Irak'ın işgali ABD’nin askeri doktrinini nasıl değiştirdi?

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Şarku'l Avsat'a yaptığı açıklamada ABD’nin bölgeye olan bağlılığının kalıcı olduğunu söyledi. CENTCOM: Irak adına savaşmıyoruz

Ebu Gureyb Hapishanesi’nin çevresinde devriye gezen bir ABD askeri, 17 Mayıs 2004 (Reuters)
Ebu Gureyb Hapishanesi’nin çevresinde devriye gezen bir ABD askeri, 17 Mayıs 2004 (Reuters)
TT

Irak'ın işgali ABD’nin askeri doktrinini nasıl değiştirdi?

Ebu Gureyb Hapishanesi’nin çevresinde devriye gezen bir ABD askeri, 17 Mayıs 2004 (Reuters)
Ebu Gureyb Hapishanesi’nin çevresinde devriye gezen bir ABD askeri, 17 Mayıs 2004 (Reuters)

“Tek bir adamın kararıyla Irak haksızca ve acımasızca işgal edildi… Yani Ukrayna demek istedim”
ABD’nin eski Başkanı George W. Bush birkaç ay önce yaptığı bir konuşmada, Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik saldırılarına tepki gösterirken dili sürçerek bu cümleyi kurdu. Bu dil sürçmesi bir anlık da olsa sonuçları bugün halen Irak'ta, bölgede ve dünyada hissedilen 20 yıllık bir savaşın yarattığı tesiri yansıtıyordu.
ABD, işgalin nedeni olarak bugüne kadar hiçbir izi bulunamayan ‘kitle imha silahlarını yok etme’ ve 20 yıldır terörizm ve mezhep çatışmalarından bitap düşen Irak halkını ‘özgürleştirme’ olarak belirlendiyse de bu hedeflere ulaşmada başarısız oldu. Bu da ABD'nin öncelikleri ve Ortadoğu'daki askeri varlığını sürdürmesine ilişkin ön hazırlıklarıyla ilgili soruları gündeme getirdi.
ABD’nin bölgedeki askeri müdahaleleri, içeride terörle mücadele çatısı altında çeşitli kesimlerden destek gördüyse de bugün bir şüphe konusu haline geldi. Bu askeri müdahalelere karşı tutumlar ise hem Cumhuriyetçilerin hem de Demokratların seçim kampanyalarına malzeme oldu.
Barack Obama'dan Donald Trump'a ve Joe Biden'a kadar ABD başkanları, ABD’nin Irak'ı işgal ederek yaptığı ‘stratejik hatayı’ kabul etmekten çekinmediler.
Bu ‘hata’, 2011 yılında son askeri birliklerin de Irak’tan çekilmesinden sonra ABD’nin bölgedeki askeri doktrinini nasıl etkiledi? ABD, önceliklerini Çin’in nüfuzunu artırdığı Asya'ya yöneltirken bölgeden kademeli olarak çekilecek mi?

ABD’nin bölgedeki kalıcı askeri varlığı
ABD’nin 2003'ten bu yana Irak'taki asker sayısında bir değişiklik söz konusu. Irak’ın işgal edildiği sıralarda bölgede 165 bin ABD askeri konuşlandırılırken bugün bu sayı yaklaşık 2 bin 500 civarında.

Son yirmi yılda ABD askerlerinin sayısındaki bu iniş-çıkışla birlikte ABD’nin retoriği de kökten değişti. ABD’nin askeri doktrini, Bush sonrası Amerikan ulusal güvenliğini dış tehditlerden korumayı amaçlayan önleyici saldırılara dayanırken Washington bugün, askeri varlığının yerel yetkililerin onayına bağlı olduğunu ve askerlerinin konuşlandırılmalarının muharip amaçlı değil, tamamen tavsiye amaçlı olduğunu vurguluyor.
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Sözcüsü Yüzbaşı Abby Hammock, ABD kuvvetlerinin 80 ülkeden oluşan bir koalisyonun parçası olarak katıldığı Birleşik Ortak Görev Gücü-Doğal Kararlılık Harekatı (CJTF-OIR) güçlerinin Irak hükümetinin daveti üzerine Irak'ta bulunduğunu ve uluslararası hukuka göre DEAŞ’a karşı mücadele için açık yetkisi olduğunu belirtti.
Yüzbaşı Hammock, CENTCOM’un 20 yıl işgal sürecini yönettikten sonra Irak'ın güvenliğini yeniden tesis edip edemediği sorusuna verdiği yanıtta Ortadoğu'da ortaklık ve iş birliğinin önemini vurguladı. Yüzbaşı Hammock, CJTF-OIR’ın egemenliğinin son derece önemli olduğunun altını çizdiği Irak hükümeti ile koordinasyon içinde Irak'ın çatışmalardan etkilenen bölgelerinde istikrarın sağlamasına yardımcı olmak için yerel, bölgesel ve uluslararası aktörlerle birlikte çalıştığını söyledi.


