Ortadoğu'nun sonu: ABD’nin dış politikası, yeni gerçeklikle uyumlu olmayan eski bir haritayla sınırlandırılıyor

ABD’nin dış politikası, halen gerçek siyasi haritadan daha dar ve eski bir Ortadoğu haritasıyla sınırlandırılıyor ve bu eski harita, yeni gerçeklikle uyumlu değil.

ABD’nin Ortadoğu'ya bakışı Soğuk Savaş döneminden miras (Andrea Ucini, Foreign Affairs)
ABD’nin Ortadoğu'ya bakışı Soğuk Savaş döneminden miras (Andrea Ucini, Foreign Affairs)
TT

Ortadoğu'nun sonu: ABD’nin dış politikası, yeni gerçeklikle uyumlu olmayan eski bir haritayla sınırlandırılıyor

ABD’nin Ortadoğu'ya bakışı Soğuk Savaş döneminden miras (Andrea Ucini, Foreign Affairs)
ABD’nin Ortadoğu'ya bakışı Soğuk Savaş döneminden miras (Andrea Ucini, Foreign Affairs)

Manal Nahas
Ortadoğu değişiyor, ama siyasi meselelere halen eski koşullara göre yaklaşılıyor. Foreign Affairs dergisi, geçtiğimiz yıl Nisan ayında yayınladığı bir makalede, 2021 yılının Aralık ayında Afrika ülkesi Etiyopya’daki taraflar; Addis Ababa ve Tigray Bölgesi arasında patlak veren iç çatışmada dört Ortadoğu ülkesinin oynadığı role değinerek bu değişimleri ele aldı. Türkiye'nin son yıllarda Afrika’daki çeşitli ülkelerde 40'a yakın konsolosluk açması, Somali'de büyük bir askeri üs inşa etmesi ve İsrail'in Batı Şeria'yı işgalinden kaynaklanan artan baskıları dengelemek amacıyla ‘Afrika'ya döndüğünü’ açıklaması ve yeni ittifaklar kurması, Afrika’nın koşullarındaki değişimin işaretleri arasında yer alıyor. Bununla birlikte Arap ülkeleri, gıda güvenliklerini korumak için bazı Afrika ülkelerinde büyük topraklar satın alıyorlar.
Yukarıda Foreign Affairs dergisi tarafından geçtiğimiz yıl Nisan ayında yayınladığı belirtilen ‘The End of the Middle East’ (Ortadoğu’nun sonu) başlıklı makalenin yazarı Marc Lynch, bu karmaşanın Afrika ile sınırlı olmadığını öne sürdü. Umman, kendisini Hint Okyanusu'nda bir ülke olarak görüyor. Körfez ülkelerinin Afganistan ve Pakistan ile güçlü ilişkileri var. Türkiye, Orta Asya ülkelerinin iç işlerine derinden müdahil oldu ve Azerbaycan'a askeri operasyonunda yardım etti. Son olarak ise tüm Körfez ülkeleri Çin ve diğer Asya ülkeleriyle bağlarını güçlendirdi.
Öte yandan ABD’nin dış politikası, halen gerçek siyasi haritadan daha dar ve eski bir Ortadoğu haritasıyla sınırlandırılıyor. Washington yönetimi, Soğuk Savaş yıllarından bu yana Ortadoğu'yu Arap dünyası yani -Komorlar, Moritanya ve Somali gibi coğrafi istisnalar dışında- Arap Birliği üyesi ülkeler ile İran, İsrail ve Türkiye arasında bir yere konumlandırdı. Arap Birliği'nin Ortadoğu’su ise coğrafi bağ, tarihi yakınlık ve sağduyulu bakış açısı ile gelişmiştir.
Bugün bölge ülkelerinin çoğunun halen kullanılan ve geleneksel olan haritanın dışında kaldığı da bir gerçek. Birçok düşmanlık geleneksel sınırların ötesine geçti ki ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) da bunu uzun zamandır biliyor. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından izlenen bölge, Mısır, İran, Irak, Körfez ülkeleri, Afganistan, Cibuti, Eritre, Etiyopya, Kenya, Pakistan, Somali ve Sudan'ı kapsıyor. Bu ülkelerin bulunduğu harita, ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Ortadoğu'su ile çelişiyor ve ötesine geçiyor.
Lynch makalesinde “Eski harita, mevcut büyük zorluklarla mücadele etme, mülteci krizlerini ve siyasal İslamcılığın yükselişini ele alma girişimlerini engelliyor ve otoriter rejimin sağlamlaşması sorununa neden oluyor. Bu dar haritaya bağlılık, ABD stratejisinin gözünü kör ediyor ve onu bölgeyi şekillendiren gerçek dinamikleri anlamaktan uzaklaştırıyor” diyerek bu tutarsızlığın altını çiziyor.

