Husi vahşetinde 17 Yemenli Bahai hedef alındı

Uluslararası arenadan yapılan müdahale çağrılarında hükümet, olayı ‘utanç verici bir eylem’ olarak nitelendirildi.

Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı, Brüksel ziyareti sırasında Husiler tarafından reddedilen Bahai toplumu üyeleriyle bir araya geldi. (SABA)
Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı, Brüksel ziyareti sırasında Husiler tarafından reddedilen Bahai toplumu üyeleriyle bir araya geldi. (SABA)
TT

Husi vahşetinde 17 Yemenli Bahai hedef alındı

Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı, Brüksel ziyareti sırasında Husiler tarafından reddedilen Bahai toplumu üyeleriyle bir araya geldi. (SABA)
Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı, Brüksel ziyareti sırasında Husiler tarafından reddedilen Bahai toplumu üyeleriyle bir araya geldi. (SABA)

Yemen’deki Husi milisler, dini azınlıklara yönelik son ihlal uygulamaları kapsamında Bahai toplumu üyelerine yönelik vahşetlerini tekrarladı. Öyle ki geçen perşembe günü Sana’da beşi kadın 17 kişi gözaltına alındı, evlere baskın düzenlendi ve eşyalara ve belgelere el koyuldu. Uluslararası toplum, tutuklananları kurtarmak için müdahale çağrıları yaparken, Yemen Enformasyon Bakanı Muammer el-İryani de ‘utanç verici bir eylem’ olarak nitelendirdiği olayı kınadı.

Bahai toplumunun üyelerine yönelik yeni baskın faaliyeti öncesinde de milisler, daha önce mezhebin sembollerinden büyük bir grubu Yemen’den sınır dışı etmiş, ileri gelenler de dahil olmak üzere bazılarını ölüm cezasına çarptırmıştı.

Bahailer tarafından yapılan açıklamaya göre Husilere bağlı silahlı unsurlar, Bahai toplumunun Sana’daki barışçıl yıllık toplantısına baskın düzenledi. Aralarında kadınlar ve Yemen’deki Bahai cemaatinin sözcüsü sivil aktivist Abdullah el-Alfi’nin de bulunduğu 17 katılımcıyı tutukladılar. Ayrıca tutuklananların evlerine de baskın düzenlendi, eşyalara ve belgelere el konuldu. Bunun yanı sıra 1940’lı yılların başlarında Yemen’e gelen bu topluma mensup 24’ten fazla kişi yargılanmaya devam ediyor.

Yemen’deki Bahai toplumundan kaynaklar, Şarku’l Avsat’a şu açıklamada bulundu:

“Husiler, Bahailerin derneğini kapattıktan, tüm mallarına el koyduktan ve ritüellerini uygulamalarına ciddi kısıtlamalar getirdikten sonra bu toplumun üyeleri, yıllık barışçıl toplantılarını yapmak için bir ev belirledi. Ancak tarikatın içinde gizlenen Husi istihbaratı, söz konusu evdelerken eve baskın düzenledi ve aralarında kadınların da bulunduğu katılımcıları tutukladı.”

Karanlık tarih

Husi grubunun Bahai toplumuna karşı baskıcı tarihi, Sana’yı kontrolünden bu yana başladı. Bahaileri Savunmak için Yemen Girişimi’ne göre grup, yıllarca süren tutuklama, işkence ve keyfi yargılamalardan sonra 30 Temmuz 2020’de altı Bahaiyi dini inançları nedeniyle sürgüne gönderdi. Söz konusu Bahailer, Husilerin Sana’yı kontrol altına almasından bu yana Yemen’in çok zor insani koşullara tanık olduğunu vurguladı.

Topluluğun destekçilerinin söylediğine göre Yemen’deki Bahai mezhebi, koşulların kötüleşmesinin yanı sıra Yemen toplumunun diğer grupları gibi, barışçıl bir dini mezhep için soykırım suçuna varan sistematik toplu zulme maruz kalan gruplardan biriydi.

Fotoğraf Altı: Bahai toplumu, Sana’da silahlı Husi milislerce 17 mensubunun tutuklandığını açıkladı. (Twitter)
Bahai toplumu, Sana’da silahlı Husi milislerce 17 mensubunun tutuklandığını açıkladı. (Twitter)

Husi yönetimindeki Devlet Güvenlik Mahkemesi, idam cezaları verdi, Bahai mallarına ve özel ve vakıf fonlarına el koydu ve idari ve kalkınma kurumlarını kapattı. Grup ayrıca Bahaileri kendilerinden nefret etmeye kışkırttı, onları çok zor maddi koşullarda yaşamaya zorladı ve en temel insan haklarından bile mahrum bıraktı. Bahaileri Savunmak için Yemen Girişimi, silah taşımayan, siyasete karışmayan, asayiş ve düzene saygılı Yemen vatandaşları olmalarına rağmen kendilerine yöneltilen suçlamaları ‘yalan’ olarak nitelendirdi.

