Iraklı eski istihbarat yetkilisi Cumeyli Şarku'l Avsat'a konuştu: Irak İstihbarat Servisi, Humeyni'ye Necef'te suikast düzenlenmesini önerdi, ancak Saddam Hüseyin ‘Irak’ın konuğuna’ ihanet etmeyi reddetti

Irak’ın ‘Baas’a bağlı’ İstihbarat Servisi’nin eski ABD masası şefi Salim el-Cumeyli, Irak istihbaratının eski defterlerini Şarku’l Avsat için açtı (1)

Salim el-Cumeyli
Salim el-Cumeyli
TT

Iraklı eski istihbarat yetkilisi Cumeyli Şarku'l Avsat'a konuştu: Irak İstihbarat Servisi, Humeyni'ye Necef'te suikast düzenlenmesini önerdi, ancak Saddam Hüseyin ‘Irak’ın konuğuna’ ihanet etmeyi reddetti

Salim el-Cumeyli
Salim el-Cumeyli

Saddam Hüseyin'in Irak İstihbarat Servisi tarafından kendisine karşı suikast düzenlenmesi önerilen Humeyni'yi Necef'te kaldığı süre boyunca ‘Irak'ın konuğu’ olduğu için reddettiği ve Humeyni’nin böylece suikasttan kurtulduğu doğru mu? Humeyni'nin Paris'te Saddam Hüseyin’in temsilcisine söylediği bir cümle, onu Şah'ın halefi olacak adamla bir arada yaşamanın imkansız olduğuna ikna etti mi? Peki Tahran'da Velayet-i Fakih liderinin eline ulaşan patlayıcının ve rejimin önde gelenlerine düzenlenen bombalı saldırıların arkasında hangi hikayeler var?

Saddam Hüseyin rejimi ile El Kaide lideri Usame bin Ladin arasında Kuveyt'in işgalinden sonra başlayan temasların arkasındaki gerçek neydi? Onlara kim arabuluculuk yaptı? Peki, ya 1993 yılında New York'ta Dünya Ticaret Merkezi'ne düzenlenen saldırıya katılan, Irak'ta uzun süre tutuklu kalan ve ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgali sonrasında hapishaneden kaybolan Abdurrahman Yasin’e ne oldu?

Dönemin ABD Başkanı George W. Bush’a yönelik suikast girişimi ne kadar ciddiydi? Tuzağa düşerek Süveyş Kanalı'nın kapanmasına yol açan geminin gerçek hikayesi neydi? François Mitterrand'ın eşi Danielle Mitterrand, Irak İstihbarat Servisi’nin bombalı suikast girişiminden nasıl kurtuldu? Saddam Hüseyin’in dostu Fransa'nın eski cumhurbaşkanlarından Jacques Chirac’a gönderilen Paris metrosu çantalarında ne vardı? Saddam aynı çantalardan dönemin Pakistan Başbakanı Benazir Butto'ya da gönderdi mi? Saddam Hüseyin’in Lübnan eski Cumhurbaşkanı General Mişel Avn'ın desteğiyle Hafız Esed'i ve Libya’da muhalefeti destekleyerek, Muammer Kaddafi'yi cezalandırma kararının arkasındaki nedenler neydi?

Irak İstihbarat Servisi’nin kendisini korumayı önermesinin ardından Iraklı Şii dini otorite Muhammed Bakır es-Sadr'ın idam edilmesi, İstihbarat Servisi’ni gerçekten şaşırttı mı? Peki, Ürdün’ün aldığı güvenlik önlemlerinin kendisine yaklaşılmasını engellediği ve böylece Irak İstihbarat Servisi’nin suikast ekibinin Bağdat'a hayal kırıklığıyla döndüğü Hüseyin Kamil ile ilgili ne olmuştu? Bağdat'tan Londra'ya gönderilen zehirli yüzüğün ve bir diplomatın çantasında gelen kesilmiş kafaların arka planındaki olay neydi?

Iraklı eski istihbarat yetkilisi Cumeyli’nin, Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e röportaj verdiği sırada çekilmiş bir fotoğrafı
Iraklı eski istihbarat yetkilisi Cumeyli’nin, Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e röportaj verdiği sırada çekilmiş bir fotoğrafı

Tüm bunlar ve diğer pek çok soru onlarca yıl boyunca cevapsız kaldı. Ancak bir gazeteci olarak cevapsız bekleyen bu sorular beni rahatsız ediyordu. Bu yüzden soruların yanıtlarını alabilmek için Irak İstihbarat Servisi’nin eski cevherlerinden birine ulaşmalıydım ve ulaştığım da söylenebilir. Bu kişi, uzun süre Irak İstihbarat Servisi’nin koridorlarında dolaşmış istihbarat subayı Salim el-Cumeyli’ydi. Cumeyli, Şarku’l Avsat’a İstihbarat Servisi’nde çalıştığı yıllarda yaşadığı tehlikeli ve heyecan verici dönüm noktalarını anlattı.

ABD ordusu 2003 yılında Irak'ı işgal ettiğinde Cumeyli, İstihbarat Servisi’nin ABD masası şefiydi. İstihbarat arşivinin olabildiğince çoğunu yok etmeye çabaladıysa da Amerikan askerleri onu tutuklamakta gecikmedi ve dokuz ay hapishanede kaldı. Ardından Amman'a giden Cumeyli, böylece her şeyden uzaklaştı. Şimdi ise Şarku’l Avsat’a anlattıklarıyla geri döndü.

“Salim Cumeyli: Teybin patlaması sonucunda Hamaney'in eli felç oldu”

İşte Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’in Irak İstihbarat Servisi eski ABD masası şefi Salim Cumeyli ile yaptığı röportajın ilk bölümü:

Ayetullah Humeyni, 1960’lı yılların ortalarında Irak'a geldi. Humeyni, başlangıçta aktif değildi. Irak, 1968 Temmuz Devrimi'nden sonra İran Şahı’nın Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) bağlı üç adayı ilhak etme kararına karşı bir tutum sergiledi. İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi, bir baskı ve tehdit kartı olarak kullanmak amacıyla askerlerini Irak sınırına kaydırdı. Humeyni, Müslümanın Müslümanla savaşmasının caiz olmadığı düşüncesinden yola çıkarak İran askerlerini isyan etmeye ve Şah'ın emirlerine uymamaya çağırdı. Şah ise Irak'ta Kürt muhalifleri destekledi. Biz de Şah’a karşı İran muhalefetini desteklemeye başladık. Humeyni'nin ekibini de Irak’a getirmesini sağladık ve onlara Irak pasaportu verdik. Yayın yapmalarına olanak sağladık ve böylece siyasi faaliyetlerine başladılar.

