Biden, İran nükleer anlaşmasını ‘öncelikleri’ arasından çıkardı mı?

Şarku’l Avsat’a konuşan uzmanlar: İran anlaşmaya dönmek yerine Rusya ile Çin'in kollarına atılmayı tercih ediyor

Geçen salı günü İsrail semâlarında yapılan ortak tatbikatlar sırasında bir savaş uçağı filosuna liderlik eden bir ABD bombardıman uçağı (AP)
Geçen salı günü İsrail semâlarında yapılan ortak tatbikatlar sırasında bir savaş uçağı filosuna liderlik eden bir ABD bombardıman uçağı (AP)
TT

Biden, İran nükleer anlaşmasını ‘öncelikleri’ arasından çıkardı mı?

Geçen salı günü İsrail semâlarında yapılan ortak tatbikatlar sırasında bir savaş uçağı filosuna liderlik eden bir ABD bombardıman uçağı (AP)
Geçen salı günü İsrail semâlarında yapılan ortak tatbikatlar sırasında bir savaş uçağı filosuna liderlik eden bir ABD bombardıman uçağı (AP)

Başkan Biden yönetiminin ‘İran'la nükleer anlaşmayı yeniden canlandırmaya yönelik müzakerelere dönmenin artık bir öncelik olmadığı’ şeklinde bir süredir devam eden vurgulamaları bu anlaşmanın ‘öldüğünün’ gerçek bir göstergesi mi, yoksa yönetimin gerçek tutumunu yansıtmayan gelip geçici ifadeler mi? Biden yönetimi, İran'daki halk protestolarına desteğin öncelik haline geldiğini ifade ederek geçtiğimiz günlerde bir yaptırım paketi açıklayan ve İran Devrim Muhafızları Ordusu’nu (DMO) terör örgütü olarak sınıflandırmayı inceleyen Avrupa Birliği (AB) ile birlikte rejim yetkililerini cezalandırma amaçlı bir baskı kampanyası yürüttüğünü söylüyor.
Eğer bu doğruysa, öncelik nükleer anlaşmayı yeniden canlandırmak değilse, ABD'nin İran Özel Elçisi Robert Malley’in geçen hafta İran'ın Birleşmiş Milletler (BM) Büyükelçisi ile yaptığı gizli görüşmenin mantıklı açıklaması nedir?
Bazı analistler, İran'ın Rusya'nın Ukrayna'ya açtığı savaşa müdahale ederek bir ‘hata’ yapmış olabileceğini ve bunun nükleer müzakerelerin durdurulmasını ve hatta iptal edilmesini hızlandırmış olabileceğini söylüyor. Nitekim ABD’li ve Batılı yetkililerin vurgulamalarına göre önceki ‘teklifleri’ reddeden Tahran'dı.
Analistler, İran müdahalesinin, Ukrayna işgalinin bir sonucu olarak ortaya çıkan yeni uluslararası dengelere karşı Washington'un duruşunu yanlış değerlendirmesi neticesinde Tahran'ın hesaplarında yaptığı stratejik bir ‘hata’ olabileceği görüşünde. Ancak Biden yönetiminin Washington'un müttefikleri ve ortaklarının fikir ayrılığına rağmen nükleer anlaşmaya geri dönme ısrarı, bu dönüşün tehlikesini gösteriyor. Bazıları bunun Tahran'a bölgedeki ve dünyadaki istikrarsızlaştırıcı politikalarını devam ettirmesi için daha fazla imkan sağlayacağını düşünüyor, ki aslında bu Biden yönetiminin kendisinin de uyarıda bulunmaya devam ettiği bir mesele.