Af, uygulanmadı

Husi yönetimi 25 Mart 2020’de uluslararası ve yerel toplumun baskısı altında, tutuklu Bahailer için bir genel af çıkardı. Ancak af uygulanmadı. Bahai toplumu mensubu tutukluların üç yıl önce zorla sürgüne gönderilmesine rağmen grup, Yemen’de kalanlara zorlayıcı bir kader dayatmak amacıyla, sürgüne gönderilen ve zorla yerinden edilmiş Bahailere gıyabında dava açmaya devam etti. Daha sonra söz konusu Bahailerin paralarına, mallarına, evlerine el konuldu, ölülerinin mezarları da dahil olmak üzere onlara ait her şey yok edildi.

Bahai toplumu, ‘maruz kaldıkları adaletsizlik, baskı ve suç nedeniyle kendilerine karşı toplumsal insan sempatisini engellemek için’ Husilerin kapsamlı bir şekilde düzenledikleri kültürel kurslar aracılığıyla, medyada ve üniversite eğitim müfredatlarında Bahailere karşı düşmanlığı kışkırtmaya devam ettiğini belirtiyor.

Fotoğraf Altı: Sana’daki Bahai toplumu bir süre önce ‘liderlerinin serbest bırakılması’ için protesto gösterisi düzenledi. (Twitter)
Sana’daki Bahai toplumu bir süre önce ‘liderlerinin serbest bırakılması’ için protesto gösterisi düzenledi. (Twitter)

Sana’daki Bahai toplumu kaynaklarına göre Bahailere yönelik Husi kısıtlamaları devam ediyor. Ayrıca Husiler, Bahailerin yanı sıra toplum hizmeti programlarına katılan herkesi, keyfi ve yasadışı önlemlerle hedef alıyor. Ayrıca Husilerin kısıtlamaları, Bahailerin iş fırsatlarından mahrum kalmalarına, banka hesaplarına el konulmasına ve isimlerinin borsa şirketlerinin kara listelerine alınmasına yol açtı.

İran’ın kopyası

Resmi istatistikler bulunmamasına rağmen topluluğun üyelerinin beş bin kişi olduğu tahmin ediliyor.

Husilerin, kendilerine neden zulmettiğini ise bilmiyorlar. Kaynaklara göre bu durum ancak Husilerin 1980’lerden beri Bahailere sistematik olarak zulmeden İran rejimine tabi olmasıyla açıklanabilir.

Bahai toplumu, Husi yönetimini, haklarında dava açılmasına gerek olmayan 24 üyesine yönelik keyfi yargılamayı sona erdirmeye ve bu nedenle zarar gören herkese maddi ve manevi olarak uygun ve adil bir tazminat ödemeye çağırıyor. Ayrıca Husilere, anavatanları Yemen’de onurlu, özgür, güvenli ve barış içinde yaşama haklarını güvence altına alma ve sürgüne gönderilmişlere ve zorla yerinden edilmişlere hiçbir engel veya itiraz olmaksızın anavatanları Yemen’e dönme hakkını tanıma çağrısı yapıyor.

Bahailer bunun yanı sıra üyelerinin yağmalanan ve el konulan tüm fonlarının, mallarının ve belgelerinin sahiplerine iade edilmesini, banka hesaplarının açılmasını, geçim kaynaklarına yönelik kısıtlamaların kaldırılmasını ve anayasaya uygun olarak gönüllü idari ve kalkınma kurumları aracılığıyla Yemen’in inşasına ve toplumu geliştirmeye katılma haklarına saygı gösterilmesini talep ediyor.

Zulüm yöntemleri devam ediyor

Bahailerin Yemen’deki Genel İşler Bürosu üyesi Nadir es-Sakaf, Yemen’deki Bahailere yönelik yeni Husi baskınlarını ‘zulmün devamı’ olarak nitelendirdi.

Yemen’den sürgün edilenler arasında olan Sakaf, Husi silahlı kuvvetlerinin mezhep üyelerinin barışçıl bir toplantı yaptıkları sırada düzenlenen baskın sonrasında 17 Bahai’yi bilinmeyen bir yere götürdüğünü doğruladı. Toplantıda, ‘Bahai toplumunun tüm Yemenliler için canlı bir ortam yaratmaya katılımı’ ve ‘toplumlarının manevi ve maddi ihtiyaçlarını gözeten kuruluşların oluşturulması’ konuları ele alınıyordu.