Ali Bava Başkanın (Saddam Hüseyin) eski bir yol arkadaşıydı. İstihbarat Servisi tarafından oluşturulan Halkla İlişkiler Ofisi’nin kurucularındandı. Humeyni ile koordinasyon görevini o devraldı. Bava, Humeyni’ye ve ekibine çeşitli şekillerde destek teklif etti. Bunun üzerine Humeyni, Irak'ın bu öncü rolü için ona birçok kez teşekkür etti.

Irak, Cezayir’de 1975 yılında yapılan anlaşmadan sonra İran’a desteğini kesti ve Kürt hareketi çöktü. Anlaşmanın şartları arasında, İran muhalefetinin Irak topraklarındaki faaliyetlerinin durdurulması yer alıyordu. Humeyni, yeni durumu dikkate alması ve İran'la ilişkilerin şartlarına saygı göstermesi gerektiğini anladı. Ancak bunu kabul etmedi ve faaliyetlerini sürdürdü. Biz de ona eğer faaliyetlerine devam etmekte ısrar ederse Irak'ı terk etmesi gerektiğini söyledik. Kuveyt'e gitmeye çalıştı. Sınır bölgesinde mahsur kaldı. Ardından Iraklı yetkililer, Necef'e dönmesini kabul ettiler.

Humeyni’ye yanıt vermenin ya da onu kontrol altında tutmanın zor olduğunun anlaşılmasının ardından, Humeyni meselesi ve İran ile ilişkiler konusunda bir kafa karışıklığı ortaya çıktı. Tam da bu ortamda İstihbarat Servisi, sorunu ve Humeyni'nin faaliyetlerini sürdürmedeki ısrarının yol açabileceklerini tartışmaya başladı. Toplantılardan birinde istihbarat subaylarından biri, Humeyni'ye suikast düzenlenmesini, suikastın Şii din adamı Ebu Kasım el-Hoyi’nin üzerine atılmasını ve böylece ikisinin fiilen ortadan kaldırılmasını önerdi. İstihbarat Servisi, önerinin suikastın Şii din adamı Ebu el-Kasım el-Hoyi’nin üzerine atılmasıyla ilgili ikinci bölümünü Başkana sunmaya cesaret edemedi. Sadece birinci bölümü, yani Humeyni'ye suikast önerisini sunmakla yetindi. Başkan, Humeyni’ye suikast düzenlenmesine ve Şah'ın İstihbarat Servisi’ne teslim edilmesine razı olmadı ve “İstihbarat Servisi onun (Humeyni’nin) Irak'ın konuğu olduğunu bilmiyor mu?” diye azarladı.

Saddam, ‘Irak’ın konuğu’ olduğunu söyleyerek Humeyni’ye ihanet etmeyi reddetti (Getty)
Saddam, ‘Irak’ın konuğu’ olduğunu söyleyerek Humeyni’ye ihanet etmeyi reddetti (Getty)

Humeyni, bu durum üzerine Paris'e gitti. Saddam Hüseyin, özellikle Şah rejiminin bocalıyor gibi görünmesinin ardından Humeyni'nin bir sonraki aşamayla ilgili niyetini öğrenmek istedi.  Humeyni ile ilişkisi olan Ali Bava’yı Paris'e gönderdi ve olanlar oldu. O görüşme bir sonraki aşamayı etkiledi. Bava, Humeyni’ye Şah'ın devrilmesi ve Tahran'a dönmesi durumunda ne yapacağını sordu. Humeyni ise ona İslam Devrimi'nin başarısından sonra önceliğin, Irak'taki Baas rejiminin devrilmesi olacağına dair net bir yanıt verdi. Saddam, Bava’dan görüşmeyle ilgili bilgi aldı. Ardından Humeyni'nin Tahran'a dönmesi durumunda karşı karşıya gelmenin kaçınılmaz olduğu sonucuna vardı ki, bu oldukça muhtemel görünüyordu.

Ne var ki Şah rejimi düştü ve Humeyni İran’a geri döndü. Irak'taki Şii akımlar, Humeyni rejimine sempati duymaya ve etkileşimde bulunmaya başladılar. Humeyni, Iraklı Şii dini otorite Muhammed Bakır es-Sadr'ın Irak'ta İslami devrimi ilan etmesi için provoke etti. Irak yönetimine karşı özellikle İran'ın vekilleri aracılığıyla yapılan tacizler, Tarık Aziz ve Sadun Hammadi'ye yönelik suikast girişimleri ve bombalı saldırılarla bir nefret ortamı oluşturuldu. Çatışmanın sinyalleri bir bir ortaya çıkmaya başladı. Irak-İran savaşı başlamadan önce Irak semalarında uçarken uçağı düşürülen İranlı bir pilotu alıkoyduk. Pilot, savaşı fiilen İran'ın başlattığının kanıtıydı.

Barzan İbrahim et-Tikriti (Getty)
Barzan İbrahim et-Tikriti (Getty)

Salim el-Cumeyli’ye dönemin Irak İstihbarat Servisi Şefi Barzan İbrahim et-Tikriti’nin (Saddam Hüseyin’in üvey kardeşi) Humeyni suikastına kafayı taktığına dair duyumları sorduğumda röportaja kaldığı yerden şöyle devam etti:

“İran’da zafer kazanan ‘İslam Devrimi’, çeşitli güçlerden oluşan bir karışımdı ve kurumları kırılgandı. Humeyni, Şah’ın devrilmesinde rol almasına rağmen Halkın Mücahitleri Örgütü’ne (HMÖ) sırtını döndü ve üst düzey liderlerini idam ettirdi. Savaş (Irak-İran Savaşı) başladı ve ihtiyaç duyulan askeri gücü toplamamız gerekiyordu. Savaş her şeye açık bir hale geldi ve kontrolden çıktı. HMÖ, askeri ve güvenlik işlerinde deneyimli ve sağlam personele sahipti ve toplumda kök salmıştı. İran Kürdistan Demokrat Partisi (İKDP) ile de daha önce kurduğumuz ilişkilerimiz vardı. Bu ilişkiler, Irak İstihbarat Servisi’nin İran rejimine ağır darbeler indirmesini sağladı.”

