Iraklı eski istihbarat yetkilisi Cumeyli Şarku'l Avsat'a konuştu: Usame bin Ladin, Turabi'nin arabuluculuğunun ardından Iraklı istihbarat yetkilisiyle görüştü

Irak’ın ‘Baas’a bağlı’ İstihbarat Servisi’nin eski ABD masası şefi Salim el-Cumeyli, Irak istihbaratının eski defterlerini Şarku’l Avsat için açtı (2)

TT

Iraklı eski istihbarat yetkilisi Cumeyli Şarku'l Avsat'a konuştu: Usame bin Ladin, Turabi'nin arabuluculuğunun ardından Iraklı istihbarat yetkilisiyle görüştü

Salim el-Cumeyli (Şarku’l Avsat)
Salim el-Cumeyli (Şarku’l Avsat)

Irak, İran'la yaptığı uzun savaştan ‘galip’ çıktı. Saddam Hüseyin, Ayetullah Humeyni'nin Baas rejimini devirme hayalini gerçekleştiremeden ‘ateşkes kadehinden zehir içtiğini’ görene kadar yaşadığına seviniyordu. Bundan sonra Irak rejiminin, yaralarını sarmakla ve devasa borçlarını ödemekle meşgul olacağı izlenimi oluştu. Kimse Saddam Hüseyin’in Kuveyt’in işgalinin neden olduğu ağır yaptırımlar sonucunda intihar etmesini beklemiyordu. Dönemin Kuveyt Emiri Şeyh Cabir el-Ahmed, Irak Devlet Başkanı tarafından kendisine sunulan bir güvenlik anlaşması taslağını Bağdat'ta imzalamayı reddettiği için Kuveyt ile gerilim yaşandığını herkes biliyorduysa da birçok gözlemci, krizin tam bir işgal ve ilhak ilanı noktasına ulaşmasını beklemiyordu.

Bunun yaşandığına inanmak güç olsa da Irak Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı, 2 Ağustos 1990 sabahı, Genelkurmay Başkanlığı karargahına çağrılarak bir subay tarafından Özel Cumhuriyet Muhafızları birliklerinin gece Kuveyt'e girdiği yönünde bilgilendirildiler.

Aralarında ABD masası şefi Cumeyli’nin de olduğu İstihbarat Servisi yetkilileri Kuveyt’in işgali haberini radyodan duydular. İşgalin ne zaman yapılacağının sadece üç kişi tarafından bilinen bir sır olduğu anlaşıldı. Bu kişiler, Devlet Başkanı Saddam Hüseyin, damadı Hüseyin Kamil el-Mecid ve onun akrabası Ali Hasan el-Mecid’den başkası değildi.

İstihbarat Servisi, tamamen yeni bir durumla karşı karşıyaydı. Cumeyli, Kuveyt'in işgalini, ‘Irak rejiminin belini büken ve ekonomisini yok eden, toplumda erozyona yol açan, kalkınmayı durduran ve rejimi tekrar tekrar yinelenen tehditlere ve teftiş komitelerine karşı savunmasız bırakan bir ablukaya sokan büyük bir hata’ olarak tanımlıyor.

Kuveyt'te koalisyon güçlerine teslim olan Iraklı askerler (Getty)
Kuveyt'te koalisyon güçlerine teslim olan Iraklı askerler (Getty)

Irak, etrafı uluslararası kararlar, yaptırımlar ve rejimin yaptıklarına dair bölgesel kategorik kınamalarla çevrili, tecrit edilmiş bir adaya dönüştü. ABD güçleri, Irak ordusuna ağır kayıplar verdirdi. Irak muhalefeti, daha önce asla hayalini dahi kuramayacakları bir fırsat yakaladı. Irak rejiminin Kuveyt'i işgal ederek siciline işlediği ağır suç, daha sonra ABD’nin eski Başkanı George W. Bush yönetiminin 11 Eylül 2001 saldırılarını bahane ederek 2003 yılının mart ayında Irak'ı işgalinin önünü açtı.

ABD yönetimi, işgali haklı göstermek amacıyla Irak’ta kitle imha silahları bulunduğu ve Saddam Hüseyin rejiminin El Kaide ile ilişkileri olduğu şeklinde çeşitli bahaneler öne sürdü. Cumeyli, İran'ın tanınmış bir Iraklı muhalif aracılığıyla uydurma ve yanıltıcı bilgilerin aktarılmasında önemli bir rol oynadığını belirtti.

Yirmi yıldır Saddam Hüseyin rejimi ile El Kaide arasında bir bağ olup olmadığı konusunda süregelen bir tartışma söz konusu.

Röportajı yaptığım Cumeyli’nin Suriye’deki Müslüman Kardeşleri kullanarak o sıra Sudan'da olan El Kaide lideri Usame bin Ladin'e ilk sözlü mesajı gönderen kişi olması tamamen bir tesadüftü. İlk girişim sekteye uğramıştı, ancak İslamcı lideri ve Ömer el-Beşir rejiminin kurucu babası Şeyh Hasan el-Turabi'nin arabuluculuğu Usame bin Ladin'in, ABD işgalinden sonra başka bir davada idam edilen Irak İstihbarat Servisi Şefi Faruk Hicazi ile görüşmesinin önünü açtı.

Sözü Cumeyli’ye bırakıyorum:

Kuveyt’in işgalinden önce Suudi Arabistan ile aramızda taraflardan hiçbirinin diğerinin iç işlerine karışmamasını ve topraklarında casusluk faaliyetleri ve operasyonlar yürütmemesini öngören bir güvenlik anlaşma vardı. İlişkilerimiz iyiydi, ama bu anlaşma resmen değilse de Kuveyt'in işgaliyle fiilen sona erdi. Suudi Arabistan ile Irak muhalefeti arasındaki görüşmeler yapıldığına dair duyumlar almaya başladık. Başkana (Saddam Hüseyin) Suudi Arabistan ile güvenlik anlaşmasını iptal etmeyi önerdiğimiz bir rapor yazdık, ama o bu öneriyi reddetti. Daha sonra kendisine bu konuda aylık olarak rapor vermemizi istedi. Daha sonra Suudi Arabistan’ın rejim değişikliğini desteklemeye başladığı sonucuna vardı. Bu doğrultuda Iraklı kurumların ‘özellikle ABD’nin askeri varlığını baltalamak için tüm gücüyle çalışması’ talimatı verdi.

Başkan tarafından bizzat böyle bir talimat yayınlandığında, ilgili tüm kurumların bu talimatın uygulanmasına katkıda bulunabilecek tüm belgeleri araştırması gerekir. O dönemde İstihbarat Servisi’nin Suriye Masası şefiydim. Suriye’de Adnan Ukla'nın liderliğindeki Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin) ile ilişkilerimiz vardı. Adnan'ın kardeşi Abdulmelik, İhvan'ın Usame bin Ladin ile bağlantıları olduğunu ve ona mesajımızı iletebileceklerini söyledi. Onu çağırdım ve Bağdat'ta bir otelde onunla görüştüm. Bunu yapmaya hazır olduğunu bir kez daha yineledi. Usame bin Ladin’e artık ABD güçlerini Arap Yarımadası'ndan ve bölgeden çıkarma gibi ortak bir hedefimiz olduğuna ve bu konuda iş birliği yapabileceğimize dair sözlü bir mesajı iletti. Abdulmelik’e 10 bin dolar kadar yol harçlığı verdik.