Felluce'nin güneydoğusunda Iraklı bir sivilin üzerini arayan bir ABD askeri, 16 Kasım 2005 (AFP)

CJTF-OIR’ın Irak'a yaklaşımının en önemli ayaklarından birinin Irak adına savaşmaması olduğunu, daha ziyade varlığını savaş dışı bir rolde devam ettirdiğini ve Irak Güvenlik Güçlerinin DEAŞ’a karşı mücadeleye liderlik etmesini sağlamak amacıyla destek, kaynak, tavsiye ve yardım sağladığını vurgulayan Hammock, bu yaklaşımın başarılı olduğunu belirterek “Etkili olmaya devam edeceğinden eminiz” ifadelerini kullandı.
Güvenlik alanındaki iş birliğinin yanı sıra Washington, ‘istikrarı, güvenliği ve egemenliği güçlendirme’ amacıyla siyasi ve ekonomik düzeylerde Irak'a olan bağlılığının devam ettiğini teyit ediyor.  ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Washington artık ABD'nin Irak ile imzalanan Stratejik Çerçeve Anlaşması ile güvenliğin ötesinde, Irak halkı yararına bazı sonuçlar doğuran 360 derecelik bir ilişkiyle ilgileniyor” dedi.
Bakanlık Sözcüsü, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani ve ABD yönetimi birçok alanda aynı görüşteler. DEAŞ’ı kalıcı bir şekilde yenmek, Irak'ın enerji alanındaki bağımsızlığını güçlendirmek, özel sektördeki büyümeyi desteklemek ve kamu hizmetlerini iyileştirmek konusunda hemfikiriz.”
Bakanlık Sözcüsü ayrıca ortak öncelikler arasında, eğitim ve kültür programlarının genişletilmesi, yolsuzlukla mücadele, hükümetin kontrolü dışındaki silahlı grupların dizginlenmesi ve Irak'taki iklim kriziyle mücadelenin yer aldığını kaydetti.

İç hesaplar
ABD’nin Irak’ı işgali ve işgalin sonuçları, Amerikan kamuoyunu kutuplaştıran ve Washington’ın dış politikasının Ortadoğu'daki çehresini değiştiren tartışmalı bir konuya dönüştü. Amerikan seçmeni genellikle dış meselelere fazla önem vermese de Washington'ın Ortadoğu'daki askeri doktrini, özellikle 2012, 2016 ve 2020 yıllarındaki başkanlık seçimleri sırasındaki seçim kampanyalarında mükemmel bir seçim malzemesi haline geldi.
Pew Araştırma Merkezi tarafından Amerikalılar ve gaziler arasında yapılan en son anket, Amerikalıların yüzde 62'sinin Irak'ta savaşa girmenin bir hata olduğuna inandığını ortaya koydu. ABD Savunma Bakanlığı'na göre Irak’ın işgali sırasında 4 bin 500 ABD askeri, Irak Savaş Kurbanları Örgütü'nün tahminlerine göre ise 100 binden fazla Iraklı sivil öldürüldü. Bunun yanında ABD Kongresi Araştırma Merkezi’ne (CRS) göre savaş, ABD’ye 801,9 milyar dolara mal oldu.
Irak savaşının maliyeti

Irak'tan Afganistan'a, Suriye ve Libya’ya kadar Ortadoğu’daki ‘başarısızlıklar silsilesine’ karşı halkın büyüyen öfkesiyle birlikte art arda göreve gelen Demokrat ve Cumhuriyetçi yönetimler, ekonomik ve siyasi çıkarlarından ödün vermeden bölgeden askeri olarak çekilmenin yollarını aradılar.
Washington, Barack Obama yönetiminden Joe Biden yönetime kadar Doğu Asya'daki varlığını güçlendirme arzusunu teyit ederken, bazıları bu tutumu Ortadoğu'dan kademeli olarak çekilmesinin bir göstergesi olarak değerlendiriyorlar.


Basra'nın güneyindeki bir boru hattının bombalanması sonrası yükselen dumana bakan bir Iraklı, Mart 2004 (EPA)