Ağır darbeler

İstihbarat Servisi, İKDP’ye ve HMÖ’ye her türlü medya, teknik, malzeme ve askeri desteği sağladı. Barzan et-Tikriti'nin bizzat yönettiği bir operasyonla ilk hedef, İran Şura Meclisi idi. Meclis oturumunun yapıldığı noktaya bombalı tuzak kurulması için bir plan yapıldı ve plan 28 Haziran 1981 tarihinde hayata geçirildi. Dönemin Yargı Erki Başkanı Ayetullah Hüseyin Beheşti ve İran İslam Devrimi’nin önde gelen 72 ismi öldürüldü. Ölenlerin arasında bakanlar, milletvekilleri ve yetkililer vardı. Saldırı güçlü ve şiddetli olmuştu. Irak İstihbarat Servisi, gereken yerlere ulaşabiliyor gibiydi.

Ali Hamaney’in, 1981'de Irak-İran savaşı sırasında İran askerlerini ziyareti sırasında çekilmiş bir fotoğraf. Hamaney, bir konuşması sırasında önündeki teybe yerleştirilen bombanın patlaması sonucu yaralandı (Getty)
Ali Hamaney’in, 1981'de Irak-İran savaşı sırasında İran askerlerini ziyareti sırasında çekilmiş bir fotoğraf. Hamaney, bir konuşması sırasında önündeki teybe yerleştirilen bombanın patlaması sonucu yaralandı (Getty)

İran’ın şu anki Dini Lideri Ali Hamaney de hedef alındı. Hamaney’in bir konuşması sırasında, önünde duran teybe yerleştirilen bombanın patlaması sonucunda sağ eli felç oldu.

Dönemin İstihbarat Servisi Şefi Tikriti, nihai darbeyi indirmeyi yani Humeyni'nin öldürülmesini sabırsız bekliyordu. 1981 yılında bu tür bir operasyonun yapılabileceğine dair bir ortam oluştuysa da Humeyni'ye ulaşmak kolay değildi. Ancak Humeyni’ye yakın olan ve muhtemelen HMÖ'ye sempati duyan bir din adamının ortaya çıkması bu zor görevi kolaylaştırdı. İstihbarat Servisi’nden bir ekip, küçük bir bombalı paket hazırlayarak Humeyni'nin tiftik yününden yapılmış yastığına yerleştirdi. Bomba, Humeyni evde değilken, yanlış zamanda patladı. Fakat Humeyni’nin yatak odasına kadar girilmiş olması İran İslam Devrimi'nin üst düzey isimleri arasında bir terör ortamının patlak vermesine yetti. İstihbarat Servisi, bir ölüm kalım savaşındaydı ve her türlü saldırıya izin veriliyordu.

İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) 1981'de Tahran'da engelliler için düzenlediği bir törenden fotoğrafta yer alan Humeyni'nin posteri (Getty)
İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) 1981'de Tahran'da engelliler için düzenlediği bir törenden fotoğrafta yer alan Humeyni'nin posteri (Getty)

Saldırılar devam etti. Muhammed Ali Recai, 30 Ağustos'ta cumhurbaşkanlığı görevine gelmesinden bir aydan kısa bir süre sonra bir bombalı saldırıda öldü. Aynı günlerde dönemin İran Başbakanı Muhammed Cevad Bahuner, Başbakanlık Ofisi’ne yerleştirilen bombanın infilak etmesi sonucu Yüksek Savunma Konseyi ile toplantıdayken   öldürüldü. 

Kuveyt toprakları için amansız mücadele

Irak ve İran istihbaratları arasındaki çatışma, iki ülkenin topraklarıyla sınırlı kalmayıp yakın ve uzaktaki başka bölgelere de yayıldı. Cumeyli, “Kuveyt, özellikle Irak’ın İran yanlısı İslami Dava Partisi’nin Kuveyt topraklarını Irak rejimine karşı eylemlerde bulunmak için kullanmasından ötürü şiddetli bir mücadeleye sahne oldu” dedi. İran'ı 1985 yılında Kuveyt Emiri Şeyh Cabir el-Ahmed es-Sabah'a suikast girişiminde bulunmakla suçlayan Cumeyli, İslami Dava Partisi'ne bağlı bir grubun aynı yıl nisan ayında, Muntasiriye Medresesi’nde (dönemin üniversitesi) Tarık Aziz'i hedef aldığını, Irak istihbarat Servisi’nin de buna dönemin İran Dışişleri Bakanı Sadık Kutbizade’ye Kuveyt Emiri ile görüşmeye giderken suikast girişiminde bulunarak karşılık verdiğini anlattı. Bunun yanında Kuveyt, İran’ın Kuveyt Büyükelçiliği’nin füzelerle hedef alınmasına, İslami Dava Partisi’nin üst düzey bir yetkilisine düzenlenen suikast girişimine ve daha birçok saldırıya sahne oldu.

İran’ın eski Dışişleri Bakanı Sadık Kutbizade (Getty)
İran’ın eski Dışişleri Bakanı Sadık Kutbizade (Getty)

Humeyni'nin İran İslam Devrimi’ni Irak'ın iç bölgelerine taşıma girişimi, Irak rejimi ve İstihbarat Servisi için büyük bir endişe kaynağı idi. Şii dini otorite Seyyid Muhammed Bakır es-Sadr bu yüzden canından oldu.

Sadr, Şii ekolünün en önde gelen teorisyenlerinden biriydi. Bu, ona Iraklı Şiiler arasında geniş bir nüfuz ve popülerlik sağladı. Dinin siyasete girmesine karşı çıkan dini otoriteler Muhsin el-Hekim ve Seyyid Ebu'l-Kasım el-Hoyi’nin yaklaşımlarının aksine Sadr’ın fikirleri devrim niteliğindeydi. Hekim ve Hoyi, belki de dinin siyasete girmesinin Necef'teki dini otoritelerin rolünün sona ermesine ve Şii dini otorite merkezinin İran'a taşınmasına yol açacağından korkuyorlardı.

“Salim el-Cumeyli: Irak İstihbarat Servisi, Muhammed Bakır es-Sadr'ın korunmasını, buna karşın Genel Güvenlik Müdürlüğü, idam edilmesini önerdi. Başkan ikinci öneriyi kabul etti.”