Rusya ve Çin'in kollarında
Washington merkezli Demokrasileri Savunma Vakfı'nın (FDD) kıdemli danışmanlarından Richard Goldberg, 'önceliğin' azalmasından söz edilmesinin, İran'ın pozisyonundaki bir değişikliğin farklı bir önceliğe yol açabileceğini gösterdiğini söylüyor. Goldberg, Şarku'l Avsat'a yaptığı açıklamada “Bu, konunun masaya yatırılmamasının sebebinin aslında Tahran'ın şu ana kadar anlaşmaya yanaşmaması olduğu anlamına geliyor” ifadelerini kullandı.
Goldberg “İran'a uygulanan BM yaptırımlarına geri dönüldüğü görülmedikçe anlaşma masada kalacak” dedi.
Malley’in İranlı yetkililerle yaptığı gizli görüşmeler hakkında Goldberg “Olası bir nükleer anlaşma hakkında mesajlar vermek, rehine müzakereleri veya Siamak Namazi davası gibi mahkum takası ile ilgili mesajları sürdürmek ya da Tahran ile Moskova’nın arasını açmaya çalışmak gibi bu görüşmelerin yapılmasının birkaç muhtemel sebebi var. Tam olarak bilmiyoruz ancak şüphe uyandırıyor ve rejime ‘Bakın ABD’liler bizimle konuşuyor’ diyerek protestoları zayıflatma fırsatı veriyor” yorumunda bulundu.
Goldberg, İran'ın Ukrayna savaşına müdahalesinin en olası nedeninin ‘çoğu ABD’li gözlemcinin bir çıkış noktası olarak kabul edemediği bir neden’ olduğunu; yani İran’ın ‘artık bir nükleer anlaşma yapmak yerine kendisini Rusya ve Çin’in kollarına atmak istemesi’ olduğunu söyledi. Goldberg “İran Rusya’ya yardım ederek ne kaybetti? Şu ana kadar hiçbir şey” dedi. BM yaptırımlarına geri dönüş yok, askeri güç kullanma tehdidi yok ve Washington ile Brüksel'de bir anlaşmaya varma ‘çaresizliğinde’ de bir değişiklik yok. Zira bir ateşkes anlaşması için çabalamak, askeri güç kullanımını gerektirebilecek yakın bir krizle yüzleşmekten daha kolay.

Diplomatik kanallar
Washington Yakın Doğu Politikaları Enstitüsü Araştırma Direktörü Patrick Clawson, anlaşmanın artık bir öncelik olmadığı veya öldüğü şeklindeki açıklamaların, 'ABD hükümetinin İran'ın nükleer programı ile ilgili diplomasi trafiğini durduracağı' anlamına gelmediğini söyledi. Clawson, Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda şu ifadeleri kullandı:
“ABD hükümeti, beş daimi üyeyle ortak bir cepheyi (mümkün olduğunca) korumaktan başka bir sebep olmazsa bu diplomasiyi sürdürecektir. İranlılar ABD hükümetinin temsilcileriyle gizli bir toplantı yapmayı kabul ediyorsa bu, ABD yetkililerinin hala iletişim kurabildiği ve dinleyebildiği anlamına geliyor. Diplomatların yaptığı şey budur.”
Clawson “İranlılar beklenmedik bir şekilde anlaşmayı yeniden canlandırma konusunda ciddi bir teklif sunarsa, Biden yönetimi ve Avrupalılar ne yapmaları gerektiğini tartışacaklar” dedi. Tek bir şeyin net olduğuna işaret ederek ‘hem Biden ekibi hem de Avrupalıların, İranlılardan geçen Ağustos ayında üzerinde uzlaşılanlardan daha fazlasını istediğini’ kaydetti. Özellikle İranlıların birçok davranışı ışığında daha fazla denetim aracına ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) ile çalışmaya ihtiyaç duyulacağını vurguladı.
Clawson öte yandan ‘Biden’ın ekibinin, ABD’lilere Trump'tan çok farklı olduklarını, anlaşmadan çekilmekle hata yaptığını ve ekibin Trump'ın yaptığı hataları düzeltebileceğini göstermek istediğini’ belirtti. İran'ın bir Avrupa savaşına müdahil olmasını cüretkar bir adım olarak nitelendiren Clawson “Bunun açıklamalarından biri, İranlıların Avrupalıların nasıl tepki vereceğini yanlış değerlendirdikleri yönünde olabilir. Ancak benim yorumum şu ki, İranlılar Avrupa ile pek ilgilenmemeye karar verdiler. Zira ABD karşı çıktığı sürece Avrupa’nın onlara bir yardımcı dokunmayacak. Avrupa'da ihtiyaçları olan pek bir şey yok” dedi.