Halkın ‘Ortadoğu bataklığından’ çıkılmasına verdiği geniş desteğe rağmen eski Başkan Barack Obama’nın 2011 yılında son ABD birliklerinin Irak'tan çekilmesi kararı, takip eden yıllarda Cumhuriyetçilerin muhalefetine ve askeri çekincelere neden oldu.
New York'taki Uluslararası İşbirliği Merkezi'nin (CIC) kıdemli üyelerinden James Traub, Foreign Policy dergisindeki bir makalesinde ABD güçlerinin terör örgütlerinin artan nüfuzuna karşı ABD'nin ‘çıkarlarının korunması’ amacıyla sınırlı sayıda da olsa Irak’ta kalması gerektiğini destekleyen görüşleri özetledi. O zamanlar birçok kişinin ABD’nin Irak’taki askeri varlığının ‘durumu daha da kötüleştirdiğinin’ inandığına işaret eden Traub, eski Başkan Bush'un başlattığı savaşın sonunda göreve gelen Demokrat yönetimin tutumunu ABD halkının içeriye odaklanma arzusuna bağladı. Obama'nın aynı tutumunu hem Irak’ta hem de Suriye'de sürdürdüğünü düşünen Traub, ‘ABD'nin bölgedeki yokluğunun aslında bölgedeki varlığından daha tehlikeli hale geldiği’ değerlendirmesinde bulundu.
O dönem Indiana Eyaleti Valisi olan Mike Pence liderliğindeki Cumhuriyetçi politikacıların tutumlarını hatırlatan Traub, Pence’in, DEAŞ terör örgütünün Irak'ta güçlenmesinden Obama yönetimini sorumlu tuttuğunu söyledi. Traub, Pence’in, ayrıca Hillary Clinton'ın, ‘bazı muharip güçlerinin Irak'ta kalmasını ve ABD’nin kazanımlarının güvence altına alınmasını sağlayacak olan ABD güçlerinin Irak’taki çalışmaları için çerçeve anlaşmasını yeniden müzakere etmemesini de eleştirdi.
Buna karşın Cumhuriyetçi tabanının iradesine teslim olarak Afganistan konusunda farklı bir tutum benimsemiş gibi görünen Pence, ABD'nin Ortadoğu'dan askeri olarak çekilme arzusunun en belirgin göstergesi olarak ABD askerinin yıllar sonra evlerine geri dönmesi ve sonsuz savaşlara son verilmesi sloganlarını benimseyen Donald Trump’ın Cumhuriyetçi yönetiminin en önemli simalarından biri oldu.
Trump, üst düzey askeri danışmanlarının büyük direnişine rağmen Taliban ile aylarca süren özenli müzakerelerin ardından 2021 yılının mayıs ayı başlarına kadar tüm ABD güçlerini Afganistan'dan çekme konusunda anlaşmaya vardı. ABD tarihindeki en kötü askeri geri çekilme olarak nitelendirilen Afganistan’dan çekilme ancak Trump’ın Beyaz Saray’a gelen halefi Biden tarafından yerine getirilebildi.
Ancak Trump yönetimi, Ortadoğu'dan açık açık bir geri çekilme politikası izlemedi. Bunun yerine ABD’nin bölgeye olan bağlılığının devam ettiğinin açık bir göstergesi olarak ilk yurtdışı ziyaretini 2017 yılında Suudi Arabistan’a gerçekleştirdi. Trump, Riyad'ın ev sahipliğinde yapılan Suudi Arabistan-ABD, Körfez ülkeleri-ABD ve İslam dünyası-ABD zirvelerine katıldı.
Ayrıca, selefinin DEAŞ ile mücadele çabaları çerçevesinde Irak'ta konuşlandırdığı ABD kuvvetlerinin sayısını azaltma kararı alan Trump, 2020'nin ilk haftasında Irak'ın başkenti Bağdat’ın Uluslararası Havaalanı yakınlarında İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani ve Irak'taki Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) Başkan yardımcısı Ebu Mehdi el-Muhendis’in öldüğü hava saldırısının emrini verdi.
İran’ın Ortadoğu’daki nüfuzunu zayıflatan saldırıdan aylar sonra Beyaz Saray'a gelen Trump’ın halefi Biden, Irak'ta kalan ABD askerlerinin yalnızca danışmanlık yapacaklarını duyurdu. Ardından Irak’ta 2020 yılında 5 bin 200 olan ABD askerlerinin sayısı, 2021 yılının başlarında 2 bin 500'e düşürüldü.

Biden doktrini
Bazı politikacıların yıllardır çağrıda bulunduğu ve bazılarının Rusya’nın ve Çin’in Ortadoğu’daki nüfuzunun artmasının önünü açtığına inandığı geri çekilmeye karşın Washington, bölgeye olan bağlılığının ‘kalıcı’ olduğunu vurgulayarak ve Ortadoğu'dan tamamen çekilme görüşünü reddederek bölgedeki askeri üslerinde yaklaşık 30 bin asker bulundurmaya devam ediyor.
ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Başkan Joe Biden'ın geçtiğimiz yıl bölgeye yaptığı ziyaretin, ABD’nin bölgeye olan bağlılığını ve bölge ülkeleriyle olan güçlü ilişkilere verdiği önemin teyidi niteliğinde olduğunu belirtti. Bakanlık Sözcüsü, “Başkan, ABD’nin Ortadoğu’daki rolü için ilkeli ve kapsamlı bir vizyon ortaya koydu ve bu vizyon ulusal güvenlik stratejimize entegre edildi. Bu vizyon, bölgeyle olan derin diplomatik, ekonomik ve kültürel ilişkilerimizin temelini oluşturuyor” ifadelerini kullandı.


ABD Ulusal Güvenlik Konseyi Orta Doğu ve Kuzey Afrika Koordinatörü Brett McGurk, birkaç hafta önce Washington'da yaptığı bir konuşmada, Biden’ın bölgeye yönelik doktrininin beş ilkeye dayandığını, diplomasi ve caydırıcılık yoluyla bölgenin güvenlik ve istikrarını artırmayı amaçladığını söyledi.