Soğuk Savaş döneminden kalma haritalar
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia kaynaklı haberine göre, ABD’nin Ortadoğu anlayışında tarihi bir zemin bulunmuyor. Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz'deki Arap devletleri ve halkları yüzyıllar boyunca Osmanlı İmparatorluğu'nun parçası oldular. Körfez kıyısında yaşayan halkların, Kızıldeniz'in diğer tarafındaki Afrika ile organik bağları var. Mısır ve Kuzey Afrika arasındaki İslam dini ile oluşan bağlar, Sahra Altı Afrika ülkelerinin derinliklerine kadar uzanıyor. ABD, Ortadoğu için ileri görüşlü bir yaklaşım yerine modern bir kaynaktan, yani sömürgecilikten ve 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başında büyük Avrupa ülkelerinin politikasından gelen bir formülü benimsedi. Fransız sömürgeciliğinin mirası ve etnik sınıflandırma, Fransız Afrika'sını Arap Mağrip ve Fransız Berberilerinden ayıran iki faktördür. Akdeniz havzasında ve güney beyaz Avrupa'da ikamet eden kültürel olarak benzer bir nüfus ile Kuzey Afrika ve Arap Yarımadası'nda denizin ötesinde ikamet eden Yakın Doğu halkları arasında sağlam bir engel oluşturan da bu etnik kökendir.
Fransa ve İngiltere’nin 19. yüzyıldaki emperyalist projeleri, Kuzey Afrika ile Doğu Akdeniz'i bir araya getiren farklı bir başlangıç ​​noktasını ortaya çıkardı. İngilizler, Hindistan ve ‘Uzak Doğu’ ya da diğer bir deyişle Asya'daki sömürge çıkarlarına aracılık ettiğini belirtmek için bölgeye ‘Yakın Doğu’ adını verdiler. Süveyş Kanalı'nın açılmasının ardından bölgenin önemi artmış ve İngiltere’nin emperyalist çıkarları Arap Yarımadası'nı kuzeyi, doğusu ve güneyi olarak ayırmış, Mısır ve Levant bölgeleri olarak birleştirmiştir. İngiltere’nin 1971 yılına kadar bölgede süren hakimiyeti, yeni güçlerin ortaya çıkmasından ve Ortadoğu'nun özelliklerini şekillendirmeye başlamasından sonra uzun bir süre eski sömürge sınırlarını oluşturmaya devam etti.
“Bugün bölge ülkelerinin çoğunun halen kullanılan ve geleneksel olan haritanın dışında kaldığı da bir gerçek.”
ABD Dışişleri Bakanlığı, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından, Soğuk Savaş'ın ortalarında Ortadoğu için İngiltere-Fransa yaklaşımının bir kombinasyonunu benimsedi ve bu kombinasyonu, ‘petrole erişmeye devam etmek, İsrail'i korumak ve Kuzey Afrika'daki İngiliz ve Fransız çıkarlarını Sovyetler Birliği’nin etki alanı dışında tutmak’ şeklinde sıralanabilecek olan amaçlarına uyarladı.
ABD’nin 1950’li ve 1960’lı yıllardaki ekonomik ve politik öncelikleri, bu haritanın Arap Birliği üyesi ülkelerin oluşturduğu daire ve siyasi çevrelerle sınırlandırılmasına katkıda bulundu. Ulusal savunma eğitimiyle ilgili 1958 tarihli yasa uyarınca federal kaynaklar, Soğuk Savaş önceliklerine hizmet eden bölgesel çalışmalara yönlendirildi. Yeni eğilimle dünya ayrı ayrı bölgelere ayrıldı. Ortadoğu da bu bölgelerden biriydi. Bu bölgelendirmeyi yapan uzmanların ele aldıkları konuların dengesinde bu ülkeler kadar önemli olan Sahra Altı Afrika'nın ya da Afganistan ve Pakistan'ın içinde bulunduğu koşullara aşina olmaları beklenmiyordu.
“ABD’nin Ortadoğu’su, petrol yolları ve sömürgecilik tarihi çerçevesinde çizilmiştir.”
Soğuk Savaş döneminin Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdulnasır, Ortadoğu'nun yapay olmayan bir kültürel ve siyasi birlik olarak gösterilmesine katkıda bulunanlardan biriydi. Filistin davası ve sömürgecilikten kurtulmak için verilen mücadeleler, Arap dünyasının birleşmesine ve ortak hareket etmesine yol açtı. Mısır’daki ve Kuzey Afrika ülkelerindeki etnik tutumlar, Ortadoğu'yu Sahra Altı Afrika ülkelerini etnik ve kültürel olarak ayırdı. Orta Asya'nın büyük bir bölümünün Sovyetler Birliği'ne dahil edilmesi, Azerbaycan, Kazakistan ve Türkmenistan gibi ülkelerin Soğuk Savaş'tan ve savaşa sahne olan bölgeden dışlanmasını meşrulaştırdı.
