Irak’ın işgalinden 20 yıl sonra

ABD’li neo-muhafazakarlar ile İsrail yanlısı Amerikan sağı, Arap dünyasını zayıflatmak ve parçalamak için bu fırsatı değerlendirmek konusunda hemfikirlerdi.

Irak’ın eski Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'in heykelinin arkasındaki ABD tankları ve askerleri. (AFP)
Irak’ın eski Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'in heykelinin arkasındaki ABD tankları ve askerleri. (AFP)
TT

Irak’ın işgalinden 20 yıl sonra

Irak’ın eski Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'in heykelinin arkasındaki ABD tankları ve askerleri. (AFP)
Irak’ın eski Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'in heykelinin arkasındaki ABD tankları ve askerleri. (AFP)

Nebil Fehmi
Irak’ın eski Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'in Kuveyt'i işgali, ülkesinin komşusu olan bir Arap ülkesine karşı işlenen bir suç, uluslararası hukukun açıkça bir ihlali, Irak'a pahalıya mal olan ve Arapların ulusal güvenliğinin sonun başlangıcı olan vahim bir hataydı. Kuveyt’in işgaliyle Arap ülkelerinin güvenliklerini sağlayabileceklerine dair ortaya çıkan şüphe, endişe ve güvensizlik, özellikle bekalarına yönelik tehditler karşısında ulusal güvenlikleri için yabancı taraflara güvenme fenomenine kapıyı ardına kadar açtı.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), Kuveyt’in işgal eden Irak’a karşı birkaç karar aldı. Hangi argümanlar ve gerekçeler sunulursa sunulsun, ülkelerin zorla işgal edilmesinin reddedildiğinin bir ifadesi olarak Kuveyt'i özgürleştirmek için ABD liderliğinde Mısır ve Suriye'nin de yer aldığı çok uluslu bir askeri koalisyon kuruldu.
ABD, 2003 yılında George W. Bush yönetimi sırasında Irak'ı yasal yahut meşru bir dayanak olmaksızın ve uluslararası sistemin dışında işgal etmeye karar verdi. Mısır, Suriye ve diğerleri, hatta ABD’nin müttefikleri dahi bu karara karşı çıktılar. Yansımaları tam 20 yıldır devam eden bu adımla ilgili halen pek çok soru işareti söz konusu.
1999-2008 yılları arasında Mısır’ın Washington Büyükelçiliği görevinde olmam, Irak'ın işgali ile ilgili olayları yakından takip etmemi ve Mısır’ın tutumlarıyla ilgili olayların merkezinde yer almamı sağladı. Yine de ABD’nin ve İngiltere’nin tutumlarına dair halen netleşmemiş birçok gizem olduğunu dürüstçe kabul ediyorum. Ancak zaman geçtikçe ve birkaç uluslararası belgenin yayınlanmasından ve bunların tarihçiler tarafından incelenmesinden sonra netleşeceklerine inanıyorum.
Irak'ın işgalinden önce yaşananlar ve daha ziyade Irak'ın Kuveyt'e yönelik tehditleri üzerinde düşünülmesi gerektiği kanaatindeyim. Saddam Hüseyin, dönemin ABD Bağdat Büyükelçisi April Glaspie ile görüştü. Glaspie ona ABD'nin Irak-Kuveyt anlaşmazlığına müdahale etmeyeceği sonucuna varmasına neden olay bir mesaj iletti. Tam olarak hangi mesajın verildiğine dair birbiriyle çelişen açıklamalar söz konusu. ABD yönetimi ise dolaylı da olsa Saddam'a yeşil ışık yaktığı yönündeki tüm suçlamaları reddetmeye çalıştı. Büyükelçi Glaspie, daha sonra kaleme aldığı anılarında, kendisine verilen talimatları doğru ve dürüst bir şekilde ilettiği belirtti.
Kuveyt’in özgürleştirilmesinden önce, Mısır’ın New York'taki misyonluğunda görevli olduğum sırasında dönemin ABD'nin BM Daimi Temsilcisi Thomas Pickering ile aramızda geçen bir konuşmayı da hatırlıyorum. Pickering, Saddam'ın Kuveyt'le arasındaki anlaşmazlığın çözümü için sunulan uluslararası tekliflerden birini kabul edeceğinden ya da sadece Kuveyt topraklarının 10 kilometresini kontrol etmekle yetineceğinden çok endişeliydi. Çünkü iki olasılığın da Irak’ın ihlallerinin ciddiyetini azaltacağını ve Irak'a askeri olarak karşı koyacak bir ittifak oluşturmak için gerekli uluslararası desteğin hayata geçirilmesini zorlaştıracağını düşünüyordu.
