Filistinliler ne silahlı direnişte ne de müzakerede başarılı oldu

Filistinlilerin bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey, kendi gerçekliklerinin ve yeteneklerinin farkına varmak.

İsrail’in 11 Mayıs 2023’te Gazze Şeridi’ne düzenlediği bombalama ardında büyük bir enkaz bıraktı. (AFP)
İsrail’in 11 Mayıs 2023’te Gazze Şeridi’ne düzenlediği bombalama ardında büyük bir enkaz bıraktı. (AFP)
TT

Filistinliler ne silahlı direnişte ne de müzakerede başarılı oldu

İsrail’in 11 Mayıs 2023’te Gazze Şeridi’ne düzenlediği bombalama ardında büyük bir enkaz bıraktı. (AFP)
İsrail’in 11 Mayıs 2023’te Gazze Şeridi’ne düzenlediği bombalama ardında büyük bir enkaz bıraktı. (AFP)

Macid Kayali

Filistinliler, haklı ve meşru haklarını geri alma konusunda İsrail ile 75 yıl önce kurulmasından bu yana inatla, güreşin her türlü yöntemini denediler. Öyle ki ‘gerilla operasyonlarından, halk intifadalarına, füze savaşlarına, bombardımanlara, uçak kaçırmalara, ayrıca diplomasi, müzakere, anlaşma ve taviz verme’ yollarına kadar çok sayıda faaliyette bulundular.

Fedakarlıkları ve kahramanlıklarına yönelik takdirimizle birlikte, ancak hiçbirinde başarıya ulaşamadılar ve kaybeden olarak kalmaya devam ettiler.

Bunun karşısında İsrail, barışçıl ve askeri, halkçı ve gerilla Filistin mücadelesinin her şeklini kontrol altına almayı veya asimile etmeyi ve onları ortadan kaldırmayı başardı. Böylece Filistinlilerin önüne geçti, hiçbir seçeneğe yatırım yapmalarına izin vermedi ve onlara fahiş bedeller ödetti.

Bahsimiz, bir tarafın tarafını tutarak fayda vermez. Dolayısıyla 58 yıllık çağdaş Filistin Kurtuluş Hareketi’nin (göreceli olarak da olsa) yapılan fedakarlıklara eşdeğer kazanımlar elde edemediği gerçeğini tartışmakta fayda var. 1970’li yılların ortalarında kuruluşuyla ilk on yılında elde ettiği kazanımları yemeye veya çarçur etmeye devam etti, yani son 48 yıldan bu yana herhangi bir gerçek başarıya yenisini eklemeyi bıraktı. Örneğin; “Bugün Filistin halkının birliği nerede?”, “Filistin Kurtuluş Örgütü nerede?” ve “Filistinliler için kapsayıcı ulusal hedef nerede?” diye sorabiliriz.

Yani Filistinliler, mevcut uluslararası ve bölgesel koşullarda, fedakarlıklarını ve kahramanlıklarını ne askeri ne halk araçlarıyla ne ayaklanmalarla ne de müzakerelerle sonuçlandıramadı. Tam tersine bu durum, onlardan çok şey istedi. Ama yeni ve farklı siyasi ve mücadele anlayışları temelinde. Bu çerçevede şunlar söylenebilir:

İlk olarak; bu koşullar altında ister dış taraflar ister belirli bir mücadele veya siyasi seçenek, ne olursa olsun, hayalleri ve bahisleri reddetmek ve yeteneklerini abartmamak ve parçalanmış bir halk olarak durumlarındaki organik zayıflığın farkına varmak gerekiyor. Onlar, birkaç ülkenin egemenliğine tabi. Kaynakları yok. İsrail egemenliği kapsamında yaşıyorlar. Bu noktada örneğin, İsrail’e karşı savaşan Filistinliler ile orada çalışan Filistinliler arasındaki çelişki ne anlama geliyor? Peki İsrail tarafından bombalanan Gazze ile temel ihtiyaçlarını İsrail’den sağlamak için İsrail’le geçişlere ihtiyaç duyan Gazze arasında? O halde sakinliğin veya ateşkesin anlamı ne? Bir yerleşim yerini kökünden söküp atmak, Kalandiya geçişini (Ramallah ile Kudüs arasında) aşmak veya Erez ve Kerem Ebu Salim geçişlerini devre dışı bırakmak mümkün değilken, ‘Cabbarin halkı’, ‘İsrail'in ayakları altında titreyen yer’ hakkında nasıl konuşabiliriz? Buradaki ana fikir, zayıf insanların zayıflıklarını kuruntular ve sloganlarla telafi etmeye çalışmasıdır.