Hasan Turabi (ortada) Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin (sağda) rejimi ile El Kaide Lideri Usame bin Ladin (solda) arasında bir görüşmeye arabuluculuk yaptı  (Reuters / Getty)
Hasan Turabi (ortada) Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin (sağda) rejimi ile El Kaide Lideri Usame bin Ladin (solda) arasında bir görüşmeye arabuluculuk yaptı  (Reuters / Getty)

Yaklaşık bir ay kadar sonra geri döndü ve bize bin Ladin'in oldukça katı bir tutum sergilediğini ve Irak'taki rejimin kafir bir rejim olduğunu defalarca kez tekrarladığını bildirdi. Onun ABD güçlerinin gelişine de bunun sebep olduğunu, (Irak rejimi) temsilcileriyle herhangi bir görüşmeye ya da onunla iş birliğine yer olmadığını söylediğini aktardı. Tabii burada 1990’lı yılların başlarından bahsediyoruz. Henüz El Kaide 11 Eylül saldırılarının gerçekleştirmemişti. O gün İstihbarat Servisi yetkililerinden Faruk Hicazi'den Usame bin Ladin'den başka bir kanal üzerinden benzer bir yanıtın daha geldiğini duydum. Hicazi'nin daha sonra Hartum'u ziyaret ettiğini ve görüşmeye katıldığı öğrenilen Sudanlı bir siyasetçi ve din adamının (Dr. Hasan et-Turabi) arabuluculuğunun ardından Usame bin Ladin ile görüştüğünü anladım. Hicazi, Başkana görüşmeler hakkında bilgi verdi. El Kaide ile herhangi bir iş birliği yoktu. George W. Bush’un Başkanın Usame bin Ladin'e temsilci gönderdiğini söylediğinde kastettiği buydu. Bence El Kaide ile Irak arasında herhangi bir iş birliği olmadığını biliyordu, ama işgali haklı göstermek amacıyla bundan bahsetmekten kaçındı.

Burada başka bir kaynaktan alıntı yapmak için Cumeyli röportajına biraz ara vereceğim. Kaynak, Usame bin Ladin'in görüşmede, El Kaide’nin Irak'a taşınması ve orada bir kamp kurması ihtimalini sorduğunu söyledi. Saddam Hüseyin’in Hicazi'ye bu konuda ne düşündüğünü sorduğunu aktaran kaynak, Hicazi’nin El Kaide’yi kontrol etmenin zor olacağı ve onlara ev sahipliği yapmanın büyük bir bedel ödemeye yol açacağı yanıtını verdiğini ve bu yüzden Saddam Hüseyin’in, Bin Ladin'in mesajına cevap verilmemesi talimatı verdiği ve bağlantıların kesildiğini belirtti.

Cumeyli, Turabi'nin Saddam Hüseyin rejimiyle güçlü ilişkileri olduğunu teyit ederken Sudanlı İslamcı liderin Irak'tan destek alıp almadığını bilmediğini söyledi.

George Bush yönetimi, 11 Eylül 2001 saldırılarını 2003’te Irak’ın işgalini haklı göstermek için kullanmaya çalıştı (Getty)
George Bush yönetimi, 11 Eylül 2001 saldırılarını 2003’te Irak’ın işgalini haklı göstermek için kullanmaya çalıştı (Getty)

Batı ülkelerinin istihbarat servisleri, 11 Eylül saldırılarından sonra saldırıların faillerinden biri olan Muhammed Atta ile Irak İstihbarat Servisi’nden bir yetkili arasında Prag yakınlarındaki bir otelde bir görüşme yapıldığını bildirdi. Iraklı istihbaratçının adı İbrahim el-Ani idi ve Ahmed el-Ani kod adını kullanıyordu.

Böyle bir görüşme yapıldığını inkar eden Ani ile birlikte soruşturmaya katılan Cumeyli, Ani’nin kaynaklarından biriyle görüşmek için otele gittiğini, ancak otelde garip bir hareketlilik hissedince geri döndüğünü, Muhammed Atta'yı görmediğini ve onunla tokalaşmadığını söylediğini aktardı. ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra hapishanede Ani ile görüşerek soruyu ona tekrar sorduğunu söyleyen Cumeyli, daha önce söylediklerinin harfi harfine doğru olduğunu ve İstihbarat Servisi’nden hiçbir şey saklamadığını söylediğini anlattı.

Abdurrahman Yasin'in hikayesi

1990'lı yıllarda ABD ile Irak arasındaki ilişkilerinde soruna yola açan bir diğer çetrefilli dosya ise Abdurrahman Yasin dosyasıydı. Yasin Irak'ta hapse atılan Irak asıllı bir ABD vatandaşıydı. ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra ortadan kayboldu ve daha sonra izine rastlanmadı.

New York'taki Dünya Ticaret Merkezi, 1993 yılında, iki Iraklı kardeşin de aralarında bulunduğu bir grup El Kaide üyesi tarafından bombalı saldırıya uğradı. ABD’li yetkililer, bu iki kardeşi tutukladı, fakat delil yetersizliğinden Abdurrahman Yasin adlı kişiyi serbest bırakmak zorunda kaldılar. O günlerde yasalar bugünkü kadar katı değildi. Yasin, Ürdün'e gitmek üzere ABD’den ayrıldı ve ardından Irak'a geçti.

Abdurrahim Yasin’in 1993'te Dünya Ticaret Merkezi’ni havaya uçurmaya teşebbüsten ABD makamlarında arandığını gösteren ilan. Yasin daha sonra Felluce’de hapishanedeyken ortadan kayboldu (Şarku’l Avsat)
Abdurrahim Yasin’in 1993'te Dünya Ticaret Merkezi’ni havaya uçurmaya teşebbüsten ABD makamlarında arandığını gösteren ilan. Yasin daha sonra Felluce’de hapishanedeyken ortadan kayboldu (Şarku’l Avsat)

ABD güvenlik servisleri bir süre sonra Yasin’in patlamada kullanılan ve bir kamyona yerleştirilen devasa bombanın yapımına karıştığını kanıtladılar. ABD’li yetkililer, Yasin’in Irak'ta olduğunu ve bunun Irak istihbarat servislerinin bilgisi dahilinde olduğunu öne sürdüler. (Yasin’in) Irak'ta olduğunu biliyorduk, ama nerede olduğunu bilmiyorduk. Onu 6 ay boyunca aradık. Ardından onu Bağdat'ın ünlü eş-Şiya semtinde bir otomobil tamirhanesinde çalışırken bulduk. Yasin’i tutuklayıp hapse attık ve Yasin’in Irak'ı terör olaylarına karıştırmak için gönderildiğinden çekinen Başkan’a haber verdik. Daha sonra ABD’li yetkililere Yasin’in Irak’ta olduğunu bildirme kararı alındı. New York'taki istihbarat şubesi müdüründen ABD istihbaratıyla temasa geçip Yasin’i yakaladığımızı ve Dünya Ticaret Merkezi'ne bombalı saldırı olayıyla ilgili tüm bilgileri edindiğimizi bildirmesini istedik. Sorgulaması sırasında her şeyi itiraf eden Yasin, olayı anlattı ve 1991 yılında (1990-1991 Körfez Savaşı'nda) ABD ordusunun Irak güçlerini Kuveyt'ten püskürtmesine misilleme olarak saldırı girişiminde bulunduklarını söyledi. Adam ABD vatandaşıydı ve suç ABD topraklarında işlenmişti.

ABD’liler, bilgilerin kendilerine yazılı olarak gönderilmesini talep ettiler. Başkanın yanıtı açıktı: “Onlar için rapor yazmıyoruz. Eğer durumu anlamamızı istiyorlarsa konuyu doğrudan bizimle konuşsunlar” dedi. Böylece, sorun 1993 yılından 2001 yılına kadar sürüncemede kaldı. Adamı Kazımiye'de güvenlikli küçük bir binada tutuyorduk. Binanın en üst katında İran'la yaşanan savaştan önce Irak semalarında uçarken uçağı düşürülen İranlı pilot vardı.

ABD’liler 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından yeniden Irak'ın terörü desteklediği meselesini gündeme getirdiler. Biz de İstihbarat Servisi’nde Yasin’in ABD’ye teslim edilmesi konusunu yeniden değerlendirmeye karar verdik. Mısır istihbaratını devreye soktuk. ABD’liler Yasin’in teslim alınması için bir uçak göndermeyi kabul ettiler, ancak Başkan ABD’den bir uçağın Irak’a gelişini kabul etmedi. ABD’li yetkililerin Mısır’a ait bir uçakla gelmelerini önerdik. Başkan buna itiraz etmedi. Fakat daha sonra ABD’lilerin Yasin’i teslim aldıklarına dair belgeyi imzalamak istememeleri yüzünden yeni bir düğüm ortaya çıktı. Başkan daha sonra Yasin’i başka bir şekilde aldıklarını iddia edeceklerinden ve Irak'ı suçlayacaklarından çekindi. Böylece adam Irak’ta tutuklu kalmaya devam etti. İşgalden sonra Felluce'deki bir hapishaneye nakledildi ve orada ortadan kayboldu. O günden beri de ona ne olduğu hakkında hiçbir şey bilinmiyor.

