrail devriyesinin önünü kesmesi" sonrasında olayların yaşandığını belirtti.

Yetkili, İsrail güçlerinin daha sonra bölgeden çekildiğini ve bunun ardından "pazartesi sabahı sakinlerin köye dönmesiyle birlikte ortamın yeniden sakinleştiğini" ifade etti.

AFP muhabiri de köyde, evinin yakınlarına düşen ancak patlamayan bir İsrail top mermisini inceleyen bir köylüyü görüntüledi.

Eski Devlet Başkanı Beşşar Esed yönetiminin Aralık 2024'te devrilmesinden bu yana Dera ve Kuneytra illerinde İsrail'in kara operasyonları ve askeri hareketliliği sürüyor. Son haftalarda bu faaliyetlerin yoğunluğu artarken, İsrail güçleri Golan Tepeleri'ndeki silahsızlandırılmış tampon bölgenin ötesine geçmeye başladı.

Suriye'deki İsrail operasyonlarını takip eden yerel "Sicill" Merkezi, haziran ayında Dera ve Kuneytra illerinde yaklaşık 300 İsrail operasyonu veya ihlali kaydedildiğini açıkladı. Bunlar arasında 79 kara operasyonu, 28 baskın ve 13 sivilin gözaltına alınması olayı yer aldı.

İsrail ordusu ise pazar günü yaptığı açıklamada, cumartesi günü Güney Suriye'deki "güvenlik bölgesinde" çok sayıda "silahlı teröristin etkisiz hale getirildiğini" duyurdu. Ancak operasyonun yeri ve öldürülen kişilerin sayısına ilişkin bilgi verilmedi. Suriye resmi medyasında da olaya ilişkin herhangi bir ayrıntı yer almadı.

İsrail güçleri zaman zaman Suriye'nin güneyindeki daha derin bölgelere ilerlerken, burada silahsızlandırılmış bir güvenlik bölgesi oluşturma niyetini dile getiriyor.

İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz da perşembe günü yaptığı açıklamada, İsrail'in Güney Suriye'deki güvenlik bölgesinde, Güney Lübnan ve Gazze Şeridi'nde olduğu gibi "belirsiz bir süre boyunca" kalacağını ve bunun amacının ülkeye yönelik her türlü tehdidi ortadan kaldırmak olduğunu söyledi.

Beşşar Esed'in devrilmesinden bu yana İsrail, Suriye'deki askeri hedeflere yönelik yüzlerce hava saldırısı düzenledi ve tampon bölgenin dışına kara birlikleri sevk etti. Şam yönetimi bu adımları birçok kez kınadı.

İki taraf arasındaki gerilime rağmen İsrail ile Suriye yönetimi arasında doğrudan görüşmeler de gerçekleştirildi. Taraflar, ABD'nin baskısıyla ocak ayında ortak bir koordinasyon mekanizması kurulması konusunda anlaşmaya vardı. Bu mekanizmanın, onlarca yıldır resmen savaş halinde bulunan iki ülke arasında ileride imzalanabilecek bir güvenlik anlaşmasına zemin hazırlaması hedefleniyor.


Suriye'nin Lübnan'a müdahalesi: Trump yaklaşılmaması gereken bir sınırı aştı

Fotoğraf: Durado Ramon
Fotoğraf: Durado Ramon
TT

Suriye'nin Lübnan'a müdahalesi: Trump yaklaşılmaması gereken bir sınırı aştı

Fotoğraf: Durado Ramon
Fotoğraf: Durado Ramon

David Schenker

Başkan Donald Trump yönetimi, ikinci döneminde, “Gazze Rivierası”ndan Grönland'ı ilhak etme vaadine, Hindistan'ı kendinden uzaklaştırmaktan Ukrayna'da tarafsızlık ve uzun bir listedeki diğer örneklere kadar bir dizi yanlış düşünülmüş dış politika girişimini benimsedi. Bu sürekli genişleyen sorunlu politikalar listesinde, İran destekli Hizbullah’a karşı savaşması için Suriye ordusunu Lübnan'a sokmaya yönelik son girişimi en tehlikeli önerilerden biri olarak öne çıkıyor. Zira uygulanması halinde, bu plan bölgeyi neredeyse kesinlikle daha da istikrarsızlaştıracak ve Ortadoğu'daki ABD çıkarlarına ek zarar verecektir.