McGurk’ün geçtiğimiz şubat ayında Atlantik Konseyi'nde yaptığı konuşmaya göre bu beş ilkenin başında ortaklık geliyor.
McGurk, şunları söyledi:
 “ABD, birtakım kurallara dayanan uluslararası düzene katılan ülkelerle ortaklıklarını güçlendirecek ve dış tehditlere karşı kendilerini savunma yeteneklerini geliştirecek.”
İkinci ilkenin caydırıcılık olduğunu söyleyen ABD’li yetkili, ülkesinin ‘Hürmüz Boğazı ve Babü'l-Mendeb dahil olmak üzere Ortadoğu’daki su yollarında seyrüsefer özgürlüğünün tehlikeye girmesine izin vermeyeceğini ve hiçbir ülkenin askeri yığınaklar, saldırılar ya da tehditlerle başka bir ülkeyi kontrol etme çabalarına müsamaha göstermeyeceğini’ vurguladı.
Biden doktrininin üçüncü ilkesinin diplomasi olduğunu belirten McGurk, “Sadece bölgesel istikrara yönelik tehditleri caydırmakla kalmayacağız, aynı zamanda diplomasi yoluyla elimizden geldiğince gerilimleri azaltmak, elimizden geldiğince gerilimi azaltmak ve çatışmaları sona erdirmek için çalışacağız” dedi.
McGurk’e göre ABD'nin Ortadoğu stratejisinin dördüncü ilkesi, her ülkenin egemenliğine ve bağımsız seçimlerine saygı duyulurken ABD'li ortaklar arasında siyasi, ekonomik ve güvenlik bağlarının kurulmasına ve güçlendirilmesine bağlı kalınmasını içeriyor.
Beşinci ilke ise, insan haklarının ve Birleşmiş Milletler Şartı'nda öngörülen değerlerin geliştirilmesini kapsıyor.
Son iki yıldan örnekler vererek caydırıcılığın askeri yönüne vurgu yapan McGurk, “Biden yönetiminin göreve gelmesinden bu yana ABD, İran ve vekillerinin tehditlerine karşı askeri olarak hareket etti. Ortaklarımızın caydırıcılığını güçlendirdik, yeni ve yenilikçi denizcilik ağları kurduk. Zaman zaman, yakın iş birliğiyle bölgede daha geniş çaplı çatışmalara yol açabilecek yakın tehditleri tespit edip bunları caydırdık” diye konuştu.
DEAŞ Karşıtı Uluslararası Koalisyon’da eski başkanlar Obama ve Trump'ın temsilciliğini yapan ABD'li yetkili, Ocak ayında ABD öncülüğünde Doğu Akdeniz'de düzenlenen en büyük ortak askeri tatbikatın, Washington'ın bölgenin güvenliğine olan bağlılığının kanıtı olduğuna işaret ederek, “Bunu savaş arayışıyla yapıyoruz. Yalnızca caydırıcılık ve sınırlama için gerekli koşullar oluşturmak ve diplomasinin gelişmesine izin vermek için yapıyoruz” dedi.

Değişmez çıkarlar
ABD, bu ay, Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Mark Milley’in, Suriye'ye yaptığı sürpriz ziyaret ve Savunma Bakanı Lloyd Austin'in Ortadoğu turu ile Ortadoğu'daki müttefiklerine güvenlikle ilgili verdiği sözleri tuttuğuna dair dair güvence vermeye çalıştı. Savunma Bakanı Austin, Ürdün, Mısır ve İsrail’i kapsayan turu sırasında, Washington'ın Ortadoğu'daki müttefiklerinin savunmasını desteklemenin yanı sıra stratejik ortaklıkları artırma ve güçlendirme taahhüdünü yinelerken güvenlik alanında çok taraflı koordinasyonu sağlamaya ve derinleştirmeye dayalı ulusal savunma stratejisinde öngörülen ‘entegre caydırıcılık’ kavramının altını çizdi.
Atlantik Konseyi’nin kıdemli üyelerinden ve ABD'nin Ortadoğu'da kalmasını savunanların önde gelen isimlerinden biri olan William F. Wechsler, Biden yönetiminin ‘bazı yanlış adımların ardından doğru yolu bulduğunu’ düşünüyor.
2015 yılına kadar ABD Savunma Bakanı Terörle Mücadeleden Sorumlu Yardımcısı olan Wechler, ABD'nin Ortadoğu'ya yönelik politikasının onlarca yıl değişmediğine ve Irak savaşının bu yaklaşıma göre ‘anormal’ bir olay olduğuna inanıyor. Şarku’l Avsat’a konuşan Wechler, “1950’li yıllardan günümüze kadar olan döneme baktığımızda ABD'nin, Irak savaşı ve Afganistan'dan çekilme gibi büyük çelişkiler dışında Ortadoğu'daki askeri varlığı konusundaki tutumunda göreceli bir tutarlılık olduğunu görüyoruz” değerlendirmesinde bulundu.
Tüm bu çelişkilere rağmen Washington'ın Ortadoğu'daki askeri doktrininin ABD'nin bölgedeki çıkarları doğrultusunda büyük ölçüde istikrarlı olduğunu düşünen ABD'li eski yetkili, “Önceki birkaç yönetim, ABD'nin Ortadoğu’daki askeri varlığını gözden geçirdi. Çünkü bunun bölgeden büyük bir geri çekilme sağlamasını umuyorlardı. Ancak bu gözden geçirmeler her seferinde neredeyse hiçbir değişiklik olmadan sonlandı” şeklinde konuştu.
Wechsler'e göre buna ABD'nin Ortadoğu'daki çıkarlarının değişmemiş olması ve bu çıkarları korumak için askeri stratejiye ihtiyaç duyulması neden oldu.
ABD’nin bölgedeki çıkarlarını; petrol ve doğalgaz çıkarma faaliyetlerinin güvenliğini ve özgürlüğünün sağlanması, bu petrol ve doğalgazın küresel pazarlara taşınması, bölgenin ekonomik, siyasi ve güvenlik istikrarının korunması ve bölgenin refahının artırılması şeklinde dört başlıkta özetleyen Wechsler, “Tüm bunlar, dünyanın bu bölgesinde enerji bulunduğundan beri ABD’nin Ortadoğu'daki çıkarları olmuştur ve olmaya devam etmektedir” dedi.
ABD'nin Ortadoğu’da ‘dengeli bir yaklaşıma’ dönmesi konusunda nispeten iyimser olan Wechler, Vietnam Savaşı'nın ardından ABD’nin Doğu Asya'daki tutumunda yaşanan değişikliği hatırlatarak “Amerikalılar, ülkelerinin Doğu Asya politikasını Vietnam Savaşı perspektifinden değerlendirmeyi bırakması on yılı aşkın bir zaman aldı. Bölge ülkelerinin liderlerinin, Rusya ve Çin ile yakınlaşarak ABD'yi Ortadoğu'dan çekilmeye itmeye çalışıp çalışmayacağı sorusu ise yanıtsız kalmaya devam ediyor” ifadelerini kullandı.