Bu yaklaşım, ulusal ve bölgesel coğrafi sınırları aşan birçok toplumsal ve siyasi gücü gözden kaçırıyordu. Farklı kesimlerden siyasetçiler ve gözlemciler, 11 Eylül saldırılarını ‘Arap Ortadoğu'sunun hastalıklarının meyvesi’ olduğu konusunda hemfikir. Arap kültüründeki ‘cihat’ eğilimine ilişkin sayısız analizde ve yorumda Afrika, Güney Asya ve dünyanın diğer ülke ve bölgelerindeki İslami radikalizm ve diğer dini radikalizm biçimlerinin yükselişi göz ardı edildi. ABD politikasındaki, Müslümanların her zaman radikal İslami rejimlere eğilimli oldukları varsayımı, gerçek siyasi reformları desteklemede başarısız olmasının üstünü kapatıyor.
ABD politikası, Ortadoğu’yu neden yapılandırma ve Irak'ı otoriterlikten ve mezhepçi şiddetten ‘temizleme’ niyetiyle başlayan Irak’ın işgalini meşrulaştırdı. Bu tür niyetler, ABD’nin 2010-2011 yılları arasında Arap dünyasını kasıp kavuran halk ayaklanmaları dalgasını öngörememesine neden oldu.
Tunus ve Mısır'da başlayan protesto hareketlerinin diğer bölgelere yayılması, Ortadoğu’nun jeopolitik sahnesinin bir olduğunun kanıtı niteliğindeydi. ABD politikası, bu sürecin sonunda nüfuzu artan ülkelerin Arap olmayan İran, İsrail ve Türkiye olduğunu fark etmedi. Nüfuz sahibi yerli gruplar, ülkelerindeki halkların dayanışmasını kendilerine yönelik bir tehdit olarak gördüler.
Bölge ülkeleri ile söz konusu nüfuz gruplarının ülkeleri arasındaki geleneksel sınırların giderek anlamsızlaşması ve rolünü yitirmesi daha olası. Sudan’da 2018 yılında başlayan halk devrimi, 2021 yılındaki askeri darbe ve Mısır'ın arabulucu rolü ile Afrika Birliği'nin (AfB) arabulucu rolünün iç içe geçmesi, ülkenin askeri ve sivil taraflar arasında kaldığını gösteriyor. Son yıllarda, siyasi ağırlık merkezi Kuzey Afrika'dan Sahel ülkelerine kayarken Libya’daki iç savaş, Orta Afrika üzerinden Avrupa’ya göç dalgalarının yanı sıra bölgedeki silah ve uyuşturucu kaçakçılığını tırmandırıyor. Fas, Batı Afrika'daki dini nüfuzunu desteklemek ve genişletmek zorunda kalırken Cezayir, Mali'deki güvenlik operasyonlarına dahil oldu. Bu da adeta Ortadoğu'nun geleneksel tanımının kapsamından fiilen ayrıldığının bir kanıtıydı. DEAŞ’ın nüfuzu, bölgesel olmaktan ziyade küreseldir. Yemen'e Husilere karşı verilen destek komşu ülkelerle sınırlı kalmayıp Eritre, Pakistan ve Sudan'a kadar uzandı.
Büyük göç dalgaları, ülkelerin demografisi üzerinde etkili olurken sosyal paylaşım siteleri ve e-iletişim araçlarıyla birlikte Hint Okyanusu ve Körfez gibi birbirinden çok uzak bölgeleri birbirine bağladı. Zengin ülkeler küresel finans piyasalarına yatırım yaptı. Bu ülkelerin bir kısmı bölgesel merkezler olarak kalmayıp uluslararası kapitalist merkezlere dönüştü. Filistin davası gibi yerel güçleri birleştiren siyasi konuların önemi azaldı. Ortadoğu, 75 yıl boyunca bölge siyasetine yön veren ABD’nin önceliklerinin meyvesi olurken ABD'nin konumu zayıfladı ve bölge jeopolitik bütünlüğünü kaybetti. Bir yandan ABD, Ortadoğu’dan çekilmeye çalışırken diğer yandan Ortadoğu ülkeleri, eğilimlerini ve planlarını kanıtlamak için inisiyatif aldılar. Böylece Körfez ülkeleri, merkezi Hint Okyanusu olan bir haritaya yönelerek Kuzey Afrika ülkelerine güneyde ve kuzeyde olmak üzere kıyının iki yakasını kapsayan bir harita verdi. İran ise nüfuzunu parçalanmış haldeki Lübnan, Suriye ve Yemen’e kadar genişletti. Bölge ülkeleri sahneye çıktı. Örneğin, Çin ile ABD ya da Avrupa ile ilişkilerinden farklı ilişkiler tesis edildi. Çin, bölgesel siyasete yeni faktörler eklenmesine yol açtı. İran ile Arap ülkeleri arasında ekonomi, altyapı, ticaret ve petrol tedariki için aracı oldu.