16 Haziran'da Başkan Trump, Hizbullah ile başa çıkmanın en iyi yolunun, Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara’ya bağlı güçlerin Hizbullah ile savaşmak için Lübnan'a konuşlandırılması olduğunu söyledi. Başkan, İsrail'in bu milis grubunu silahsızlandırmada başarısız olmasından sonra, Suriye'nin bu “işi daha iyi yapabileceğini” varsayıyor. Bu, uzun zamandır bir söylenti olarak dolaşan, Washington'un o zamana kadar sürekli olarak reddettiği planın ABD yönetimi tarafından ilk kez açık bir şekilde kabul edildiği bir açıklamaydı. Bunu reddeden son açıklama, mart ayında ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın bu tür haberlerin “yanlış ve hatalı” olduğuna dair paylaşımıydı.

Bu nedenle, aylardır yapılan ısrarlı haberlerden sonra, Başkanın Suriye’nin bir askeri müdahalede bulunması çağrısı tamamen beklenmedik değildi. Yine de, tahmin edilebilir ciddi sonuçları göz önüne alındığında şok ediciydi. Dengeleri altüst etme eğilimiyle övünen bir yönetim için bile, bu öneri yaklaşılmaması gereken kırmızı bir çizgiyi aşmak gibi görünüyordu.

Washington’un Lübnan'daki dostları ve Hizbullah'ın silahsızlandırılmasını destekleyenler bile, Suriye'nin böyle bir askeri rol oynamasını reddediyorlar. Ve iki ülke arasındaki ilişkinin, yankıları bugün hâlâ hissedilen kompleks bir tarihin yükü altında olduğunu kimse unutmuyor. 1970'ten 2024'te devrilmesine kadar Suriye'yi yöneten Hafız Esed ve oğlu Beşşar'ın rejimi altında Şam, Lübnan'ın egemenliğini asla tanımadı. Esed ailesi için Lübnan, Suriye'nin bir parçasıydı. Bu algı sadece siyasi söylemle sınırlı kalmadı. Suriye güçleri, bir yıl önce patlak veren iç savaş sırasında 1976'da fiilen Lübnan'a girdi. Ardından, 1991 ile 2005 yılları arasında Şam, Lübnan üzerinde neredeyse tam bir siyasi egemenlik kurdu ve bu süreçte binlerce Lübnanlı siyasi muhalif susturuldu.

Suriye askeri müdahalesi hayaletinin yeniden belirmesiyle, Hizbullah bir kez daha kendisini Şii toplumunun koruyucusu olarak sunmaya çalışıyor. Bu anlatının ne kadar karşılık göreceği ise henüz belli değil

Acımasız Suriye işgali, ancak Lübnan'ın en popüler siyasetçisi olan eski Lübnan başbakanı Refik Hariri'nin Esed rejimi ve Hizbullah tarafından öldürülmesinin ardından yaşanan geniş çaplı halk ayaklanması ile sona erdi. Suriye’nin topraklarındaki varlığının sona ermesi için Lübnanlıların halk olarak ve siyaseten ödediği ağır bedelden sonra, büyük çoğunluğu Suriye kuvvetlerinin ülkelerine geri döndüğünü görmeyi hiç istemiyor . Bu miras göz önüne alındığında, birçok Lübnanlının Suriye'nin silahlı varlığına karşı derin bir nefret beslemesi de şaşırtıcı değil.