ABD’nin İsrail Büyükelçisi, Gazze'de yaşanan insanlık dramına karşı uyarıları engelledi

İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik askeri operasyonu sırasında, kuzeydeki Beyt Lahiya’da ağır hasar gören Filistinlilere ait evler (18 Aralık 2024 – Reuters)
İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik askeri operasyonu sırasında, kuzeydeki Beyt Lahiya’da ağır hasar gören Filistinlilere ait evler (18 Aralık 2024 – Reuters)
TT

ABD’nin İsrail Büyükelçisi, Gazze'de yaşanan insanlık dramına karşı uyarıları engelledi

İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik askeri operasyonu sırasında, kuzeydeki Beyt Lahiya’da ağır hasar gören Filistinlilere ait evler (18 Aralık 2024 – Reuters)
İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik askeri operasyonu sırasında, kuzeydeki Beyt Lahiya’da ağır hasar gören Filistinlilere ait evler (18 Aralık 2024 – Reuters)

ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) çalışanları, 2024’ün ilk aylarında, Gazze’nin kuzeyinde gıda ve tıbbi yardım eksikliğinin kritik boyutlara ulaştığına dair uyarılarını, dönemin ABD Başkanı Joe Biden yönetimindeki üst düzey yetkililere iletti. Şarku'l Avsat'ın Reuters’tan aktardığı habere göre, söz konusu uyarılar kurum içi yazışmalar yoluyla yapıldı.

Hamas’ın 7 Ekim 2023’teki saldırılarının ve İsrail’in Gazze’ye kara harekâtının üzerinden üç ay geçtikten sonra hazırlanan iç mesajda, Ocak ve Şubat aylarında iki aşamada bölgeye giden Birleşmiş Milletler çalışanlarının sahada gözlemlediği sarsıcı manzaralar ayrıntılı biçimde yer aldı.

frgtyu7
Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Beyt Lahiya’da, hayır mutfağından pişmiş yemek almak için bekleyen Filistinliler, 28 Nisan 2025 (Reuters)

Çalışanlar, yollarda insan uyluk kemiği ve başka kemikler gördüklerini, araçlarda bırakılmış cesetlere rastladıklarını aktardı. Ayrıca özellikle gıda ve temiz içme suyu başta olmak üzere insani ihtiyaçlarda “felaket düzeyinde” bir eksiklik bulunduğunu vurguladılar.

Ancak Reuters’in görüştüğü dört eski yetkili ile incelenen belgelere göre, ABD’nin İsrail Büyükelçisi Jack Lew ve yardımcısı Stephanie Hallett, telgrafların yeterli tarafsızlık içermediği gerekçesiyle ABD hükümeti içinde daha geniş biçimde dağıtılmasını engelledi.

Gazze’deki duruma resmî itiraf meselesi

Altı eski ABD’li yetkili, Şubat 2024’te gönderilen telgrafın, yılın ilk yarısında iletilen ve İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşı nedeniyle sağlık, gıda, hijyen koşullarındaki hızlı bozulmayı ve toplumsal düzenin çöküşünü belgeleyen beş telgraftan biri olduğunu söyledi.

vf
Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye’de, savaşta yıkılan binaların enkazı arasında yürüyen Filistinliler, 6 Ocak 2026 (Reuters)

Reuters bu telgraflardan birini inceledi. Diğer dört telgrafın da Lew ve Hallett tarafından “tarafsızlık” kaygısıyla engellendiğini, içeriklerini bilen dört eski yetkili doğruladı.