Burada röportajımızın seyrini Irak ve İran’ın birbirlerine karşı gerçekleştirdikleri darbelere yönlendirmeyi teklif ettim ve Cumeyli bunu kabul etti.

Karaçi’de kıyasıya bir mücadele

İran ile Irak arasındaki savaşın 1986 yılında zirveye çıktığı dönemde İran istihbaratı, Karaçi'de Irak İstihbarat Servisi Şube Müdürü N. Abdusselam’ı hedef aldı. Abdusselam, arabasının camı açık olduğu halde kalabalık bir pazardan geçiyordu. İranlı ajanlardan biri ona yaklaştı ve arabaya bir el bombası attı. Abdusselam, kendini arabadan atamadı ve patlama sonucunda öldü. Dönemin Irak İstihbarat Servisi Şefi Fazıl el-Burak şehidin annesini teselli etmeye gittiğinde o kadar etkilendi ki, ona katillerin başlarını Bağdat'a getireceğinin sözünü verdi.

İstihbarat Servisi, dört failin de kimliğini belirlemek için büyük çaba sarf etti. İstihbarat üyeleri K.B. ve M.C. liderliğinde özel bir operasyon timi Karaçi'ye gönderildi. İyi düşünülmüş bir planla infazcılardan ikisi intikam için donatılmış ve özel olarak kiralanmış bir daireye çekildi. Daireye girer girmez pusuya düşürüldüler ve ölüme mahkum edildiler. O sıra başlarının diplomatik postaya ait bir çanta içinde Bağdat'a getirildiği bildirildi.

İran Beyrut'ta Irak’ı hedef aldı

Şarku'l Avsat gazetesi, 1981 yılında Irak’ın Beyrut'taki Büyükelçiliğinin bombalanması olayını manşetten duyurdu
Şarku'l Avsat gazetesi, 1981 yılında Irak’ın Beyrut'taki Büyükelçiliğinin bombalanması olayını manşetten duyurdu

Beyrut, 1981 yılında, İran istihbaratının Irak’ın Beyrut Büyükelçiliğine yönelik şiddetli bir saldırısına tanık oldu. Patlamada, aralarında şair Nizar Kabbani'nin eşi Belkıs er-Ravi’nin de olduğu onlarca insan hayatını kaybetti.

Cumeyli, olayı şöyle anlattı:

Lübnan, 1975 yılından itibaren iç savaşa girdi ve Suriye için tam bir nüfuz alanı haline geldi. Irak’ın Lübnan’da diplomatik ve istihbarat varlığı Suriye’yi rahatsız ediyordu. Ancak Irak, İran'la yaşanan savaşla meşgul olduğundan Suriye ile karşı karşıya gelmedi.

 

Suriyeli istihbarat servisleri, 1981’deki bombalı saldırıdan önceki gün arabaların bina giriş izni almak için durmak zorunda oldukları demir bariyerin mekanizmasını bozarak Irak’ın Beyrut Büyükelçiliğinin bombalanması olayında aktif rol aldı. Mekanizmanın bozulması İslami Dava Partisi'nden Ebu Meryem el-Karadi adlı canlı bombanın büyükelçilik ana binasına girip binayı tamamen havaya uçurmasının önünü açtı.

Muhammed Mehdi el-Hekim'in Hartum'da öldürülmesi

Daha sonra Irak ile İran arasında özellikle 1988 yılında yoğunlaşan karşılıklı darbeler Sudan'a kadar uzanacaktır. İslami Dava Partisi'nin kurucularından Muhammed Bakır el-Hekim'in kardeşi Muhammed Mehdi el-Hekim, Irak'tan kaçmayı başardıktan sonra yurt dışında İran yanlısı muhalefet içinde aktif bir rol üstlendi. Irak rejiminin düşmesi ve İran'la iş birliği içinde olan İslami bir rejim kurulması çağrısında bulunuyordu. Sudan’da Dr. Hasan et-Turabi ile de görüştüğü bir konferansa katıldığı sırada hedef alınmasına karar verildi.

Saldırı, kaldığı otelde düzenlendi. Saldırıyı düzenleyen istihbarat üyelerinden biri Hartum Uluslararası Havaalanı’na giderek yeni gelen ve Bağdat'a dönmek üzere olan Irak Havayolları uçağına son anda binmeyi başardı. Saldırıyı gerçekleştiren ikinci istihbarat üyesi, bıraktığı pasaportunu almak için Irak’ın Hartum Büyükelçiliğine gitmişti. Bu esnada Sudanlı güvenlik güçleri büyükelçiliğin etrafını sardı ve büyükelçilik binasından ayrılanların kimliklerini kontrol etmeye başladı. İstihbaratçının önce büyükelçilik binasından çıkması, ardından Irak Havayolları’nın haftalık uçuş gerçekleştiren uçağıyla Irak'a kaçması için bir plan yapılması gerekiyordu.

Büyükelçinin arabasıyla büyükelçilikten kaçırılarak büyükelçinin rutin prosedürlerinden geçirilmeden Hartum Uluslararası Havaalanı yakınlarına civarına götürülen istihbaratçı, Sudanlı üst düzey bir güvenlik yetkilisi tarafından gece saat 21.00 sularında havaalanının dış çitinden havaalanına sokuldu. Öncesinde Saddam Uluslararası Havaalanı’nda (şimdiki adı Bağdat Uluslararası Havaalanı) özel harekat görevlileri ile Hartum'a giden Irak uçağının pilotu arasında bir toplantı yapılmıştı. Pilot, görev hakkında hiçbir şey bilmiyordu.

Pilottan piste inerken uçağın ışıklarıyla bir sinyal vermesi istendi. Işıkları dönüşümlü olarak üç kez kapatıp açacaktı. Böylece istihbaratçı ve onu kaçıran kişi mesajı alacaktı. Ayrıca pilottan pistin başında birkaç dakika durması, arka kapının (acil durum kapısı) açılmasına izin vermesi ve arka kapı kapanıp kalkış için sinyal alana kadar hareket etmemesi istendi. Tüm bunların yapılabilmesi için iki istihbarat üyesi uçuş görevlisi ve uçuş ekibinin bir üyesi olarak uçakta kimlikleri gizlenerek yer aldı. Plan başarılı oldu ve istihbaratçı, ne pilot ne de yolcular neler olduğunu anlamadan Bağdat'a geri döndü.



Kays el-Hazali Irak'ta direniş elbisesini çıkarıyor mu?

Kays el-Hazali, Asaib Ehl el-Hak Hareketi'nin lideri (AFP)
Kays el-Hazali, Asaib Ehl el-Hak Hareketi'nin lideri (AFP)
TT

Kays el-Hazali Irak'ta direniş elbisesini çıkarıyor mu?

Kays el-Hazali, Asaib Ehl el-Hak Hareketi'nin lideri (AFP)
Kays el-Hazali, Asaib Ehl el-Hak Hareketi'nin lideri (AFP)

Temmuz 2025’te, Asaib Ehl el-Hak lideri Kays el-Hazali, Irak’taki silahlı grupların silahsızlandırılması çağrılarını sert bir dille eleştirerek alaycı bir ifadeyle, “Silahını teslim etmek isteyen bıyığını kesmeye hazır olsun” demişti.

Hazali’nin bu açıklaması, bir taziye meclisinde yaptığı konuşma sırasında gelmişti. Açıklamanın arka planında ise, yıllarca süren şiddet ve terör dalgasının ardından ülkede sağlanan güvenlik istikrarı sonrasında bazı yerel çevrelerin milis grupların dağıtılması ve silahlarının toplanması yönündeki talepleri bulunuyordu.

Ancak Hazali, yaklaşık bir yıl sonra, liderliğini yaptığı Asaib Ehl el-Hak’ın Halk Seferberlik Güçleri’nden (Haşdi Şabi) ayrılacağını ve silahların devlet tekelinde toplanması ilkesini kabul ettiğini açıkladı.