Malley’in görevden alınması
Öte yandan Amerikan Girişimcilik Enstitüsü’nün kıdemli danışmanlarından Michael Rubin, Biden’ın ‘önceliğin’ değiştiğinden bahsederken samimi olmadığını söylüyor. Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda Rubin şu açıklamada bulundu:
“Biden, anlaşmanın öldüğünü söylerse anlaşmayı eleştirenlerin, yönetiminin İran ile ilgili yaptıklarını önemsemeyi bırakacaklarını düşünüyor. Bu sırada Özel Elçi Robert Malley müzakerelerde ilerlemeye devam ediyor ve İran'ın BM Büyükelçisi’yle iletişimi sürdürmek için görüşüyor (...) Anlaşma gerçekten ölürse veya Biden'ın politikası gerçekliğe göre ayarlanacak olursa, Malley'i görevden alma veya onu yeni şartlar ile görevlendirme zamanı gelmiş demektir. Özetle, Biden'ın ağzından çıkan tek bir kelimeye inanmıyorum.”
Rubin’e göre 2009'da dönemin ABD Başkanı Barack Obama İran rejimiyle anlaşmak istediği için protestocuları görmezden geldi. Ne yazık ki, bugün tarih tekerrür ediyor gibi görünüyor. İran rejimi yetkililerine kesik kesik yaptırımlar uygulansa da, bu, eski Dışişleri Bakanı Mike Pompeo'nun uyguladığı ‘azami baskı’ politikası ile karşılaştırıldığında hiçbir şey. Rubin, Tahran'ın hesaplarına göre bunun bir zafer olduğunu söyledi. Zira İranlılar Rusya ile ilişkilerini güçlendiriyorlar. Ayrıca, özellikle İran Hava Kuvvetleri'ndeki çoğu savaş uçağının ortalama yaşının şu anda 40'ı aştığı göz önüne alınırsa, yeni Rus uçakları satın almalarını sağlayacak ve oldukça ihtiyaçları olan para veya krediyi elde edebilirler.
Rubin, Robert Malley ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan'ı hedef alarak “Açıkçası Malley’in annesi Cezayir'de İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler) ile çalışıyordu. Babası Mısır'da aşırı sol görüşlü bir sosyalistti ve Soğuk Savaş sonrası durumun bunu değiştirmesine izin vermeyecekti” ifadelerini kullandı. Sullivan konusunda ise şu yorumda bulundu:
“İranlılarla gizli müzakerelere girmeye karar verdiğinde nispeten kıdemsiz bir çalışandı. Çoğu analist, İranlıların onunla oynadığını ve Hillary Clinton'u kandırmaya çalıştıklarını fark etti. Dünyanın nasıl işlediğini bilmiyordu. Tıpkı Dennis Ross'un Yaser Arafat'la konuşarak yaptığı gibi, bunu kendisi için bir bilet olarak gördü. Sullivan büyük bir hata yaptığını kabul etmek istemiyor.”



ABD’nin İsrail Büyükelçisi, Gazze'de yaşanan insanlık dramına karşı uyarıları engelledi

İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik askeri operasyonu sırasında, kuzeydeki Beyt Lahiya’da ağır hasar gören Filistinlilere ait evler (18 Aralık 2024 – Reuters)
İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik askeri operasyonu sırasında, kuzeydeki Beyt Lahiya’da ağır hasar gören Filistinlilere ait evler (18 Aralık 2024 – Reuters)
TT

ABD’nin İsrail Büyükelçisi, Gazze'de yaşanan insanlık dramına karşı uyarıları engelledi

İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik askeri operasyonu sırasında, kuzeydeki Beyt Lahiya’da ağır hasar gören Filistinlilere ait evler (18 Aralık 2024 – Reuters)
İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik askeri operasyonu sırasında, kuzeydeki Beyt Lahiya’da ağır hasar gören Filistinlilere ait evler (18 Aralık 2024 – Reuters)

ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) çalışanları, 2024’ün ilk aylarında, Gazze’nin kuzeyinde gıda ve tıbbi yardım eksikliğinin kritik boyutlara ulaştığına dair uyarılarını, dönemin ABD Başkanı Joe Biden yönetimindeki üst düzey yetkililere iletti. Şarku'l Avsat'ın Reuters’tan aktardığı habere göre, söz konusu uyarılar kurum içi yazışmalar yoluyla yapıldı.

