Siyasiler genelde yalan söyler… Peki seçmenler neden içerliyor?

İnsanların yalancı siyasetçilerden nefret etmesinin birçok sebebi var ama bilimsel hiçbir delili yok

Eğitimi, işi, hayır işleri ve spor etkinliği hakkında yalan söylediği basın tarafından ortaya çıkarılan ABD Temsilciler Meclisi üyesi George Santos / Fotoğraf: Reuters
Eğitimi, işi, hayır işleri ve spor etkinliği hakkında yalan söylediği basın tarafından ortaya çıkarılan ABD Temsilciler Meclisi üyesi George Santos / Fotoğraf: Reuters
TT

Siyasiler genelde yalan söyler… Peki seçmenler neden içerliyor?

Eğitimi, işi, hayır işleri ve spor etkinliği hakkında yalan söylediği basın tarafından ortaya çıkarılan ABD Temsilciler Meclisi üyesi George Santos / Fotoğraf: Reuters
Eğitimi, işi, hayır işleri ve spor etkinliği hakkında yalan söylediği basın tarafından ortaya çıkarılan ABD Temsilciler Meclisi üyesi George Santos / Fotoğraf: Reuters

Tarık eş-Şami
Eğitimi, işi, hayır işleri, spor etkinliği ve hatta ikamet adresi hakkında yalan söylediği basın tarafından ortaya çıkarıldıktan sonra ABD Temsilciler Meclisi'nin yeni üyesi George Santos'un uydurduğu yalanın boyutu, Amerikan toplumunu son günlerde dehşete uğratan istisnai durumlardan biri olabilir.
Ancak Amerika ve birçok dünya ülkesindeki siyasetçilerin, seçilmek veya işlerini kendilerine uygun şekilde yürütmek için genelde yalan söyledikleri düşüncesi, seçmenlerin çoğunluğu nazarında neredeyse kabul edilir ve anlaşılır.
Peki niçin içerliyorlar ve tüm yalanlar zorunlu olarak ahlaken yanlış mı?

İki ayrı yüz
Bazıları, genelde insanların çoğunun yaptığı özel ve halka açık konuşmalar arasındaki uyuşmazlıkları ikiyüzlülük değil, zevk ve nezaketin dayattığı kabul edilebilir bir şey olarak görebilir.
Sözgelimi can sıkıcı akrabalara ziyaretlerinden memnun olduğumuzu söyleriz veya beceriksiz bir garsona kötü hizmetinden ötürü teşekkür ederiz ya da hatalı olduklarını bildiğimiz patronlarla hemfikir görünürüz.
Bununla beraber bu bazıları, siyasette ikiyüzlülük ve yalanı kabullenmezken diğer bazıları bunları, iki ayrı şekilde kullanılabilecek araçların bir örneği olarak görür.
Birinci şekilde yalan, Başkan Richard Nixon'ın Watergate skandalına karıştığını reddetmesinde olduğu gibi aşırı, yasadışı ve kişisel çıkarlar için kullanılır.
İkinci şekilde ise Başkan Abraham Lincoln'un Amerikan iç savaşını engelleme çabası gibi meşru kamusal çıkarlar için ya da Başkan Dwight D. Eisenhower'ın Soğuk Savaş esnasında Sovyetler Birliği'nin kendi toprakları üzerinde bir Amerikan casusluk uçağını düşürmesini inkârı gibi ABD'nin itibar ve güvenliğini korumak için kullanılabilir. 
Bununla beraber son yıllarda siyasetçilerin yalan söyleme oranları epeyce arttı ve olgu, en yüksek güç seviyelerinden en düşük seviyelere taşındı.
Amerikan medyası neredeyse her gün toplumun dikkatini, sağcı veya solcu siyasetçilerin diğer tarafa karşı dillendirdiği yalanlara çekiyor.
Bu yalanlar da çoğunlukla Amerikalıları bitkinliğe, hüsrana ve güvensizliğe uğratacak kadar açık ve kaba oluyor.
New York eyaletinden Temsilciler Meclisi üyesi George Santos'un tüm hayal sınırlarını aşan yalanları ise insanların, siyasetçilerin neden yalan söylediğine dair sorgulamalarını yeniden gündeme getirdi.
Ama en önemli soru hâlâ şu:
Halk ve seçmenler, siyasetçilerin yalan söylediklerini biliyorsa niçin patlayan bir yalan bombasıyla her yüzleşmelerinde dehşete uğruyorlar?