Her ne kadar örgüt, bu talebe uyulmasını dini merciiyetin yönlendirmelerine ve Başbakan Ali ez-Zeydi hükümetinin programına bağlasa da bu adım, İran’a yakın milislerin tasfiyesine yönelik devam eden Amerikan baskılarının yaşandığı daha geniş bir sürecin parçası olarak görülüyor.

Asaib Ehl el-Hak, hafta başında Haşdi Şabi ile bağlarını koparmak, silahları devletin kontrolüne bırakmak ve resmi askeri emir-komuta zincirine uymak amacıyla merkezi bir komite kurduğunu duyurdu. Örgüt ayrıca Başbakan Ali ez-Zeydi ile yapılan görüşmeler sonucunda kararın önümüzdeki iki gün içinde uygulanması konusunda anlaşmaya vardı.

Peki, bir dönem Mukteda es-Sadr’ın Mehdi Ordusu içindeki özel gruplardan birinin liderlerinden olan Hazali, nasıl oldu da siyasi sürece entegre olmuş ve adım adım “direniş kimliğinden” uzaklaşan bir hareketin liderine dönüştü?

Sadr’ın yardımcısı

1974 yılında Bağdat’ın doğusundaki Sadr Kent bölgesinde doğan Kays el-Hazali, üniversitede jeoloji eğitimi aldı. Daha sonra 1990’lı yıllarda Necef Havzası’nda dini eğitim görmeye başladı ve önce merhum dini merci Muhammed Sadık es-Sadr’ın, ardından da oğlu Mukteda es-Sadr’ın yakın çevresine katıldı.

frgthyujı
Sadrcı Hareket lideri Mukteda es-Sadr ile Kays el-Hazali (solda), ABD ordusunun Necef'e doğru ilerlediği Mart 2003'te (X)

Hazali, Mukteda es-Sadr’ın liderliğinde, Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden yaklaşık üç ay sonra, Temmuz 2003’te Mehdi Ordusu’nun kurulmasına katkı sağladı. Böylece Irak’taki ilk açık Şii milis gücü ortaya çıkmış oldu.

İzleyen yıllarda bugün bilinen birçok silahlı grup ve lider, Mehdi Ordusu’nun içinden çıktı. O dönemde yaşanan ayrışmalar, İran ve etkili Şii siyasi aktörlerin Mukteda es-Sadr’ı zayıflatma, aynı zamanda Tahran’ın çıkarları doğrultusunda ABD’ye karşı güç dengesi oluşturma stratejisinin bir parçası olarak değerlendiriliyordu.

Hazali’nin sahadaki faaliyetlerinin ilk dönemleri, Asaib Ehl el-Hak’ın kuruluş süreciyle aynı döneme denk geldi. Bu süreçte Lübnan Hizbullahı’nın saha komutanları Irak’a gelerek özel Şii grupların eğitimini üstlendi.

Yaygın kanaate göre Hazali, Hizbullah’ın Rıdvan Gücü komutanlarından İmad Muğniye ve Hüseyin Ali Dakduk ile yakın çalıştı. Her iki isim de Asaib Ehl el-Hak’a şehir savaşı ve Amerikan çıkarlarına yönelik operasyonların planlanması konusunda ileri düzey eğitim verilmesinde rol oynadı.

Kerbela operasyonu

Hazali’nin önce Mehdi Ordusu, ardından Asaib Ehl el-Hak bünyesinde Amerikan işgaline karşı yürüttüğü faaliyetler sonuçsuz kalmadı. İngiliz ve Amerikan güçleri, onu 2007 yılında Kerbela’da koalisyon güçlerine yönelik nitelikli saldırıları yönetmek suçlamasıyla yakaladı.

Hazali, Bağdat’ın güneybatısındaki Kerbela’daki Ortak Koordinasyon Merkezi’ne düzenlenen baskının planlayıcıları ve uygulayıcıları arasında yer alıyordu. Saldırıda beş Amerikan askeri öldürülmüş, operasyon Irak Savaşı’nın en karmaşık ve en cesur saldırılarından biri olarak değerlendirilmişti.

Saldırganlar Amerikan askeri üniforması giymiş, güvenlik şirketleri ve uluslararası güçlerin kullandığı araçlara benzeyen arazi araçları kullanarak kontrol noktalarını aşmış ve merkezin derinliklerine kadar ulaşabilmişti.

Hazali, 2010 yılı başında İngiliz rehine Peter Moore ile bazı askerlerin naaşlarının serbest bırakılması karşılığında gerçekleştirilen bir takas anlaşması kapsamında özgürlüğüne kavuştu.

Siyasete dönüş

Üç yılı aşkın süre boyunca silahlı gruplar sahnesinden uzak kalan Hazali, 2011 yılında yeniden ortaya çıkarak hareketinin siyasi kanadı olan Sadikun Bloğu’nu kurdu.

2014 parlamento seçimlerinde Sadikun’un siyasi ağırlığı sınırlı kaldı ve yalnızca bir milletvekilliği kazanabildi. Ancak 2018 seçimlerinde İran’a yakın birçok grup ve partiyi bünyesinde toplayan Fetih Koalisyonu içinde 15 sandalye elde ederek önemli bir çıkış yaptı.

2021 seçimlerinde Sadikun’un sandalye sayısı dokuzla sınırlı kaldı. Buna rağmen Hazali, bu dönemde Şii siyasi çevrelerde ve genel olarak Irak siyasetinde en etkili dini liderlerden biri haline geldi.

2029 hükümeti hedefi

Asaib Ehl el-Hak, devlet kurumlarında önemli pozisyonlar elde ederken, Hazali de Irak içinde geniş ekonomik ve güvenlik ağları kurmayı başardı. Buna İran’la olan yakın ilişkileri de eklendi.

Tüm bu gelişmeler, geçen yıl yapılan seçimlerde hareketinin 27 milletvekili çıkarmasının önünü açtı ve Hazali’yi Şii Koordinasyon Çerçevesi’nin en güçlü aktörlerinden biri haline getirdi.

Ancak son seçim başarısına rağmen, ABD’nin terör listesinde bulunan grupların hükümette yer almasına karşı çıktığı yönündeki değerlendirmeler nedeniyle Hazali istediği siyasi rahatlığı elde edemedi. Çünkü liderliğini yaptığı Asaib Ehl el-Hak da Washington tarafından terör örgütü olarak sınıflandırılan yapılar arasında bulunuyor.

Bu nedenle gözlemcilere göre Hazali’nin “direniş elbisesini çıkarması”, yıllar boyunca yaptığı siyasi yatırımı koruma ve Amerikan baskılarının yaratabileceği risklerden kaçınma arzusuyla bağlantılı.

Ayrıca Hazali’ye yakın isimlerin aktardığına göre Asaib Ehl el-Hak, 2029 seçimlerinin ardından kurulacak hükümette başbakanlık makamını hedefliyor. Bu da örgütün silahlı bir hareketten tam anlamıyla siyasi bir aktöre dönüşme sürecinin en önemli motivasyonlarından biri olarak görülüyor.


Muhbirler mi teknoloji mi? Kassam liderlerinin peşindeki İsrail’in Gazze’deki istihbarat ağı suikastları nasıl hızlandırdı?

Sağdan sola, İsrail'in ayrı operasyonlarda öldürdüğünü açıkladığı Kassam Tugayları komutanları: Muhammed Avde, Rafi Selame, Ebu Ubeyde ve Muhammed ed-Dayf (Fotoğraf: İsrail Ordusu tarafından yayımlandı)
Sağdan sola, İsrail'in ayrı operasyonlarda öldürdüğünü açıkladığı Kassam Tugayları komutanları: Muhammed Avde, Rafi Selame, Ebu Ubeyde ve Muhammed ed-Dayf (Fotoğraf: İsrail Ordusu tarafından yayımlandı)
TT

Muhbirler mi teknoloji mi? Kassam liderlerinin peşindeki İsrail’in Gazze’deki istihbarat ağı suikastları nasıl hızlandırdı?