Hamas’ın 7 Ekim 2023’teki saldırılarının ve İsrail’in Gazze’ye kara harekâtının üzerinden üç ay geçtikten sonra hazırlanan iç mesajda, Ocak ve Şubat aylarında iki aşamada bölgeye giden Birleşmiş Milletler çalışanlarının sahada gözlemlediği sarsıcı manzaralar ayrıntılı biçimde yer aldı.

frgtyu7
Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Beyt Lahiya’da, hayır mutfağından pişmiş yemek almak için bekleyen Filistinliler, 28 Nisan 2025 (Reuters)

Çalışanlar, yollarda insan uyluk kemiği ve başka kemikler gördüklerini, araçlarda bırakılmış cesetlere rastladıklarını aktardı. Ayrıca özellikle gıda ve temiz içme suyu başta olmak üzere insani ihtiyaçlarda “felaket düzeyinde” bir eksiklik bulunduğunu vurguladılar.

Ancak Reuters’in görüştüğü dört eski yetkili ile incelenen belgelere göre, ABD’nin İsrail Büyükelçisi Jack Lew ve yardımcısı Stephanie Hallett, telgrafların yeterli tarafsızlık içermediği gerekçesiyle ABD hükümeti içinde daha geniş biçimde dağıtılmasını engelledi.

Gazze’deki duruma resmî itiraf meselesi

Altı eski ABD’li yetkili, Şubat 2024’te gönderilen telgrafın, yılın ilk yarısında iletilen ve İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşı nedeniyle sağlık, gıda, hijyen koşullarındaki hızlı bozulmayı ve toplumsal düzenin çöküşünü belgeleyen beş telgraftan biri olduğunu söyledi.

vf
Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye’de, savaşta yıkılan binaların enkazı arasında yürüyen Filistinliler, 6 Ocak 2026 (Reuters)

Reuters bu telgraflardan birini inceledi. Diğer dört telgrafın da Lew ve Hallett tarafından “tarafsızlık” kaygısıyla engellendiğini, içeriklerini bilen dört eski yetkili doğruladı.

Üç eski ABD’li yetkili, bu telgraflardaki ayrıntıların olağanüstü derecede sarsıcı olduğunu ve yönetim içinde geniş biçimde paylaşılsaydı üst düzey karar alıcıların dikkatini çekeceğini belirtti. Yetkililere göre bu durum, Biden’ın aynı ay yayımladığı ve ABD istihbarat ve silah tedarikini İsrail’in uluslararası hukuka uyumuna bağlayan ulusal güvenlik muhtırasına yönelik denetimi de sıkılaştırabilirdi.

O dönem USAID’de Batı Şeria ve Gazze’den sorumlu bilgi birimi başkan yardımcısı olan Andrew Hall, “Telgraflar insani bilgiyi aktarmanın tek yolu değildi; ancak büyükelçinin Gazze’deki gerçek durumu resmen kabul etmesi anlamına gelirdi” dedi.

ABD’nin Kudüs Büyükelçiliği, bölgedeki diğer büyükelçiliklerden gelenler de dahil olmak üzere Gazze’ye ilişkin telgrafların çoğunun hazırlanması ve dağıtımını denetliyordu. Üst düzey bir eski yetkili, Büyükelçi Lew ve yardımcısı Hallett’in sık sık USAID yönetimine, telgraflardaki bilgilerin zaten medyada geniş biçimde yer aldığını söylediklerini aktardı.

Eski Dışişleri Bakanı Antony Blinken ile Biden’ın temsilcileri, söz konusu telgrafların hiçbir zaman ABD hükümetinin üst kademelerine ulaşmadığı iddiasına ilişkin yorum taleplerine yanıt vermedi.

Gazze savaşı, Hamas’ın 7 Ekim 2023’te düzenlediği ve 1.250’den fazla kişinin öldüğü saldırıların ardından başladı. Filistin Sağlık Bakanlığı verilerine göre Gazze’de hayatını kaybedenlerin sayısı 71 bini aştı.

ABD Başkanı Donald Trump, geçen yıl eylülde Beyaz Saray’da İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yanında Gazze için barış planını açıklamış olsa da, çatışmalar durmadı. Filistin Sağlık Bakanlığı’na göre, ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana yaklaşık 481 kişi daha öldürüldü.