Bütün siyasetçiler yalancı mı?
Genelleme yapmak yanlış olsa da ABD'de ve dünyanın birçok ülkesinde farklı zamanlarda "tüm siyasetçilerin yalancı oldukları" şeklinde yaygınlaşmış bir klişe var.
Bu genelde, siyasetçilerin doğrudan ziyade yalan söyleyerek elde ettikleri kazançlar sebebiyle zihinlere yer etmiş bir imajdır.
Örneğin kendilerine, toplumlarına veya siyasi geleceklerine zararlı olduğunu düşündükleri bilgileri gizlerken ya da sahip olmadıkları güçlere ve hak etmedikleri üstünlüklere sahip olduklarını iddia ederken yalan söylerler.
Seçmenler, onları hesaba çekmek için doğru bilgilere ihtiyaç duyduğunda ve yalanları ortaya çıkarmak için bu bilgileri elde etmede zorlukla karşılaştıklarında siyasetçilerin performansını değerlendirmek zorlaşıyor. 
Siyasette yalan meselesi kadim, hatta kökü tarihin derinliklerinde olsa da olgunun sınırlarının genişlemesi, güven eksikliğini sonuç verdiği göz önünde bulundurulunca Amerika'da dikkate değer şekilde endişelendirici bir hal aldı.
Nitekim dürüstlük, siyasetçilerde olması en çok istenen özelliklerden biri kabul edilir, çünkü bu, başkaları tarafından görülmediğinde bile ahlaki tavra bağlılık için güçlü bir motivasyon sağlar.
Bununla beraber dürüst ve yalancı siyasetçileri ayırt etmeye çalışan seçmenler, rahatsızlık veren bir sorun ve büyük bir zorlukla yüzleşiyor, zira stratejik hile yöntemlerini ustalıkla uygulayan veya sorumluluğu başkasına yükleyen siyasetçiler, dürüst görünmeye çalışıyor. 

Nefret yok
Siyasette dürüstlük önemli olsa da davranışsal ekonomide ve sosyal psikolojide seçmenlerin ve halkın yalancı siyasetçilerden nefret ettiğine dair bir delil yok.
Stanford Üniversitesi'nin yayınladığı bir araştırma yalandan hazzetmeyen siyasetçilerin yeniden seçilme şanslarının diğerlerine göre daha az olduğunu ortaya koydu ki bu, dürüstlüğün siyasette işe yaramayabileceğini gösteriyor.
Aynı şekilde daha önce yapılan araştırmalar da toplum nazarında daha az kabul gören kişisel özelliklere sahip siyasetçilerin, tekrar seçilme gibi çeşitli siyasi başarı göstergelerinde başkalarına üstün geldiğini ortaya çıkardı. 
Sahtekarlık durumunda, dürüst olmayan siyasetçiler, bencil başka hedeflerini gerçekleştirme peşinde ahlaki normlara meydan okumaya daha hazır olurlar.
Eğer fark edilmezler veya cezalandırılmazlarsa ahlaki normlara meydan okuma yetenekleri, onlara yönetimde siyasi bir üstünlük verebilir ve iktidarda daha uzun bir süre kalmalarının yolunu açabilir.
Bazen tecrübeden yoksun dürüst siyasetçilerse bu ahlaki ikilemlerle yüzleştiklerinde içerler ve tekrar aday olmayı kabul etmezler. 
Bununla beraber seçmenlerin çoğunluğunun yalancı siyasetçilerden nefret etmemesi, onların birçok siyaset bilimci ve filozofun sebeplerine dair çeşitli yorumlar sunduğu davranışlarından memnun olmadıkları anlamına gelmez. 

