Kamptaki DEAŞ’lı kadınlar ‘erkekler tarafından kandırılmanın’ bedelini ödüyor

Şarku'l Avsat terör örgütü DEAŞ üyelerinin ailelerinden Faslı, Mısırlı, Özbek ve Iraklı bir kadınlarla röportaj yaptı

Suriye’nin kuzeydoğusundaki Haseke’de yer alan Malikiye kırsalındaki Roj Kampı (Şarku'l Avsat)
Suriye’nin kuzeydoğusundaki Haseke’de yer alan Malikiye kırsalındaki Roj Kampı (Şarku'l Avsat)
TT

Kamptaki DEAŞ’lı kadınlar ‘erkekler tarafından kandırılmanın’ bedelini ödüyor

Suriye’nin kuzeydoğusundaki Haseke’de yer alan Malikiye kırsalındaki Roj Kampı (Şarku'l Avsat)
Suriye’nin kuzeydoğusundaki Haseke’de yer alan Malikiye kırsalındaki Roj Kampı (Şarku'l Avsat)

Suriye'nin kuzeydoğusundaki terör örgütü DEAŞ militanlarının ailelerinin kaldığı Roj Kampında, BM mülteciler Yüksek Komiserliği logosunun yazılı çadırlarının altındaki kadınlar ve anneler, akıbetlerinin ne olacağını beklerken günlük yaşamlarının ayrıntılarını anlattı. Burada zamanın bir anlamı yok. Burada gece de gün gibi. Bu kampın acı anlılar ve geçmişin yüküyle yaşayan sakinleri için saatler yıllar önce durdu.

Suriye'ye geliş hikayeleri de neredeyse aynı. Kocalar aşırılık yanlısı örgütün saflarına katılmaya karar verdikten sonra, aile üyeleri sadece onlara katılmak ve sonuçlarına katlanmak zorunda kaldılar. Kocalar aşırılık yanlısı örgütün saflarına katılmaya karar verdikten sonra, aile üyeleri sadece onlara katılmak ve sonuçlarına katlanmak zorunda kaldılar. Kamptaki kadınların günlük yaşamlarının ayrıntılarını kendi ülkelerindeki normal yaşamlarıyla karşılaştırdığınızda alacağınız cevap için fazla düşünmeye gerek duymuyorlar: Hiçbir yönden benzemiyor.

Roj Kampı, Haseke Valiliği'ndeki el-Malikiye (Derik) kasabasının kırsal kesiminde yer alıyor. Batılı ve Arap uyruklu DEAŞ saflarında yer alan savaşçıların yabancı ailelerine ek olarak, Iraklı mülteciler ve yerinden edilmiş Suriyeli kadınlar da dahil olmak üzere çoğu kadın ve çocuk olan yaklaşık 2 bin 500 kişiyi içeriyor.

Şarku'l Avsat, sıkı güvenlik tedbirleri altındaki kampa bir ziyaret gerçekleştirerek Faslı, Mısırlı, Özbek ve Iraklı sakinlerle özel röportajlar yaptı. Röportaj veren kadınların çoğu, temel ihtiyaçlarını karşılayacak kadar paraları olmadığını belirterek, temiz içme suyuna erişimin zor olmasından, hijyen ve tıbbi bakımın yetersiz olmasından, danışmanlık eksikliğinden, eğitimsizlikten, yetersiz beslenmeden, çitler ve güvenlik kameraları içinde yaşamaktan şikayet etti.

Faslı: Hayvanlar gibi yaşıyoruz

Fas’ın Teutan şehrinden olan Fas uyruklu Şuruk, Suriye’nin bombalanıp yıkılan çeşitli şehirlerinde sekiz yıl nasıl yaşadığını anlattı. Ne kışın soğuğundan ne de yazın sıcağından korumayan bir çadırın merhametine sığınıp yaşayan Şuruk, bugün onları Ortadoğu'nun bu sıcak noktasına gelmeye zorlayan babaları öldürüldükten sonra yetim kalan çocuklarını yetiştirmekten sorumlu.

Şuruk, verdiği röportajın başında şöyle konuştu: “36 yaşındayım fakat hayatım konusunda hiç söz sahibi olmadım. Çünkü önce ailemin sonra da kocamın seçtiği hayatı yaşadım ve bu yaşta dul kaldım. Bugünse kaderimdekileri yaşıyorum.” Eşi öldürüldükten sonra 2017 yılının ortalarında örgütün kontrolündeki bölgelerden kaçtığını söyleyen Şuruk, “Örgüt saflarına katılmayı seçen eşimdi. Onun vefatının ardından örgütle herhangi bir bağımız kalmadı. Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) hakimiyeti altındaki bölgelere doğru kaçarak kampa geldik” dedi.

Kendisi gibi olanların anavatanlarına dönmeleri karşısındaki en önemli engelin Suriye’de doğan çeşitli uyruklara mensup çocukların varlığı olduğunu söyleyen Şuruk, “İki çocuğumu Fas’ta dünyaya getirdim. Benim durumumda çifte vatandaşlık ve yabancı uyruklu kişilerle evli olmak yasal bir sorun oluşturmuyor. Ben bir dul ve çocuklarım yetimken, Fas’ın bizi ülkeye yeniden kabul etme tereddüt ettiğini bilmiyorum” ifadelerini kullandı.