Mısır Dışişleri Bakanı: ABD-İran savaşında herhangi bir tırmanışın daha yıkıcı olmasından endişe duyuyoruz

Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdülati, 5 Eylül 2025'te Kıbrıs'ın başkenti Lefkoşa'da düzenlenen basın toplantısında konuşurken. (Arşiv – Reuters)
Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdülati, 5 Eylül 2025'te Kıbrıs'ın başkenti Lefkoşa'da düzenlenen basın toplantısında konuşurken. (Arşiv – Reuters)
TT

Mısır Dışişleri Bakanı: ABD-İran savaşında herhangi bir tırmanışın daha yıkıcı olmasından endişe duyuyoruz

Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdülati, 5 Eylül 2025'te Kıbrıs'ın başkenti Lefkoşa'da düzenlenen basın toplantısında konuşurken. (Arşiv – Reuters)
Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdülati, 5 Eylül 2025'te Kıbrıs'ın başkenti Lefkoşa'da düzenlenen basın toplantısında konuşurken. (Arşiv – Reuters)

Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdülati, ABD ile İran arasındaki savaşta yaşanabilecek yeni bir tırmanışın daha büyük yıkıma ve ciddi sonuçlara yol açmasından “son derece endişeli” olduğunu belirtti.

Şarku’l Avsatın Reuters'ten aktardığına göre bugün Bahreyn'in başkenti Manama'da Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü tarafından düzenlenen Güvenlik Diyaloğu Zirvesi'nde konuşan Abdülati, “Bir sonraki çatışma turu daha tehlikeli ve daha yıkıcı olacak, hiçbir sonuç getirmeyecek. Geçmişten ders çıkarmalıyız” ifadelerini kullandı.