Sağdan sola, İsrail'in ayrı operasyonlarda öldürdüğünü açıkladığı Kassam Tugayları komutanları: Muhammed Avde, Rafi Selame, Ebu Ubeyde ve Muhammed ed-Dayf (Fotoğraf: İsrail Ordusu tarafından yayımlandı)
Sağdan sola, İsrail'in ayrı operasyonlarda öldürdüğünü açıkladığı Kassam Tugayları komutanları: Muhammed Avde, Rafi Selame, Ebu Ubeyde ve Muhammed ed-Dayf (Fotoğraf: İsrail Ordusu tarafından yayımlandı)

İsrail’in Ekim 2023’te Gazze Şeridi’ne karşı başlattığı savaş boyunca ve iki yıl sonra Ekim 2025’te ilan edilen kırılgan ateşkese kadar İsrail’in Hamas liderlerini ve askeri kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları’nın komutanlarını hedef alıp öldürmesi kolay ve hızlı bir süreç değildi.

Ancak son haftalarda suikastların yoğunluğu ve hızı dikkat çekici biçimde arttı. Bu süreç, yıllardır aranan Kassam lideri İzzeddin el-Haddad’ın 15 Mayıs’ta öldürülmesiyle zirveye ulaştı. İsrail, iki haftadan kısa bir sürede halefi Muhammed Avde’yi de öldürdü. Ayrıca Kassam’ın önde gelen komutanlarından İmad İslim de hedef alınırken, saldırıda Kuzey Tugayı komutanı da vuruldu ancak hayatta kaldı.

Suikastlar yalnızca üst düzey isimlerle sınırlı kalmadı. Özellikle 7 Ekim 2023 saldırısına katılan saha sorumluları ile askeri üretim alanında görev yapan isimler de hedef alındı.

vbfrgf
Filistinliler, 16 Mayıs 2026'da Gazze kentinde düzenlenen cenaze töreninde Hamas'ın askeri lideri İzzeddin el-Haddad'ın fotoğraflarını taşıyor (AFP)

Bu suikastların artması, Hamas içinde ve dışında birçok soruyu beraberinde getirdi. Bazı kaynaklar İsrail’in Gazze’deki istihbarat faaliyetlerinin güçlenmesine işaret ederken, diğerleri İsrail’in tünellere yönelik operasyonlarının Hamas’ın güvenlik yapısında oluşturduğu boşluğa dikkat çekiyor.

Hamas’tan saha kaynakları, yaşanan her suikastın ardından uzman ekipler tarafından soruşturma yürütüldüğünü ve olası güvenlik açıklarının araştırıldığını belirtti.

Tüneller ve onları terk etme kararı

Dört Hamas saha kaynağına göre, suikastların hızlanmasının başlıca nedenlerinden biri İsrail’in tünellere karşı yürüttüğü yoğun askeri kampanya oldu. Kaynaklar, savaş sırasında ve sonrasında çok sayıda tünelin imha edildiğini ifade ediyor.

Hamas, son yirmi yılda savunma, saldırı, komuta ve kontrol amaçlı yüzlerce, hatta bazı tahminlere göre binlerce tünel inşa etmişti. Bu tünellerin bir kısmı liderlerin savaş yönetim merkezleri olarak kullanılıyordu.

Kaynaklara göre İsrail, kara operasyonları ve hava saldırılarıyla çok sayıda tüneli yok etti. Bu saldırılar sırasında çok sayıda militan, bazı komutanlar ve hatta İsrailli rehineler hayatını kaybetti.

df76ju
İsrailli iki asker, İsrail'in Kassam Tugayları lideri Muhammed Sinvar'ın öldürüldüğüne inanılan bir tünelin bulunduğunu açıkladığı Han Yunus’taki Avrupa Hastanesi’nde, 8 Haziran 2025 (DPA)

Bir kaynak, yoğun saldırılar nedeniyle direniş liderliğinin tünelleri sürekli kullanmayı bırakma kararı aldığını söyledi. Amaç, liderlerin, savaşçıların ve gelecekte Filistinli tutuklularla takas edilmesi planlanan rehinelerin hayatını korumaktı.

Kaynakların aktardığına göre savaşın başlangıcında İsrail tünellere yoğun saldırılar düzenledi ancak tünellerin çokluğu nedeniyle yalnızca yüksek riskli bölgeler boşaltıldı. Mart 2024 sonlarında ise özellikle içinde savaşçılar ve İsrailli rehinelerin bulunduğu tünellere yönelik bombardımanların artması üzerine, onların yer üstüne taşınmasına ilişkin acil karar alındı.

Bir dönüm noktası

Kaynaklar, tünellerden çıkışın ardından yaşanan dönemin bir dönüm noktası olduğunu belirtiyor. Bundan sonra tüneller daha çok ulaşım ve belirli operasyonlar için kullanılmaya başlandı; liderlerin veya önde gelen saha sorumlularının uzun süreli saklanma mekânı olmaktan çıktı.

Buna rağmen bazı Hamas ve Kassam liderleri zaman zaman tünellere sığındı. Hamas Siyasi Büro üyeleri Ruhi Muşteha ve Samih es-Serac, Temmuz 2024’te Gazze kentinin güneyindeki Sanayi Bölgesi’nde bulunan bir tünelde Kassam komutanlarıyla birlikte öldürüldü.

Kassam’ın eski lideri Muhammed Sinvar ile komutan Muhammed Şebane de Mayıs 2025’te Han Yunus’taki Avrupa Hastanesi çevresindeki karmaşık tünel ağında öldürüldü.

Bir saha kaynağı, İsrail’in artan takibi nedeniyle siyasi ve askeri liderlerin zaman zaman tünellere sığınmak zorunda kaldığını belirterek, “Seçenekler giderek daralıyordu” dedi.

Aynı kaynak, İzzeddin el-Haddad’ın özellikle Gazze’nin kuzeyindeki yoğun operasyonlar sırasında tünelleri sık kullandığını, İsrail güçleri yer üstünde operasyon yürütürken kendisinin yer altındaki tünel ağlarını kullanarak bölgeden çıkabildiğini anlattı.

Bununla birlikte kaynak, Haddad ve diğer isimlerin tünelleri güvenli bir saklanma alanı olarak görmediklerini, savaş süresince ve ateşkes sonrasında çoğu zaman yer üstünde yaşadıklarını, farklı yöntemlerle gizlenerek ve güvenlik konvoyları kullanmadan hareket ettiklerini söyledi.

Üç Hamas saha kaynağına göre tünellere başvurma yöntemi, Muhammed Sinvar ve Ekim 2024’te Refah’ta bir İsrail birliğiyle yaşanan çatışmada öldürülen Yahya Sinvar dahil birçok lider tarafından kullanıldı.

Gözetim alanının daralması

Kaynaklar, tünellerin imha edilmesinin tek neden olmadığını vurguluyor.

İsrail’in, Gazze’nin yüzde 60 ila 70’ini kapsayan ve “Sarı Hat” olarak bilinen hattın doğusundaki kontrol alanını genişletmesi, nüfusun büyük bölümünü hattın batısına sıkıştırdı. Böylece Hamas ve diğer Filistinli örgütlerin liderleri için güvenli veya gözlerden uzak alanlar büyük ölçüde azaldı.

Kaynaklara göre örgüt liderleri ve mensupları artık yüz binlerce Gazze sakiniyle birlikte sınırlı bölgelerde yaşamaya mecbur kaldı. Evlerini kaybeden birçok kişi gibi onlar da ailelerinin yanında veya yakınında, çadırlarda ve geçici barınaklarda yaşamaya başladı. Bu durum ise İsrail’in gözetim ve takip faaliyetlerini kolaylaştırdı.

degthyj
ABD Başkanı Donald Trump'ın planına göre Gazze Şeridi'nden çekilme aşamalarının haritası (Beyaz Saray)

Ateşkes anlaşmasındaki ilk çekilme hattı olarak belirlenen Sarı Hat çevresindeki bölgeler her gün yoğun yıkım operasyonlarına maruz kalıyor. İsrail’in bu alanları genişletmesi, hem güvenlik kontrolünü artırma hem de operasyon bölgelerine yakın tünel güzergâhlarını yok etme amacı taşıyor.