Nadir es-Sakaf şu açıklamada bulundu:

“Saldırı, Husilerin Bahailere karşı 2014 yılının sonlarından bu yana uyguladıkları sistematik zulmün ve Yemen toplumunun bir parçası olarak Bahailerin kültürel ve sosyal kimliklerini silmeye yönelik kesintisiz girişimlerinin bir devamı niteliğindedir.”

Sakaf ayrıca Husilerin ‘evleri basmaya, aileleri ve çocukları sindirmeye, evlere ateş etmeye ve açıkça öldürme, tasfiye etme ve kadın ve çocuklar arasında terör yayma tehdidinde bulunmaya’ devam ettiğine de dikkat çekti.

Fotoğraf Altı: Bahailerin Yemen’deki Genel İşler Bürosu üyesi Nadir es-Sakaf (sağda) ve Hamid bin Haydara. (Twitter)
Bahailerin Yemen’deki Genel İşler Bürosu üyesi Nadir es-Sakaf (sağda) ve Hamid bin Haydara. (Twitter)

Sakaf, Husilerin faaliyetini ‘uluslararası sözleşmeler kapsamındaki inanç özgürlüğünün ve toplanma, dini ve cemaat işlerini yönetme hakkının açık bir ihlali’ olarak nitelendirdi. Saldırının, Husilerin ısrarla sürdürdükleri zulüm yöntemleri kapsamında geldiğini vurgulayan Sakaf, durumun, ‘takip kampanyaları ve bireyleri takip ederek ve geçim araçlarını kısıtlayarak Bahailerin sesini ve sosyal varlığını gizleme girişimlerini’ sürdürdüklerini gösterdiğini belirtti.

Yemen’deki Genel İşler Bürosu üyesi, mezhep mensuplarının anavatanlarından sürgün edilmelerinin yanı sıra çeşitli fiziksel ve psikolojik işkencelere maruz kaldıklarını kaydetti. Sakaf, paralarına hukuka aykırı bir şekilde el konulması, geçim kaynaklarının kesilmesi, işlerinden atılmasına neden olmak, ruhsatlı kuruluşları kapatmak, mallarını çalmak, Bahailerin ve onlarla iş yapanların bankacılık işlemlerini dondurmak da dahil olmak üzere çeşitli düzeylerde zulüm gören onlarca ve belki de yüzlerce tarikat mensubunun var olduğunu dile getirdi.

Hükümetten kınama

Darbeci milislerin hareketine karşı insan hakları tarafından ortaya koyulan öfkenin ve Bahai toplumunu Husi zulmünden kurtarmak için uluslararası müdahale çağrılarının yanı sıra Yemen hükümeti, bu zulmü kınadı. Yemen Enformasyon Bakanı Muammer el-İryani, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada bu zulmü, ‘utanç verici ve korkakça bir hareket’ olarak nitelendirdi.

İryani, Husiler tarafından toplantıya düzenlenen baskının ve 17 Bahai toplumu mensubunun tutuklanmasının, ‘devlete karşı darbeden bu yana Bahai mezhebi başta olmak üzere milislerin dini azınlıklara karşı uyguladığı zulüm kapsamına giren utanç verici ve korkakça bir eylem olduğunu söyledi. Ayrıca Husilerin, din ve inanç özgürlüğünü ve uluslararası yasalar, tüzükler ve anlaşmalar tarafından onaylanan dini törenler düzenleme, toplanma ve uygulama hakkını açık bir şekilde ihlal ettiğine dikkat çekti.

Enformasyon Bakanı açıklamasında şu ifadeleri kullandı:

“Bu suç, İran direktifleri altındaki Husi milislerin, dini azınlıklara yönelik tırmanma, hedef alma ve sistematik terörizm yaklaşımıyla ilerlediğini ve bu azınlıkların takipçilerine inançları temelinde zulmettiğini gösteriyor. Bu azınlıkların takipçileri, ev baskınlarından ailelere gözdağı vermeye, adam kaçırmaya, uydurma suçlamalarla keyfi tutuklamaya, psikolojik ve fiziksel işkenceye, zorla göç etmeye ve sürgüne, yargılamaya tabi tutulmaya, müsadereye ve mülklerinin yağmalanmasına, karargahlarının basılmasına, nefret söylemi yayılarak ve toplumsal dokuya ve iç barışa zarar vermeye teşebbüs edilerek aleyhlerinde kışkırtmaya kadar değişen bir dizi suç ve ihlale maruz kalıyor.”