Tahran, Humeyni'nin mesajını sızdırdı

İran Şahı (Getty)
İran Şahı (Getty)

Humeyni'nin 1979 yılındaki İslam Devrimi’nin Şah rejimini devirmeyi başarmasının ardından Sadr'ın Bağdat'ta rejime karşı çıkan Şii siyasi merkezdeki nüfuzu arttı. Humeyni’nin Sadr'a Baas rejimini devirecek İslami bir devrim yapma çağrısında bulunduğu açıktı.

Sadr’ın, kendisini iki devlet arasındaki çatışma halinin ve Humeyni tarafından hazırlanan savaşın bir parçası olarak bulduğunu söyleyen Cumeyli, şunları söyledi:

“Sadr, bu çağrıya yanıt vermedi ve büyük bir isteksizlik gösterdi. Humeyni, Sadr'a gizli bir mesaj göndererek onu Irak’ta İslami bir devrim başlatmaya çağırdı. Fakat Sadr yanıt vermeyince, İran Radyosu böyle bir mesajın gönderildiği haberini sızdırdı. Sanki Iraklı yetkililere, Humeyni ile Sadr arasında gizli mesajlaşmalar olduğuna dair kanıt sağlanmak istenmişti. Amaç, Humeyni'nin projesini desteklemediği için Sadr'ı bulunduğu makamdan uzaklaştırmak olabilir. Sadr, İran Radyosu'nun haberinin ardından gizli mesajda ne olduğunu Iraklı yetkililere açıkladı.”

Sadr’ın mesajı ve infazı

Muhammed Bakır es-Sadr
Muhammed Bakır es-Sadr

Sadr, 1980 yılının nisan ayında kendisine yakın olan din adamlarından Şeyh A.H.’yi Irak İstihbarat Servisi Şefi Barzan et-Tikriti ile görüşmeye gönderdi. Tikriti, yardımcılarından birinin gönderilen elçiyi karşılamasını istedi. Şeyhin getirdiği mesajda, Seyyid es-Sadr'ın Tikriti’ye selamlarının yanı sıra siyasi çalışmaları bırakacağı, kendisini ilim ve yazıya adayacağı, buna karşılık hayatının korumasını istediği ifadeler yer aldı. Sadr'ın mesajı, Sadr'ın Irak istihbaratının mı yoksa İran’ın mı hayatını tehdit etmesinden endişe duyduğuna dair soruları gündeme getirdi. İstihbarat Servisi, Sadr'a, hayatını koruyabilmesi ve müritlerinin ve destekçilerinin onu ziyaret etmesine izin verebilmesi için Necef'ten Bağdat'a taşınmasını teklif etti.

Tikriti, Saddam Hüseyin’e Sadr'ın mesajının ve İstihbarat Servisi’nin bu konudaki değerlendirmesinin yer aldığı bir rapor gönderdi. Raporda şu maddeler yer aldı:

*Sadr, geleneksel din ekollerinden farklı bir çizgide ve diğer ekollerle kesişiyor. Bilgiye ve kültüre dair özel bir yaklaşıma sahip.

*Sadr, Irak ulusundan oluğunu inkar etmiyor ve bununla gurur duyuyor.

*Velayet-i Fakih’e değil, devlet yönetiminde istişareye inanıyor.

*Eğer Sadr bir suikasta kurban giderse ya da idam edilirse, fikirleri daha fazla insana ulaşacak ve 1966 ile 1980 arasında 45 kez bastırılan Seyyid Kutub'un fikirleri gibi yayılacak.

*İstihbarat Servisi, Sadr'la ilgilenme, hayatını koruma, ikametgahını Necef'ten Bağdat'a taşıma, faaliyetlerini ve bağlantılarını kontrol altına alma ve müritlerinin ve destekçilerinin onu ziyaret etmesine izin verme önerisinde bulunmaktadır.

Böylece Selman Pak bölgesinde Sadr’ın yeni konutu olarak kullanılmak üzere büyük bir müstakil ev hazırlandı. Saddam Hüseyin raporu gördü ve görüşü alınmak üzere Genel Güvenlik Müdürlüğüne havale edilmesi talimatı verdi. İstihbarat Servisi, Sadr'ın Genel Güvenlik Müdürlüğü tarafından çağrılması ve ertesi gün idam edilmesi karşısında büyük bir şaşkınlık yaşadı. Öyle görünüyor ki Saddam Hüseyin, İstihbarat Servisi’nin değerlendirmesini görmezden gelmiş ve Sadr'a sahip çıkmanın faydasız olduğunu düşünen, ondan kurtulmak gerektiğini vurgulayan Genel Emniyet Müdürlüğü'nün görüşünü desteklemişti. Böyle Sadr, 9 Nisan 1980'de idam edildi.

Burada konuğuma kahve ısmarlama bahanesiyle kaydı biraz durdurdum. Maksadım kendimi daha fazla infaz ve ceset haberine hazırlamaktı. Bir gazeteci, ‘okuyucu’ adlı talepkar bir diktatörün dikkatini çekmek için gereken bir damla heyecanın röportajda eksik olması durumunda, genellikle hayal kırıklığına uğrar. Buradaki gazeteci ise infazlar, suikastlar, patlamalarla heyecanın nehir gibi akıp gitmesi karşısında şaşkına dönmüş durumdaydı.

Dünyanın bu bölümü ne kadar da zor bir yer. Bir rejimin, bir istihbarat servisinin ya da bir kişinin bir insanın üzerini çizip çöpe atmaya hakkı olduğunu iddia etmesi ne kadar da zalimce.

Salim el-Cumeyli’nin kahve molası uzun sürmeyecek, uzun yıllar içinde yaşadığı sırlar kalesi hakkında daha fazla bilgi verecek.