Faslı Şuruk (Şarku'l Avsat)
Faslı Şuruk (Şarku'l Avsat)

Faslı Şuruk, “Ruhum bunalmış durumdayken geceyle gündüz birbirine denk. Günlük rutin bir kayba dönüşüyor. Çocuklarıma bazen sabah saat 9’da kahvaltı başka bir gün öğleden sonra 3 gibi. Çünkü zamanın bir kıymeti yok. Gerçekten zaman burada ağır işliyor” dedi. Çadırının 6 metre uzunluğunda ve 4 metre genişliğinde olduğunu söyleyen Şuruk, çadırı üç bölüme ayırdığını bunlardan birincisi çadırın girişi olan küçük bir alanı mutfak, orta kısmı ise oturma ve uyuma alanı, üçüncü kısmı ise giysiler ve battaniyeler için bir dolap olarak kullandığını ifade etti.

 Uzun yeşil bir abaya giyen ve koyu renk bir başörtüsü takan bu kadın, kamptaki mevcut mutfağını Fas'taki evininin mutfağıyla karşılaştırdı. Şuruk, “Tabi ki de karşılaştırılamaz. Bugün burada hayvanlar gibi yaşıyoruz” dedi. Ülkesindeki mutfağının detaylarını ve normal hayatını hatırladığında bir süre konuşmayı bıraktı ve gözleri doldu. Gücünü toplayarak konuşmaya devam eden Şuruk, “Bu çadıra ne kadar tabak, gaz ocağı, lavabo ve raf getirilirse getirilsin. Asla bir mutfağa dönüşmeyecek. Çatı plastik, duvarlar, pencereler hep tente. Fas'taki hayatımla kıyasladığımda bu hayat değil” şeklinde konuştu.

Gençliğinin başında Fas Kraliyet Donanması'na katılmayı, üniforma giymeyi ve okyanusları geçmeyi hayal eden Şuruk’un bugün en büyük hayali kamp hayatından kurtulup ailesinin yanına dönmek. Faslı kadın, “Annem bir yıl önce vefat etti, babamın yaşı ilerlemiş, bir daha görebilir miyim bilmiyorum” dedi.

Suriye’de iki hali de yaşayan Mısırlı

Mısırlı Radva, şu anda 40 yaşında olduğunu ve bunun 10 yılını Suriye’nin çeşitli bölgeleri ve kamplarda geçirdiğini söyledi. Hayatının zorlu koşullarından dolayı çok acı çekti. Daha önce Mısır’ın başkenti Kahire'de yaşadığını kaydeden Radva, varlıklı bir aileden geldiğini, iktisat fakültesinden mezun olan kocasının geçmişte tanınmış bir şirkette memur olarak çalıştığı söyledi.

 Radva, konuşmasının başında kendisi gibi birçokları gibi kendisinin de büyük bir aldatmacaya maruz kaldığını ifade etti. 2019 yılının baharında ABD liderliğindeki Uluslararası Koalisyon Güçleri ve SDG tarafından yenilgiye uğratılmadan daha önce DEAŞ’ın kontrolü altında olan Suriye bölgelerine atıfta bulunarak “Örgüt bölgelerine gelen çoğu kişi gibi biz de kandırıldık. Düzenli bir hayat, okullar, ilişki kurulacak bir devlet ya da oluşum yoktu... DEAŞ bir aldatmaca ve büyük bir balondu” dedi.

Radva, üç çocuk annesi. En büyük kızı 17, oğulları ise 14 ve 10 yaşında. Eşi ise 2017 yılının başında ailenin DEAŞ bölgelerinden kaçmasından bu yana SDG hapishanelerinde tutuluyor.

Radva'nın bugün en büyük hayalleri ‘özgürce hareket ve seyahat etmek’. Kampta örgütle bağlantılı olduğu suçlamasıyla ‘tutuklu’ olarak alıkonulduğunu söyleyen Radva nereye giderse gitsin kovuşturulmaktan korkuyor. Ülkesine dönememekten endişe duyduğunu dile getirerek, “Mısır'a döndüğümde veya başka bir ülkeye seyahat ettiğimde bu suçlamadan korkuyorum. Çünkü bu sıfat beni rahatsız etmeye devam edecek” dedi. 

6 yıldır bu kampta yaşadığını ancak gelecekte durumunun ne olacağını bilmediğini anlatan Mısırlı kadın, “Herhangi bir taraf gelip örgütle bağlantımızın derecesini, hala aşırılık yanlısı olup olmadığımız incelesin. Gerçekten DEAŞ’lı olup olmadığımı görmek için beni gözetim altına alsınlar sonra ona göre beni burada tutsunlar” ifadelerini kullandı.

Bu Mısırlı kadın için saatler ve aylar oldukça yavaş geçerken, Radva yaşadığı en büyük zorluğun özgürce hareket edememek olduğunu ayrıca cep telefonu ya da dizüstü bilgisayar bulundurmalarının yasak olduğunu söylüyor. Radva, “Pazar ve eğitim alanları var ama biz özgürlük istiyoruz. Çocuklarımın üniversiteye gitmelerini ve eğitimlerini tamamlamalarını istiyorum. Rahatlamak için bir hobi kursuna gitmek istiyoruz. Özgürce dışarı çıkmak istiyoruz. Burada gidebileceğimiz parklar yok” dedi.

Radva, kendisini bir şirkette iş sözleşmesi yapma bahanesiyle Türkiye'ye gitmeye ikna eden kocası tarafından kandırıldığını saklamıyor. Suriye sınırına vardıklarında, daha önce DEAŞ’ın kontrolü altındaki bölgelerde yaşamak için Suriye'ye girmek istediğinde şoke olduğunu söyledi. Radva, “Beni bir emrivakiyle karşı karşıya bıraktı. Sözde bir İslami hilafet yönetimi altında yaşayacağımız yanılsamasına kapılmıştım. Ancak gördüğümüz şeyler karşısında şoke olduk. İntikam, cinayet, karanlık her yerdeydi” dedi.