Haziran ayında varılan geçici anlaşma, İran'la yaşanan savaşta kalıcı bir ateşkesin sağlanmasını veya Hürmüz Boğazı üzerinden deniz taşımacılığının normale dönmesini mümkün kılmadı. O tarihten bu yana İran, Washington'un İran limanlarına uyguladığı ablukayı kaldırması karşılığında Tahran'ın yedi gün içinde aksayan deniz geçişini yeniden açmasını önerdi.

Yeni bir anlaşmaya varılması amacıyla Katar arabuluculuk heyeti dün yeniden Tahran'a döndü. Ancak taraflar, önce nükleer müzakerelerin mi yoksa ablukanın ve petrol yaptırımlarının hafifletilmesinin mi gündeme alınması gerektiği konusunda hâlâ anlaşmazlık yaşıyor.


Irak İstihbaratı siyasi rekabet sınavıyla karşı karşıya

Irak İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hamid eş-Şatri. (WAA)
Irak İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hamid eş-Şatri. (WAA)
TT

Irak İstihbaratı siyasi rekabet sınavıyla karşı karşıya

Irak İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hamid eş-Şatri. (WAA)
Irak İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hamid eş-Şatri. (WAA)

Irak İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hamid eş-Şatri’nin görevden alınması ve Başbakan Ali ez-Zeydi’nin kurumun yönetimini bizzat üstlenmesi, ülkenin en önemli güvenlik kurumlarından birindeki görev değişikliğinin ötesinde anlamlar taşıyor. Bu gelişme, hassas makamların siyasi güçler arasında nasıl paylaştırıldığı ve bu güçlerin güvenlik kurumları üzerindeki nüfuzunun sınırları konusunda yeni soru işaretlerini beraberinde getiriyor.

Ez-Zeydi, eş-Şatri’yi görevden alma kararından üç gün sonra, perşembe akşamı ülkenin en hassas makamlarından birinin yönetimini devraldı. Aralık 2024’te dönemin Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani tarafından Raid Cuhî’nin yerine atanan eş-Şatri, yaklaşık bir buçuk yıl görevde kaldı.

Hükümet, görevden alma kararını egemenliğin pekiştirilmesi ve bölgesel tehditlerle mücadele kapsamında atılmış bir adım olarak nitelendirdi. Ancak söz konusu tehditlerin niteliği veya ez-Zeydi’nin teşkilatın yönetimini ne kadar süreyle üstleneceği konusunda ayrıntı vermedi.

Bu adım, güvenlik kurumunun yönetiminde istisnai bir uygulama olarak değerlendirilirken, aynı zamanda kurum başkanının değiştirilmesinin ötesine geçen siyasi boyutlar taşıyor.

Ez-Zeydi, istihbarat teşkilatının “bütün Iraklılara ait” olduğunu ve partizan, mezhepsel ya da hizipsel paylaşımın dışında tutulması gerektiğini belirtti. Ancak yeni bir başkan atamak yerine görevi bizzat üstlenmesi, makamı iktidar ortakları arasında yürürlükte olduğu varsayılan yazılı olmayan siyasi paylaşım düzeninin dışında bırakıyor.

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 14 Mayıs 2026'da Bağdat'taki parlamento binasında hükümetine güvenoyu verilmesi için yapılan oylama sırasında. (Reuters)
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 14 Mayıs 2026'da Bağdat'taki parlamento binasında hükümetine güvenoyu verilmesi için yapılan oylama sırasında. (Reuters)

Güvenlik yapılanması

Siyasi kaynaklar, Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, makamların paylaşımına ilişkin mutabakatlar çerçevesinde istihbarat teşkilatı başkanlığının Sünni Arapların kontenjanına ayrıldığını, ancak bu düzenlemenin henüz Sünni bir ismin göreve getirilmesiyle sonuçlanmadığını belirtti.

Kaynaklara göre ez-Zeydi’nin teşkilatın başına geçmesi, bölgesel gerilimin arttığı bir dönemde yeni istihbarat başkanlığını siyasi çekişmelerden korumayı amaçlıyor olabilir. Kaynaklar, başbakanın güvenlik yapılanmasını yeniden düzenleme planlarının teşkilatın belirli siyasi güçlerin kontrolüne geçmesini zorlaştırdığını ifade etti.