Fotoğraf Altı: Çok sayıda Filistinli, işgal altındaki Batı Şeria’dan Kalandiya geçidi yoluyla İsrail’e geçerken ciddi zorluklarla karşılaşıyor. (AFP)
Çok sayıda Filistinli, işgal altındaki Batı Şeria’dan Kalandiya geçidi yoluyla İsrail’e geçerken ciddi zorluklarla karşılaşıyor. (AFP)

İkinci olarak; başından beri silahlı mücadele fikri, 1960’lı yılların ortalarında, Arap rejimlerinin, özellikle de ‘çember devletlerin’ ‘Filistin’in kurtuluşu için savaşmaya ya da İsrail ile güreşmeye’ dayalı yanlış bir varsayımdan başladı. Ama bu bahsin, beyhude olduğu erkenden ortaya çıktı. Rejimler bu duruma dikkat etmedi. Ayrıca kendi aralarında farklı olmalarının yanı sıra zayıflar. Bu da bizi, Filistin ulusal hareketinin, mücadelesinde bir dereceye kadar meyve toplamak için gerekli kuluçka makinesinden yoksun olduğu sonucuna götürüyor.

Üçüncü olarak; İsrail, yalnızca askeri açıdan değil, siyasi, ekonomik ve teknolojik açıdan da (çember ülkeler karşısında bile) daha güçlü olduğu için, Filistinlilere karşı daha fazla güce sahip. Başta ABD olmak üzere Batı ülkelerinin koruma ve desteğinden yararlanıyor ve nükleer silahlara da sahip. Örneğin Saddam rejiminin Kuveyt’i ve Rusya’nın da Ukrayna’yı almasını engelleyen uluslararası sistem, İsrail’in tehdit edilmesine izin vermeyecektir. Hatta meşru müdafaa bahanesiyle Filistinlilere zarar verecek tehlikeli adımlar atmasına bile izin verebilir.

Dördüncü olarak, uluslararası düzeyde İsrail, başta Çin, Rusya ve Hindistan olmak üzere Filistin halkına dost olan dünyanın belli başlı ülkeleri ile yakın ve seçkin ilişkiler kazanmıştır. Bu ilişkiler, bilim ve teknoloji alanlarındaki mükemmellikleri nedeniyle farklı kıtalardaki diğer ülkeleri de içeriyor.

Dolayısıyla Filistin ulusal hareketinin sorunu, ne kendi yeteneklerinin ne de çevresindeki dünyanın farkına varamaması ve yeteneklerini abartmasıdır. Ayrıca neredeyse altmış yıldır, net, uygulanabilir, sürdürülebilir ve yatırım yapılabilir bir askeri strateji olmaksızın, mücadelesini askeri yollarla veya müzakereler yoluyla yürütmektedir.

Bu çerçevede acı verici bir dürüstlükle söylemek gerekirse; Filistinliler arasında en etkili ve uygun mücadele biçimleri hakkında tartışmanın veya fikir ayrılığına düşmenin bir anlamı yok. Çünkü temelden, yani stratejiden, Arap kuluçka makinesinden ve uygun uluslararası koşullardan yoksunlar. Emeklerin, çekilen acıların, fedakarlıkların ve kahramanlıkların takdiri bir yana var olan tek şey, silahlı mücadelelerinin ve müzakerelerinin tecrübeler, arzular ve yanlış bahisler üzerine ortaya koyulduğu, siyasette ve askeriyede kazanımları nispi maliyet ve getiriyi hesaplamadan sadece haklarına, inatçılığına ve fedakârlık istekliliğine dayalı olduğudur. Ayrıca şu soruya da cevap verilmemektedir; Neredeydik ve neredeyiz? Şu ya da bu deneyimden sonra ne elde edildi? Ürdün, Lübnan, Gazze ve Batı Şeria’da ne oldu? Kim sorumlu? Bir münakaşa, çalışma merkezi ve karar üretme merkezi yok mu? Gruplar, kendi içine kapanmış bir aşiret gibi hareket ediyor. Ellerinden geldiğince her yerde güçlerini empoze ediyor. Dar görüşlülüklerini ortaya çıkaran eleştirileri, hesap vermelerini engelliyor ve sorumluluktan kaçmalarına neden oluyor. Ayrıca güvenlik ve milis aygıtlarıyla, sivil toplumun canlılığını baltalamış ve İsrail’e karşı zayıflamış durumdalar.