Lübnan’ın güneyi Hizbullah'ın silahlarının ötesinde ejderhanın ağzında

Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye kentine dönerken, yıkılmış binaların önünde arabalarıyla geçen yerinden edilmiş kişiler, 18 Nisan 2026 (AFP)
Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye kentine dönerken, yıkılmış binaların önünde arabalarıyla geçen yerinden edilmiş kişiler, 18 Nisan 2026 (AFP)
TT

Lübnan’ın güneyi Hizbullah'ın silahlarının ötesinde ejderhanın ağzında

Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye kentine dönerken, yıkılmış binaların önünde arabalarıyla geçen yerinden edilmiş kişiler, 18 Nisan 2026 (AFP)
Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye kentine dönerken, yıkılmış binaların önünde arabalarıyla geçen yerinden edilmiş kişiler, 18 Nisan 2026 (AFP)

Elie el-Kuseyfi

Lübnan, pazartesi günü Hizbullah ile İsrail arasında ilan edilen muğlak ateşkesle ABD Başkanı Donald Trump'ın doğrudan ilgi alanına girmiş oldu. Bu gelişmenin başta güney halkı olmak üzere yurtlarından edilmiş Lübnanlıları iyimserliğe mi, karamsarlığa mı, yoksa belirsizliğe mi sürükleyeceği sorusu halen cevap bekliyor. Ancak Trump'ın Lübnan'a ilişkin sosyal medya paylaşımını okuduğumuzda akla önce “Lübnan dosyasına eğilmesi, tıpkı İran dosyasına dair attığı her tweette yaşandığı gibi, şifrelerini çözmek için ekstra çaba mı gerektirecek?” sorusu geliyor. Bu sürecin ipuçları zaten pazartesi günü, Lübnan paylaşımını yayımlar yayımlamaz geri almasıyla kendini gösterdi. Bununla birlikte ihtimaller arasında en ağır basanı, Lübnan'a duyduğu ilgi, İran’a duyduğunun gölgesinde kalacak ve zamanla o dosyadan da uzaklaşarak Latin Amerika, Batı ya da Doğu Avrupa ya da Güney Çin Denizi gibi dünyanın başka köşesindeki yeni bir gündem maddesine yönelecek olması bulunuyor.

Tarihi bir ironi olarak Trump'ın Lübnan ateşkesine ilişkin paylaşımının, ABD merkezli haber sitesi Axios'un pazartesi günü Lübnan'daki İsrail geriliminin arka planında gerçekleşen Trump-Netanyahu telefon görüşmesinin ayrıntılarını yayımlamasıyla, medya ve siyaset gündeminde geri plana düştüğünü belirtmek gerekiyor. Trump bu görüşmede Netanyahu için ‘tam bir deli’ ifadesini kullandı.

Bu durum, Ağustos 1982'de İsrail'in Batı Beyrut'u yoğun bombardıman altına aldığı günlerde yaşanan bir telefon görüşmesini hatırlattı. Dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan, dönemin İsrail Başbakanı Menahem Begin'i arayarak, “Menahem, bu bir soykırım” demişti. Begin ise alaycı bir tonla ‘Holokost’ sözcüğünün anlamını iyi bildiğini belirtmiş, ancak kısa süre sonra bombardımanı durdurma emrini vermişti.

Hizbullah'ın ya da İran'ın zafer ya da zafer vaadi gibi sunmaya çalıştığı denklemler, bu felaketin boyutlarının çok gerisinde kalan kırılgan hesaplardır

Bu çerçevede, Lübnan'daki ateşkesle ilgili temel soru, ateşkesin sağlanmasında hangi tarafların ne ölçüde rol oynadığı; bu rollerin Lübnan, Arap ülkeleri, İran ve ABD arasında ya da Cumhurbaşkanı Joseph Avn ile Meclis Başkanı Nebih Berri arasında nasıl paylaştırılacağı değildir. Asıl soru, ateşkesin Güney Lübnan'ı da kapsayıp kapsamayacağıdır. Bir diğer ifadeyle, ateşkes yalnızca Beyrut ve güney banliyölerini hedef alan saldırıların durdurulmasına mı dayanacak, yani "güney banliyöler karşılığında kuzey yerleşimleri" denklemine mi geri dönülecek? Bu durum, Hizbullah'ın eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah'ın ortaya koyduğu ve "Beyrut'a karşılık Tel Aviv" şeklinde özetlenen denklemden dramatik bir geri adım anlamına gelecektir.

Ancak bugün, savaşın yol açtığı yıkımın büyüklüğü karşısında bu tartışma artık eski ya da anlamını yitirmiş görünebilir. Çünkü savaşın Güney Lübnan'ın tamamında her gün, her saat ve her dakika sebep olduğu yıkım, can kayıpları ve zorunlu göç, felaketin boyutlarını sürekli artırmaktadır.

Böylesine büyük bir insani ve maddi yıkım karşısında, Hizbullah'ın veya İran'ın zafer ya da zafer vaadi olarak sunmaya çalıştığı denklemler, felaketin büyüklüğü yanında son derece kırılgan ve yetersiz kalmaktadır.

eergthy
İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Sur kenti yakınlarında düzenlediği hava saldırısının ardından yükselen dumanlar, 27 Mayıs 2026 (AFP)

Gerçek şu ki, Lübnan’ın güneyi bu yeni-eski denklemin dışında kaldığı sürece Lübnan'da gerçek bir ateşkesten söz etmek mümkün değil. Bu denklem, İran'ın Hatemu'l-Enbiya Karargâhı aracılığıyla pazartesi günü pekiştirdiği bir formül. Söz konusu yapı, güney banliyösüne yönelik herhangi bir saldırı halinde İsrail'in kuzeyini hedef alacağı tehdidinde bulundu. Ancak bu denklem Beyrut'u çatışmanın dışında tutsa da güneyi İsrail'in öldürme makinesi karşısında çok daha savunmasız kılıyor. Öte yandan Lübnan'ı kapsayan bir ABD anlaşması olmaz formülünü yeniden üretmeye çalışan İran'ın tutumunu da gözler önüne seriyor. Bununla birlikte bu formülün geçtiğimiz nisan ayı başlarında İran ile yapılan ateşkesle birlikte gündeme geldiği andan bu yana İsrail, Güney Lübnan'da onlarca kilometre ilerleyerek 68 kent ve köyü yerle bir etti, binlerce Lübnanlıyı öldürdü ve yaraladı. İsrail şimdi de güneye yönelik bombardımanını sürdürürken, İsrail Ordu Sözcüsü Avichay Adraee, Nebatiye halkına kenti terk etmeleri uyarısında bulundu.