Biden yönetiminin savaş boyunca İsrail’e verdiği destek, Demokrat Parti içinde derin bir bölünmeye yol açtı ve konu parti adayları açısından hâlâ çözülmüş değil. Reuters/Ipsos’un geçen ağustosta yaptığı ankete göre, Demokratların yüzde 80’inden fazlası İsrail’in Gazze’deki askerî karşılığının aşırı olduğunu ve ABD’nin açlık riskiyle karşı karşıya olan Gazze halkına yardım etmesi gerektiğini düşünüyor.


Trump’ın kararları Suriye’nin çehresini nasıl değiştirdi?

Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)
Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)
TT

Trump’ın kararları Suriye’nin çehresini nasıl değiştirdi?

Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)
Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)

Bölgesel ve uluslararası düzeyde son derece karmaşık bir tabloda; güvenlik dosyalarının stratejik, ekonomik başlıkların ise siyasi alanla iç içe geçtiği bir ortamda, ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, Ocak 2025’te Beyaz Saray’a dönüşünden bu yana Suriye dosyasına yaklaşımını yeniden şekillendiriyor. Barack Obama ve Joe Biden dönemlerinde tereddütler ve çelişkili gündemlerle karakterize edilen Amerikan politikalarının ardından Washington, bugün ideolojik kaygılardan ve uzun vadeli riskli bahislerden uzak, sahada sonuç üretmeyi ve hassas dengeleri kontrol etmeyi önceleyen daha doğrudan ve “pragmatik” bir çizgiye yönelmiş durumda.

Bu yeni yaklaşım; eski rejimin çöküşü, iç meşruiyetini pekiştirmeye ve uluslararası tanınma elde etmeye çalışan yeni bir hükümetin yükselişi, DEAŞ tehdidinin sürmesi, İran nüfuzunun gerilemesi ve Suudi Arabistan, Türkiye ile Katar’ın artan bölgesel rolleri gibi Suriye sahasındaki temel değişkenlere yanıt niteliği taşıyor. Bu çerçevede Washington, Orta Doğu’da istikrarı dayatma, doğrudan askerî angajmanın maliyetini azaltma ve kalkınma ile yatırım projelerinin önünü açma esasına dayanan “Trump doktrini” ile uyumlu bir yeniden konumlanmaya gidiyor.

İdeolojiden önce çıkarlar

Abaad Eğitim ve Stratejik Araştırmalar Merkezi’nden Firas Fahham, Trump’ın Suriye politikasının “tam anlamıyla pragmatik” olduğunu, uluslararası ve ekonomik çıkarları merkeze alarak yeni Suriye hükümetinin ideolojik arka planını ikinci plana ittiğini belirtiyor. Fahham’a göre Washington ile Şam arasındaki yeni kesişimin temel dayanağı, “İran’ın Suriye’ye yeniden nüfuz etmesinin önlenmesi” hedefi ve bu başlık mevcut ABD yönetiminin öncelikleri arasında ilk sırada yer alıyor.

Bu yaklaşımın, ABD’nin bölgedeki Arap müttefiklerinin tutumlarından ayrı düşünülemeyeceğini vurgulayan Fahham; başta Suudi Arabistan olmak üzere Türkiye ve Katar’ın yeni Suriye hükümetine açık destek verdiğini, Trump yönetiminin de bu tutumlara “bölgesel ittifakların yeniden inşasında temel bir sütun” olarak yanıt vermeye hazır olduğunu ifade ediyor.

fgthyu
ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın, 24 Mayıs’ta Türkiye’de Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile gerçekleştirdiği görüşmeden bir kare (EPA)

Önceki yönetimlerle kıyaslandığında Fahham, Obama ve Biden dönemlerinin “İran’ın bölgede elinin serbest bırakıldığı, özellikle Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile kurulan yakın ittifak üzerinden azınlık nüfuzunun desteklendiği bir çizgi izlediğini; bunun da sahayı daha karmaşık hâle getirdiğini ve güvenliği sağlayabilecek merkezi bir devletin kurulma ihtimalini zayıflattığını savunuyor.