Casusluk teknolojisi ve ses izi

Gazze’deki saha kaynakları, Hamas ve Kassam liderlerinin hızla tespit edilmesinde İsrail’in istihbarat teknolojilerinin önemli rol oynadığı görüşünde birleşiyor.

Kaynaklar; Gazze semalarında yoğun şekilde dolaşan keşif dronları, diğer teknik araçlar ve İsrail’le iş birliği yapan muhbirlerin yanı sıra İsrail destekli silahlı grupların da etkili olduğunu belirtiyor.

Bir kaynak, İsrail’in son yıllarda yapay zekâ destekli teknolojileri yoğun biçimde kullandığını öne sürerek, yeni nesil İsrail yapımı insansız hava araçlarının ses izi takibi ve bazı biyolojik işaretleri tespit etmeye yönelik gelişmiş siber sistemlere sahip olabileceğini söyledi.

Kaynağa göre bu dronlar, belirli iletişim ağlarını izleyerek sesleri ayrıştırabiliyor ve daha önce telefon kayıtlarından veya gözaltı süreçlerinden elde edilen ses örnekleriyle eşleştirme yapabiliyor.

Aynı kaynak, bazı muhbirlerin kamera ve ses kayıt cihazları içeren çeşitli casusluk ekipmanları yerleştirdiğini; bunların bir kısmının böcek büyüklüğünde olduğunu ve dronlarla bırakıldığını, bazılarının ise savaş sırasında bölgeye giren kara birlikleri tarafından yerleştirildiğini iddia etti.

Kaynaklar, insan istihbaratının da Hamas ve Kassam liderlerine ulaşılmasında etkili olduğunu inkâr etmiyor.

ty6u7ı8
İsrail'in, Hamas'ın askeri lideri İzzeddin el-Haddad'ı hedef aldığı saldırının ardından Gazze kentindeki Rimal Mahallesi'nde vurulan bir konut binasında yangın çıkıyor, 15 Mayıs 2026 gecesi (EPA)

Bir saha kaynağı, çok sayıda muhbirin yakalandığını ve infaz edildiğini, bunların küçük bir bölümünün Hamas veya Kassam içinden, çoğunluğunun ise örgüt dışından kişiler olduğunu söyledi.

Aynı kaynak, Haddad suikastıyla bağlantılı olduğu şüphesiyle Hamas dışından bir kişinin tutuklandığını açıkladı. Şüphelinin, suikastın gerçekleştiği bölgede ve Haddad’ın bulunduğu başka bir noktada da görüldüğü belirtildi.

İki kaynak, zanlının sorgulandığını doğrularken, bunlardan biri kişinin İsrailli bir istihbarat görevlisinin talimatlarıyla Haddad’ı takip ettiğini itiraf ettiğini söyledi. Kaynağa göre İsrailli görevli, Haddad’ın ailesinin bulunduğu yerlere ilişkin bilgiler veriyor ve bu durum başka muhbirlerin de olabileceğine işaret ediyor.

Kaynaklar ayrıca müzakere süreçleriyle ilgili mesajların iletilme yöntemlerinin de İsrail tarafından yakından takip edilen güvenlik açıklarından biri olduğunu, bu konunun halen araştırıldığını belirtti.

Gazze savaşının en yoğun dönemlerinde, Filistinli gruplar bazı kişileri İsrail saldırılarına bilgi sağladıkları suçlamasıyla gözaltına almış ve “devrim mahkemeleri” olarak adlandırılan süreçlerin ardından infaz etmişti. Bu kişiler arasında Hamas içinden ve dışından isimlerin bulunduğu, bazı zanlıların Temmuz 2024’te öldürülen Kassam lideri Muhammed ed-Dayf’a ulaşılmasına yardım etmekle suçlandığı ifade edilmişti.


Lübnan’ın güneyi Hizbullah'ın silahlarının ötesinde ejderhanın ağzında

Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye kentine dönerken, yıkılmış binaların önünde arabalarıyla geçen yerinden edilmiş kişiler, 18 Nisan 2026 (AFP)
Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye kentine dönerken, yıkılmış binaların önünde arabalarıyla geçen yerinden edilmiş kişiler, 18 Nisan 2026 (AFP)
TT

Lübnan’ın güneyi Hizbullah'ın silahlarının ötesinde ejderhanın ağzında

Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye kentine dönerken, yıkılmış binaların önünde arabalarıyla geçen yerinden edilmiş kişiler, 18 Nisan 2026 (AFP)
Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye kentine dönerken, yıkılmış binaların önünde arabalarıyla geçen yerinden edilmiş kişiler, 18 Nisan 2026 (AFP)

Elie el-Kuseyfi

Lübnan, pazartesi günü Hizbullah ile İsrail arasında ilan edilen muğlak ateşkesle ABD Başkanı Donald Trump'ın doğrudan ilgi alanına girmiş oldu. Bu gelişmenin başta güney halkı olmak üzere yurtlarından edilmiş Lübnanlıları iyimserliğe mi, karamsarlığa mı, yoksa belirsizliğe mi sürükleyeceği sorusu halen cevap bekliyor. Ancak Trump'ın Lübnan'a ilişkin sosyal medya paylaşımını okuduğumuzda akla önce “Lübnan dosyasına eğilmesi, tıpkı İran dosyasına dair attığı her tweette yaşandığı gibi, şifrelerini çözmek için ekstra çaba mı gerektirecek?” sorusu geliyor. Bu sürecin ipuçları zaten pazartesi günü, Lübnan paylaşımını yayımlar yayımlamaz geri almasıyla kendini gösterdi. Bununla birlikte ihtimaller arasında en ağır basanı, Lübnan'a duyduğu ilgi, İran’a duyduğunun gölgesinde kalacak ve zamanla o dosyadan da uzaklaşarak Latin Amerika, Batı ya da Doğu Avrupa ya da Güney Çin Denizi gibi dünyanın başka köşesindeki yeni bir gündem maddesine yönelecek olması bulunuyor.

Tarihi bir ironi olarak Trump'ın Lübnan ateşkesine ilişkin paylaşımının, ABD merkezli haber sitesi Axios'un pazartesi günü Lübnan'daki İsrail geriliminin arka planında gerçekleşen Trump-Netanyahu telefon görüşmesinin ayrıntılarını yayımlamasıyla, medya ve siyaset gündeminde geri plana düştüğünü belirtmek gerekiyor. Trump bu görüşmede Netanyahu için ‘tam bir deli’ ifadesini kullandı.

Bu durum, Ağustos 1982'de İsrail'in Batı Beyrut'u yoğun bombardıman altına aldığı günlerde yaşanan bir telefon görüşmesini hatırlattı. Dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan, dönemin İsrail Başbakanı Menahem Begin'i arayarak, “Menahem, bu bir soykırım” demişti. Begin ise alaycı bir tonla ‘Holokost’ sözcüğünün anlamını iyi bildiğini belirtmiş, ancak kısa süre sonra bombardımanı durdurma emrini vermişti.

Hizbullah'ın ya da İran'ın zafer ya da zafer vaadi gibi sunmaya çalıştığı denklemler, bu felaketin boyutlarının çok gerisinde kalan kırılgan hesaplardır

Bu çerçevede, Lübnan'daki ateşkesle ilgili temel soru, ateşkesin sağlanmasında hangi tarafların ne ölçüde rol oynadığı; bu rollerin Lübnan, Arap ülkeleri, İran ve ABD arasında ya da Cumhurbaşkanı Joseph Avn ile Meclis Başkanı Nebih Berri arasında nasıl paylaştırılacağı değildir. Asıl soru, ateşkesin Güney Lübnan'ı da kapsayıp kapsamayacağıdır. Bir diğer ifadeyle, ateşkes yalnızca Beyrut ve güney banliyölerini hedef alan saldırıların durdurulmasına mı dayanacak, yani "güney banliyöler karşılığında kuzey yerleşimleri" denklemine mi geri dönülecek? Bu durum, Hizbullah'ın eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah'ın ortaya koyduğu ve "Beyrut'a karşılık Tel Aviv" şeklinde özetlenen denklemden dramatik bir geri adım anlamına gelecektir.