2003'ten bu yana teşkilatın yönetiminde, eski subay Muhammed Abdullah eş-Şevvani'nin kısa süreli görev dönemi dışında, Şii partilerle bağlantılı isimler yer aldı. Buna karşılık Sünni yetkililer, operasyonlardan sorumlu başkan yardımcılığı gibi teşkilatın önemli kademelerinde görev yaptı. Söz konusu makam, İran yanlısı silahlı grupların kışkırtma kampanyalarına da hedef olmuştu.

Bağdat'ın Mansur bölgesindeki teşkilat merkezinin çevresi, Mart 2026'da insansız hava aracıyla (İHA) düzenlenen hava saldırısına maruz kaldı. Saldırıda bir istihbarat subayı hayatını kaybederken, merkezde maddi hasar meydana geldi.

Resmî olmayan güvenlik raporlarında, saldırının İran ile ABD arasındaki bölgesel gerilim nedeniyle yasa dışı faaliyet gösteren silahlı gruplar tarafından gerçekleştirildiği öne sürüldü.

Adının açıklanmasını istemeyen Sünni bir siyasetçi, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, Irak'taki mevcut mezhepsel ve etnik güç paylaşımı düzenine göre istihbarat teşkilatının Sünni Arapların kontenjanında bulunduğunu söyledi.

Söz konusu siyasetçi, bu kesimin özellikle hassas ve güvenlikle ilgili makamlarda güç paylaşımı sistemi nedeniyle sık sık haksızlığa uğradığını belirterek, Sünnilerin bu tür görevlerde temsil edilmemesinin, vatandaşlık ve geçmişin mirasını aşma söylemiyle siyasi uygulamalar arasındaki uçurumu ortaya koyduğunu ifade etti.

Ancak aynı siyasetçi, eş-Şatri'nin görevden alınmasıyla ez-Zeydi'nin teşkilatın yönetimini üstlenmesini birbirinden ayrı değerlendirdi. Başbakanın mevcut aşamada teşkilatı yönetmesinin, makam üzerindeki anlaşmazlığın siyasi güçler arasında yeni bir rekabet alanına dönüşmesini önleyebileceğini belirtti. Görev için adaylık sürecinin başlatılmasının, siyasi çekişmelerin yoğunluğu nedeniyle uzlaşmayı zorlaştırabileceği değerlendirmesinde bulundu.

Irak'ın eski Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 21 Mart 2026'da Bağdat'ta eski İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hamid eş-Şatri ile görüşürken. (AFP)
Irak'ın eski Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 21 Mart 2026'da Bağdat'ta eski İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hamid eş-Şatri ile görüşürken. (AFP)

İstihbarat teşkilatı: Merkezî yönetim ile siyasi paylaşım arasında

2003'ten bu yana Irak İstihbarat Teşkilatı, devlet kurumlarının inşasına damgasını vuran mesleki ve siyasi çıkarların iç içe geçmesinden bağımsız kalamadı. Güvenlik kurumları, sivil kurumlardan farklı bir yapıya sahip olmalarına rağmen, üst düzey görevler çoğu zaman siyasi güçler arasında pazarlık ve rekabet konusu oldu.

Siyaset araştırmacısı Abbas Abbud, 2003 sonrasında Irak devletinin kurumsal yapısında idari ve siyasi alanların iç içe geçtiğini, bunun da kurumların rolünü sınırlandırarak bağımsızlıklarını zayıflattığını ifade etti.

Abbud, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada, bu iç içe geçişin idari görevlerden hassas güvenlik kurumlarına kadar uzanan bir siyasi nüfuz mücadelesine yol açtığını söyledi. Başbakanın teşkilatı siyasi paylaşım düzeninin dışında tutma yönündeki açıklamalarına rağmen, istihbarat kurumunun da bu rekabetin bir parçası hâline geldiğini vurguladı.