Aynı zamanda, birçok Lübnanlı, eski bir el-Kaide üyesi olan Şara liderliğindeki yeni Suriye hükümetine şüpheyle bakıyor. Ilımlı Sünniler, Hristiyanlar ve Dürziler, çevrelerinde dini aşırıcılığın yükselişi ve yabancı savaşçılar ile eski cihatçı olduğu söylenen unsurları içeren bir Suriye ordusu hakkında endişelerini dile getiriyorlar.

fdrbnyt6
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Washington'daki Dışişleri Bakanlığı'nda İsrail Büyükelçisi Yechiel Leiter, Dışişleri Bakanlığı Kurmaylarından Daniel Hoeller ve Lübnan Büyükelçisi Nada Hamadeh tarafından çerçeve anlaşmasının imzalanması sırasında, 26 Haziran 2026 (AFP)

Suriye güçlerinin Lübnan'a konuşlandırılmasından endişe duyanlar sadece Washington'un dostları değil. Şii milis grubu Hizbullah da Suriye'deki Sünni aşırıcılığın tehlikesi ve bunun kendi halk tabanına olası yansımaları konusunda defalarca uyarıda bulundu. Bölge, yakın zamana kadar son derece acımasız Sünni-Şii mezhepçi çatışmalar ile boğuşuyordu. Kendisine yönelik desteğin gerilediği Hizbullah'ın, bu desteği yeniden güçlendirmek amacıyla Şara hakkındaki korkuları kullandığına ve körüklediğine şüphe yok. 8 Ekim 2023'ten itibaren, Şii çevrelerde Hizbullah'a verilen ve bir zamanlar sağlam olan destek gerilemeye başladı. Hizbullah'ın itibarı, Mart 2026 başlarında ateşkesi ihlal edip İran adına İsrail'e saldırdığı ve bunun sonucunda Güney Lübnan'da çoğu Şii yaklaşık 1,5 milyon insanın yerinden edilmesine neden olduğu için önemli bir darbe aldı.

Suriye askeri müdahalesi hayaletinin yeniden belirmesiyle, Hizbullah bir kez daha kendisini Şii toplumunun koruyucusu olarak sunmaya çalışıyor. Bu anlatının ne kadar karşılık göreceği ise henüz belli değil. Uzun zamandır acı ve sıkıntı çeken birçok Lübnanlı Şii, şüphesiz Hizbullah'ın önce yangını çıkardığını, sonra da kendisini yangını söndürecek itfaiyeci olarak sunduğunu düşünüyor. Ancak, iç desteği yeniden kazanma yönündeki açık girişimleri bir yana, Hizbullah'ın Suriye ordusu konusunda endişelenmek için gerçek nedenleri var.

Suriye iç savaşı sırasında Hizbullah, Esed rejimini savunmak için Suriye'de konuşlanmıştı. O dönemde Hizbullah’ın lideri olan Hasan Nasrallah, bunun Lübnan halkını “korumak” için olduğunu söylemiş ve Sünni isyancı grupların Suriye'de galip gelmeleri halinde “Lübnan'daki herkesi yok edeceklerini” iddia etmişti. Sekiz yıl boyunca Şii milisler, İran İslam Devrim Muhafızları ile birlikte rejimin çoğunluğu Sünni Müslüman siviller olmak üzere yarım milyon insanı öldürmesine ve 10 milyondan fazla insanı göçe zorlamasına yardımcı oldu.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Hizbullah, şu anda ağırlıklı olarak Sünni olan Suriye ordusuna entegre olmuş aynı Sünni yabancı savaşçılara karşı da savaştı. İki taraf arasında eski bir kan davası olduğunu söylemek yetersiz kalır. Bu nedenle, Lübnan'daki herhangi bir Suriye askeri operasyonunun, acımasız bir mezhep çatışmasına kaymaktan kaçınması olası değil. Kuzeyden gelen Sünni cihatçılar da dahil olmak üzere diğer Lübnan silahlı örgütler de çatışmaya katılabilir ve bu da çatışmanın kapsamını genişletebilir ve daha karmaşık bir çatışmaya kapıyı aralayabilir.

Hizbullah ile başa çıkmak için Suriye’yi öne sürme planı, ABD yönetiminin deklere ettiği Lübnan’ın egemenliğini destekleme hedefini de baltalayabilir. Washington'un İran'ı Lübnan'daki Hizbullah ile “ateşkesi sağlamaya” yönelik özel gruba katılmaya davet etmesi göz önüne alındığında, yönetimin bu hedefe ne kadar bağlı olduğu artık pek de net değil. Bu durumda İran Devrim Muhafızları ve İsrail'in yanı sıra üçüncü bir ülkeyi Lübnan'a güç konuşlandırmaya teşvik etmenin Lübnan’ın egemenliğini nasıl güçlendireceğini hayal etmek zor. En azından bu, Beyrut'a devletin otoritesini sağlamak için Lübnan Silahlı Kuvvetleri'ni konuşlandırma gibi zor bir kararı ertelemek için ek bir bahane sunacaktır. Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve Başbakan Selam liderliğindeki yetkin hükümete rağmen, Lübnan ordusunun ilk “deneme bölgelerinin” ötesine konuşlandırılacağından emin olamayız. Eğer Suriye devreye girerse, bunun gerçekleşme olasılığı kalmayacaktır.