ABD Başkanı, gerçek bir ateşkesi sağlayabilecek ve İsrail'i buna uymaya zorlayabilecek tek kişi

Hizbullah'ı savaşın tüm dehşetinden tek başına sorumlu tutmak elbette mümkün değil. Sanki İsrail, İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney suikastının intikamını almak için fırlattığı altı rokete orantılı ve sınırlı bir karşılık vermekle yetinmiş gibi davranamayız. Öte yandan güney felaketi, Hizbullah'ın silahının ve kendi tarzındaki direniş anlayışının ne işe yaradığı sorusunun önünü ardına kadar açtı. Üstelik güney tarihinde, 1982 istilası döneminde bile görülmemiş bu emsalsiz felaketin boyutları karşısında hiç kapanmayacak. Hizbullah'ın milletvekilleri ya da politikacılarından herhangi birini dinlemek yeterli; Lübnan'ın alışıldık tartışmalarına ve dil oyunlarına alışmış bu isimler felaket karşısında ne denli yetersiz kaldıklarını ne denli eski bir dile ve söyleme hapsolduklarını ortaya koyuyor. Bu, argümanın çözülmeye başladığının işaretidir. Nebatiye ve Sur sakinlerinin iki ayrı bildirgede Lübnan ordusunun bölgeye girmesini ve Hizbullah militanlarının çekilmesini talep ederek, kentlerinin çatışmadan muaf tutulması çağrısında bulunması da tam bunu açıklıyor. Bu, güney Lübnanlıların Hizbullah'la ilişkisinde belirleyici bir kırılmaydı ve Hizbullah'ın bunu görmezden gelmesi mümkün değil. Lübnan’daki diğer siyasi güçler ise bu felaketteki sorumluluğu daha sınırlı olsa da söylemleri yine de durumun gerisinde kaldı. Bu durum, Lübnan'ın siyasi ve ulusal krizinin gerçek yüzünü gözler önüne seriyor.

vbth
Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye kentine dönerken, yerinden edilmiş kişiler araçlarıyla Hizbullah liderlerinin resminin bulunduğu duvarın önünden geçiyor, 18 Nisan 2026 (AFP)

Meclis Başkanı Nebih Berri, tüm bu ağır felaketin yanıtının özünü dile getirerek, gerçek bir ateşkesi sağlayabilecek ve İsrail'i buna bağlayabilecek tek ismin ABD Başkanı olduğunu söyledi.

Mevcut ihtiyacın bir ateşkes sağlamak olduğunu, bunun İran'la bağlantılı ya da ayrı bir anlaşma olup olmadığından bağımsız olarak geçerli olduğunu vurgulayan Berri, Tel Aviv'in bombalamayı sürdürürken müzakere etmek istediğini, bu durumun Lübnan'a ağır bir bedel ödettirdiğini kaydetti. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre Berri'nin açıklamaları, üstü kapalı olarak bir felaket itirafı niteliği taşımasından dolayı büyük önem taşıyor. Trump'a çağrıda bulunmak zorunda kalması ve daha da önemlisi anlaşmanın İran'la ilişkili olup olmadığının artık önem taşımadığını, asıl olanın savaşı durdurmak olduğunu söylemesi de her türlü siyasi hesabı bir kenara bıraktığını gösteriyor.

Keşke savaşın kalıcı olarak durması mümkün olsaydı. Oysa şu an için ulaşılabilir hedef, savaşın derinleşmemesi ve yoğunlaşmamasıdır; Beyrut ve Dahiye'yi vuracak boyuta gelmemesidir. Ne var ki 8 Nisan’da İsrail, yalnızca on dakika içinde 100 hedefi bombaladı. Bu saldırıda yüzlerce kişi hayatını kaybetti ya da yaralandı. Bu, açık bir savaş suçuydu.

Berri'nin konuşmasındaki kilit nokta, Lübnan'ın savaş nedeniyle ödediği ağır bedel oldu. Bu da Hizbullah'ın güney felaketi ortasında oluşturmaya çalıştığı denklemlerin kırılganlığının dolaylı bir kabulü niteliği taşıyor.

İsrail ordusu kayıp verse de yıpratma savaşından çekinse de İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu önümüzdeki Ekim'de en zorlu siyasi sınavlarına hazırlanıyor olsa da bunların hiçbiri Lübnan güneyinin ödediği ağır bedele denk düşmez. Nebatiye ve Sur'dan yükselen ses de bunu açıkça ortaya koydu: Lübnan'ın uğradığı kayıpları göz ardı eden bu tür denklemleri üretmek artık kabul edilemez.

İsrail'in Lübnan güneyini yeniden işgal etmesi -ve bunun muhtemelen 2000 öncesini de aşan bir boyuta ulaşması- Hizbullah'ın, İsrail'in Lübnan topraklarındaki herhangi bir askeri ilerlemeyi caydırma ve durdurma kapasitesine ilişkin soruyu fiilen yanıtlamış oldu.

Ancak şunu da belirtmek gerekir: Yaşanan gelişmeler bizzat Hizbullah'ın öngördüklerini de aştı. Örgütün kendisi de İsrail'in bu denli ileri gideceğini hesaplamamıştı; sanki daha sınırlı bir sızma için hazırlanmış, daha küçük çaplı bir senaryoya göre konumlanmıştı. İsrail'in ilerleyişi bu ‘sınırları’ aşıp Şakif Kalesi'ni (Beaufort Kalesi) yeniden işgal ettiği anda Hizbullah, hem kendi öz algısında hem de tabanına ve kamuoyuna sunduğu imgede, silahının ve direniş kimliğinin meşruiyet zeminini tümüyle yitirdi. Her halükârda İsrail'in ilerlediği boyut, şu soruyu yeniden gündeme taşıyor. “Hizbullah geçtiğimiz yıl mart ayı başlarında o roketleri fırlatmasaydı ve 2024 Kasım’ında ateşkes anlaşmasının öngördüğü biçimde -ki Hizbullah bu anlaşmayı kendisi kabul etmişti- silahlarını Lübnan devletine teslim etmiş olsaydı, İsrail yine de Lübnan güneyine saldırır mıydı?” sorusunun kesin bir yanıtı yok. Özellikle İsrail’in Lübnan’daki askeri operasyonunun Suriye, Gazze ve Batı Şeria'daki operasyonlarla eş zamanlı yürütüldüğü düşünüldüğünde Tel Aviv'in öne sürdüğü güvenlik gerekçelerini genişlemeci emellerinden ayırt etmek giderek güçleşiyor.

jı78k
İsrail’in Lübnan'ın güneyindeki Sur kentine düzenlediği hava saldırısı sonrasında bir binadan yükselen devasa alev, 28 Mayıs 2026 (AFP)