Saygısızlık
Aydınlanma çağı filozofu Immanuel Kant'a göre yalandan duyulan hoşnutsuzluğun ilk sebebi, bunun bir tür saygısızlık olmasıdır.
Onun ifadesiyle, "bana yalan söylediğinde bana, seninle aynı ahlaki değere sahip biri olarak değil kendi hedeflerine ulaşmak için manipüle edilen bir nesne veya bir araç ya da alet gibi muamele etmiş oluyorsun."
Bundan dolayı Kant bu ilkeyi, ne kadar faydalı olursa olsun tüm yalanları kınamak için bir sebep olarak yeterli gördü.
Ancak diğer filozoflar, bazı yalanların vatandaşlara saygı ile bağdaştırılabilecek ölçüde önemli olduğunu düşünmüşlerdir.
Bu bağlamda Platon, Devlet adlı eserinde kamu yararı, yöneticinin yalan söylemesini gerektiriyorsa yöneticileri kendilerini aldattığı için vatandaşların müteşekkir olmaları gerektiğini savunuyor. 
Michael Walzer gibi çağdaş siyaset bilimci filozoflar, siyasetin ittifaklar kurmayı ve tavizler ve değiş tokuşlarla dolu bir dünyada bazen hileyi içeren anlaşmalar yapmayı gerektirdiği düşüncesinden hareketle bu görüşe katılıyor.
Walzer'a göre "Bu tür eylemlerle ellerini kirletmeye hazır olmayan kimse siyasette başarılı olamaz, aksine seçmenlerin, etkin siyasi yükümlülük buysa, bunu yapan siyasetçileri tercih etmeleri gerekir."
Siyasi yalanlar ve halkın cehaletinden faydalanmak, genel manada yanlış olsa da bazı durumlarda bu hataları yapmak, çok daha büyük kötülüklerden sakınmak için tek yoldur.
Georgetown Üniversitesi'nde siyaset felsefecisi olan Jason Brennan, aldatmaca, cahil veya kötü niyetli seçmenlerin zararlı politikalar ortaya koymasını engelliyorsa siyasetçilerin bazen halka yalan söylemelerini haklı buluyor.
Mesela bağnaz seçmenler köleliği ya da ırksal ayrımcılığı tercih ediyorsa bir adayın bu tutumları destekliyormuş gibi yapması, daha sonra göreve geldiğinde seçim vaatlerinden geri adım atması haklı görülebilir. 
Brookings Enstitüsü'nde kıdemli bir araştırma görevlisi olan Jonathan Rauch'a göre "birçok durumda yarar sağlayabilecek siyasi aldatmacanın yaygınlaşmasının nedeni, siyasi ikiyüzlülüğün bazen anlaşmaları, müzakereleri ve diplomatik manevraları kolaylaştırmak için gerekli bir araç haline gelmesidir."

Güveni kötüye kullanma
Seçmenlerin siyasetçilerin yalanlarından memnun olmamasının ikinci sebebi, öngörülebilirlik düşüncesinde yatmaktadır.
Adaylar, seçimler için yalan söylerse yapmayı planladıkları şey bilinemez. Dolayısıyla seçmenlerin ve genel olarak toplumun çıkarlarını en iyi şekilde temsil edeceklerine dair bir güven söz konusu olamaz. Çağdaş siyasi filozof Eric Beerbohm konuya dair görüşünü, "Siyasetçiler bize hitap ettiğinde bizi onlara güvenmeye çağırıyorlar. Bize yalan söyleyen siyasetçi, memnun olmayacağımız bir yolla bu güveni kötüye kullanmış olur" şeklinde dile getirmektedir. 
Ancak bu fikirlerin bir sınırı var gibi görünüyor. Seçmenler, adayların niyetlerini anlamak, dolayısıyla da ne yapmayı planladıklarına dair isabetli kanaatlere varmak için onların sözlerine inanmaya muhtaç olmayabilir.
Bunun en güncel örneklerinden biri de şu:
2016 yılında eski Başkan Donald Trump için oy kullanan çoğunluk, Trump Meksika'ya bir sınır duvarı parasını ödetme fikrini öne sürdüğünde, bedelini Meksika'nın ödeyeceği bir duvar inşa etmenin gerçekte mümkün olduğuna inanmadı ve onun bu sözünü gerçek olarak algılamadı.
Ancak bu yalanın, Trump'ın Meksika'dan göç konusundaki genel duruşunu güçlü bir şekilde ifade ettiğini anladılar ve bu duruşundan ötürü ona oy verdiler. 