Irak'ın işgaline karşı çıkan baba Bush'un yönetimi sırasında Glaspie ve Pickering'in Irak'ın Kuveyt'i işgaliyle ilgili tutumlarını hatırlıyorum. Belki de tarihçiler, Glaspie ve Pickering'in ABD’nin Irak'ı işgal etme kararıyla bir ilgisi olup olmadığını araştırıyorlardır ama ben bunun olduğunu doğrulayamam. Ancak Başkan W. Bush’un neo-muhafazakarlarla ve ABD’nin hedeflerine ulaşmak için tüm gücünü kullanması gerektiğini savunanlarla dolu olan yönetimi göreve geldiğinde Irak'a olan ilgisi oldukça belirgindi.
2001 yılında yaşanan 11 Eylül olaylarından birkaç ay sonra, dönemin ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Ortadoğu'da bir tura çıkma kararı aldı. Bundan yararlanarak onu ziyaret ettim ve ona Mısır'ın ABD ile ilişkilere ve Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki tıkanmış olan barış süreci gibi bölgesel meselelere ilişkin tutumlarından Filistin'in durumuna dikkat çekerek bahsettim. Cheney, ziyareti sırasında birincil öncelik olarak Irak dosyasında istişarelerde ısrar ederek beni şaşırttı. Bu da Irak'la ilgili kafalarda bir şeyler olduğu kanısına varmama neden olurken Kahire'ye de bundan bahsettim. Bunların tam olarak neler olduğunu netleştirmeye ve takip etmeye çalışacağımı söyledim.
Benim değerlendirmem, neo-muhafazakarların, George W. Bush’un başkanlık görevini devralmasıyla Irak'ı işgal etmeye kararlı oldukları yönünde olsa da gerekçelerine göre farklı değerlendirmeler de vardı. George Bush, babasının kariyerini tamamlamak mı yoksa onu çiğneyip kendini kanıtlamak mı istiyordu? Oğul Bush, Saddam'ın görev süresinin bitiminden sonra babasıyla alay etmesine karşı öfkeli miydi? Ya da Irak'ın işgali, 11 Eylül olaylarından sonra büyük bir askeri harekatla ABD’nin prestijini geri kazanma girişimi miydi? Tüm bu yorumların sağlam dayanakları olabilir. Fakat daha büyük olasılıkla ABD’yi Irak’ı işgale iten başlıca güdü, neo-muhafazakarlar ile İsrail yanlısı Amerikan sağı arasında Arap dünyasını zayıflatmak ve parçalamak için bu fırsatın değerlendirilmesi gerektiği yönündeki fikir birliğiydi.
ABD’de Irak'ın Kuveyt'i işgaline karşı çıkılması ve devletlerin egemenliğine saygı gösterilmesi gereği gibi açık, kategorik ve istikrarlı bir tutuma sahip olmasına ve ayrıca Irak'taki istikrarsızlığın özellikle Irak ile İran arasındaki hassas bölgesel dengeyi baltalayacağı uyarılarında bulunmasına rağmen Mısır'ın tüm bunlardaki konumuna hakkında birçok soru gündeme geldi. Mısır’ın uyarılarını ABD yönetimine, ABD Kongresi'ne ve Amerikan kamuoyuna ilettiğimde, bazı Kongre üyeleri dost ülke Mısır'ın tutumundan duydukları rahatsızlığı dile getirdiler. Buna, gerçek bir dostun, tam bir dürüstlük cesaretine sahip olan olduğunu söyleyerek yanıt verdim. Mısır, her zaman bu ilkeye bağlı kalmıştır.
Arap ülkelerinden hiç kimse, hatta kendi çıkarları için onun karşısında yer almayanlar bile Saddam Hüseyin’in halkına karşı kanlı müdahalelerde bulunduğuna ve komşularına karşı düşmanca davrandığına karşı çıkmıyordu. ABD, Irak'ı işgal etme kararını haklı çıkarmak için dayanıksız gerekçeler sundu. Önce 11 Eylül olaylarını Irak rejimi ile ilişkilendirmeye çalıştı. Ancak bu teori, doğrudan ve ilgili bir ortak olan İngiltere dışında, yönetim içinden ve NATO üyesi müttefiklerinden destek görmedi.
ABD, Irak'ın nükleer, kimyasal ve biyolojik silahlara sahip olduğunu iddia etse de, BM müfettişleri işgalden önce bunun doğru olmadığını teyit ettiler. ABD'nin bu silahlardan hiçbirini bulamaması da BM müfettişlerinin raporunu doğruladı. Ben de bu bilgiyi doğrudan neo-muhafazakarların önde gelen isimlerin biri ve dönemin ABD Savunma Bakanlığı’nın (Pentagon) iki numarası olan Paul Wolfowitz'den aldım. ABD’nin güvenlik, askeri ve diplomatik kurumları arasında ABD'ye ya da onun çıkarlarına yönelik herhangi bir tehlikenin olduğu konusunda bir fikir birliği sağlanamadığında verdiği yanıttaki ifadeler ve güzel konuşması beni şaşırttı. Bush yönetim, işgal için kanıt olmamasına rağmen bu teoriyi benimsedi.