Üç eski ABD’li yetkili, bu telgraflardaki ayrıntıların olağanüstü derecede sarsıcı olduğunu ve yönetim içinde geniş biçimde paylaşılsaydı üst düzey karar alıcıların dikkatini çekeceğini belirtti. Yetkililere göre bu durum, Biden’ın aynı ay yayımladığı ve ABD istihbarat ve silah tedarikini İsrail’in uluslararası hukuka uyumuna bağlayan ulusal güvenlik muhtırasına yönelik denetimi de sıkılaştırabilirdi.

O dönem USAID’de Batı Şeria ve Gazze’den sorumlu bilgi birimi başkan yardımcısı olan Andrew Hall, “Telgraflar insani bilgiyi aktarmanın tek yolu değildi; ancak büyükelçinin Gazze’deki gerçek durumu resmen kabul etmesi anlamına gelirdi” dedi.

ABD’nin Kudüs Büyükelçiliği, bölgedeki diğer büyükelçiliklerden gelenler de dahil olmak üzere Gazze’ye ilişkin telgrafların çoğunun hazırlanması ve dağıtımını denetliyordu. Üst düzey bir eski yetkili, Büyükelçi Lew ve yardımcısı Hallett’in sık sık USAID yönetimine, telgraflardaki bilgilerin zaten medyada geniş biçimde yer aldığını söylediklerini aktardı.

Eski Dışişleri Bakanı Antony Blinken ile Biden’ın temsilcileri, söz konusu telgrafların hiçbir zaman ABD hükümetinin üst kademelerine ulaşmadığı iddiasına ilişkin yorum taleplerine yanıt vermedi.

Gazze savaşı, Hamas’ın 7 Ekim 2023’te düzenlediği ve 1.250’den fazla kişinin öldüğü saldırıların ardından başladı. Filistin Sağlık Bakanlığı verilerine göre Gazze’de hayatını kaybedenlerin sayısı 71 bini aştı.

ABD Başkanı Donald Trump, geçen yıl eylülde Beyaz Saray’da İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yanında Gazze için barış planını açıklamış olsa da, çatışmalar durmadı. Filistin Sağlık Bakanlığı’na göre, ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana yaklaşık 481 kişi daha öldürüldü.

Biden yönetiminin savaş boyunca İsrail’e verdiği destek, Demokrat Parti içinde derin bir bölünmeye yol açtı ve konu parti adayları açısından hâlâ çözülmüş değil. Reuters/Ipsos’un geçen ağustosta yaptığı ankete göre, Demokratların yüzde 80’inden fazlası İsrail’in Gazze’deki askerî karşılığının aşırı olduğunu ve ABD’nin açlık riskiyle karşı karşıya olan Gazze halkına yardım etmesi gerektiğini düşünüyor.


Trump’ın kararları Suriye’nin çehresini nasıl değiştirdi?

Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)
Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)
TT

Trump’ın kararları Suriye’nin çehresini nasıl değiştirdi?

Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)
Geçen 10 Kasım’da Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında gerçekleşen görüşmeden bir kare (AFP)

Bölgesel ve uluslararası düzeyde son derece karmaşık bir tabloda; güvenlik dosyalarının stratejik, ekonomik başlıkların ise siyasi alanla iç içe geçtiği bir ortamda, ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, Ocak 2025’te Beyaz Saray’a dönüşünden bu yana Suriye dosyasına yaklaşımını yeniden şekillendiriyor. Barack Obama ve Joe Biden dönemlerinde tereddütler ve çelişkili gündemlerle karakterize edilen Amerikan politikalarının ardından Washington, bugün ideolojik kaygılardan ve uzun vadeli riskli bahislerden uzak, sahada sonuç üretmeyi ve hassas dengeleri kontrol etmeyi önceleyen daha doğrudan ve “pragmatik” bir çizgiye yönelmiş durumda.

Bu yeni yaklaşım; eski rejimin çöküşü, iç meşruiyetini pekiştirmeye ve uluslararası tanınma elde etmeye çalışan yeni bir hükümetin yükselişi, DEAŞ tehdidinin sürmesi, İran nüfuzunun gerilemesi ve Suudi Arabistan, Türkiye ile Katar’ın artan bölgesel rolleri gibi Suriye sahasındaki temel değişkenlere yanıt niteliği taşıyor. Bu çerçevede Washington, Orta Doğu’da istikrarı dayatma, doğrudan askerî angajmanın maliyetini azaltma ve kalkınma ile yatırım projelerinin önünü açma esasına dayanan “Trump doktrini” ile uyumlu bir yeniden konumlanmaya gidiyor.

İdeolojiden önce çıkarlar

Abaad Eğitim ve Stratejik Araştırmalar Merkezi’nden Firas Fahham, Trump’ın Suriye politikasının “tam anlamıyla pragmatik” olduğunu, uluslararası ve ekonomik çıkarları merkeze alarak yeni Suriye hükümetinin ideolojik arka planını ikinci plana ittiğini belirtiyor. Fahham’a göre Washington ile Şam arasındaki yeni kesişimin temel dayanağı, “İran’ın Suriye’ye yeniden nüfuz etmesinin önlenmesi” hedefi ve bu başlık mevcut ABD yönetiminin öncelikleri arasında ilk sırada yer alıyor.