Seçim yetkisi
Seçmenlerin seçim kampanyasında söylenen yalanlardan rahatsız olmalarının üçüncü sebebi seçim yetkisi fikrinden kaynaklanıyor.
Yazıları, ABD'deki Bağımsızlık Bildirgesini etkileyen Filozof John Locke'a göre siyasi güç, yönetilenlerin onayına dayanır, dolayısıyla yetkili veya yönetici bu onayı hile yoluyla elde ederse seçimi meşru olmaz. 
Bu fikir güçlü olsa da Washington Üniversitesi'nde felsefe ve yönetim profesörü olan Michael Blake bu fikrin, modern seçimlerle çağdaş seçmenlerin karmaşıklığı ile uyuşmadığını düşünüyor.
Nitekim seçim kampanyaları, siyasi ideallerin dürüst bir tasvirini sunma iddiasında değil, aksine büyük ölçüde kasıtlı bir muğlaklık içeren retorik savaş biçimlerine, kişisel çıkar etrafında dönen hitabete daha yakın.
Seçmenler, bu bağlamın farkındadır ve herhangi bir adayın sunduğu hitabın, yalnızca çarpıtılmamış hakikat kaygısından doğduğunu nadiren düşünür.

Gereksiz bir yalan
Ancak Milletvekili George Santos'un yalanları görünüşe bakılırsa farklı bir memnuniyetsizlik ve kızgınlığa sebep oldu.
Bu onun durumunun, siyasi kampanyalar sırasında gerçekleşen aldatıcı faaliyetlerin alışıldık biçimlerinden farklı olduğuna işaret ediyor.
Nitekim seçmenler, kendilerine gereksiz yere yalan söylenmesini kabul etmedi.
Etkili siyasi yetkinin, aldatıcı yolların kullanımını içerebileceği gerçeği dikkate alındığında, seçmenler bazı durumlarda aldatıcı siyasi adayları kabul etmeye hazır olsa da Santos'un, ünlü bir voleybol takımında yıldız olduğuna dair sahte geçmişi gibi siyasetle doğrudan ilgisi olmayan konularda yalan söylemesi, sahtekâr kişiliğini tamamen ve haklı görülemeyecek şekilde ispatladı.
Ayrıca yalanı rutin olarak kullanma ve halkın cehaletinden faydalanmanın, kamuoyunu daha cahil hale getirmeye yardımcı olan bir şüphe atmosferi yaratmaya katkı sağladığı için, onun yararından çok zararına sebep olabileceğine dair bir örnek sundu. 
İronik bir şekilde, dürüst olmayan siyasetçilerden hazzetmeyen aynı seçmenler, özellikle yalanlar önyargılarını pekiştirdiğinde, yalanları gerçeklerden ayırmayı umursamayarak yalanı ve hileyi düzenli olarak ödüllendiriyor.
Pek çok kimse de ABD büyüklüğünde, gücünde ve itibarındaki bir ülkede önemli pek çok siyasi karar, yalanın tek makbul ve normal siyaset olduğu bir sistemde mi alınmalı yoksa devam eden parti çekişmeleri ve ayrışmalarla dolup taşan Amerikan siyaset dünyasında cehaletin ve yalanların etkisini dizginleyebilecek alternatifler mi düşünülmeli, bunu sorguluyor. 
 
Independent Türkçe



ABD’nin İsrail Büyükelçisi, Gazze'de yaşanan insanlık dramına karşı uyarıları engelledi

İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik askeri operasyonu sırasında, kuzeydeki Beyt Lahiya’da ağır hasar gören Filistinlilere ait evler (18 Aralık 2024 – Reuters)
İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik askeri operasyonu sırasında, kuzeydeki Beyt Lahiya’da ağır hasar gören Filistinlilere ait evler (18 Aralık 2024 – Reuters)
TT

ABD’nin İsrail Büyükelçisi, Gazze'de yaşanan insanlık dramına karşı uyarıları engelledi

İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik askeri operasyonu sırasında, kuzeydeki Beyt Lahiya’da ağır hasar gören Filistinlilere ait evler (18 Aralık 2024 – Reuters)
İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik askeri operasyonu sırasında, kuzeydeki Beyt Lahiya’da ağır hasar gören Filistinlilere ait evler (18 Aralık 2024 – Reuters)

ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) çalışanları, 2024’ün ilk aylarında, Gazze’nin kuzeyinde gıda ve tıbbi yardım eksikliğinin kritik boyutlara ulaştığına dair uyarılarını, dönemin ABD Başkanı Joe Biden yönetimindeki üst düzey yetkililere iletti. Şarku'l Avsat'ın Reuters’tan aktardığı habere göre, söz konusu uyarılar kurum içi yazışmalar yoluyla yapıldı.