Amerikan Merkez Haberalma Teşkilatı (CIA) eski Direktörü George Tenet, Irak'ın nükleer silahlara sahip olduğuna dair ‘kesin’ bir kanıt olmadığını söyledi. Ardından dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, BMGK’nın bir oturumunda dönemin Nijer Dışişleri Bakanı'nın imzasını taşıyan Irak'a uranyum ihracatıyla ilgili bir mektubu ele geçirdiklerini söyledi. İddia, aynı oturumda dönemin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) Mısırlı Direktörü Muhammed el-Baradey tarafından yalanlandı ve Nijer Dışişleri Bakanı’nın mektubun tarihinden çok daha önce değiştiğini açıkladı. ABD yönetimden ayrılmasından sonra Paul ile bir araya geldiğimde ona bu olay ben de şaşkınlığa neden olduğunu söyledim. O da kandırıldığını kabul etmekten çekinmedi. Daha sonra anılarında da bunu tekrarladı ve tüm bunlara karıştığı için özür diledi.
Irak'ın işgalinin üzerinden geçen 20 yılın ardından işgalin nedenlerine ve uygulanmasına dair hem ABD hem de uluslararası kamuoyunda halen birçok soru işareti söz konusu. İşgal, ABD’nin ya da Arap ülkelerinin çıkarlarını sağladı mı? İster sağcı ister solcu olsunlar ABD’li analistlerin büyük çoğunluğunun, Irak'ın işgalinin büyük bir hata olduğuna inandıklarına, çünkü bölgede Arapların aleyhine İran lehine bir güç dengesizliği yarattığına inanıyorum. Bu dengesizlik de İsrail dahil ABD’nin dostlarının güvenliğini tehdit ediyor. Irak'taki istikrar ve güvenliğin olmadığı bu ortam radikallere uygun bir yaşam alanı yarattı. DEAŞ’ın ortaya çıkmasına ve Irak’ın işgalini Amerikan dış politika tarihindeki en büyük hata olarak niteleyen Donald Trump gibi Demokrat sol ve Cumhuriyetçi sağ dahil olmak üzere Irak ulusal sisteminin tükenmesine yol açtı. Hem Demokratlardan hem de Cumhuriyetçilerden birçok isim Irak'ın işgalini ‘ABD dış politika tarihindeki en büyük hata’ olarak nitelendirdiler. Donald Trump da bunlardan biriydi. ABD’de kısa bir süre önce yayınlanan anketler, ABD’lilerin çoğunun, Irak’ı işgal kararının bir hata olduğuna inandığını gösteriyor.
İsrail'in İran'ın yarattığı tehlikelere karşı defalarca kez uyarmasına rağmen Irak’ın işgalinin tek ve en büyük kazananının ABD’deki neo-muhafazakarlar ile İsrail arasındaki siyasi ittifak olduğuna inanıyorum. Çünkü Arapları ve ulusal devletin temellerini parçalamakla ilgileniyorlar ve ulusal kimliğin bozulması pahasına nifak ve mezhepçilik tohumları ekmeye çalışıyorlar.
Irak’ın işgalinin Araplar açısından değerlendirmesi ise oldukça hassas ve karmaşık bir konu. Saddam Hüseyin'in ortadan kaldırılması, sert uygulamaları ve ciddi ihlallari nedeniyle birçok Körfez ülkesini rahatlattıysa da İran’ın nüfuzunun artması beraberinde birçok tehlikeyi getirdi. Arap ülkelerinin ulusal güvenlikleri sağlayabileceklerine olan güven eksikliği, birçok kişinin yabancı ülkelerin güvenlik yeteneklerine gereğinden fazla bel bağlamasına ve ulusal savunma yeteneklerinin geliştirilmesini ihmal etmesine neden oldu. Bu da Ortadoğu'da Arapların çıkarına olmayan bir güvenlik dengesi yarattı.
Belki biz Araplar olarak, acil durumların ve çatışmaların çözümü için bölgesel mekanizmalar oluşturup harekete geçirerek sorunların ve anlaşmazlıkların artmaması için Arap Devletleri Ligi (AL) çerçevesinde proaktif ve önleyici diplomasiyi benimseyip uygulayarak Arap ülkeleri arasındaki anlaşma ya da anlaşmazlıklarla ilgili istişareleri ve temasları yoğunlaştırarak ve uygulamaları kontrol ederek bu deneyimden bazı dersler çıkarabiliriz. Arapların, Arap ailesi dışından dost ya da düşman kim varsa herkesle diyalog ve istişare yoluyla bölgesel diplomasiyi yeniden canlandırmaları gerekiyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrildi.