Ancak bugün, savaşın yol açtığı yıkımın büyüklüğü karşısında bu tartışma artık eski ya da anlamını yitirmiş görünebilir. Çünkü savaşın Güney Lübnan'ın tamamında her gün, her saat ve her dakika sebep olduğu yıkım, can kayıpları ve zorunlu göç, felaketin boyutlarını sürekli artırmaktadır.

Böylesine büyük bir insani ve maddi yıkım karşısında, Hizbullah'ın veya İran'ın zafer ya da zafer vaadi olarak sunmaya çalıştığı denklemler, felaketin büyüklüğü yanında son derece kırılgan ve yetersiz kalmaktadır.

eergthy
İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Sur kenti yakınlarında düzenlediği hava saldırısının ardından yükselen dumanlar, 27 Mayıs 2026 (AFP)

Gerçek şu ki, Lübnan’ın güneyi bu yeni-eski denklemin dışında kaldığı sürece Lübnan'da gerçek bir ateşkesten söz etmek mümkün değil. Bu denklem, İran'ın Hatemu'l-Enbiya Karargâhı aracılığıyla pazartesi günü pekiştirdiği bir formül. Söz konusu yapı, güney banliyösüne yönelik herhangi bir saldırı halinde İsrail'in kuzeyini hedef alacağı tehdidinde bulundu. Ancak bu denklem Beyrut'u çatışmanın dışında tutsa da güneyi İsrail'in öldürme makinesi karşısında çok daha savunmasız kılıyor. Öte yandan Lübnan'ı kapsayan bir ABD anlaşması olmaz formülünü yeniden üretmeye çalışan İran'ın tutumunu da gözler önüne seriyor. Bununla birlikte bu formülün geçtiğimiz nisan ayı başlarında İran ile yapılan ateşkesle birlikte gündeme geldiği andan bu yana İsrail, Güney Lübnan'da onlarca kilometre ilerleyerek 68 kent ve köyü yerle bir etti, binlerce Lübnanlıyı öldürdü ve yaraladı. İsrail şimdi de güneye yönelik bombardımanını sürdürürken, İsrail Ordu Sözcüsü Avichay Adraee, Nebatiye halkına kenti terk etmeleri uyarısında bulundu.

ABD Başkanı, gerçek bir ateşkesi sağlayabilecek ve İsrail'i buna uymaya zorlayabilecek tek kişi

Hizbullah'ı savaşın tüm dehşetinden tek başına sorumlu tutmak elbette mümkün değil. Sanki İsrail, İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney suikastının intikamını almak için fırlattığı altı rokete orantılı ve sınırlı bir karşılık vermekle yetinmiş gibi davranamayız. Öte yandan güney felaketi, Hizbullah'ın silahının ve kendi tarzındaki direniş anlayışının ne işe yaradığı sorusunun önünü ardına kadar açtı. Üstelik güney tarihinde, 1982 istilası döneminde bile görülmemiş bu emsalsiz felaketin boyutları karşısında hiç kapanmayacak. Hizbullah'ın milletvekilleri ya da politikacılarından herhangi birini dinlemek yeterli; Lübnan'ın alışıldık tartışmalarına ve dil oyunlarına alışmış bu isimler felaket karşısında ne denli yetersiz kaldıklarını ne denli eski bir dile ve söyleme hapsolduklarını ortaya koyuyor. Bu, argümanın çözülmeye başladığının işaretidir. Nebatiye ve Sur sakinlerinin iki ayrı bildirgede Lübnan ordusunun bölgeye girmesini ve Hizbullah militanlarının çekilmesini talep ederek, kentlerinin çatışmadan muaf tutulması çağrısında bulunması da tam bunu açıklıyor. Bu, güney Lübnanlıların Hizbullah'la ilişkisinde belirleyici bir kırılmaydı ve Hizbullah'ın bunu görmezden gelmesi mümkün değil. Lübnan’daki diğer siyasi güçler ise bu felaketteki sorumluluğu daha sınırlı olsa da söylemleri yine de durumun gerisinde kaldı. Bu durum, Lübnan'ın siyasi ve ulusal krizinin gerçek yüzünü gözler önüne seriyor.

vbth
Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye kentine dönerken, yerinden edilmiş kişiler araçlarıyla Hizbullah liderlerinin resminin bulunduğu duvarın önünden geçiyor, 18 Nisan 2026 (AFP)

Meclis Başkanı Nebih Berri, tüm bu ağır felaketin yanıtının özünü dile getirerek, gerçek bir ateşkesi sağlayabilecek ve İsrail'i buna bağlayabilecek tek ismin ABD Başkanı olduğunu söyledi.

Mevcut ihtiyacın bir ateşkes sağlamak olduğunu, bunun İran'la bağlantılı ya da ayrı bir anlaşma olup olmadığından bağımsız olarak geçerli olduğunu vurgulayan Berri, Tel Aviv'in bombalamayı sürdürürken müzakere etmek istediğini, bu durumun Lübnan'a ağır bir bedel ödettirdiğini kaydetti. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre Berri'nin açıklamaları, üstü kapalı olarak bir felaket itirafı niteliği taşımasından dolayı büyük önem taşıyor. Trump'a çağrıda bulunmak zorunda kalması ve daha da önemlisi anlaşmanın İran'la ilişkili olup olmadığının artık önem taşımadığını, asıl olanın savaşı durdurmak olduğunu söylemesi de her türlü siyasi hesabı bir kenara bıraktığını gösteriyor.

Keşke savaşın kalıcı olarak durması mümkün olsaydı. Oysa şu an için ulaşılabilir hedef, savaşın derinleşmemesi ve yoğunlaşmamasıdır; Beyrut ve Dahiye'yi vuracak boyuta gelmemesidir. Ne var ki 8 Nisan’da İsrail, yalnızca on dakika içinde 100 hedefi bombaladı. Bu saldırıda yüzlerce kişi hayatını kaybetti ya da yaralandı. Bu, açık bir savaş suçuydu.

Berri'nin konuşmasındaki kilit nokta, Lübnan'ın savaş nedeniyle ödediği ağır bedel oldu. Bu da Hizbullah'ın güney felaketi ortasında oluşturmaya çalıştığı denklemlerin kırılganlığının dolaylı bir kabulü niteliği taşıyor.

İsrail ordusu kayıp verse de yıpratma savaşından çekinse de İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu önümüzdeki Ekim'de en zorlu siyasi sınavlarına hazırlanıyor olsa da bunların hiçbiri Lübnan güneyinin ödediği ağır bedele denk düşmez. Nebatiye ve Sur'dan yükselen ses de bunu açıkça ortaya koydu: Lübnan'ın uğradığı kayıpları göz ardı eden bu tür denklemleri üretmek artık kabul edilemez.

İsrail'in Lübnan güneyini yeniden işgal etmesi -ve bunun muhtemelen 2000 öncesini de aşan bir boyuta ulaşması- Hizbullah'ın, İsrail'in Lübnan topraklarındaki herhangi bir askeri ilerlemeyi caydırma ve durdurma kapasitesine ilişkin soruyu fiilen yanıtlamış oldu.