Hamas’ın 7 Ekim 2023’teki saldırılarının ve İsrail’in Gazze’ye kara harekâtının üzerinden üç ay geçtikten sonra hazırlanan iç mesajda, Ocak ve Şubat aylarında iki aşamada bölgeye giden Birleşmiş Milletler çalışanlarının sahada gözlemlediği sarsıcı manzaralar ayrıntılı biçimde yer aldı.

frgtyu7
Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Beyt Lahiya’da, hayır mutfağından pişmiş yemek almak için bekleyen Filistinliler, 28 Nisan 2025 (Reuters)

Çalışanlar, yollarda insan uyluk kemiği ve başka kemikler gördüklerini, araçlarda bırakılmış cesetlere rastladıklarını aktardı. Ayrıca özellikle gıda ve temiz içme suyu başta olmak üzere insani ihtiyaçlarda “felaket düzeyinde” bir eksiklik bulunduğunu vurguladılar.

Ancak Reuters’in görüştüğü dört eski yetkili ile incelenen belgelere göre, ABD’nin İsrail Büyükelçisi Jack Lew ve yardımcısı Stephanie Hallett, telgrafların yeterli tarafsızlık içermediği gerekçesiyle ABD hükümeti içinde daha geniş biçimde dağıtılmasını engelledi.

Gazze’deki duruma resmî itiraf meselesi

Altı eski ABD’li yetkili, Şubat 2024’te gönderilen telgrafın, yılın ilk yarısında iletilen ve İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşı nedeniyle sağlık, gıda, hijyen koşullarındaki hızlı bozulmayı ve toplumsal düzenin çöküşünü belgeleyen beş telgraftan biri olduğunu söyledi.

vf
Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye’de, savaşta yıkılan binaların enkazı arasında yürüyen Filistinliler, 6 Ocak 2026 (Reuters)

Reuters bu telgraflardan birini inceledi. Diğer dört telgrafın da Lew ve Hallett tarafından “tarafsızlık” kaygısıyla engellendiğini, içeriklerini bilen dört eski yetkili doğruladı.

Üç eski ABD’li yetkili, bu telgraflardaki ayrıntıların olağanüstü derecede sarsıcı olduğunu ve yönetim içinde geniş biçimde paylaşılsaydı üst düzey karar alıcıların dikkatini çekeceğini belirtti. Yetkililere göre bu durum, Biden’ın aynı ay yayımladığı ve ABD istihbarat ve silah tedarikini İsrail’in uluslararası hukuka uyumuna bağlayan ulusal güvenlik muhtırasına yönelik denetimi de sıkılaştırabilirdi.

O dönem USAID’de Batı Şeria ve Gazze’den sorumlu bilgi birimi başkan yardımcısı olan Andrew Hall, “Telgraflar insani bilgiyi aktarmanın tek yolu değildi; ancak büyükelçinin Gazze’deki gerçek durumu resmen kabul etmesi anlamına gelirdi” dedi.

ABD’nin Kudüs Büyükelçiliği, bölgedeki diğer büyükelçiliklerden gelenler de dahil olmak üzere Gazze’ye ilişkin telgrafların çoğunun hazırlanması ve dağıtımını denetliyordu. Üst düzey bir eski yetkili, Büyükelçi Lew ve yardımcısı Hallett’in sık sık USAID yönetimine, telgraflardaki bilgilerin zaten medyada geniş biçimde yer aldığını söylediklerini aktardı.

Eski Dışişleri Bakanı Antony Blinken ile Biden’ın temsilcileri, söz konusu telgrafların hiçbir zaman ABD hükümetinin üst kademelerine ulaşmadığı iddiasına ilişkin yorum taleplerine yanıt vermedi.

Gazze savaşı, Hamas’ın 7 Ekim 2023’te düzenlediği ve 1.250’den fazla kişinin öldüğü saldırıların ardından başladı. Filistin Sağlık Bakanlığı verilerine göre Gazze’de hayatını kaybedenlerin sayısı 71 bini aştı.

ABD Başkanı Donald Trump, geçen yıl eylülde Beyaz Saray’da İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yanında Gazze için barış planını açıklamış olsa da, çatışmalar durmadı. Filistin Sağlık Bakanlığı’na göre, ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana yaklaşık 481 kişi daha öldürüldü.