 Kuaförlük yapan kızlar

Tuka adlı 19 yaşındaki Özbek genç kız, 2015 yılının ortalarında memleketi başkent Taşkent'ten 3 bin 500 kilometre uzaktaki İstanbul’a doğru nasıl seyahat ettiğini anlattı. Daha sonra Suriye tarafında, o zamanlar DEAŞ’ın pençesinde olan sınır kasabası Tel Abyad'a gizlice geçmek üzere bir otobüse binip yolculuklarına karadan devam ederek Suriye ile Türkiye sınırındaki Şanlıurfa kentine doğru yola çıktılar. Yedi günlük bir yolculuğun ardından Suriye'nin kuzeyindeki Rakka şehrine ulaştıklarını söyledi.

 Özbek Tuka (Şarku'l Avsat)
Özbek Tuka (Şarku'l Avsat)

O zamanlar Rakka, örgütün en önde gelen kentiydi ve Özbek aile, seyahat masrafları, uçak bileti masraflarının karşılanması, yönetici pozisyonları ve yüksek maaşlar alma vaatlerinin ardından sözde DEAŞ Devleti’nin gölgesinde yaşamayı umuyordu.

Bu kız hayatının neredeyse yarısını savaştan zarar görmüş bir ülkede geçirdi. Bugün annesi, 4 kız kardeşi ve iki erkek kardeşiyle birlikte bu kampta yaşıyor. Babası SDG tarafından hapishanede tutuluyor.

Tuka, kararlılıkla, ısrarla ve annesinin de onayıyla artık meslek öğrenmek için ‘kuaförlük’ kursuna gidiyor. Tuka, “Çocukluğumda gelecekte cerrah olmayı hayal ederdim. Bugün kamptan ayrıldıktan sonra okula geri döneceğim. Bunun olmasını beklerken, kuaförlük kursuna gitmeye karar verdim ve bu durumumu değiştirdi. Annem bile rahatladı” dedi.

21 yaşındaki Iraklı arkadaşı Hiba ise, 2014 yılının yazında terörist DEAŞ’ın sözde hilafetini ilan etmeye başlamasıyla ünlenen Musul şehrinden geliyor. 11 yaşındayken babası onu Faslı bir savaşçıyla evlenmeye zorladı. Birkaç yıl süren zorunlu bir evliliğin ardından kocasının Irak'ta yakalandığını ve Bağdat'ın onu Fas hükümetine teslim ettiğini söyledi. Kendisi ise Irak'taki DEAŞ bölgelerinin geri çekilmesinin ardından örgüt saflarında yer alan küçük erkek kardeşi ile birlikte Suriye'ye doğru yola çıktı. Kardeşinin öldürülmesinden sonra yedi yıldır yaşadığı Roj kampına gitti. Özbek arkadaşı gibi o da kamptaki arkadaşlarının saçlarına bakım yapıp makyaj yapıp kuaförlük mesleğini öğrenmeye karar vermiş.

Bu iki kız, Roj kampındaki diğer onlarca kızla birlikte güzellik uzmanı ve kadın kuaförü olarak eğitiliyor. Hemşirelik, berberlik, elektronik aletlerin tamiri gibi meslekler de pratik hayat tecrübesi kazandırmak ve boş zamanı doldurmak için öğretiliyor.

Kamptaki çocuklar için uyarılar

Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nden iki üst düzey yetkilisi “el-Hol ve Roj kamplarında vatandaşı bulunan ülkelerin tepkisi çok yavaş. Bu durum mevcut gözaltı ortamlarında yaşayan DEAŞ’lılar ve militanlarının çocuklarının dosyalarının büyüklüğü ve tehlikesi ile orantılı değildir” dedi. Kampların tasfiyesinin belki de onlarca yıl alacağı vurgulandı. Haseke'deki el-Hol kampından sorumluların, yalnızca bu kampta kaydedilen 150'den fazla cinayetin ardından şiddetin eşi görülmemiş boyutlara ulaştığı konusunda defalarca uyarıda bulunduğuna işaret edildi. Bu kampların, sadece bir kısmı DEAŞ ailelerinden olan binlerce yerinden edilmiş insanı barındırdığı biliniyor.

Yerinden Edilenler ve Mülteci İşleri Dairesi Başkanı Şeyhmus Ahmed, Şarku'l Avsat’a verdiği röportajda, Roj ve Hol kampları dosyası, ilgili ülkelerin hükümetlerinin yanı sıra uluslararası toplumu da ilgilendiren uluslararası bir ikileme dönüştüğünü söyledi. Ahmed, “Örgüt saflarına katılan, saflarında savaşan ve bölgelerinde yaşayan vatandaşlarını geri almayı reddeden ülkeler ve hükümetler var. Görüşmelerimiz sırasında bize ulusal güvenliklerinden endişe duyduklarını ve toplumlarının DEAŞ destekçilerinin dönüşünü kabul etmeyi reddettiğini açıkladılar.

Roj Kampı’ndaki çocuklar (Şarku'l Avsat)
Roj Kampı’ndaki çocuklar (Şarku'l Avsat)

Ahmed, uluslararası toplumun çift uyruklu kişilerin doğumu, babaların öldürülmesi ve annelerin kamplarda hayatta kalması göz önüne alındığında en hassas dosya olarak kabul edilen çocukların dosyasıyla ilgilenmemesine değindi. Ahmed, “Bu dosya, her geçen gün daha da artan riskler taşıyor. Çünkü uluslararası toplumun bu çocukları kamplarda ihmal etmesi çok tehlikeli. Yıllar geçtikçe büyüyen çocukları kampların sınırları içinde bırakmak, yasal yaşını (17 yaş) tamamladıktan sonra otomatik olarak örgüt savaşçılarının gözaltı merkezlerine nakledilmeleri ve bu da sorunun daha da büyüyeceği ve köklü çözümler olmadan kalacağı anlamına gelecek” şeklinde konuştu.

Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi Dış İlişkiler Dairesi İdari Organı Üyesi Avukat Halid İbrahim ise, Aşırılık yanlısı DEAŞ ideolojisiyle dolu bu büyük grupların, yönetimin kamplarında ve gözaltı merkezlerinde bulunmasının, bölge ve dünya için büyük tehlike oluşturduğunu söyledi. İbrahim, “Güvenlik, ekonomik, askeri ve hatta insan hakları açısından da yönetimin kurumlarına yük oluşturuyor” dedi.

Kürt yetkili, son üç yılda bin çocuk ve 400 kadının ülkelerine geri gönderildiğini söyledi. İbrahim, “Roj ve Hol kamplarında farklı ülkelerden 55'ten fazla milletten, çoğu kadın ve çocuktan oluşan yaklaşık 60 bin kişi var. Özerk Yönetim'in uluslararası toplum ülkelerine vatandaşlarını anavatanlarına geri kabul etme çağrılarına rağmen yetim çocuklar ve insani yardım vakaları da dahil olmak üzere çok az ülke yanıt verdi ve vatandaşlarını kurtardı. Ancak ‘güvenlik ve toplumsal nedenlerle’ yetişkin kadın ve erkekler dahil edilmedi” dedi.

İbrahim, uluslararası toplumu DEAŞ’lıların çocuklarını rehabilite etmek ve savaşçıların gözaltı merkezlerini korumak için Özerk Yönetim'e mali ve güvenlik yardımı sağlamaya çağırdı. Kürt yetkili, “Bu insanları ülkelerine geri döndürmek yıllar alabilir, 20 yıl daha sürebilir” dedi. Bu kamplarda büyüyen çocukların geleceği konusunda uyararak, radikal ve kalabalık ortamlarda evlilik veya aile kurumu çerçevesinin dışında yaşadıklarına dikkat çekti.



Bakan Fidan: Suriye’de öncelik SDG’nin tehdit olmaktan çıkması

Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani ile Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 13 Eylül’de Şam’da iki ülke heyetlerinin katılımıyla gerçekleştirdiği genişletilmiş görüşmelerden bir kare (Türkiye Dışişleri Bakanlığı)
Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani ile Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 13 Eylül’de Şam’da iki ülke heyetlerinin katılımıyla gerçekleştirdiği genişletilmiş görüşmelerden bir kare (Türkiye Dışişleri Bakanlığı)
TT

Bakan Fidan: Suriye’de öncelik SDG’nin tehdit olmaktan çıkması

Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani ile Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 13 Eylül’de Şam’da iki ülke heyetlerinin katılımıyla gerçekleştirdiği genişletilmiş görüşmelerden bir kare (Türkiye Dışişleri Bakanlığı)
Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani ile Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 13 Eylül’de Şam’da iki ülke heyetlerinin katılımıyla gerçekleştirdiği genişletilmiş görüşmelerden bir kare (Türkiye Dışişleri Bakanlığı)

Türkiye, Suriye’de şu anda en öncelikli konunun Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) tehdit olmaktan çıkması olduğunu vurgularken İsrail’i ise komşu ülkenin istikrarı açısından en büyük tehdit olarak nitelendirdi.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Suriye için en öncelikli konunun SDG’nin tehdit veya “düşman unsur” olmaktan çıkması olduğunu söyledi. Fidan, “SDG’nin çözülmesinin ve devlet kurumlarına entegrasyonunun tamamlandığına” ilişkin ilk açıklamaların olumlu mesajlar taşıdığını belirterek Türkiye’nin sürecin sahadaki ilerleyişini yakından takip ettiğini ve uygulamanın kamuoyuna verilen mesajlarla uyumlu olmasını beklediklerini ifade etti.

SDG lideri Mustafa Hüseyin Abdi (Mazlum Abdi), geçen 25 Ağustos’ta Şam’daki Halk Sarayı’nda yaptığı açıklamada, esas olarak Kürt Halk Koruma Birlikleri’nin (YPG) öncülük ettiği güçlerin lağvedildiğini duyurdu. Ankara, Suriye’nin egemenliği ve toprak bütünlüğünün korunması açısından “önemli bir gelişme” olarak nitelendirdiği adımı memnuniyetle karşıladı.

Abdi, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın danışmanı olarak atanırken SDG mensuplarının devlet kurumlarına entegrasyon sürecinin de takip edilmesini üstlendi.

Suriye istikrara doğru

Fidan, pazar ve pazartesi günlerinde Suriye’ye gerçekleştirdiği ziyaretin ardından Türk gazetecilere yaptığı ve çarşamba günü Ankara’da yayımlanan açıklamalarda, “Şimdiye kadar kaydedilen ilerleme geliştirilebilir. Mevcut tehditlerin ve izlenmesi gereken yolun farkındayız. Devam eden bir süreç var ve bunu başarıya ulaştırmak için sürdürmemiz gerekiyor. Beşşar Esed rejiminin 8 Aralık 2024’te devrilmesinin ardından, her şeyin daha yeni başladığını söylemiştim” dedi.

fvg
Abdi, geçen 25 Ağustos’ta SDG’nin feshedilmesi ve Suriye devletine entegrasyon sürecinin tamamlandığını açıkladı (AFP)

Fidan, “Geldiğimiz aşamada taktik ve stratejik düzeyde olumlu gelişmeler yaşanıyor. Bizi 40-50 yıldır kuşatan birçok sorun, özellikle de temel olarak Suriye ve Irak’tan kaynaklanan terör meselesi, çözüm yoluna girmiş durumda” ifadelerini kullandı.