Fotoğraf Altı: Yemen Enformasyon Bakanı Muammer el-İryani, Lüksemburg’da Bahai temsilcileriyle görüştü. (Resmi medya)
Yemen Enformasyon Bakanı Muammer el-İryani, Lüksemburg’da Bahai temsilcileriyle görüştü. (Resmi medya)

Bakan, uluslararası toplum, Birleşmiş Milletler (BM) ve insan hakları örgütlerinin bu suçlara karşı devam eden sessizliği karşısında şaşkınlığını dile getirirken, bu kuruluşlara ‘Husi milislere, dini azınlıklara karşı ırkçı uygulamalarını durdurması için baskı yapma sorumluluklarını yerine getirme’ çağrısı yaptı.

İryani ayrıca, inanca dayalı her türlü kovuşturma, taciz ve ayrımcılığın durdurulması gerektiğini vurgularken, bu durumu ‘başta İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme olmak üzere uluslararası yasaların ve sözleşmelerin alenen ihlali’ olarak nitelendirdi.



Kasım'ın müdahale tehdidi, Hamaney ile dayanışmayla mı sınırlı?

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, Beyrut'un güney banliyölerinde Hizbullah tarafından İran'ı desteklemek için düzenlenen programda konuşurken (Reuters)
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, Beyrut'un güney banliyölerinde Hizbullah tarafından İran'ı desteklemek için düzenlenen programda konuşurken (Reuters)
TT

Kasım'ın müdahale tehdidi, Hamaney ile dayanışmayla mı sınırlı?

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, Beyrut'un güney banliyölerinde Hizbullah tarafından İran'ı desteklemek için düzenlenen programda konuşurken (Reuters)
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, Beyrut'un güney banliyölerinde Hizbullah tarafından İran'ı desteklemek için düzenlenen programda konuşurken (Reuters)

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım’ın, ABD’nin İran Dini Lideri Ali Hamaney’i hedef alması halinde müdahalede bulunabilecekleri yönündeki tehdidi, müdahale edip etmeyeceği konusunda kesin bir tutum ortaya koymamasına rağmen, Lübnan genelinde benzeri görülmemiş bir reddiye ile karşılandı. Söz konusu tepkinin, Gazze’ye destek verilmesine yönelik itirazlardan dahi daha sert olduğu belirtilirken, Kasım’ın nihai kararı sahadaki gelişmelere ve İran’a yönelik, halen tartışma konusu olan olası bir saldırının gerçekten gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine bağladığı ifade ediliyor.

Her ne kadar Kasım bu tehdidiyle yalnız başına hareket ediyor görünse de, İran ve Hamaney ile dayanışma amacıyla düzenlenen programda dile getirdiği bu söylemin dışına çıkmasının zor olduğu kaydediliyor. Hizbullah ile Emel Hareketi’nden oluşan Şii İkilisi’ne yakın bir kaynak, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Kasım’ın dini açıdan ‘velayet-i fakih’ ilkesine bağlı olduğunu ve bunun kendisi için vazgeçilmez bir meşruiyet zemini oluşturduğunu belirtti. Kaynak, bu bağın kopması halinde söz konusu meşruiyetin ortadan kalkacağını ifade ederken, yalnızca müdahale ihtimalinden söz edilmesinin dahi, bu tutumun sembolik bir dayanışma çerçevesinde mi kalacağı yoksa Washington’ı askeri olarak meşgul etmeye varan bir aşamaya mı taşınacağı yönünde soru işaretleri doğurduğuna dikkat çekti.

Popüler kuluçka merkezinin hesap verebilirliği

Siyasi ve askeri olarak Hizbullah’ın müdahil olması, öncelikle kendi toplumsal tabanı tarafından sorgulanmasını gerektiriyor. Ancak bir siyasi kaynak, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, bu sorgulamanın Hizbullah çevresinin ötesine geçerek, ‘Artık yeter, savaş istemiyoruz, barış içinde yaşamak istiyoruz’ sloganı etrafında birleşen Lübnanlıların geneline yayılacağını vurguladı.

Aynı kaynak, Naim Kasım’a yöneltilen soruları şu başlıklar altında topladı:

– Kasım, hemen her vesileyle Hizbullah’ın askeri kapasitesini yeniden kazandığını vurguluyor. Peki bu kapasite, İsrail’in 27 Kasım 2024’te Lübnan’da yürürlüğe giren çatışmaların durdurulması anlaşmasını ihlal eden saldırılarına karşılık vermekten kaçınılırken, İran’ın yanında müdahil olmak için mi yeniden inşa edildi? Oysa İsrail, söz konusu anlaşmaya uymamayı sürdürdü.

– Hizbullah’ın ateşkese bağlı kalmasından bu yana İsrail saldırılarına karşılık vermemesi ve bu süreçte çoğu kendi mensuplarından olmak üzere 500’den fazla kişinin hayatını kaybetmesi, tabanı nezdinde ciddi bir sıkıntı ve sorgulama yaratmadı mı? Bu sorulara verilecek yanıtın eksikliği, Hizbullah’ı zor durumda bırakmadı mı?