İsrail’in bombardıman uyarısı, Lübnan’la Cideyde Yabus Sınır Kapısı geçişini durdurdu

Lübnan tarafındaki Masnaa Sınır Kapısı’nın karşısında bulunan Suriye’ye ait Cideyde Yabus Sınır Kapısı (Suriye Genel Sınır Kapıları ve Gümrük İdaresi)
Lübnan tarafındaki Masnaa Sınır Kapısı’nın karşısında bulunan Suriye’ye ait Cideyde Yabus Sınır Kapısı (Suriye Genel Sınır Kapıları ve Gümrük İdaresi)
TT

İsrail’in bombardıman uyarısı, Lübnan’la Cideyde Yabus Sınır Kapısı geçişini durdurdu

Lübnan tarafındaki Masnaa Sınır Kapısı’nın karşısında bulunan Suriye’ye ait Cideyde Yabus Sınır Kapısı (Suriye Genel Sınır Kapıları ve Gümrük İdaresi)
Lübnan tarafındaki Masnaa Sınır Kapısı’nın karşısında bulunan Suriye’ye ait Cideyde Yabus Sınır Kapısı (Suriye Genel Sınır Kapıları ve Gümrük İdaresi)

Suriye Genel Sınır Kapıları ve Gümrük İdaresi Halkla İlişkiler Müdürü Mazen Alluş, Cideyde Yabus Sınır Kapısı’nın Lübnan tarafındaki Masnaa Sınır Kapısı üzerinden geçişlerin ikinci bir duyuruya kadar kapalı olduğunu açıkladı. Alluş, özellikle Beyrut Refik Hariri Uluslararası Havalimanı üzerinden uçuşu bulunan yolcuların, seyahatlerini sürdürebilmeleri için Humus kırsalındaki Cusiye Sınır Kapısı üzerinden geçiş yapabileceklerini belirtti.

Suriye Genel Sınır Kapıları ve Gümrük İdaresi, cumartesiyi pazara bağlayan gece yarısı itibarıyla Cideyde Yabus Sınır Kapısı üzerinden geçişlerin geçici olarak durdurulduğunu duyurdu.

Bu karar, İsrail ordusunun Lübnan tarafındaki Masnaa Sınır Kapısı ile bu kapıya ulaşan M30 karayolunu hedef alacağı yönündeki uyarısının ardından geldi.

Alluş, sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı açıklamada, Cideyde Yabus Sınır Kapısı’nın yalnızca sivillerin geçişi için kullanıldığını, herhangi bir askerî amaçla kullanılmadığını vurguladı.

İsrail ordusu ise cumartesi günü yaptığı açıklamada, Suriye–Lübnan sınırındaki Masnaa Sınır Kapısı çevresinde bulunanlara ve M30 yolunu kullananlara bölgeyi derhal boşaltmaları çağrısında bulundu. Açıklamada, bölgenin hedef alınacağı belirtilerek, Hizbullah’ın söz konusu geçiş noktasını askerî amaçlarla ve silah kaçakçılığı için kullandığı iddia edildi.

fdvfdv
İsrail bombardımanından kaçan Suriyeliler ve Lübnanlılar, Lübnan ile Suriye arasındaki Masnaa Sınır Kapısı’nda (Şarku’l Avsat)

Bir Lübnan güvenlik kaynağı da uyarının ardından Masnaa Sınır Kapısı’nda tahliye sürecinin başlatıldığını doğruladı.

Alluş, gece saatlerinde yaptığı bir başka açıklamada ise sınır kapısının tamamen sivil amaçlarla kullanıldığını, herhangi bir silahlı grup ya da milis varlığının bulunmadığını ve yasal çerçeve dışı faaliyetlere izin verilmediğini yineledi.

Şarku’l Avsat’ın Alman Haber Ajansı DPA’dan aktardığı habere konuşan Alluş, “Mevcut uyarılar ışığında ve yolcuların güvenliği için, olası riskler ortadan kalkana kadar sınır kapısından geçişler geçici olarak durdurulacaktır. Durumun istikrara kavuşmasının ardından faaliyetlerin yeniden başladığı duyurulacaktır” dedi.

vrrv
Bir çocuk, sırtında eşyalarını taşırken 4 Ekim 2024’te İsrail bombardımanının oluşturduğu çukurun yanında, Masnaa Sınır Kapısı’ndan geçiyor (AP)

Suriye ile Lübnan arasındaki sınır kapılarında, özellikle İsrail’in Güney Lübnan’a yönelik yoğun hava saldırılarının ardından ülkelerine dönen Suriyelilerin oluşturduğu yoğun bir geçiş trafiği yaşanıyor. Saldırılarda çok sayıda Suriyeli hayatını kaybederken, çok sayıda kişi de yaralandı.

rbrg
Humus kırsalında, Lübnan sınırındaki Cusiye Sınır Kapısı (SANA)

Masnaa Sınır Kapısı, iki ülke arasındaki ana geçiş noktası olmasının yanı sıra, ticaret açısından hayati bir arter ve Lübnan’ın bölgeye açılan başlıca kara kapısı konumunda bulunuyor. İsrail, söz konusu sınır kapısını daha önce Ekim 2024’te İsrail ile Hizbullah arasındaki çatışmalar sırasında hedef almıştı. Kapı, o dönemdeki ateşkesin ardından yaklaşık bir ay sonra başlatılan onarım çalışmalarıyla yeniden açılmıştı.