Biden yönetiminin savaş boyunca İsrail’e verdiği destek, Demokrat Parti içinde derin bir bölünmeye yol açtı ve konu parti adayları açısından hâlâ çözülmüş değil. Reuters/Ipsos’un geçen ağustosta yaptığı ankete göre, Demokratların yüzde 80’inden fazlası İsrail’in Gazze’deki askerî karşılığının aşırı olduğunu ve ABD’nin açlık riskiyle karşı karşıya olan Gazze halkına yardım etmesi gerektiğini düşünüyor.


Trump’ın kararları Suriye’nin çehresini nasıl değiştirdi?

Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)
Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)
TT

Trump’ın kararları Suriye’nin çehresini nasıl değiştirdi?

Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)
Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)

Bölgesel ve uluslararası düzeyde son derece karmaşık bir tabloda; güvenlik dosyalarının stratejik, ekonomik başlıkların ise siyasi alanla iç içe geçtiği bir ortamda, ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, Ocak 2025’te Beyaz Saray’a dönüşünden bu yana Suriye dosyasına yaklaşımını yeniden şekillendiriyor. Barack Obama ve Joe Biden dönemlerinde tereddütler ve çelişkili gündemlerle karakterize edilen Amerikan politikalarının ardından Washington, bugün ideolojik kaygılardan ve uzun vadeli riskli bahislerden uzak, sahada sonuç üretmeyi ve hassas dengeleri kontrol etmeyi önceleyen daha doğrudan ve “pragmatik” bir çizgiye yönelmiş durumda.

Bu yeni yaklaşım; eski rejimin çöküşü, iç meşruiyetini pekiştirmeye ve uluslararası tanınma elde etmeye çalışan yeni bir hükümetin yükselişi, DEAŞ tehdidinin sürmesi, İran nüfuzunun gerilemesi ve Suudi Arabistan, Türkiye ile Katar’ın artan bölgesel rolleri gibi Suriye sahasındaki temel değişkenlere yanıt niteliği taşıyor. Bu çerçevede Washington, Orta Doğu’da istikrarı dayatma, doğrudan askerî angajmanın maliyetini azaltma ve kalkınma ile yatırım projelerinin önünü açma esasına dayanan “Trump doktrini” ile uyumlu bir yeniden konumlanmaya gidiyor.

İdeolojiden önce çıkarlar

Abaad Eğitim ve Stratejik Araştırmalar Merkezi’nden Firas Fahham, Trump’ın Suriye politikasının “tam anlamıyla pragmatik” olduğunu, uluslararası ve ekonomik çıkarları merkeze alarak yeni Suriye hükümetinin ideolojik arka planını ikinci plana ittiğini belirtiyor. Fahham’a göre Washington ile Şam arasındaki yeni kesişimin temel dayanağı, “İran’ın Suriye’ye yeniden nüfuz etmesinin önlenmesi” hedefi ve bu başlık mevcut ABD yönetiminin öncelikleri arasında ilk sırada yer alıyor.

Bu yaklaşımın, ABD’nin bölgedeki Arap müttefiklerinin tutumlarından ayrı düşünülemeyeceğini vurgulayan Fahham; başta Suudi Arabistan olmak üzere Türkiye ve Katar’ın yeni Suriye hükümetine açık destek verdiğini, Trump yönetiminin de bu tutumlara “bölgesel ittifakların yeniden inşasında temel bir sütun” olarak yanıt vermeye hazır olduğunu ifade ediyor.

fgthyu
ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın, 24 Mayıs’ta Türkiye’de Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile gerçekleştirdiği görüşmeden bir kare (EPA)

Önceki yönetimlerle kıyaslandığında Fahham, Obama ve Biden dönemlerinin “İran’ın bölgede elinin serbest bırakıldığı, özellikle Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile kurulan yakın ittifak üzerinden azınlık nüfuzunun desteklendiği bir çizgi izlediğini; bunun da sahayı daha karmaşık hâle getirdiğini ve güvenliği sağlayabilecek merkezi bir devletin kurulma ihtimalini zayıflattığını savunuyor.