Ancak şunu da belirtmek gerekir: Yaşanan gelişmeler bizzat Hizbullah'ın öngördüklerini de aştı. Örgütün kendisi de İsrail'in bu denli ileri gideceğini hesaplamamıştı; sanki daha sınırlı bir sızma için hazırlanmış, daha küçük çaplı bir senaryoya göre konumlanmıştı. İsrail'in ilerleyişi bu ‘sınırları’ aşıp Şakif Kalesi'ni (Beaufort Kalesi) yeniden işgal ettiği anda Hizbullah, hem kendi öz algısında hem de tabanına ve kamuoyuna sunduğu imgede, silahının ve direniş kimliğinin meşruiyet zeminini tümüyle yitirdi. Her halükârda İsrail'in ilerlediği boyut, şu soruyu yeniden gündeme taşıyor. “Hizbullah geçtiğimiz yıl mart ayı başlarında o roketleri fırlatmasaydı ve 2024 Kasım’ında ateşkes anlaşmasının öngördüğü biçimde -ki Hizbullah bu anlaşmayı kendisi kabul etmişti- silahlarını Lübnan devletine teslim etmiş olsaydı, İsrail yine de Lübnan güneyine saldırır mıydı?” sorusunun kesin bir yanıtı yok. Özellikle İsrail’in Lübnan’daki askeri operasyonunun Suriye, Gazze ve Batı Şeria'daki operasyonlarla eş zamanlı yürütüldüğü düşünüldüğünde Tel Aviv'in öne sürdüğü güvenlik gerekçelerini genişlemeci emellerinden ayırt etmek giderek güçleşiyor.

jı78k
İsrail’in Lübnan'ın güneyindeki Sur kentine düzenlediği hava saldırısı sonrasında bir binadan yükselen devasa alev, 28 Mayıs 2026 (AFP)

Ancak bu soruya yeterli bir yanıt bulunamasa bile, artık bu sorunun sorulması gerekiyor. Daha da önemlisi, Hizbullah bu sorunun sorulmasını artık engelleyecek konumda değil. Ne var ki Hizbullah'ın İsrail meselesindeki tekeline son vermek, bu dosyanın tüm Lübnan'a ait bir meseleye dönüştürülmesini gerektiriyor. Yalnızca güneyin ya da Şiilerin sorunu olmaktan çıkıp ulusal bir mesele hâline gelmesi şart. Zira Lübnan'ın olumlu, ilerici değerler taşıyan bir siyasi gelecek inşa etmesini düşünmek; her sokakta, her üniversitede yankı bulan, dünya genelinde değer skalasını yeniden biçimlendiren İsrail meselesini Lübnan'ın ulusal gündemine taşımadan nasıl mümkün olabilir? Üstelik Lübnan güneyi İsrail işgali altındayken ve ülke, şiddeti yücelten, neredeyse bunu bir amaç olarak ilan eden aşırı sağa doğru korkunç bir kayış yaşayan İsrail ile doğrudan komşuyken... Tüm bunlar, bilhassa bu sürecin, Lübnan'ın iç siyasi dinamikleriyle eş zamanlı yürütüldüğü ve hem devlet hem toplum düzeyinde Lübnan'ın siyasi ve ulusal krizini derinleştirdiği göz önüne alındığında, Hizbullah'ın İsrail karşısında inşa ettiği bütün sürecin yeniden sorgulanması gerektiği gerçeğini ortadan kaldırmıyor.

Hizbullah'ın tüm sürecinin yeniden değerlendirilmesi, belki de İsrail'in 2000 yılında güneyden çekildiği andan başlamalıdır. O çekilme gerçekleştiğinde Hizbullah, bunu yalnızca İsrail ordusunun aldığı ağır darbeler ve güneyde tutunamaz hâle gelmesi sonucunda yaşanmış bir geri çekilme olarak sundu. Oysa İsrail'in iç siyasi dinamikleri bu çekilme tercihini güçlendiren asıl etkenlerdi. Bu durum Şam'ı öfkelendirdi ve şaşkına çevirdi. Çünkü İsrail, Suriye'nin elindeki önemli pazarlık kozu olan kartı almış oluyordu. Bunun üzerine Suriye, Hizbullah'ın silahına meşruiyet zemini sağlamak ve Lübnan güneyini bölgesel nüfuz mücadelesinin alanı olarak canlı tutmak amacıyla Şeba Çiftlikleri bahanesini devreye soktu.

Bugün ise İsrail'in Lübnan güneyini yeniden işgal etmesi -ve bunun muhtemelen 2000 öncesini de aşan bir boyuta ulaşması- Hizbullah'ın İsrail'in Lübnan topraklarındaki herhangi bir askeri ilerlemeyi caydırma ve durdurma kapasitesine dair soruyu fiilen yanıtlamış oldu. Bu aynı zamanda Hizbullah'ın geçmişteki zafer iddialarının geniş çaplı bir değerlendirmeye tabi tutulmasını zorunlu kılıyor. Bu iddialar gerçek bir stratejik başarıyı mı yansıtıyordu, yoksa kesin askeri sonuçlardan ziyade güvenlik vesayeti altında şekillenmiş siyasi söylem hâkimiyetinin bir ürünü müydü? Bunun ötesinde, güney halkının ödediği bedeller pahasına zafer denklemleri kurmanın artık mümkün olmaması gerekiyor.

İsrail'in Lübnan güneyindeki ilerleyişini, Suriye'nin güneyindeki harekâtından ya da Gazze savaşından bağımsız değerlendirmek, tabloyu eksik okumaya yol açar.

Olayların Hizbullah'ı da aştığı meselesine dönecek olursak: İsrail ordusunun Şakif Kalesi'ni işgal etmesinin, taşıdığı sembolik ve askeri-stratejik ağırlıkla birlikte, Hizbullah ile İsrail arasındaki savaşta ‘belirleyici bir dönüm noktası’ oluşturduğu doğruysa -ki Netanyahu bunu böyle tanımladı- şunu da belirtmek gerekiyor. Bu ‘belirleyici dönüm noktası’ yalnızca İsrail'in güneydeki işgalini genişletme kapasitesiyle değil, bu işgale verilen tepkilerle de ölçülmeli.

Bu bağlamda Tel Aviv'in Lübnan’ın güneyindeki işgalini genişletmesine karşı Arap dünyası ve uluslararası toplumdan toplu kınama açıklamaları gelmesi dikkati çekti. Bu noktada Suudi Arabistan’ın savaşın başından bu yana bir ilk olma özelliği taşıyan tutumu öne çıktı. Bu gelişme, Lübnan'daki savaşın bölgesel bir meseleye dönüştüğüne ve İsrail'in bölgesel yayılmacı politikalarıyla doğrudan bağlantılı olduğuna işaret ediyor.

Netanyahu'nun Suriye, Lübnan ve Gazze cephelerinde eş zamanlı operasyon yürüttüklerinden söz ettiği son konuşması, İsrail'in bu sahaları tek bir bölgesel savaşın parçası olarak gördüğü stratejik bir vizyonu yansıtıyor. Hizbullah'ı zayıflatmak ya da askeri kapasitesini tasfiye etmek İsrail'in birincil hedefi olmakla birlikte, bu hedef İsrail’in; birincisi, İran'ın bölgesel nüfuzunu kısmak, ikincisi, bölgedeki nüfuz alanlarını yeniden biçimlendirerek İsrail'e yeni bölgesel düzende ağırlıklı bir konum kazandırmak olmak üzere iki temel eksen üzerine kurulu daha büyük bir stratejisinin parçası.

Dolayısıyla İsrail'in Lübnan güneyindeki ilerleyişini, Suriye'nin güneyindeki harekâtından ya da Gazze savaşından bağımsız değerlendirmek tabloyu eksik okumaya yol açar. Bu süreçte İsrail, başta Suudi Arabistan ve Mısır olmak üzere önde gelen Arap ülkeleri ve Türkiye için İran kadar önemli bir bölgesel soruna dönüşüyor. Dahası, İsrail meselesi İran meselesini gölgede bırakmaya başladı. İran şu an nasıl bir özalgı içinde olursa olsun, görece de olsa bir çevreleme sürecine girmiş durumda. İsrail meselesi ise yayılmacılığının zirvesinde.

Lübnan ve özellikle güneyi, bu iki kutup arasında ejderin ağzına düşmüş hâlde. Büyük sorun yalnızca insan ve maddi kayıplardan ibaret değil. Güneyin yaşadığı emsalsiz yerinden edilmenin Lübnan'ın demografik yapısına siyasi ve ekonomik boyutlarıyla yansımalarında gizli. İsrail'in imha dinamikleri geniş çaplı nüfus göçünü de kapsıyor. Gazze'de de tam olarak bu yaşanıyor. Netanyahu'nun Gazze'nin yüzde yetmişini işgal tehdidinin, bölge halkını sürgüne zorlamayı amaçladığına dair tahminler mevcut. Daha dar ölçekte, Suriye’nin güneyinde de benzer bir tablo söz konusu. Demografik ve coğrafi kartların yeniden karılması, yaklaşan dönemin işaretlerini taşıyor.

 *Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.