Cezayir'in İran Savaşı’na ilişkin endişelerinin ardında yatan gerçekler

Cezayir Körfezi'nin yakınlarında Cezayir bayrağı dalgalanırken başkentte ‘Kasbah’ olarak bilinen eski şehir (solda) ve nakliye konteynerleri (sağda) görülüyor, 25 Ağustos 2022 (AFP)
Cezayir Körfezi'nin yakınlarında Cezayir bayrağı dalgalanırken başkentte ‘Kasbah’ olarak bilinen eski şehir (solda) ve nakliye konteynerleri (sağda) görülüyor, 25 Ağustos 2022 (AFP)
TT

Cezayir'in İran Savaşı’na ilişkin endişelerinin ardında yatan gerçekler

Cezayir Körfezi'nin yakınlarında Cezayir bayrağı dalgalanırken başkentte ‘Kasbah’ olarak bilinen eski şehir (solda) ve nakliye konteynerleri (sağda) görülüyor, 25 Ağustos 2022 (AFP)
Cezayir Körfezi'nin yakınlarında Cezayir bayrağı dalgalanırken başkentte ‘Kasbah’ olarak bilinen eski şehir (solda) ve nakliye konteynerleri (sağda) görülüyor, 25 Ağustos 2022 (AFP)

Rabia Abdusselam

Cezayir’deki yetkililerin ve siyasi parti liderlerinin açıklamalarını dinleyen ya da yayınladıkları bildirileri okuyanlar, ‘sert güç’ olarak bilinen olguya ve uluslararası ortamın hiçbir kuralın geçerli olmadığı açık bir alana dönüşmesine yönelik ‘endişe ve gerginliği’ hissedebilir. Buna komşu ülkelerdeki (Libya, Mali ve Afrika Sahel Bölgesi) güvenlik istikrarsızlığından kaynaklanan karmaşık bölgesel tehditler de ekleniyor.

Bu bağlamda Cezayir Genelkurmay Başkanı General Said Şangariha, Ramazan Bayramı vesilesiyle komutanlarla gerçekleştirdiği toplantıda yaptığı konuşmanın büyük bir bölümünü, yumuşak güç araçları yerine askeri ve savunma varlıklarına öncelik veren ‘güç savaşları’ veya ‘sert güç’ olarak bilinen konuya değindi. General Şangariha konuşmasında, “Silahlı kuvvetler mensupları, uluslararası durumun tanık olduğu ve savaş seçeneğinin geri dönüşü, askeri müdahaleler, çok taraflı kuruluşların konumunun gerilemesi ve uluslararası hukuk kurallarının göz ardı edilmesi ile karakterize edilen, devletlerin egemenliğini ve ulusal tercihlerini etkileyen hızlanan jeopolitik dönüşümlerin gerçeklerini kavramaya davet ediliyor” dedi.

General Şangariha, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri komutanları, Cumhuriyet Muhafızları ve Ulusal Jandarma komutanları ile ordunun merkezi kurum ve birimlerinin komutanlarının da katıldığı toplantıda şunları söyledi:

“Ortadoğu’da yaşanan kaos ve şiddetli askeri gerginlik, ‘herkesin, dünyanın yaşadığı derin jeopolitik dönüşümler, özellikle de bunların Güney ülkeleri üzerindeki etkileri konusunda, yüksek profesyonellik ve öngörülü bir proaktiflikle farkındalık düzeyini artırmasını’ gerektiriyor.”

Aynı söylem, bir süredir ülkedeki siyasi liderler tarafından da tekrarlanıyor. Bu bağlamda, solcu İşçi Partisi lideri ve eski cumhurbaşkanlığı adayı Louisa Hanoune, başkent Cezayir’de Siyasi Büro ile yaptığı toplantıda, “Eğer dostlarına vurulduğunu görürsen, bunun sana da ulaşacağını bil” deyişini kullandı. Bu atasözü, ülkede başkalarına (arkadaşlara) gelen kötülük veya zarardan ders çıkarmaya ve tedbirli olmaya teşvik etmek için kullanılır. Zira Hanoune da öncelikle İran'a ve ayrıca ‘Mutlak Kararlılık Operasyonu’ adı verilen ABD askeri müdahalesine sahne olan Venezuela'ya atıfta bulunuyordu. Söz konusu operasyon, artan jeopolitik gerginlikler ortasında Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ile eşinin tutuklanıp ABD’ye götürülmesiyle sonuçlanan bir operasyondu.