Riyad’dan Washington’a: Dönüm noktaları

Trump’ın yeni Suriye politikasındaki kritik duraklara değinen Fahham, başlangıç noktasının Haziran ayında Riyad’da yapılan görüşmeler olduğunu söylüyor. Bu temaslar sırasında ABD Başkanı Trump, Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın talebiyle Suriye’ye yönelik yaptırımların kaldırıldığını açıklamış; bu adım Washington’dan Şam’a gönderilen ilk olumlu mesaj olarak yorumlanmıştı. Ardından Trump, Suudi Veliaht Prensi ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’yı bir araya getiren üçlü bir görüşme gerçekleştirdi. Trump’ın Şara’ya yönelik dikkat çekici övgüleri, ABD’nin siyasi açılım arzusunu açık biçimde ortaya koydu.

d
10 Kasım’da Washington’da Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın ABD Başkanı Donald Trump ile Beyaz Saray’daki görüşmesinin ardından, Suriye liderinin destekçileri Beyaz Saray önünde toplandı (EPA)

Fahham’a göre asıl dönüm noktası ise Kasım ayında düzenlenen Washington Zirvesi oldu. Trump’ın Beyaz Saray’da Cumhurbaşkanı eş-Şara’yı kabul ettiği bu görüşme, kritik bir kırılma anı olarak değerlendiriliyor. Zirvenin ardından ABD yönetimi, Kongre üzerinde Sezar Yasası’nın iptali için baskı kurmaya başladı; eş zamanlı olarak Suriye’nin DEAŞ’a karşı uluslararası koalisyona dâhil edildiği açıklandı. Bu gelişmeler, iki ülke arasındaki ilişkinin sınırlı koordinasyondan ittifaka yakın bir düzeye taşındığını gösterdi.

SDG ve Fırat’ın doğusunun geleceği

SDG dosyasına ilişkin değerlendirmesinde Fahham, Trump yönetiminin konuya tamamen pratik bir pencereden yaklaştığını; yeni Suriye hükümetiyle ilişkiler ile Türkiye’nin çıkarları arasında denge gözettiğini belirtiyor. Biden dönemine kıyasla SDG’ye verilen desteğin belirgin biçimde azaldığını ifade eden Fahham, Washington’un DEAŞ’la mücadelede Şam’ı en etkili aktör olarak görmeye başladığını söylüyor.

Bu yaklaşımın, ABD’li düşünce kuruluşlarının raporlarına dayandığını belirten Fahham, geçmişte Kürt bileşene tek taraflı yaslanmanın ve Fırat’ın doğusundaki uygulamaların mağduriyet duygusu yarattığını ve DEAŞ’ın bunu istismar ederek eleman devşirdiğini hatırlatıyor. Bu nedenle ABD yönetimi, SDG’yi tamamen terk etmek yerine, Şam’la iş birliğinin daha verimli olacağına ikna olmuş durumda. Fahham'ın Şarku'l Avsat'a yaptığı değerlendirmeye göre hedef; SDG’nin Suriye devleti içine entegre edilmesi ve güvenlik statüsünün yeniden düzenlenmesi.

İsrail’in Suriye’nin güneyindeki operasyonlarına da değinen Fahham, Washington’un Başbakan Binyamin Netanyahu’nun politikalarından “memnuniyetsizlik” duyduğunu; bu adımların bölgesel istikrarı zedelediğini ve Trump’ın kalkınma vizyonuyla çeliştiğini vurguluyor. ABD’nin, Suriye hükümetinin zayıflatılmasının İran nüfuzunun ve DEAŞ faaliyetlerinin yeniden canlanmasına yol açabileceğinden endişe ettiği belirtiliyor.

Süveyda özelinde ise ABD yönetiminin, vilayetin devlet yapısına entegre edilmesi gerektiği görüşünü benimsediği aktarılıyor. Fahham, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın “Ortadoğu’da adem-i merkeziyetçilik başarısız oldu” yönündeki sözlerini hatırlatarak, Washington’un birleşik bir Suriye’yi destekleme eğilimini vurguluyor.

Askeri kurumun bakışı

Silahlı gruplar üzerine çalışan araştırmacı Raid el-Hamed ise ABD’nin tutumuna askerî perspektiften tamamlayıcı bir okuma sunuyor. Hamed, Trump’ın ilk döneminde asker çekme ve SDG ile ortaklığı sonlandırma eğiliminde olduğunu; ancak 2019 Mart’ında Baguz’daki çatışmaların ardından üst düzey askerî komutanların DEAŞ’ın geri dönebileceği yönündeki uyarıları nedeniyle yaklaşık 2 bin ABD askerinin bölgede kaldığını hatırlatıyor. ABD-SDG ortaklığının, 2015’te Kobani savaşlarına dayandığını ve Washington’un SDG’yi kara gücü olarak kullandığını da ekliyor.