Riyad’dan Washington’a: Dönüm noktaları

Trump’ın yeni Suriye politikasındaki kritik duraklara değinen Fahham, başlangıç noktasının Haziran ayında Riyad’da yapılan görüşmeler olduğunu söylüyor. Bu temaslar sırasında ABD Başkanı Trump, Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın talebiyle Suriye’ye yönelik yaptırımların kaldırıldığını açıklamış; bu adım Washington’dan Şam’a gönderilen ilk olumlu mesaj olarak yorumlanmıştı. Ardından Trump, Suudi Veliaht Prensi ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’yı bir araya getiren üçlü bir görüşme gerçekleştirdi. Trump’ın Şara’ya yönelik dikkat çekici övgüleri, ABD’nin siyasi açılım arzusunu açık biçimde ortaya koydu.

d
10 Kasım’da Washington’da Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın ABD Başkanı Donald Trump ile Beyaz Saray’daki görüşmesinin ardından, Suriye liderinin destekçileri Beyaz Saray önünde toplandı (EPA)

Fahham’a göre asıl dönüm noktası ise Kasım ayında düzenlenen Washington Zirvesi oldu. Trump’ın Beyaz Saray’da Cumhurbaşkanı eş-Şara’yı kabul ettiği bu görüşme, kritik bir kırılma anı olarak değerlendiriliyor. Zirvenin ardından ABD yönetimi, Kongre üzerinde Sezar Yasası’nın iptali için baskı kurmaya başladı; eş zamanlı olarak Suriye’nin DEAŞ’a karşı uluslararası koalisyona dâhil edildiği açıklandı. Bu gelişmeler, iki ülke arasındaki ilişkinin sınırlı koordinasyondan ittifaka yakın bir düzeye taşındığını gösterdi.

SDG ve Fırat’ın doğusunun geleceği

SDG dosyasına ilişkin değerlendirmesinde Fahham, Trump yönetiminin konuya tamamen pratik bir pencereden yaklaştığını; yeni Suriye hükümetiyle ilişkiler ile Türkiye’nin çıkarları arasında denge gözettiğini belirtiyor. Biden dönemine kıyasla SDG’ye verilen desteğin belirgin biçimde azaldığını ifade eden Fahham, Washington’un DEAŞ’la mücadelede Şam’ı en etkili aktör olarak görmeye başladığını söylüyor.

Bu yaklaşımın, ABD’li düşünce kuruluşlarının raporlarına dayandığını belirten Fahham, geçmişte Kürt bileşene tek taraflı yaslanmanın ve Fırat’ın doğusundaki uygulamaların mağduriyet duygusu yarattığını ve DEAŞ’ın bunu istismar ederek eleman devşirdiğini hatırlatıyor. Bu nedenle ABD yönetimi, SDG’yi tamamen terk etmek yerine, Şam’la iş birliğinin daha verimli olacağına ikna olmuş durumda. Fahham'ın Şarku'l Avsat'a yaptığı değerlendirmeye göre hedef; SDG’nin Suriye devleti içine entegre edilmesi ve güvenlik statüsünün yeniden düzenlenmesi.

İsrail’in Suriye’nin güneyindeki operasyonlarına da değinen Fahham, Washington’un Başbakan Binyamin Netanyahu’nun politikalarından “memnuniyetsizlik” duyduğunu; bu adımların bölgesel istikrarı zedelediğini ve Trump’ın kalkınma vizyonuyla çeliştiğini vurguluyor. ABD’nin, Suriye hükümetinin zayıflatılmasının İran nüfuzunun ve DEAŞ faaliyetlerinin yeniden canlanmasına yol açabileceğinden endişe ettiği belirtiliyor.

Süveyda özelinde ise ABD yönetiminin, vilayetin devlet yapısına entegre edilmesi gerektiği görüşünü benimsediği aktarılıyor. Fahham, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın “Ortadoğu’da adem-i merkeziyetçilik başarısız oldu” yönündeki sözlerini hatırlatarak, Washington’un birleşik bir Suriye’yi destekleme eğilimini vurguluyor.

Askeri kurumun bakışı

Silahlı gruplar üzerine çalışan araştırmacı Raid el-Hamed ise ABD’nin tutumuna askerî perspektiften tamamlayıcı bir okuma sunuyor. Hamed, Trump’ın ilk döneminde asker çekme ve SDG ile ortaklığı sonlandırma eğiliminde olduğunu; ancak 2019 Mart’ında Baguz’daki çatışmaların ardından üst düzey askerî komutanların DEAŞ’ın geri dönebileceği yönündeki uyarıları nedeniyle yaklaşık 2 bin ABD askerinin bölgede kaldığını hatırlatıyor. ABD-SDG ortaklığının, 2015’te Kobani savaşlarına dayandığını ve Washington’un SDG’yi kara gücü olarak kullandığını da ekliyor.