Burada öne çıkan soru, ez-Zeydi'nin teşkilatın yönetimini üstlenmesini siyasi liderlikle güvenlik kurumları arasındaki ilişkiyi yeniden düzenlemeye yönelik bir adıma dönüştürüp dönüştüremeyeceği.

Silahlı Kuvvetler Başkomutanlığı Ofisi'nin kurulması ve yönetiminin eski İçişleri Bakanı Korgeneral Abdülemir eş-Şemmari'ye verilmesi, güvenlik yapılanmasının denetimini başbakanın liderliğinde merkezileştirmeye yönelik açıklanmış bir eğilimi yansıtıyor.

Ancak denetimin merkezîleştirilmesi, atama ve hesap verebilirlik konusunda açık kurallar oluşturulmadığı ve yetki sınırları belirlenmediği sürece kurumların mesleki bağımsızlığını güçlendireceği anlamına gelmiyor.

Müstansıriye Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Talib Muhammed Kerim, Irak'ın bölgesel ve uluslararası çatışmalardan korunabilmesi için stratejik gelişmeleri okuyabilen, çatışmaların yönünü ve bunların güvenlik, egemenlik ve ekonomik çıkarlar üzerindeki etkilerini öngörebilen bir istihbarat teşkilatına ihtiyaç duyduğunu söyledi.

Kerim, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada, bu hedefin gerçekleştirilmesi için teşkilatın siyasi çekişmelerden bağımsız bir mesleki yapıya kavuşması, güvenlik, diplomasi ve ekonomi kurumlarıyla koordinasyon içinde çalışması ve kurumu siyasi güçlerin hesaplarına göre değil, ulusal çıkarlar doğrultusunda yönetecek yetki ve vizyona sahip bir liderlik tarafından yönetilmesi gerektiğini vurguladı.


Putin, savaşı sona erdirmek için Burhan’a yardım teklif etti

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan’ı dün Moskova’da karşılarken. (AP)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan’ı dün Moskova’da karşılarken. (AP)
TT

Putin, savaşı sona erdirmek için Burhan’a yardım teklif etti

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan’ı dün Moskova’da karşılarken. (AP)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan’ı dün Moskova’da karşılarken. (AP)

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Sudan’daki savaşın sona erdirilmesi ve dışarıdan dayatmalar olmaksızın barışın tesis edilmesi için ülkesinin yardıma hazır olduğunu açıkladı. Putin, Moskova’da düzenlenen 3. Rusya-Afrika Zirvesi kapsamında Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan ile gerçekleştirdiği görüşmede, iki ülke arasındaki ekonomik ve teknik iş birliğini geliştirmeye yönelik bir yol haritası sundu.

Putin, ülkesinin çatışmaların durdurulmasını ve siyasi bir çözüme ulaşılmasını desteklediğini vurgulayarak, savaşın insani ve ekonomik sonuçlarına dikkat çekti. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre önerilen yol haritası, ticaret, sanayi, teknoloji ve lojistik alanlarında iş birliğini kapsıyor.

Burhan ise Rusya ile stratejik ortaklık kurulması çağrısında bulunarak Kızıldeniz kıyısında, Rusya’ya ait akaryakıt ve buğday depolarının da yer alacağı serbest ekonomik bölge oluşturulmasını önerdi. Sudan hükümetinin, demokratik bir sivil geçiş sürecinin ve özgür seçimlerin önünü açacak, “tamamen Sudan’a özgü” bir barış sürecine bağlı olduğunu vurguladı.

Öte yandan Sudan Dışişleri Bakanı Muhyiddin Salim, Ukraynalı askerlerin Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) saflarında savaştığını ve birliklerine insansız hava araçlarının (İHA) kullanımı konusunda eğitim verdiğini öne sürdü. Hartum yönetiminin Ukraynalı, Kolombiyalı ve diğer yabancı uyruklu kişilerin savaşa katılımına ilişkin kanıtlara sahip olduğunu belirten Salim, geçen yıl ABD yönetimine Ukrayna üzerinden Sudan’a Amerikan silahlarının ulaştırıldığını gösteren belgeler sunduğunu açıkladı.