Hanoune’a göre Cezayir'in şu anda iç istikrarı ve toplumsal uyumu koruması gerekiyor. Zira arka arkaya gelen uluslararası krizler, devletlerin dış baskılara karşı koyabilecek güçlü bir iç cepheye sahip olmasının önemini teyit ediyor ve kanıtlıyor. Ayrıca bu durum ‘geniş çaplı bir siyasi seferberlik ve ulusal bilincin güçlendirilmesini’ de gerektiriyor.

Öte yandan (Cezayir'in en eski muhalefet partisi) Sosyalist Güçler Cephesi’nin birinci sekreteri Youcef Aouchiche, başkentte düzenlenen parti kadroları toplantısında yaptığı konuşmada, Ortadoğu'da tırmanan gerginliklerin ‘yüksek düzeyde uyanıklık ve ulusal sorumluluk’ gerektirdiğini vurguladı. Aouchiche, ulusal egemenliğin savunulması ve devletin stratejik direncinin güçlendirilmesinin, kalkınma ve demokrasiye dayalı bir ulusal proje gerektirdiğine dikkati çekti.

fvf
Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun, başkent Cezayir’de İtalya Başbakanı Giorgia Meloni'yi ağırladı, 25 Mart 2026 (AFP)

Cezayir, tehditler ortak olduğundan ve bölgesel güvenlik ulusal güvenliğin savunma mekanizması bulunduğundan özellikle Mağrip ve Akdeniz bölgelerindeki komşu ülkelerle güçlü ortaklıklar ve ittifaklar kurmaya ihtiyaç duyuyor ve bunun için şu an çok uygun bir fırsat bulunuyor.

Daha önce 2024 cumhurbaşkanlığı seçimlerine aday olan Youcef Aouchiche’e göre bir devletin gücü askeri kapasitesi veya doğal kaynaklarıyla değil, esas olarak toplumunun uyumu ve vatandaşlarının kurumlarına duyduğu güvenle ölçülür. Ayrıca Aouchiche, halkın kamu hayatına fiilen katılımı ve demokratik meşruiyete dayalı bir yönetimin varlığı olmadan hiçbir devletin güçlü, istikrarlı ve güvenli olmasının mümkün olmadığını düşünüyor. Aouchiche, dış zorluklar ve baskılarla mücadelenin, hukukun üstünlüğü ve özgürlüklerin sağlamlaştırılması, ekonomik bağımsızlığımızın güçlendirilmesi ve başta gıda, enerji, teknoloji ve dijital güvenlik olmak üzere hayati alanlarda kendi kendine yeterliliği sağlayabilecek bir ulusal ekonominin inşa edilmesi sayesinde gerçekleştirilebileceğini de sözlerine ekledi.

Endişenin sebebi ne?

Cezayir’deki askeri yetkililer ve parti liderleri arasında endişeli açıklamaların dikkat çekici şekilde artması, ‘İran’a karşı savaş, neden resmi yönetici kesimleri ve ülkenin siyasetçilerini endişelendiriyor?’ şeklindeki temel bir soruyu gündeme getiriyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre uzmanlar, Cezayir’in bugün, on binlerce kurbanın verildiği ve ülkenin 1990’lı yıllarda yaşadığı ‘kara on yıl’ diye adlandırılan döneme hakim olan türden bir ‘siyasi parçalanma’ ya da ‘çatışma’ yaşamadığı ve kurumsal bir kriz bulunmadığı konusunda hemfikir. Ancak dış faktörler güçlü bir şekilde kendini hissettiriyor. Stratejik çalışmalar uzmanı Prof. Muhammed Zenasni, Al Majalla’ya yaptığı değerlendirmede, Cezayir’in dengeleyici bir bölgesel aktör olarak büyük zorluklarla karşı karşıya kaldığını ve bugün egemenliğini ve bağımsızlığını korumak için karşı karşıya olduğu bu büyük tehditlerin farkında olduğunu, bu sebeple Cezayir’in askeri ve siyasi liderliğinin, herhangi bir acil duruma karşı iç cepheyi sağlamlaştırmayı amaçlayan bir dizi konuşma başlattığını belirtti.

Prof. Zenasni'ye göre Cezayir'in temel korku ve endişesinin arkasında, toplumsal güvenliği sarsmak amacıyla toplumu mezheplere bölme girişimleri yoluyla toprak bütünlüğüne ve toplumsal uyuma yönelik olası tehdit yatıyor. Bu da değerler düzeyindeki güvenliği sarsmaktan geçiyor. Bu yüzden Cezayir'den, liderleri ve halkı, sosyal güvenliğin bir emniyet valfi olarak fikri, değerler ve hukuki güvenliği sağlamaları ve böylece ulusal uyumu güçlendirmeleri bekleniyor.