Ancak Hamed’e göre, Beşşar Esed rejiminin düşmesinin ve Suriye’nin uluslararası koalisyona katılmasının ardından şekillenen yeni politika, Fırat’ın doğusunda herhangi bir bağımsız yapının tanınmamasını ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne benzer federal modellerin reddedilmesini esas alıyor. Bu yeni yaklaşımın, SDG’ye Türkiye karşısında gerçek Amerikan güvenceleri içermediğini vurgulayan Hamed, örgütün Suriye ordusu ve güvenlik kurumlarına entegrasyonu yönünde baskı bulunduğunu belirtiyor. Şam yönetiminin devlet dışı silahlı varlığı reddeden bu vizyonuna SDG’nin hâlen karşı çıktığını, Mart ayında imzalanan anlaşma için belirlenen sürenin yıl sonunda dolacağını da sözlerine ekliyor.

Genel tabloya bakıldığında, Suriye sahasının geleneksel çatışma denklemlerini aşan, çıkarlar ve karşılıklı güvenlik düzenlemeleriyle şekillenen yeni bir evreye girdiği görülüyor. Washington ve özellikle Riyad ile Ankara gibi bölgesel müttefikleri, Şam’daki yeni liderliğin istikrarı tesis edip kaos dönemini kapatabileceğine oynarken, bu sürecin başarısının önümüzdeki aylarda sahadaki sınavlara bağlı olacağı ifade ediliyor. Gözlemcilere göre, “yeni cumhuriyetin” iç uzlaşı gereklilikleri ile dış ittifakların şartlarını dengeleme kapasitesi, bu dönüşümün ABD’nin bölgedeki yıllara yayılan tereddütlerini gerçekten sona erdirip erdirmeyeceğini belirleyecek temel ölçüt olacak.


Suudi Arabistan-ABD görüşmesinde Gazze, Sudan, Yemen ve Ukrayna'daki gelişmeler ele alındı

Prens Faysal bin Ferhan dün Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
Prens Faysal bin Ferhan dün Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
TT

Suudi Arabistan-ABD görüşmesinde Gazze, Sudan, Yemen ve Ukrayna'daki gelişmeler ele alındı

Prens Faysal bin Ferhan dün Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
Prens Faysal bin Ferhan dün Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan ve ABD'li mevkidaşı Marco Rubio, Gazze Şeridi, Sudan, Yemen ve Rusya-Ukrayna krizindeki gelişmeleri ele alarak bu konularda ve uluslararası barış ve güvenliğin sağlanması için sarf edilen çabalar hakkında görüş alışverişinde bulundular.

Washington'da ABD Dışişleri Bakanlığı merkezindedün bir araya gelen ikili, iki ülkeyi ilgilendiren bölgesel ve uluslararası konularda koordinasyon ve ortak eylemleri yoğunlaştırmanın yollarını ele aldı.

Prens Faysal bin Ferhan ve Rubio iki ülke arasındaki stratejik ilişkileri ve bu ilişkileri çeşitli alanlarda geliştirme ve iyileştirme fırsatlarını gözden geçirdiler.

sdfrgt
Bakan Rubio, dün Washington'daki bakanlık merkezinde Prens Faysal bin Ferhan'ı kabul etti (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre toplantıya Suudi Arabistan'ın ABD Büyükelçisi Prenses Rima bint Bendar bin Sultan, Siyasi İşlerden Sorumlu Bakan Danışmanı Prens Musab bin Muhammed el-Ferhan ve Bakan Danışmanı Muhammed el-Yahya da katıldı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı, iki ülke arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesini ele almak ve en önemli bölgesel ve uluslararası meselelerle ilgili gelişmeleri ve bunlar üzerinde sarf edilen çabaları görüşmek üzere resmi bir ziyaret için salı günü Washington'a geldi.

Ziyaret, ABD Başkanı Donald Trump'ın mayıs ayında Suudi Arabistan'a yapmayı planladığı ve ikinci dönemindeki ilk dış gezisi olan ziyaretin öncesinde gerçekleşiyor.