– İran’ın, Hizbullah’ın Gazze’ye destek kararını tek başına aldığı dönemde ya da İsrail’in Hizbullah’ın önde gelen siyasi, askeri ve güvenlik liderlerini hedef alarak eski Genel Sekreter Hasan Nasrallah ile Haşim Safiyuddin’i ve onlarla birlikte İranlı askeri uzmanları öldürdüğü aşamalarda müdahil olmadığı göz önüne alındığında, Kasım olası bir müdahaleyi nasıl gerekçelendirebilir?

– Kasım, ABD ve İsrail’in Haziran 2025’te İran’a karşı başlattığı ve 12 gün süren savaşa neden müdahil olmadı? Bu savaş, Hizbullah’ın meşruiyetini ve gücünü dayandırdığı rejimin devrilmesiyle sonuçlanmadığı için mi müdahaleden kaçınıldı?

xcdfgt
İranlı askeri lider Kasım Süleymani'nin fotoğrafı, Sana (X)

– Kasım, İsrail’in olası tepkisini hesaba katıyor mu? Müdahalesini gerekçelendirmek için, başta kendi tabanı olmak üzere kamuoyuna ne söyleyecek? Gazze’ye destek gerekçesiyle Lübnan’ı sürüklediği ve onlarca yerleşimin yıkılmasına, binlerce ölü ve yaralıya, on binlerce kişinin yerinden edilmesine yol açan deneyimin ardından, ülkenin bir kez daha hesaplanmamış bir askeri maceranın yükünü taşıyıp taşıyamayacağı sorusu gündeme geliyor.

– İsrail’in, önleyici de olsa, Lübnan’a askeri bir saldırı düzenlemesini engelleyecek korumayı kim sağlayacak? Bu arada, çatışmaların durdurulması anlaşmasının uygulanmasını denetleyen Ateşkesi Denetleme Komitesi’nin (Mekanizma) etkinleştirilmesi yönündeki ısrarı karşılıksız kalırken, Lübnan ordusunun Litani Nehri’nin güneyindeki kurtarılmış bölgeyi kontrol altına alması ve silahların devletin elinde toplanmasını öngören ikinci aşamaya geçilmesi hazırlıkları sürüyor.

– Hizbullah’ın müdahalesi, silahların yalnızca devletin elinde toplanması yönündeki baskıları daha da artırmayacak mı? Arap ve uluslararası toplum, bu müdahaleyi Lübnan’ı, bölgede gerileme yaşayan ve İran liderliğindeki ‘direniş eksenine’ yeniden bağlama girişimi olarak görmeyecek mi? Bu çerçevede, başkalarının savaşlarının Lübnan topraklarında yürütülmesinin ülkenin çıkarına olmadığı yönündeki değerlendirmeler güçlenmeyecek mi?

– Hizbullah, olası müdahalenin yıkılan yerleşimlerin yeniden inşasına getireceği ek maliyeti hesaba katıyor mu? Silahların devletin tekeline alınması taahhüdü olmaksızın Arap ve uluslararası herhangi bir yeniden imar desteğinin bulunmadığı bir ortamda, bu yük nasıl karşılanacak? Yerlerinden edilenlerin köylerine dönmesini bekleyen Hizbullah tabanına ve genel Şii kamuoyuna ne söylenecek? Tüm bu kesimler, İran’a destek amacıyla yapılacak bir müdahalenin gerekçelerine ikna edilebilecek mi?

– Kasım, Şii İkilisi’ndeki ortağı Emel Hareketi’nin, Şii Yüksek İslam Konseyi Başkan Yardımcısı Şeyh Ali el-Hatib ile birlikte dayanışma toplantısına katılmış olmasına rağmen, İran’la birlikte askeri bir müdahaleyi gerçekten desteklediğini mi düşünüyor? Özellikle geniş bir Şii kesimin Necef’teki en yüksek dini merci Ayetullah Ali es-Sistani’yi taklit ettiği ve ABD’nin İran’a yönelik tehditlerine karşı çıkmakla yetindiği dikkate alındığında, bu sorunun önemi daha da artıyor.