Bu yaklaşımın, ABD’nin bölgedeki Arap müttefiklerinin tutumlarından ayrı düşünülemeyeceğini vurgulayan Fahham; başta Suudi Arabistan olmak üzere Türkiye ve Katar’ın yeni Suriye hükümetine açık destek verdiğini, Trump yönetiminin de bu tutumlara “bölgesel ittifakların yeniden inşasında temel bir sütun” olarak yanıt vermeye hazır olduğunu ifade ediyor.

fgthyu
ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın, 24 Mayıs’ta Türkiye’de Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile gerçekleştirdiği görüşmeden bir kare (EPA)

Önceki yönetimlerle kıyaslandığında Fahham, Obama ve Biden dönemlerinin “İran’ın bölgede elinin serbest bırakıldığı, özellikle Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile kurulan yakın ittifak üzerinden azınlık nüfuzunun desteklendiği bir çizgi izlediğini; bunun da sahayı daha karmaşık hâle getirdiğini ve güvenliği sağlayabilecek merkezi bir devletin kurulma ihtimalini zayıflattığını savunuyor.

Riyad’dan Washington’a: Dönüm noktaları

Trump’ın yeni Suriye politikasındaki kritik duraklara değinen Fahham, başlangıç noktasının Haziran ayında Riyad’da yapılan görüşmeler olduğunu söylüyor. Bu temaslar sırasında ABD Başkanı Trump, Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın talebiyle Suriye’ye yönelik yaptırımların kaldırıldığını açıklamış; bu adım Washington’dan Şam’a gönderilen ilk olumlu mesaj olarak yorumlanmıştı. Ardından Trump, Suudi Veliaht Prensi ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’yı bir araya getiren üçlü bir görüşme gerçekleştirdi. Trump’ın Şara’ya yönelik dikkat çekici övgüleri, ABD’nin siyasi açılım arzusunu açık biçimde ortaya koydu.

d
10 Kasım’da Washington’da Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın ABD Başkanı Donald Trump ile Beyaz Saray’daki görüşmesinin ardından, Suriye liderinin destekçileri Beyaz Saray önünde toplandı (EPA)

Fahham’a göre asıl dönüm noktası ise Kasım ayında düzenlenen Washington Zirvesi oldu. Trump’ın Beyaz Saray’da Cumhurbaşkanı eş-Şara’yı kabul ettiği bu görüşme, kritik bir kırılma anı olarak değerlendiriliyor. Zirvenin ardından ABD yönetimi, Kongre üzerinde Sezar Yasası’nın iptali için baskı kurmaya başladı; eş zamanlı olarak Suriye’nin DEAŞ’a karşı uluslararası koalisyona dâhil edildiği açıklandı. Bu gelişmeler, iki ülke arasındaki ilişkinin sınırlı koordinasyondan ittifaka yakın bir düzeye taşındığını gösterdi.

SDG ve Fırat’ın doğusunun geleceği

SDG dosyasına ilişkin değerlendirmesinde Fahham, Trump yönetiminin konuya tamamen pratik bir pencereden yaklaştığını; yeni Suriye hükümetiyle ilişkiler ile Türkiye’nin çıkarları arasında denge gözettiğini belirtiyor. Biden dönemine kıyasla SDG’ye verilen desteğin belirgin biçimde azaldığını ifade eden Fahham, Washington’un DEAŞ’la mücadelede Şam’ı en etkili aktör olarak görmeye başladığını söylüyor.

Bu yaklaşımın, ABD’li düşünce kuruluşlarının raporlarına dayandığını belirten Fahham, geçmişte Kürt bileşene tek taraflı yaslanmanın ve Fırat’ın doğusundaki uygulamaların mağduriyet duygusu yarattığını ve DEAŞ’ın bunu istismar ederek eleman devşirdiğini hatırlatıyor. Bu nedenle ABD yönetimi, SDG’yi tamamen terk etmek yerine, Şam’la iş birliğinin daha verimli olacağına ikna olmuş durumda. Fahham'ın Şarku'l Avsat'a yaptığı değerlendirmeye göre hedef; SDG’nin Suriye devleti içine entegre edilmesi ve güvenlik statüsünün yeniden düzenlenmesi.

İsrail’in Suriye’nin güneyindeki operasyonlarına da değinen Fahham, Washington’un Başbakan Binyamin Netanyahu’nun politikalarından “memnuniyetsizlik” duyduğunu; bu adımların bölgesel istikrarı zedelediğini ve Trump’ın kalkınma vizyonuyla çeliştiğini vurguluyor. ABD’nin, Suriye hükümetinin zayıflatılmasının İran nüfuzunun ve DEAŞ faaliyetlerinin yeniden canlanmasına yol açabileceğinden endişe ettiği belirtiliyor.