Ancak bu soruya yeterli bir yanıt bulunamasa bile, artık bu sorunun sorulması gerekiyor. Daha da önemlisi, Hizbullah bu sorunun sorulmasını artık engelleyecek konumda değil. Ne var ki Hizbullah'ın İsrail meselesindeki tekeline son vermek, bu dosyanın tüm Lübnan'a ait bir meseleye dönüştürülmesini gerektiriyor. Yalnızca güneyin ya da Şiilerin sorunu olmaktan çıkıp ulusal bir mesele hâline gelmesi şart. Zira Lübnan'ın olumlu, ilerici değerler taşıyan bir siyasi gelecek inşa etmesini düşünmek; her sokakta, her üniversitede yankı bulan, dünya genelinde değer skalasını yeniden biçimlendiren İsrail meselesini Lübnan'ın ulusal gündemine taşımadan nasıl mümkün olabilir? Üstelik Lübnan güneyi İsrail işgali altındayken ve ülke, şiddeti yücelten, neredeyse bunu bir amaç olarak ilan eden aşırı sağa doğru korkunç bir kayış yaşayan İsrail ile doğrudan komşuyken... Tüm bunlar, bilhassa bu sürecin, Lübnan'ın iç siyasi dinamikleriyle eş zamanlı yürütüldüğü ve hem devlet hem toplum düzeyinde Lübnan'ın siyasi ve ulusal krizini derinleştirdiği göz önüne alındığında, Hizbullah'ın İsrail karşısında inşa ettiği bütün sürecin yeniden sorgulanması gerektiği gerçeğini ortadan kaldırmıyor.

Hizbullah'ın tüm sürecinin yeniden değerlendirilmesi, belki de İsrail'in 2000 yılında güneyden çekildiği andan başlamalıdır. O çekilme gerçekleştiğinde Hizbullah, bunu yalnızca İsrail ordusunun aldığı ağır darbeler ve güneyde tutunamaz hâle gelmesi sonucunda yaşanmış bir geri çekilme olarak sundu. Oysa İsrail'in iç siyasi dinamikleri bu çekilme tercihini güçlendiren asıl etkenlerdi. Bu durum Şam'ı öfkelendirdi ve şaşkına çevirdi. Çünkü İsrail, Suriye'nin elindeki önemli pazarlık kozu olan kartı almış oluyordu. Bunun üzerine Suriye, Hizbullah'ın silahına meşruiyet zemini sağlamak ve Lübnan güneyini bölgesel nüfuz mücadelesinin alanı olarak canlı tutmak amacıyla Şeba Çiftlikleri bahanesini devreye soktu.

Bugün ise İsrail'in Lübnan güneyini yeniden işgal etmesi -ve bunun muhtemelen 2000 öncesini de aşan bir boyuta ulaşması- Hizbullah'ın İsrail'in Lübnan topraklarındaki herhangi bir askeri ilerlemeyi caydırma ve durdurma kapasitesine dair soruyu fiilen yanıtlamış oldu. Bu aynı zamanda Hizbullah'ın geçmişteki zafer iddialarının geniş çaplı bir değerlendirmeye tabi tutulmasını zorunlu kılıyor. Bu iddialar gerçek bir stratejik başarıyı mı yansıtıyordu, yoksa kesin askeri sonuçlardan ziyade güvenlik vesayeti altında şekillenmiş siyasi söylem hâkimiyetinin bir ürünü müydü? Bunun ötesinde, güney halkının ödediği bedeller pahasına zafer denklemleri kurmanın artık mümkün olmaması gerekiyor.

İsrail'in Lübnan güneyindeki ilerleyişini, Suriye'nin güneyindeki harekâtından ya da Gazze savaşından bağımsız değerlendirmek, tabloyu eksik okumaya yol açar.

Olayların Hizbullah'ı da aştığı meselesine dönecek olursak: İsrail ordusunun Şakif Kalesi'ni işgal etmesinin, taşıdığı sembolik ve askeri-stratejik ağırlıkla birlikte, Hizbullah ile İsrail arasındaki savaşta ‘belirleyici bir dönüm noktası’ oluşturduğu doğruysa -ki Netanyahu bunu böyle tanımladı- şunu da belirtmek gerekiyor. Bu ‘belirleyici dönüm noktası’ yalnızca İsrail'in güneydeki işgalini genişletme kapasitesiyle değil, bu işgale verilen tepkilerle de ölçülmeli.

Bu bağlamda Tel Aviv'in Lübnan’ın güneyindeki işgalini genişletmesine karşı Arap dünyası ve uluslararası toplumdan toplu kınama açıklamaları gelmesi dikkati çekti. Bu noktada Suudi Arabistan’ın savaşın başından bu yana bir ilk olma özelliği taşıyan tutumu öne çıktı. Bu gelişme, Lübnan'daki savaşın bölgesel bir meseleye dönüştüğüne ve İsrail'in bölgesel yayılmacı politikalarıyla doğrudan bağlantılı olduğuna işaret ediyor.

Netanyahu'nun Suriye, Lübnan ve Gazze cephelerinde eş zamanlı operasyon yürüttüklerinden söz ettiği son konuşması, İsrail'in bu sahaları tek bir bölgesel savaşın parçası olarak gördüğü stratejik bir vizyonu yansıtıyor. Hizbullah'ı zayıflatmak ya da askeri kapasitesini tasfiye etmek İsrail'in birincil hedefi olmakla birlikte, bu hedef İsrail’in; birincisi, İran'ın bölgesel nüfuzunu kısmak, ikincisi, bölgedeki nüfuz alanlarını yeniden biçimlendirerek İsrail'e yeni bölgesel düzende ağırlıklı bir konum kazandırmak olmak üzere iki temel eksen üzerine kurulu daha büyük bir stratejisinin parçası.

Dolayısıyla İsrail'in Lübnan güneyindeki ilerleyişini, Suriye'nin güneyindeki harekâtından ya da Gazze savaşından bağımsız değerlendirmek tabloyu eksik okumaya yol açar. Bu süreçte İsrail, başta Suudi Arabistan ve Mısır olmak üzere önde gelen Arap ülkeleri ve Türkiye için İran kadar önemli bir bölgesel soruna dönüşüyor. Dahası, İsrail meselesi İran meselesini gölgede bırakmaya başladı. İran şu an nasıl bir özalgı içinde olursa olsun, görece de olsa bir çevreleme sürecine girmiş durumda. İsrail meselesi ise yayılmacılığının zirvesinde.