İki gün süren ziyareti sırasında Şam’da bulunmasının, Suriye’de hayatın normale dönmeye başladığına ilişkin kendisine bir gösterge sunduğunu belirten Fidan, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile yaklaşık iki saat süren görüşmesinde tüm meseleleri ele aldığını söyledi.

Fidan, Suriye’nin yaptırım listesinden çıkarılmasının ülkedeki yatırımların önündeki engelleri kaldırdığını, terör listelerinden çıkarılmasının da son derece önemli olduğunu belirtti.

Türkiye Dışişleri Bakanı, Suriye’de istikrar açısından şu anda en büyük tehdidin İsrail olduğunu söyledi.

Fidan, “İsrail, komşu ülkelerin güçlü ve istikrarlı olmasından hoşlanmıyor. Bunu bir tehdit olarak görüyor ve tehdit tanımı nedeniyle bu ülkeleri istikrarsızlaştıracak girişimlere başvuruyor” dedi.

Fidan, “Bir noktada İsrail’in ya bu yaklaşımı kabul edip bölgesiyle barış içinde yaşamayı öğrenmesi ya da bu saldırgan politikalarını sürdürerek uluslararası toplum içinde daha fazla yalnızlaşması gerekecek” ifadelerini kullandı.

fghyjukı
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın 13 Eylül’de Şam’da Fidan ve Şeybani ile gerçekleştirdiği görüşmeden bir kare (Türkiye Dışişleri Bakanlığı)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun İsrail’in çevresindeki tüm ülkeleri tehdit olarak gördüğünü belirten Fidan, İsrail’in gücünü bu ülkelerin zayıflığından aldığını söyledi.

Fidan, başta İsrail olmak üzere bölgede istikrarsızlık yaratmaya çalışan aktörlerin bakış açısıyla hayata geçirilebilecek başka operasyonların da bulunduğunu belirterek Türkiye’nin bu uygulamalar karşısında “eli kolu bağlı oturmayacağını”, aksine bunlara karşı koymak için aktif şekilde hareket edeceğini vurguladı.

Bölgesel iş birliği vurgusu

Fidan, bir bölgede yaşanan herhangi bir olumsuz gelişmenin diğer ülkeleri de etkilediğini belirterek “Örneğin Ürdün, Irak’ta yaşananlardan ve Suriye’de yaşananlardan etkileniyor. Bunun önüne geçmek mümkün değil. Bu nedenle herkes, son derece hassas olan bu yeni aşamada iş birliği yapmaya çalışıyor” dedi.

Bölge ülkelerinin istikrarın mümkün olduğunu ve birlikte hareket etmeleri halinde hedeflere ulaşılabileceğini gördüğünü belirten Fidan, başka bir seçeneğin bulunmadığını söyledi.

Fidan, “Ya sorunları çözmek için birlikte çalışacağız ya da geçmişte olduğu gibi hâkim güce veya buradaki temsilcisine gidip ‘İstediğinizi yakın ama bana dokunmayın’ diyeceğiz” ifadelerini kullandı.

Bölge ülkeleri arasındaki iş birliğinin halen İran-ABD savaşında da kullanıldığını belirten Fidan, bu iş birliğinin giderek daha fazla kurumsallaştırılması yönünde çalışmalar yürütüldüğünü söyledi.

Fidan, Türkiye’nin İsrail’in bölgede istikrarsızlaştırıcı rolüne karşı iş birliği ve barışçıl diplomasiye dayalı bir çabanın içinde olduğunu belirterek bu yapıcı yaklaşımın Ortadoğu’da daha geniş bir istikrar alanının oluşmasına katkı sağlayacağını ifade etti.


İsrail ile Türkiye arasındaki yanlış anlaşılmaları önlemek için ABD’nin kararlı bir adım atması gerekiyor

Suriye’deki Ebu Zuhur Üssü, 18 Ağustos 2026 (Reuters)
Suriye’deki Ebu Zuhur Üssü, 18 Ağustos 2026 (Reuters)
TT

İsrail ile Türkiye arasındaki yanlış anlaşılmaları önlemek için ABD’nin kararlı bir adım atması gerekiyor

Suriye’deki Ebu Zuhur Üssü, 18 Ağustos 2026 (Reuters)
Suriye’deki Ebu Zuhur Üssü, 18 Ağustos 2026 (Reuters)

Michael Harari

İsrail’in Suriye’nin kuzeyine düzenlediği son saldırı, Kudüs ile Ankara arasındaki gerilimin ciddi şekilde tırmanmasına yol açtı. İki ülke arasındaki ilişkiler, son üç yılda belirgin biçimde kötüleşirken, derin görüş ayrılıklarının merkezinde, en azından Suriye’de Esed rejiminin devrilmesine kadar, Filistin meselesi ve Gazze savaşı yer aldı. Bugün ise Şam’daki yeni yönetimle birlikte Suriye, iki taraf arasındaki anlaşmazlığın bir başka cephesine dönüşmüş durumda. Bu durum, ağustos ayının ortalarında İsrail’in düzenlediği saldırının da gösterdiği üzere, tarafları tehlikeli biçimde doğrudan bir çatışmaya yaklaştırabilir. İki ülkenin kasıtlı ya da istemeden doğrudan bir çatışmaya sürüklenmesini önlemek için öncelikle her iki tarafın çıkarlarının ortaya konulması ve sınırlarının net biçimde belirlenmesi gerekiyor.

hjg
ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, 17 Nisan 2026’da Antalya’da düzenlenen Antalya Diplomasi Forumu’ndaki bir oturumda konuşma yapıyor. (Reuters)

İsrail, son dönemde ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’ın açıklamalarına rağmen Türkiye ile doğrudan bir çatışma arayışında değil. Ancak olası bir İran senaryosuna karşı Suriye hava sahasında hareket serbestisini korumak istiyor. Bununla birlikte İsrail, Şera hükümetine yönelik derin şüphelerini sürdürüyor. Barrack da yakın zamanda verdiği bir röportajda bu kaygıları dikkat çekici bir ayrıntı düzeyi ve kayda değer bir tarafsızlıkla açıkladı.