Süveyda özelinde ise ABD yönetiminin, vilayetin devlet yapısına entegre edilmesi gerektiği görüşünü benimsediği aktarılıyor. Fahham, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın “Ortadoğu’da adem-i merkeziyetçilik başarısız oldu” yönündeki sözlerini hatırlatarak, Washington’un birleşik bir Suriye’yi destekleme eğilimini vurguluyor.

Askeri kurumun bakışı

Silahlı gruplar üzerine çalışan araştırmacı Raid el-Hamed ise ABD’nin tutumuna askerî perspektiften tamamlayıcı bir okuma sunuyor. Hamed, Trump’ın ilk döneminde asker çekme ve SDG ile ortaklığı sonlandırma eğiliminde olduğunu; ancak 2019 Mart’ında Baguz’daki çatışmaların ardından üst düzey askerî komutanların DEAŞ’ın geri dönebileceği yönündeki uyarıları nedeniyle yaklaşık 2 bin ABD askerinin bölgede kaldığını hatırlatıyor. ABD-SDG ortaklığının, 2015’te Kobani savaşlarına dayandığını ve Washington’un SDG’yi kara gücü olarak kullandığını da ekliyor.

Ancak Hamed’e göre, Beşşar Esed rejiminin düşmesinin ve Suriye’nin uluslararası koalisyona katılmasının ardından şekillenen yeni politika, Fırat’ın doğusunda herhangi bir bağımsız yapının tanınmamasını ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne benzer federal modellerin reddedilmesini esas alıyor. Bu yeni yaklaşımın, SDG’ye Türkiye karşısında gerçek Amerikan güvenceleri içermediğini vurgulayan Hamed, örgütün Suriye ordusu ve güvenlik kurumlarına entegrasyonu yönünde baskı bulunduğunu belirtiyor. Şam yönetiminin devlet dışı silahlı varlığı reddeden bu vizyonuna SDG’nin hâlen karşı çıktığını, Mart ayında imzalanan anlaşma için belirlenen sürenin yıl sonunda dolacağını da sözlerine ekliyor.

Genel tabloya bakıldığında, Suriye sahasının geleneksel çatışma denklemlerini aşan, çıkarlar ve karşılıklı güvenlik düzenlemeleriyle şekillenen yeni bir evreye girdiği görülüyor. Washington ve özellikle Riyad ile Ankara gibi bölgesel müttefikleri, Şam’daki yeni liderliğin istikrarı tesis edip kaos dönemini kapatabileceğine oynarken, bu sürecin başarısının önümüzdeki aylarda sahadaki sınavlara bağlı olacağı ifade ediliyor. Gözlemcilere göre, “yeni cumhuriyetin” iç uzlaşı gereklilikleri ile dış ittifakların şartlarını dengeleme kapasitesi, bu dönüşümün ABD’nin bölgedeki yıllara yayılan tereddütlerini gerçekten sona erdirip erdirmeyeceğini belirleyecek temel ölçüt olacak.


Suudi Arabistan-ABD görüşmesinde Gazze, Sudan, Yemen ve Ukrayna'daki gelişmeler ele alındı

Prens Faysal bin Ferhan dün Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
Prens Faysal bin Ferhan dün Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
TT

Suudi Arabistan-ABD görüşmesinde Gazze, Sudan, Yemen ve Ukrayna'daki gelişmeler ele alındı

Prens Faysal bin Ferhan dün Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
Prens Faysal bin Ferhan dün Washington'da Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir araya geldi (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan ve ABD'li mevkidaşı Marco Rubio, Gazze Şeridi, Sudan, Yemen ve Rusya-Ukrayna krizindeki gelişmeleri ele alarak bu konularda ve uluslararası barış ve güvenliğin sağlanması için sarf edilen çabalar hakkında görüş alışverişinde bulundular.

Washington'da ABD Dışişleri Bakanlığı merkezindedün bir araya gelen ikili, iki ülkeyi ilgilendiren bölgesel ve uluslararası konularda koordinasyon ve ortak eylemleri yoğunlaştırmanın yollarını ele aldı.

Prens Faysal bin Ferhan ve Rubio iki ülke arasındaki stratejik ilişkileri ve bu ilişkileri çeşitli alanlarda geliştirme ve iyileştirme fırsatlarını gözden geçirdiler.

sdfrgt
Bakan Rubio, dün Washington'daki bakanlık merkezinde Prens Faysal bin Ferhan'ı kabul etti (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre toplantıya Suudi Arabistan'ın ABD Büyükelçisi Prenses Rima bint Bendar bin Sultan, Siyasi İşlerden Sorumlu Bakan Danışmanı Prens Musab bin Muhammed el-Ferhan ve Bakan Danışmanı Muhammed el-Yahya da katıldı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı, iki ülke arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesini ele almak ve en önemli bölgesel ve uluslararası meselelerle ilgili gelişmeleri ve bunlar üzerinde sarf edilen çabaları görüşmek üzere resmi bir ziyaret için salı günü Washington'a geldi.

Ziyaret, ABD Başkanı Donald Trump'ın mayıs ayında Suudi Arabistan'a yapmayı planladığı ve ikinci dönemindeki ilk dış gezisi olan ziyaretin öncesinde gerçekleşiyor.