ABD müdahalesinin azalacağına dair bahisler

Bu nedenle siyasi kaynaklara göre Hizbullah, halihazırda bulunduğu durumdan daha ağır bir biçimde uluslararası, Arap ve iç kamuoyu düzeylerinde kuşatma altına girecek ve ülkenin maruz kaldığı sonuçları dikkate alarak hesaplarını gözden geçirmek zorunda kalacak. Kaynaklar, Hizbullah’ın tutumunda ısrarı bir kenara bırakarak, İran ve Dini Lider’le dayanışmayı askeri müdahalenin altına çekmeden, sembolik bir çerçevede tutmaya çalışabileceğini belirtiyor. Aksi bir senaryoda ise Naim Kasım’ın, ABD’nin müdahale düzeyinin düşeceği ve Washington ile Tahran arasında müzakerelere dönüşün ağır basacağı varsayımına dayanarak ‘bahsini büyütmüş’ olabileceği; böylece İran liderliğine sahada karşılığı olmayan, ancak siyasi ağırlığı yüksek bir tutum hediye ettiği değerlendirmesi yapılıyor. Bu yaklaşımın, Haziran 2025’teki ABD-İsrail saldırısına ilişkin tutumuna benzediği ifade ediliyor.

ABD’nin İran konusunda nasıl bir yol izleyeceği, müzakereye mi yoksa saldırıya mı yöneleceği netleşene kadar, Hizbullah’ın kendisi için yeni bir siyasi kriz satın aldığı görüşü dile getiriliyor. Bu durumun, Hizbullah üzerindeki iç baskıyı daha da artıracağı, Cumhurbaşkanı Joseph Avn ile yeniden başlatılması planlanan diyaloğu bekleme listesine alacağı ve bu sürecin, Direnişe Vefa Bloğu Başkanı Muhammed Raad ile kısa vadede yeniden canlandırılmasının da zor göründüğü kaydediliyor.

dfrtg
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım'ın televizyonda yaptığı konuşmadan (Hizbullah medyası)

Bu bağlamda, diyalog olasılığının ertelenmesini gerektiren bir diğer unsur, Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Andre Rahal’in, Muhammed Raad’ın en önemli yardımcılarından biri olan Ahmed Muhna ile gerçekleştirdiği görüşmenin yalnızca karşılıklı sitemle sınırlı kalmasıdır. Kaynaklara göre, diyaloğun yeniden başlatılabilmesi, Hizbullah’ın devlet projesine cesurca katılmasını ve silahların devletin elinde toplanması yönündeki kararını desteklemesini gerektiriyor. Ayrıca silahların devlet tekelinde tutulmasını öngören ikinci aşama için hazırlıklara başlanması, Hizbullah’ı niyetlerinin samimiyetini test edecek ciddi bir sınavla karşı karşıya bırakıyor. Kaynaklar, Kasım’ın Hizbullah’ın askeri kapasitesini yeniden kazandığını sık sık dile getirmesinin, tabanını etkileme ve onu güvenceye alma amacı taşıdığını, ancak bunun yüksek sesle ifade edilen sözlerin ötesine geçemediğini belirtiyor. Bu söylem, askeri dengeyi eski haline getirmeye yeterli değil; çünkü Gazze’ye destek kararı sırasında İsrail’in tepkisini hesaba katmayarak kaybedilen caydırıcılık ve çatışma kuralları dengesi telafi edilememişti.


İsrail, Hizbullah'ın çevresine baskı uygulamak için suikastları yeni bir düzeye taşıyor

Lübnan'ın güneyindeki ez-Zehrani bölgesinde İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir arabanın enkazını inceleyen sivil savunma gönüllüsü (AFP)
Lübnan'ın güneyindeki ez-Zehrani bölgesinde İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir arabanın enkazını inceleyen sivil savunma gönüllüsü (AFP)
TT

İsrail, Hizbullah'ın çevresine baskı uygulamak için suikastları yeni bir düzeye taşıyor

Lübnan'ın güneyindeki ez-Zehrani bölgesinde İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir arabanın enkazını inceleyen sivil savunma gönüllüsü (AFP)
Lübnan'ın güneyindeki ez-Zehrani bölgesinde İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir arabanın enkazını inceleyen sivil savunma gönüllüsü (AFP)

Geçen hafta İsrail’in, Hizbullah saflarına yönelik suikastlarda yeni bir aşamaya geçtiği dikkat çekti. İsrail, son aylarda bu tür saldırıları büyük ölçüde örgüt içinde lider konumunda bulunan ya da sahada askerî açıdan etkin isimlerle sınırlarken, son dönemde hedef yelpazesini genişleterek sıradan kişilerin yanı sıra örgüte yakın medya mensupları, akademisyenler ve mühendisleri de hedef almaya başladı.