İsrail ayrıca Türkiye’nin Suriye’deki nüfuzunun genişlemesini veya aşırı ölçüde kalıcı hale gelmesini engellemek istiyor. Daha somut ifadeyle İsrail, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki mevcut askeri varlığını genişletmesinin önüne geçmeye çalışıyor. Tüm bu hesaplamaların arka planında ise 7 Ekim’in yarattığı sonuçlar ve sonrasında İsrail’de ortaya çıkan yeni zihniyet bulunuyor. Bu zihniyet, kontrol altına alma politikasına dayanan yaklaşımları sert ve zaman zaman aşırı bir biçimde reddediyor.

Türkiye ise İsrail’le doğrudan bir çatışma istemiyor. Ancak Ankara, İsrail’in bölgedeki çeşitli cephelerde yürüttüğü ve giderek ‘yoğunlaşan İsrail faaliyetleri’ olarak değerlendirdiği girişimlerden duyduğu endişeyi artırıyor ve bunları bölgede ‘İsrail hegemonyası’ kurma çabası olarak görüyor.

Ankara, özellikle Suriye’de Şera hükümetini, başta Kürt meselesi olmak üzere hayati çıkarlarını korumasına ve aynı zamanda Suriye’de ve ötesinde nüfuzunu genişletmesine yardımcı olacak stratejik bir fırsat olarak değerlendiriyor. Mekke Ortak Savunma Anlaşması da bu daha geniş hedefin son dönemdeki önemli örneklerinden birini oluşturuyor.

Suriye ise kendisini iki tarafın arasında sıkışmış halde buluyor. Bir yandan İsrail’in saldırısı siyasi açıdan Şam’ın işine geliyor. Saldırı, Şam’ın ‘İsrail’in saldırgan niyetleri’ ve Suriye’nin egemenliğinin ihlal edildiğine ilişkin söylemini güçlendirirken, İsrail’in faaliyetlerini sınırlandırması yönündeki uluslararası baskının artmasına da katkı sağlayabilir. Öte yandan Suriye’nin giderek tırmanan bir İsrail-Türkiye karşılaşmasının sahasına dönüşmesi, Şera’nın ülke üzerindeki kontrolünü pekiştirme ve ağır ekonomik sorunlarla mücadele etme çabalarını doğrudan zayıflatıyor. Bölgedeki pek çok dosyada olduğu gibi çözümün anahtarı Washington’da bulunuyor. ABD, yakın bölgesel ortakları olan İsrail ve Türkiye ile, siyasi açıdan büyük yatırım yaptığı Suriye hükümeti arasında denge kurmaya çalışırken, stratejik odağını İran üzerinde tutmak istiyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Barrack’ın son açıklamaları İsrail’i açıkça sorumlu tutan bir nitelik taşıdı. Barrack, ABD’nin Türkiye’nin İsrail tarafından hedef alınan havaalanında askeri varlık kurma yönündeki iddia edilen planlarına ilişkin İsrail istihbaratını incelediğini ve bu bilgilerin doğru olmadığı sonucuna vardığını söyledi. İsrail’de yaklaşan seçimlere yaptığı gönderme ise daha da dikkat çekiciydi. Başkan Trump bu açıklamalara doğrudan yanıt vermedi ve Barrack’ın tutumunu destekleyip desteklemeyeceği hâlâ belirsizliğini koruyor. Bununla birlikte, adil bir değerlendirme açısından Barrack’ın Ankara’ya olan açık yakınlığının da göz önünde bulundurulması gerekiyor.

scfv
Cumhurbaşkanlığı Basın Ofisi tarafından 17 Nisan 2026 tarihinde yayınlanan fotoğrafta, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Antalya Diplomasi Forumu’nun beşinci oturumunun açılış töreninde Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera ile tokalaştığı görülüyor. (AFP)

İsrail ile Türkiye’nin bugün Suriye’de birbirlerinin ‘kırmızı çizgilerini’ test ettiği görülüyor. Taraflar, Suriye hükümeti ve merkezi yönetimin ülkenin tamamında kontrolü yeniden tesis etmeye çalıştığı bir dönemde, kendi çıkarlarını koruma ve nüfuzlarını genişletme konusunda ne kadar ileri gidebileceklerini anlamaya çalışıyor.

Türkiye, Ankara ile yakın ilişkiler içinde olan, güçlü ve kararlı bir merkezi hükümetin Şam’da yönetimi elinde tutmasını ve kendisine Suriye’de geniş bir nüfuz alanı açmasını tercih ediyor. İsrail ise mevcut Suriye hükümetine ne ölçüde güvenebileceği konusunda henüz kesin bir karar vermiş değil. Ancak Türkiye’nin Suriye’deki nüfuzunun daha fazla genişlemesini veya kalıcı hale gelmesini açıkça istemiyor. Bununla birlikte iki tarafın ortak bir temel çıkarı bulunuyor: İran’ı Suriye’nin dışında tutmak. İlginç olan ise tarafların bu ortak paydanın öneminin henüz tam anlamıyla farkında görünmemesi.