Trump yönetiminin önerdiği Suriye girişimi kötü tasarlanmış ve tehlikelidir. Neyse ki, Başkan Şara, Washington'un talebiyle ilişkili risklerin farkında ve şimdiye kadar bu görevi reddetme bilgeliğini gösterdi

Son olarak, Suriye askeri güçlerinin Lübnan'da konuşlandırılması, Şam'daki yeni kurulan hükümet için olumsuz sonuçlar doğurabilir. Trump yönetimi, Şara hükümetinin ve Esed sonrası Suriye'nin başarısına önemli ölçüde siyasi yatırımda bulundu. Ancak Şam hâlâ büyük ekonomik ve güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya ve herhangi bir maliyetli askeri harekatın ona bir yararı olmayacaktır. Daha da kötüsü, askeri harekat, zaten sınırlı bir kapasiteden muzdarip olan nispeten küçük Suriye ordusunu tüketebilir. Öte yandan, DEAŞ kalıntıları, özellikle ABD güçlerinin Suriye topraklarından tamamen çekilmesinden sonra, Suriye güçlerinin büyük bir kısmının da yurt dışında konuşlandırılmasını geri dönmek için bir fırsat olarak görebilir. Bir dış askeri macera, en azından son 18 ayını Suriye'nin kırılgan siyasi geçişini yönetmek ve 60 yıllık otoriter yönetim ve 15 yıllık savaş sebebiyle yıpranmış ve bitkin düşmüş bir devleti yeniden inşa etmekle geçiren Şara hükümeti için dikkat dağıtıcı bir faktör olacaktır.

er
ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında Barış Konseyi toplantısında imzalanan anlaşmayı elinde tutuyor, 22 Ocak 2026 (AFP)

Trump yönetiminin gündeme getirdiği bu önerinin olumsuz yönlerine gelince, göz ardı edilemeyecek kadar çoktur. İran'a karşı savaş ve Hürmüz Boğazı'nın kapatılması gibi, bu Suriye politikasını uygulamanın sonuçları da tahmin edilebilir ve ABD çıkarlarına son derece zarar vericidir. Buna karşılık, faydaları neredeyse yok denecek kadar az. Olumlu yönden bakıldığında, Suriye’nin harekete geçmesi, bir tür “yük paylaşımı”nı temsil edebilir ve bu, zorlu görevlerde ortaklardan yardım almak söz konusu olduğunda yönetim tarafından tercih edilen bir seçenek. Başkan Trump, bu planı, İsrail'in Hizbullah odaklı bir askeri harekat başlatması durumunda olabileceği gibi, İran'ı Hürmüz Boğazı'nı tekrar kapatmaya kışkırtmadan Hizbullah ile mücadele etmenin bir yolu olarak görüyor olabilir.

Hizbullah'ın silahsızlandırılması sürecinin ağır seyretmesi sebebiyle sabrı tükenen Başkan Trump, Suriye seçeneğini muhtemelen Hizbullah ikilemine hızlı bir çözüm olarak görüyor. Ancak, Suriye güçlerinin Lübnan'a konuşlandırılması bu ikilemi çözmeyecektir. Yönetimin, Washington'un arabuluculuğuyla yürütülen üçlü Lübnan-İsrail görüşmeleri kapsamında devam eden kademeli süreci sürdürmeyi tercih etmesi daha doğru olacaktır. Geçen hafta açıklanan çerçeve anlaşması bu yönde olumlu bir gelişmeydi.