Lübnan ve özellikle güneyi, bu iki kutup arasında ejderin ağzına düşmüş hâlde. Büyük sorun yalnızca insan ve maddi kayıplardan ibaret değil. Güneyin yaşadığı emsalsiz yerinden edilmenin Lübnan'ın demografik yapısına siyasi ve ekonomik boyutlarıyla yansımalarında gizli. İsrail'in imha dinamikleri geniş çaplı nüfus göçünü de kapsıyor. Gazze'de de tam olarak bu yaşanıyor. Netanyahu'nun Gazze'nin yüzde yetmişini işgal tehdidinin, bölge halkını sürgüne zorlamayı amaçladığına dair tahminler mevcut. Daha dar ölçekte, Suriye’nin güneyinde de benzer bir tablo söz konusu. Demografik ve coğrafi kartların yeniden karılması, yaklaşan dönemin işaretlerini taşıyor.

 *Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Sudanlı taraflar Uluslararası Beşli'nin himayesinde Addis Ababa'da bir araya geliyor

Sudan krizini görüşmek üzere geçtiğimiz nisan ayı ortalarında düzenlenen Berlin Konferansı'na katılan Uluslararası Beşli Mekanizma üyeleri (X)
Sudan krizini görüşmek üzere geçtiğimiz nisan ayı ortalarında düzenlenen Berlin Konferansı'na katılan Uluslararası Beşli Mekanizma üyeleri (X)
TT

Sudanlı taraflar Uluslararası Beşli'nin himayesinde Addis Ababa'da bir araya geliyor

Sudan krizini görüşmek üzere geçtiğimiz nisan ayı ortalarında düzenlenen Berlin Konferansı'na katılan Uluslararası Beşli Mekanizma üyeleri (X)
Sudan krizini görüşmek üzere geçtiğimiz nisan ayı ortalarında düzenlenen Berlin Konferansı'na katılan Uluslararası Beşli Mekanizma üyeleri (X)

Sudanlı taraflar bugün, Etiyopya'nın başkenti Addis Ababa’da Afrika Birliği (AfB), Arap Birliği (AL), Avrupa Birliği (AB), Birleşmiş Milletler (BM) ve Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesi'nden (IGAD) oluşan Uluslararası Beşli mekanizmasının himayesinde bir araya getiliyor. İlk keşif niteliği taşıyan bu toplantıya orduyla ittifak halindeki siyasi ve sivil güçlerin yanı sıra Hızlı Destek Kuvvetleri'ni (HDK) destekleyen gruplar da katılıyor.

İki gün sürecek toplantı, savaşı durdurmaya yönelik çabalara katkı sağlayacak birleşik bir Sudan mekanizması oluşturulup oluşturulamayacağını araştırmayı ve Sudanlılar arasında kapsamlı bir siyasi diyalog başlatılmasının zeminini hazırlamak amacıyla geçiş düzenlemelerini müzakere etmeyi hedefliyor.

Görüşmelere eski Başbakan Abdullah Hamduk liderliğindeki Sumud İttifakı, orduya yakınlığıyla bilinen Demokratik Blok, HDK’yı destekleyen Sudan Kurucu İttifakı (Tesis) ve sivil toplum temsilcileri katılıyor.

Toplantı, katılımcı listesi konusundaki anlaşmazlıkları aşmak için yürütülen yoğun istişarelerin ardından gerçekleşiyor. Görüşmelerin taraflar arasındaki yaklaşımları birbirine yaklaştırması ve ülkede devam eden savaşı sona erdirmek için yeni bir siyasi süreç açması umut ediliyor.


Lübnan ve İsrail arasındaki müzakereler savaşla birlikte yürütülüyor

Dün Washington'daki ABD Dışişleri Bakanlığı binasında düzenlenen Lübnan ile İsrail arasındaki dördüncü müzakere turundan bir kare (AFP)
Dün Washington'daki ABD Dışişleri Bakanlığı binasında düzenlenen Lübnan ile İsrail arasındaki dördüncü müzakere turundan bir kare (AFP)
TT

Lübnan ve İsrail arasındaki müzakereler savaşla birlikte yürütülüyor

Dün Washington'daki ABD Dışişleri Bakanlığı binasında düzenlenen Lübnan ile İsrail arasındaki dördüncü müzakere turundan bir kare (AFP)
Dün Washington'daki ABD Dışişleri Bakanlığı binasında düzenlenen Lübnan ile İsrail arasındaki dördüncü müzakere turundan bir kare (AFP)

Washington'da süren Lübnan-İsrail müzakereleri, ateşkese ilişkin süregelen görüşmelere rağmen Lübnan'ın güneyinde savaş sürerken eş zamanlı ilerlemeye devam ediyor.

Lübnan, İsrail ve ABD heyetlerinin katılımıyla ABD’nin himayesinde dördüncü tur müzakereler başladı. Müzakereler, ateşkesi kalıcı hale getirmek ve durumun daha geniş çaplı bir çatışmaya dönüşmesini önlemek amacıyla yürütülen yoğun çabalar eşliğinde gerçekleşiyor.

Lübnanlı heyet, ateşkesin kalıcı hale getirilmesini diğer dosyaların görüşülmesinden önce ele alınacak bir öncelik olarak benimsetmeye çalışıyor. Heyet, herhangi bir ilerlemenin İsrail güçlerinin çekilmesi ve Lübnan hükümetinin silahın yalnızca resmî kurumların elinde bulundurulmasını öngören kararının uygulanmasıyla eş zamanlı yürütülmesi gerektiğini savunuyor. İsrail ise her türlü çekilmeyi Hizbullah'ın silahsızlandırılması sürecinin başlatılmasına bağlamakta ısrar ederken güvenlik düzenlemeleri ve doğrudan koordinasyon mekanizmaları için de baskı uyguluyor.

Müzakerelerle paralel biçimde İsrail, Başkan Donald Trump'ın karşılıklı saldırı durdurma konusunda bir mutabakata varıldığını açıklamasına karşın güneydeki hava saldırıları ve askeri operasyonlarını sürdürdü.

Her iki taraf da anlaşmaya olan bağlılığını resmi olarak dile getirmedi. Ancak sahadaki gelişmeler, Hizbullah'ın operasyonlarını Lübnan topraklarıyla sınırlı tutma yükümlülüğüne uyduğuna işaret ediyor.

Hizbullah Siyasi Konseyi Başkan Yardımcısı Mahmud Kumati, partinin gerçek ve kapsamlı bir ateşkesi kabul ettiğini teyit etti. Kumati, Güney Beyrut banliyölerinin hedef alınmasının durdurulmasını İsrail yerleşim birimlerine yönelik saldırıların sonlandırılmasına bağlayan her türlü formülü reddederek herhangi bir yeni saldırıya karşılık verileceği uyarısında bulundu.