Önümüzdeki haftalar, özellikle her iki taraftaki iç siyasi hesaplar nedeniyle kritik olacak. Bu durum, özellikle 27 Ekim’de yapılması planlanan İsrail seçimleri yaklaşırken daha da önem kazanıyor. Bu nedenle, aralarındaki gerilim ve düşmanlık giderek artan iki tarafın yanlış hesaplamalar yaparak daha büyük bir çatışmaya yol açmasını önlemek için ABD’nin daha kararlı biçimde devreye girmesi gerekiyor. Türkiye’nin 2015’te bir Rus uçağını düşürmesi ve Suriye hava savunmasının 2018’de Lazkiye üzerinde başka bir Rus uçağını düşürmesi, ilgili tarafların aslında tırmanmayı istemediği durumlarda bile krizlerin ne kadar hızlı biçimde daha geniş çaplı çatışmalara dönüşebileceğini hatırlatmalı.

Bu nedenle İsrail ile Türkiye’nin, kamuoyundan uzak ve üst düzey doğrudan bir iletişim kanalı açması gerekiyor. Böylece taraflar hayati çıkarlarını ortaya koyabilir ve bir şekilde kendi kırmızı çizgileri üzerinde müzakere yürütebilir. Böyle bir kanal, yanlış anlamaların ve bunların sonucunda hesaplanmamış bir çatışmanın ortaya çıkma ihtimalini azaltabilir. Ayrıca iki taraf üzerinde ABD baskısına acilen ihtiyaç var. ABD, bu aşamada özel ve acil bir sorumluluk taşıyor. Washington’ın rolü, İsrail ile Türkiye’nin her ikisinin de istemediği bir çatışmaya sürüklenmesini önlemek açısından belirleyici.


Mekke Anlaşması ve Suriye

Fotoğraf: SPA
Fotoğraf: SPA
TT

Mekke Anlaşması ve Suriye

Fotoğraf: SPA
Fotoğraf: SPA

İbrahim Hamidi

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”, sadece üç büyük güç arasında yeni bir askeri anlaşma değil. Son yıllardaki savaşlar ve dönüşümlerin ardından bölgenin güvenlik denklemlerinin daha geniş bir şekilde yeniden şekillendirilmesinin bir parçası. “Yeni Suriye” için ise özel bir öneme sahip. Üç tarafı da Şam'ın müttefikleri iken, en önde gelen bölgesel rakipleri dışında bırakılmıştır.

Anlaşmanın adı bile içeriği kadar önemli bir mesaj taşıyor. “Mekke Anlaşması” olarak adlandırılıyor. Mekke, İslam dünyasında sembolik bir öneme sahip ve üç ülkenin sınırlarının ötesine uzanarak dünya nüfusunun dörtte birini kapsıyor. Adı ayrıca, bir şekilde, ticareti güvenlik, siyaset ve ticaret yollarının korunmasıyla ilişkilendiren “emniyet” kavramını da çağrıştırıyor.

İçeriğe gelince, durum daha da açık. Üç ülkeden birine yapılacak herhangi bir silahlı saldırı, hepsine yapılmış bir saldırı olarak kabul ediliyor. Burada sembolizm ve güç bir araya geliyor. Suudi Arabistan, Arap, İslami, ekonomik ve siyasi ağırlığıyla; Türkiye, büyük ordusu, NATO üyeliği ve savunma sanayisiyle; Pakistan, ordusu, nükleer gücü, Krallık ile tarihi bağları, Washington ve Pekin ile önemli iletişim hatlarıyla bu anlaşmaya katkıda bulunuyor.

Bu anlaşma, Suudi Arabistan'ın bir diğer önemli girişimiyle aynı zamana denk geldi. Riyad, Avrupa Birliği'ne ek olarak 43 ülkeden askeri temsilcileri ağırlayarak çok uluslu bir deniz savunma koalisyonunun kurulmasını görüştü. Birçok ülke projeye desteklerini açıkladı. Ardından, koalisyon için bir komutan atanması ve komuta, personel ve koordinasyon yapılarının tamamlanması için çalışmaların başlatılmasıyla fikir kurumsal aşamaya geçti.

Bu adımlar, caydırıcılık oluşturmaya, istikrarı korumaya, diplomasiyi güçlendirmeye ve başkaları tarafından yapılan düzenlemelere bağımlılıktan bölge için yeni bir güvenlik sisteminin oluşturulmasına katılmaya dayalı daha geniş bir güvenlik vizyonunu ortaya koyuyor. ABD-İran savaşı, özellikle tehditlerin niteliğinin sınırları aşan ordulardan füzelere, insansız hava araçlarına, milislere ve gemilere, limanlara, enerji tesislerine ve boğazlara yönelik tehditlere dönüşmesinin ardından, geçen yıl başlayan bu süreci hızlandırma ihtiyacının altını çizdi.