Bu çerçevede, kısa süre önce Şeyh Ali Nureddin’in hedef alınması öne çıktı. Nureddin’in daha önce el-Menar televizyon kanalında dini programlar sunduğu, İsrail tarafından ise Güney Lübnan’daki el-Hariş köyünde Hizbullah’a bağlı topçu birliğinin sorumlusu olmakla suçlandığı belirtildi. İsrail makamları, Nureddin’in ‘savaş sırasında İsrail devleti ve ordu güçlerine karşı çok sayıda terör planı hazırladığını’ ve son dönemde ‘Hizbullah’ın Güney Lübnan’daki topçu kapasitesinin yeniden inşası için çalıştığını’ iddia etti.

sxdfrgt
Geçtiğimiz hafta çarşamba günü Güney Lübnan'daki Kanarit kasabasında İsrail hava saldırısıyla yıkılan bir binanın enkazında arama yapan Lübnanlılar (EPA)

Hizbullah, ‘şehit gazeteci’ olarak nitelediği kişinin hedef alınmasını kınarken, düşmanın saldırılarını sürdürerek medya camiasını da kapsayacak şekilde genişletmesinin taşıdığı tehlikeye dikkat çekti. Lübnan Enformasyon Bakanı ile Lübnan Basın Editörleri Sendikası da Nureddin’in öldürülmesini kınadı.

Bu operasyondan önce ise matematik öğretmeni olan Muhammed el-Hüseyni’nin öldürülmesi yaşanmıştı. İsrail ordusu, Hüseyni’nin Hizbullah’a bağlı topçu biriminde askeri bir sorumluluk üstlendiğini ileri sürdü. Lübnan Öğretmenler Sendikası, Hüseyni için taziye yayımlayarak saldırının ‘işgalin sivilleri hedef alma siciline eklenen yeni bir suç’ olduğunu vurguladı.

Güvenlik kaynakları, son dönemdeki suikastların münferit güvenlik eylemleri olarak değerlendirilemeyeceğini, aksine İsrail’in hedef bankasında planlı bir dönüşümün parçası olduğunu belirtiyor. Kaynaklar, Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, mevcut değişimin ‘Hizbullah çevresi içinde kimsenin dokunulmazlığı olmadığı’ mesajını vermeyi amaçladığını; bunun da korku yaymayı, toplumsal çevreyi parçalamayı ve söz konusu çevreyi zorunlu olarak örgütten uzaklaşıp ona yönelik desteği ve medya örtüsünü geri çekmeye itmeyi hedeflediğini ifade etti.

Hedeflerin coğrafyası, doğasından daha önemlidir

Operasyonların genişletilmesi Nureddin ve Hüseyni ile sınırlı kalmazken, mühendisler ve bazı toplumsal figürlerin de hedef alındığı belirtiliyor. İsrail, bu kişilerin günlük ve kamuoyuna açık mesleklerinin yanı sıra askeri görevler üstlendiklerini öne sürerek söz konusu saldırıları gerekçelendiriyor. Emekli Tuğgeneral Hasan Cuni ise İsrail’in saldırıların sertlik düzeyini her alanda yükselttiği görüşünü dile getirdi. Cuni’ye göre bu artış, hedef alınan bölgeler ve kullanılan silahların yanı sıra, suikastların niteliğinde de kendini gösteriyor. Son dönemde saldırıların yalnızca savaşçılara değil, çatışmalara fiilen katılmayan ancak Hizbullah etkinliklerinde öne çıkan, bu etkinliklere katılan ya da destekleyici konumda bulunan kişilere de yöneldiğine dikkat çekti. Cuni, bu politikanın amacının ‘hedefin önemine bakılmaksızın, günlük bir öldürme takvimi doğrultusunda saldırıların sürekliliğini sağlamak’ olduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı: “Görünen o ki hedeflemenin coğrafyası, niteliğinden daha önemli hale geldi. İsrail planına göre, güvenlik ortamını bozmak ve toplumu korkutmak amacıyla farklı bölgelerde düzenli suikastlar gerçekleştirilmesi öngörülüyor.”

Hizbullah’ın çevresine uygulanan baskı

Cuni, hedef alınan kişilerin artık İsrail açısından önem taşımadığını, asıl amacın suikastların sürdürülmesi olduğunu savundu. Cuni’ye göre hedef bankası, Hizbullah’a destek veren herhangi bir kişinin yeterli görülmesiyle on binlerce kişiyi kapsayacak şekilde genişliyor. Bu durumun ‘zararın dozunu artırma’ çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini belirten Cuni, köyleri hedef alan saldırılarda yüksek etkili silahların kullanıldığına ve bunun geniş çaplı ve ağır yan hasara yol açtığına dikkat çekti.