Cezayir’in tehditler ortak olduğundan ve bölgesel güvenlik ulusal güvenliğin savunma mekanizması bulunduğundan özellikle Mağrip ve Akdeniz bölgelerindeki komşu ülkelerle güçlü ortaklıklar ve ittifaklar kurmaya ihtiyaç duyduğunu, bunun için diplomatik iletişim kanallarını açık tutmanın yanı sıra şu an çok uygun bir fırsatın olduğunu belirten Prof. Zenasni, “Şu and, kapsayıcı diplomasi uygulamanın, bazı düşman güçlerin hesaplanamayan tırmanışlarını önlemenin ve başta enerji dosyası olmak üzere mevcut tüm kozları kullanmanın en uygun zamanı” yorumunda bulundu.

Cezayir, bir enerji ülkesi olarak, petrol fiyatlarındaki artıştan geçici olarak fayda sağlayabilir. Ancak bunun karşılığında, büyük savaşların küresel ekonomik belirsizliğe yol açtığını ve tedarik zincirleri üzerinde baskı oluşturduğunu çok iyi biliyor.

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler alanında doktora sahibi Nabila Ben Yahya, Cezayir’deki askeri liderlikte güç savaşlarının şiddetlenmesi konusunda artan endişeye ilişkin özel bir açıklamada bulundu. Al Majalla’ya konuşan Ben Yahya, “Cezayir’deki resmi ve askeri elitler arasında artan endişe, yapısal, bölgesel ve iç olmak üzere üç analitik düzeyin kesişimi üzerinden açıklanabilir” ifadelerini kullandı.

Bunlardan birincisinin yapısal düzey olduğunu ifade eden Ben Yahya'ya göre Cezayir, ‘İran'a karşı savaşın sadece geleneksel bir çatışma olmadığını, aksine uluslararası sistemin doğasında, uluslararası hukuk kurallarının etkisinin azalarak sert güç dengelerinin öne çıktığı, yasal çerçevelerin dışındaki (güç savaşları) mantığına doğru bir dönüşümü yansıttığının’ farkında. Bu dönüşüm, Cezayir dahil olmak üzere orta büyüklükteki ülkeleri tehdit ediyor. Çünkü bu, müdahalelerin ve önleyici saldırıların meşrulaştırılmasına kapı açarak, 2003'ten beri bölgede tanık olduğumuz kaos modellerini yeniden üretiyor.

dfbfgb
Başkent Cezayir’deki sahil şeridi boyunca dalgalanan Cezayir bayrakları, 18 Eylül 2021 (AP)

Ben Yahya’ya göre ikincisi olan bölgesel düzeyde ise Cezayir, ulusal güvenliğinin stratejik derinliği olarak bölgesel istikrarı sağlamak için mevcut tüm mekanizmaları kullanıyor. Ben Yahya, Ortadoğu'da yaşanacak herhangi bir büyük patlamanın diğer etkileşimleri yeniden şekillendirebileceğini ve bölgedeki askerileşmenin artırabileceğini, bunun da özellikle zaten kırılgan olan Afrika Sahel bölgesinde uluslararası aktörlerin geri dönüşü için elverişli bir ortam yaratabileceğini söyledi.

Cezayir, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerini de kapsayan askeri tırmanışı kınadı ve İran-ABD müzakerelerinin tıkanmasından duyduğu derin üzüntüyü dile getirdi. Dışişleri Bakanlığı'nın daha önceki bir açıklamasında Cezayir, Umman'ın arabuluculuğunda yürütülen ve birçok kişinin İran-ABD müzakerelerinde barışçıl bir çözüme ulaşılabileceğine dair büyük umutlar beslediği müzakerelerin başarısız olmasından duyduğu üzüntüyü dile getirmişti.

Ben Yahya, üçüncü ve son olan iç düzeydeki endişenin ise ekonomik ve sosyal dengelerin yönetilmesiyle ilgili olduğunu ifade etti. Ben Yahya bu ayrıntıyı açıklarken Cezayir'in bir enerji ülkesi olarak petrol fiyatlarındaki artıştan geçici olarak faydalanabileceğini, ancak bunun karşılığında büyük savaşların küresel ekonomik belirsizlik yarattığını ve tedarik zincirleri üzerinde baskı oluşturduğunu tam olarak farkında olduğunu belirtti. Ben Yahya’ya göre bu durum, gelişmekte olan ülkelerin istikrarı pahasına büyük güçlerin önceliklerini yeniden düzenleyebilir. Bunun yanında, düzensiz göç veya sınır ötesi ağların büyümesi yoluyla bir ‘güvenlik bulaşması’ endişesi de bulunuyor.

Bu yüzden Cezayir'in güvenlik doktrini, saldırganlığı reddetme ve devletlerin egemenliğini destekleme üzerine kurulu ilkesel bir tutum benimsiyor. Bu da Cezayir'in, hegemonyayı meşrulaştırabilecek ve adalet dengesindeki bozulmayı pekiştirebilecek herhangi bir savaşa endişeyle bakmasına neden oluyor.


Suriye, İran savaşında ne kadar tarafsız kalabilecek?