Ancak Mekke Anlaşmasının bir Suriye boyutu da var. Anlaşmayı imzalayan üç ülke, yeni Suriye’nin en önemli ortakları arasında. Suudi Arabistan, Şam'ı izolasyonundan çıkarmada çok önemli bir rol oynadı. Mayıs 2025'te, Başkan Donald Trump'ın Riyad ziyaretinde, Veliaht Prens Muhammed bin Selman, Başkan Trump ve Ahmed eş-Şara arasında yapılan ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın da video konferans yoluyla katıldığı bir görüşmede, Suriye'ye uygulanan ABD yaptırımlarının kaldırılmasını teşvik etti.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Esed rejiminin devrilmesinden bu yana Riyad, Suriye'yi bölgesel ve uluslararası çevresine yeniden entegre etmek ve yeni devletin istikrarını desteklemek için çalıştı. Türkiye'ye gelince, uzun bir sınır paylaştığı Suriye'deki yeni liderlikle ilişkisi, yeni rejimin kurulmasından öncesine dayanıyor. Yıllarca süren savaş, Ankara'yı kuzey Suriye'de kilit bir oyuncu haline getirdi ve Esed'in devrilmesinden sonra ilişki, sınır krizini yönetmekten yeni devletle doğrudan bir ortaklığa dönüştü. Aynı zamanda Şam, anlaşmanın üçüncü tarafı olan Pakistan ile de iyi ilişkiler geliştirdi.

Şam açısından en az bunun kadar ciddi bir zorluk daha var; sınır ötesi milisler. Doğuda, Irak'taki milis gruplar var ve bunların bazıları İran'la ve yıllardır Suriye içinde faaliyet gösteren projeyle organik olarak bağlantılı

Şam'ın Mekke Anlaşmasını memnuniyetle karşılaması doğal. Üye olmasa da, en önde gelen bölgesel müttefiklerinden oluşan bir caydırıcılık ağının kurulmasından fayda sağlayacak. Bu durum, yeni Suriye’nin düşmanları ve çevredeki tehditler göz önüne alındığında daha da önem kazanıyor. Esed rejiminin devrilmesiyle İran, en önemli bölgesel kalelerinden birini kaybetti ve Tahran'ı Irak ve Lübnan'a bağlayan Suriye kara köprüsü koptu. İsrail ise, İran ve ekseninin zayıflamasının ardından bölgesel güç dengesindeki önemli değişimden yararlanmaya çalışıyor ve Güney Suriye, bu rekabet halindeki çıkarlar arasındaki doğrudan çatışma alanlarından birini oluşturuyor.

İran ve İsrail arasında, Şam açısından en az ikisi kadar ciddi bir zorluk daha var; sınır ötesi milisler. Doğuda, Irak'taki milis gruplar var ve bunların bazıları İran'la ve yıllardır Suriye içinde faaliyet gösteren projeyle organik olarak bağlantılı. Batıda ise, rejimin yanında savaşan askeri makinenin temel bir parçası olan Lübnan'daki Hizbullah var. Bu nedenle, özellikle yakın çevresinde merkezi devleti güçlendiren ve milislerin devlet kurumlarından bağımsızlığını zayıflatan bölgesel düzenlemeler, yeni Suriye’nin çıkarlarına hizmet etmektedir.

Suriye'nin sınırlarında istikrarlı devletlere ihtiyacı var, sınır ötesi maceralara değil. Bu açıdan bakıldığında, Mekke Anlaşması Şam için daha elverişli bir bölgesel ortamın parçası olarak görülebilir. Müttefikleri daha geniş caydırıcılık ve iş birliği ağları kuruyor, İran Esed'in devrilmesinden öncekinden daha zayıf, silahların ve güvenlik kararlarının çevre bölgelere değil, merkezi hükümete geri verilmesi yönünde artan bir baskı var. Ayrıca, İran veya İsrail’in tekelinde olmayan bir bölgesel güç dengesi, Suriye'ye devletini, ordusunu ve ekonomisini yeniden inşa etmesi için daha geniş bir alan sağlayacaktır.

Suriye için denklem daha hassas. Mekke Anlaşması müttefiklerini birleştirirken rakiplerini zayıflatıyor ve anlaşmanın tarafı olmamasına rağmen Suriye'yi başlıca faydalanıcılardan biri haline getiriyor

 Suriye için bu önemli kazanımların yanı sıra bir de zorluk var. Son bir buçuk yıldır yeni yönetim, karmaşık bir denge kurma ağını ustaca yönetti. Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri, Mısır ve diğer Arap ülkelerine kapılarını açtı, Türkiye ile özel ilişkisini sürdürdü, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa ile bağlarını geliştirdi ve Rusya ve Çin ile temas kurdu. Aynı zamanda, daha büyük bir bölgesel çatışmaya sürüklenmekten kaçınırken, çatışmayı yönetmeye ve İsrail ile müzakere etmeye çalıştı.

Fikir görünürde basit, uygulamada ise hassastı. Suriye'nin devleti yeniden inşa etmek için herkese ihtiyacı var ve tekrar bir çatışma alanı haline gelmeyi göze alamaz. Yeni anlaşma, bu denklemi yönetmeyi daha da hassas hale getiriyor. Şam'ın müttefikleri arasındaki ilişkiler daha net bir şekilde tanımlanmış ittifaklar haline geldikçe, Suriye'nin yeni güç dengesi içindeki konumu hakkında sorular çoğalıyor ve tüm taraflar ile mesafeyi korumak giderek daha önemli hale geliyor. Bu, önümüzdeki dönemde Suriye diplomasisi için gerçek bir sınav olabilir. Güçlü ve birleşik bir Şam, yeni ittifak için bir güç noktasıdır ve mevcut önceliği şüphesiz ki, hizipçiliği ortadan kaldıran ve kurumlarını ve topraklarını birleştiren yeni bir yapıya göre ordusunu inşa etmektir.

Bu, esasında katılmak isteyenlere açık olan Mekke Anlaşması'nın ardındaki fikirle de uyumlu. Güç oluşturmak, Riyad, Ankara ve İslamabad tarafından izlenen diplomasiyle çelişmiyor. Ekonomi istikrarla gelişir, kalkınma güvenlikle sağlanır, barışın korunması için caydırıcılık gerekir ve diplomasi güçle desteklenir.