Trump yönetiminin önerdiği Suriye girişimi kötü tasarlanmış ve tehlikelidir. Neyse ki, Başkan Şara, Washington'un talebiyle ilişkili risklerin farkında ve şimdiye kadar bu görevi reddetme bilgeliğini gösterdi. İronik bir şekilde, bu eski “cihatçı”nın sahip olduğu kendine hakim olma ve siyasi öngörü özelliği, sonunda yönetimi bir başka gereksiz dış politika krizinden kurtaracak şey olabilir.


Şam, İsrail'in güney Suriye'ye saldırılarını kınadı

İsrail işgal güçleri Dera'ya girdi (Arşiv- SANA)
İsrail işgal güçleri Dera'ya girdi (Arşiv- SANA)
TT

Şam, İsrail'in güney Suriye'ye saldırılarını kınadı

İsrail işgal güçleri Dera'ya girdi (Arşiv- SANA)
İsrail işgal güçleri Dera'ya girdi (Arşiv- SANA)

Suriye Dışişleri Bakanlığı bugün yaptığı açıklamada, İsrail güçlerinin ülkenin güneyindeki Kuneytra ve Dera vilayetlerinde gerçekleştirdiği kara operasyonlarını ve topçu saldırılarını "en sert şekilde" kınadı. Bakanlık, bu hamlelerin "Suriye’nin egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün açık bir ihlali" olduğunu vurguladı.

Gerginlik, dün Dera vilayetine bağlı Abidin köyüne İsrail güçlerinin girmesiyle zirveye ulaştı. Yerel kaynaklar ve resmi medya, köy sakinlerinin İsrail devriyesine taşlarla engel olmaya çalıştığını, ardından İsrail ordusunun topçu ateşiyle karşılık verdiğini bildirdi. Yaşanan çatışma ve top mermilerinin evlerin çevresine düşmesi üzerine köy sakinleri gece karanlığında bölgeyi terk ederek çevre köylere sığınmak zorunda kaldı.

Köydeki yerel yetkili Mahmud Muvaffak, İsrail güçlerinin köy çevresinde konuşlandığını ve yaşanan gerginliğin ardından bu sabah sükunetin sağlanmasıyla halkın evlerine geri döndüğünü belirtti. AFP muhabiri, köyde bir evin yakınında patlamamış İsrail top mermisini görüntüledi.

Operasyonların hızı artıyor

Beşşar Esed rejiminin Aralık 2024'te devrilmesinin ardından, İsrail'in Golan Tepeleri'ndeki silahsızlandırılmış bölgeyi aşarak Dera ve Kuneytra vilayetlerinde gerçekleştirdiği operasyonlar ve kara hareketleri son haftalarda belirgin şekilde arttı. Şarku’l Avsat’ın  "Sicil" adlı yerel izleme merkezineden aktardığına göre, haziran ayı boyunca bu iki vilayette 79 kara operasyonu, 28 baskın ve 13 alıkoyma olayı dahil olmak üzere yaklaşık 300 İsrail ihlali yaşandı.

İsrail ordusu dün yaptığı açıklamada, cumartesi günü Suriye'nin güneyindeki "güvenlik bölgesi" içerisinde bir grup silahlı kişiyi "etkisiz hale getirdiğini" duyurdu, ancak lokasyon bilgisi vermedi.

"Süresiz güvenlik bölgesi" stratejisi

İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz, geçtiğimiz perşembe günü yaptığı açıklamada, İsrail'in Lübnan'ın güneyi ve Gazze Şeridi'nde olduğu gibi, Suriye'nin güneyinde de herhangi bir tehdidi ortadan kaldırmak amacıyla "süresiz olarak" kalacağını vurgulamıştı.

Suriye rejiminin devrilmesinden bu yana İsrail, Suriye'deki askeri hedeflere yönelik yüzlerce hava saldırısı düzenledi ve tampon bölge dışında kara operasyonları yürüttü. Buna rağmen, taraflar arasındaki gerilime karşın, ABD'nin baskısıyla ocak ayında iki ülke arasında doğrudan görüşmeler yapıldı ve iki devlet arasındaki güvenlik anlaşmasına zemin hazırlamak amacıyla ortak bir koordinasyon mekanizması kurulması kararlaştırıldı.