Cuni, yaşananların Hizbullah’a, onun toplumsal çevresine ve devlete yönelik baskıyı kademeli olarak artırmayı amaçlayan bir stratejiyle uyumlu olduğunu ifade etti. Bu stratejinin, çevre ile Hizbullah arasındaki ayrışmayı derinleştirmeyi hedeflediğini belirten Cuni, İsrail’in bazı kopuşları, hoşnutsuzlukları ve Hizbullah kararlarına yönelik itirazları, özellikle Hizbullah ile Emel Hareketi arasındaki gerilimleri izlediğini öne sürdü. Cuni’ye göre bu yaklaşım, toplumsal çevreyi zorlayarak onu ‘direniş’ kavramından uzaklaştırmayı amaçlayan bilinçli bir baskı politikasını yansıtıyor.

dfrgt
İsrail'in Lübnan'ın güneyine düzenlediği hava saldırıları sonrasında yükselen duman (AFP)

Cuni ayrıca İsrail’in sert tepkilerini, Hizbullah Genel Sekreteri’nin silaha bağlılık vurgusunu artıran ve İsrail’e boyun eğmeyi reddeden konuşmalarına bir karşılık olarak değerlendiriyor. Bu nedenle, söz konusu konuşmaların ardından genellikle daha sert askeri ve güvenlik adımlarının geldiğini belirtiyor.

Öte yandan üniversite öğretim üyesi Ali Murad, daha önce yerel kamuoyunda tanınmış ve aktif sayılmayan kişilerin hedef alınmasının, İsrail’in Hizbullah üzerindeki baskıyı artırma konusundaki ısrarını ortaya koyduğunu dile getirdi. Murad’a göre bu operasyonlar, istihbarat savaşı boyutunu da yansıtıyor; zira örgütün gizli çalışma yapısını yeniden gözden geçirdiği ya da alternatif yapılanmalar oluşturmaya çalıştığı bir dönemden geçtiği izlenimi doğuyor. Murad, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, kesin olarak söylenebilecek noktanın ‘İsrail’in Lübnan’daki istihbarat kapasitesinin hâlâ çok yüksek olduğu’ olduğunu vurguladı. Murad, İsrail’in Hizbullah’ı halen görece açık bir örgüt olarak gördüğünü, bunun da örgüt unsurlarını farklı güvenlik düzeylerinde sürekli bir açıkta kalma durumuyla karşı karşıya bıraktığını ifade etti. Murad, bu tablonun, Hizbullah’ın bu tür sızmalarla başa çıkma kapasitesi ve özellikle üst düzey yöneticilerin daha önce ağır darbeler almasının ardından, alt kademelerde güvenlik baskısının sürmesine ne ölçüde dayanabileceği konusunda ciddi soru işaretleri yarattığını belirtti.


ABD, İran'ı Irak hükümeti müzakerelerinden dışlamaya hazırlanıyor

Irak'taki Koordinasyon Çerçevesi İttifakı, bazı çekincelere rağmen Nuri el-Maliki'yi başbakanlık için aday gösterdi (AP)
Irak'taki Koordinasyon Çerçevesi İttifakı, bazı çekincelere rağmen Nuri el-Maliki'yi başbakanlık için aday gösterdi (AP)
TT

ABD, İran'ı Irak hükümeti müzakerelerinden dışlamaya hazırlanıyor

Irak'taki Koordinasyon Çerçevesi İttifakı, bazı çekincelere rağmen Nuri el-Maliki'yi başbakanlık için aday gösterdi (AP)
Irak'taki Koordinasyon Çerçevesi İttifakı, bazı çekincelere rağmen Nuri el-Maliki'yi başbakanlık için aday gösterdi (AP)

ABD'den gelen bir mektup, Nuri el-Maliki'nin Irak başbakanı olma girişimini bozdu. Bu, yeni hükümetin kurulması için yapılan müzakerelerden Tahran'ı dışlamak amacıyla atılan adımların bir parçasıydı.

Pazartesi günü yapılan toplantıda sunulan mektupta, “İran'ın onayladığı” bir hükümete doğru ilerlemenin Irak'ı izolasyona ve yaptırımlara maruz bırakacağı uyarısında ve bu hükümetle ilişki kurulmayacağı tehdidinde bulunuldu.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre mektupta, Maliki'nin adaylığının, onun başkanlık ettiği önceki hükümetlerin olumsuz uygulamalarına geri dönüşün habercisi olduğu belirtilerek, Irak toplumunun tüm bileşenlerini içeren bir hükümetin kurulması gerektiği vurgulandı.

Amerikan tarafının gerilimi artıran girişimi, Bağdat ve Erbil'deki siyasi liderlerle temasları da içeriyordu. Bunlar arasında ABD'nin özel temsilcisi Tom Barrack'ın Demokrat Parti lideri Mesud Barzani'yi araması da vardı. Bu gelişmeler, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ertelenmesine ve Maliki'nin atanmasının önünü açan anlaşmanın bozulmasına katkıda bulundu.

“Hukuk Devleti” koalisyonunun liderlerinden biri, el-Maliki'nin adaylık kozunun “artık işe yaramayabileceğini, ancak sonuna kadar manevra yapıp fırsatını korumaya çalışacağını” söyledi.