Ancak Hamed’e göre, Beşşar Esed rejiminin düşmesinin ve Suriye’nin uluslararası koalisyona katılmasının ardından şekillenen yeni politika, Fırat’ın doğusunda herhangi bir bağımsız yapının tanınmamasını ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne benzer federal modellerin reddedilmesini esas alıyor. Bu yeni yaklaşımın, SDG’ye Türkiye karşısında gerçek Amerikan güvenceleri içermediğini vurgulayan Hamed, örgütün Suriye ordusu ve güvenlik kurumlarına entegrasyonu yönünde baskı bulunduğunu belirtiyor. Şam yönetiminin devlet dışı silahlı varlığı reddeden bu vizyonuna SDG’nin hâlen karşı çıktığını, Mart ayında imzalanan anlaşma için belirlenen sürenin yıl sonunda dolacağını da sözlerine ekliyor.

Genel tabloya bakıldığında, Suriye sahasının geleneksel çatışma denklemlerini aşan, çıkarlar ve karşılıklı güvenlik düzenlemeleriyle şekillenen yeni bir evreye girdiği görülüyor. Washington ve özellikle Riyad ile Ankara gibi bölgesel müttefikleri, Şam’daki yeni liderliğin istikrarı tesis edip kaos dönemini kapatabileceğine oynarken, bu sürecin başarısının önümüzdeki aylarda sahadaki sınavlara bağlı olacağı ifade ediliyor. Gözlemcilere göre, “yeni cumhuriyetin” iç uzlaşı gereklilikleri ile dış ittifakların şartlarını dengeleme kapasitesi, bu dönüşümün ABD’nin bölgedeki yıllara yayılan tereddütlerini gerçekten sona erdirip erdirmeyeceğini belirleyecek temel ölçüt olacak.


Suudi Arabistan-ABD görüşmesinde Gazze, Sudan, Yemen ve Ukrayna'daki gelişmeler ele alındı

Prens Faysal bin Ferhan dün Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
Prens Faysal bin Ferhan dün Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
TT

Suudi Arabistan-ABD görüşmesinde Gazze, Sudan, Yemen ve Ukrayna'daki gelişmeler ele alındı

Prens Faysal bin Ferhan dün Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
Prens Faysal bin Ferhan dün Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan ve ABD'li mevkidaşı Marco Rubio, Gazze Şeridi, Sudan, Yemen ve Rusya-Ukrayna krizindeki gelişmeleri ele alarak bu konularda ve uluslararası barış ve güvenliğin sağlanması için sarf edilen çabalar hakkında görüş alışverişinde bulundular.

Washington'da ABD Dışişleri Bakanlığı merkezindedün bir araya gelen ikili, iki ülkeyi ilgilendiren bölgesel ve uluslararası konularda koordinasyon ve ortak eylemleri yoğunlaştırmanın yollarını ele aldı.

Prens Faysal bin Ferhan ve Rubio iki ülke arasındaki stratejik ilişkileri ve bu ilişkileri çeşitli alanlarda geliştirme ve iyileştirme fırsatlarını gözden geçirdiler.

sdfrgt
Bakan Rubio, dün Washington'daki bakanlık merkezinde Prens Faysal bin Ferhan'ı kabul etti (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre toplantıya Suudi Arabistan'ın ABD Büyükelçisi Prenses Rima bint Bendar bin Sultan, Siyasi İşlerden Sorumlu Bakan Danışmanı Prens Musab bin Muhammed el-Ferhan ve Bakan Danışmanı Muhammed el-Yahya da katıldı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı, iki ülke arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesini ele almak ve en önemli bölgesel ve uluslararası meselelerle ilgili gelişmeleri ve bunlar üzerinde sarf edilen çabaları görüşmek üzere resmi bir ziyaret için salı günü Washington'a geldi.

Ziyaret, ABD Başkanı Donald Trump'ın mayıs ayında Suudi Arabistan'a yapmayı planladığı ve ikinci dönemindeki ilk dış gezisi olan ziyaretin öncesinde gerçekleşiyor.