Ahmed Şara, Suriye'nin bölgedeki çatışmaların içine çekilmesine müsaade etmeyeceklerini söyledi (AFP)
Ahmed Şara, Suriye'nin bölgedeki çatışmaların içine çekilmesine müsaade etmeyeceklerini söyledi (AFP)
TT

Suriye, İran savaşında ne kadar tarafsız kalabilecek?

Ahmed Şara, Suriye'nin bölgedeki çatışmaların içine çekilmesine müsaade etmeyeceklerini söyledi (AFP)
Ahmed Şara, Suriye'nin bölgedeki çatışmaların içine çekilmesine müsaade etmeyeceklerini söyledi (AFP)

ABD ve İsrail'in 28 Şubat'tan beri yürüttüğü İran savaşı, Suriye yönetimini de tehdit ediyor.

Irak'taki Şii milislerin ve Tahran destekli Hizbullah'ın saldırılarının hedefindeki Suriye, İran savaşında tarafsız kalmaya çalışıyor.

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, Birleşik Krallık'a (BK) gerçekleştirdiği bu haftaki ziyaretinde Başbakanı Keir Starmer'la bir araya geldi.

Londra yönetiminden yapılan açıklamada, iki ülkenin de Hürmüz Boğazı'nın yeniden tam kapasite faaliyet göstermesi için uygulanabilir bir planın gerekliliği üzerinde durduğu belirtildi.

Şara, BK merkezli düşünce kuruluşu Chatham House'un düzenlediği etkinlikte ülkesini savaşın dışında tutmak istediğini yineleyerek, "Yeterince savaş yaşadık. Başka bir savaş deneyimine hazır değiliz" dedi.

14 yıl süren yıkıcı iç savaşın ardından Suriye'yi yeni bir çatışmanın içine sokmak istemediğini vurgulayan lider, şöyle devam etti:

Suriye herhangi bir tarafın hedefi haline gelmedikçe, herhangi bir çatışmaya dahil olmayacak. Suriye'nin bir savaş alanı haline gelmesini istemiyoruz. Ancak ne yazık ki bugün işler akıllı kişiler tarafından yönetilmiyor. Durum istikrarsız ve öngörülemez.

Ancak Financial Times'ın analizinde, İran savaşının başından bu yana Suriye topraklarına düzenlenen saldırıların ülkenin tarafsızlık politikasını zora soktuğuna dikkat çekiliyor.

Beyrut'taki düşüne kuruluşu Carnegie Ortadoğu Merkezi'nden Suriye uzmanı Kheder Khaddour, savaşın uzamasıyla Şam yönetiminin çatışmalara çekilebileceğine işaret ediyor:

Suriye ne kadar süre tarafsız kalabilir? Bu savaş ne kadar uzun sürerse, bu çatışma ne kadar yayılırsa Suriye'ye sıçrama riski de o kadar artar.

Reuters'ın geçen ay yayımladığı haberde, ABD'nin Lübnan'daki Hizbullah'ın silahsızlandırılmasına yönelik operasyonlara katılması için Şara yönetimine baskı yaptığı öne sürülmüştü.

ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ise iddiaları yalanlayarak "ABD'nin, Suriye'yi Lübnan'a asker göndermeye teşvik ettiği yönündeki haberler yanlış ve gerçeğe aykırıdır" demişti.

Khaddour da "Suriye silahlı kuvvetlerinin böyle bir şey yapma imkanı yok. Kendi topraklarını zar zor koruyacak kadar güce sahipler" diyor.  

Diğer yandan Şam yönetimi, İran savaşının yarattığı krizi kullanarak yatırım çekmeyi de amaçlıyor.

Avrupa temaslarında Almanya'yı da ziyaret eden Şara, Berlin'deki iş insanlarının yer aldığı toplantıda, Hürmüz Boğazı'ndaki durumun yarattığı enerji krizinde Suriye'nin "güvenli bir alternatif rota" oluşturduğunu söyledi:

Suriye güvenli bir liman işlevi görebilir. Stratejik konumu sayesinde tedarik zincirlerinin güvenliğini sağlayabileceği gibi, Akdeniz kıyıları üzerinden enerji tedarikini de güvence altına alabilir.

Irak da yıllar sonra Suriye üzerinden karayoluyla petrol ihracatına bu hafta başladı. Politico'nun aktardığına göre Iraklı yetkililer, kamyonlarla sevkıyatın başarılı olması halinde Kerkük-Baniyas boru hattının tamir edilerek yeniden kullanılabileceğini söylüyor.

Analizde, İran savaşının yarattığı krizde Şara'nın "farklı bir yol çizmeye çalıştığı" yazılıyor. Medya kuruluşuna konuşan kaynaklardan biri şu ifadeleri kullanıyor:

Savaş, Ortadoğu'yu farklı şekilde düşünmeye zorluyor.

Independent Türkçe, Financial Times, Politico, SANA