Yaser Arafat, 1993’te Beyaz Saray’da Oslo Anlaşması’nı imzaladıktan sonra İzak Rabin ile el sıkıştı. (AFP)
Yaser Arafat, 1993’te Beyaz Saray’da Oslo Anlaşması’nı imzaladıktan sonra İzak Rabin ile el sıkıştı. (AFP)

Aynı şekilde en etkili, en iyi ve olası mücadele biçimleri hakkında tartışmanın da bir anlamı yok. Çünkü Filistinliler, özellikle bir otoriteye dönüşmelerinden, Filistin halkının ve topraklarının parçalanmasından ve davalarının tasfiye edilmesinden sonra artık ulusal projelerinin dayandığı ulusal gruplardan yoksundur. Aynı şekilde herhangi bir kapsayıcı ulusal projenin, insanlar, arazi ve amaç arasındaki uyumdan başlaması gerekiyor. İkinci olarak Filistinliler, artık yetmişli yılların ortalarında FKÖ’nün sahip olduğu gibi, Filistinlilerin birleşik bir bölge eksikliğini telafi etmeye çalışan siyasi bir varlık olarak kapsamlı bir siyasi varlığa sahip değiller.

Bu noktada ana fikir, bu koşullarda önceliğin, Filistin halkının enerjilerini kullanarak ekonomiyi geliştirmemek ve onları, ‘fedakarlıkları, kahramanlıkları, ıstırapları ve siyasi başarıları arasında göreli de olsa bir tür paralellik kurmalarını sağlayacak daha iyi veriler bulunana kadar’ yatırım yapılamayacak mücadele biçimlerine sokmamak olduğudur. Bu koşullarda müzakerelerin, gösterilerin, beyanların Filistin’in bir karışını özgürleştirmediği doğruysa bu gerçek, silahlı mücadele, füze savaşları ve bombalı operasyonlar için de geçerli. Bu nedenle Filistinliler için ulusal evlerini inşa etmeye odaklanmak daha faydalıdır ve yapılabilirdir. Ayrıca bu odaklanma, yalnızca analize göre değil, ‘halkın, toprağın ve davanın birliğinden kaynaklanan, kapsayıcı ulusal varlığını temsili, militan ve kurumsal temeller üzerinde inşa eden ve halk ayaklanması modelini benimseyen kapsamlı bir ulusal vizyona’ göre, ‘halkın kabiliyetine ve dayanma yeteneğine’ göre, ‘etkinliğini ispatlamış olan birinci intifadanın modeline’ göre, ‘sonuç vermeyecek diğer her türlü yol ve iddiaya’ göre ve ‘bugün acı ve pahalı tecrübelere’ göre olmalıdır.

İdrak edilmesi gereken nokta bir de şu: Kendi lehine uluslararası ve Arap koşulları altında kurulan İsrail, kendisi için elverişsiz ve Filistinliler için elverişli olan uluslararası ve Arap koşulları dışında sona eremez. ‘Savaşlar arası savaş’ meselesine gelince; Filistinlileri üstün oldukları kareye, kendisini kurban olarak sundukları kareye ve İsrail toplumunun birliğini garanti eden ve dış tehdit dedikleri şeye karşı sinirlerini güçlendiren kareye sürüklemek İsrail’in oyunudur. Çünkü bu olmadan İsrail, çelişkileri ve dış baskılarla yaşayan ve acı çeken sıradan bir ülke olurdu.

Kısaca, Filistinlilerin bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey, kendi gerçekliklerinin ve yeteneklerinin farkına varmak, açık, uygulanabilir, sürdürülebilir ve yatırım yapılabilir bir halk direnişi stratejisi formüle etmek, düşmanını tüketmek ve kendi halkının tükenmesini kolaylaştırmamaktır. ‘Çatışma kuralları’, ‘caydırıcılık dengesi’, ‘meydan birliği’, ‘deprem’ gibi Kudüs’teki Bayrak Yürüyüşü’nde (18 Mayıs) tanık olduğumuz iddiasız direnişler, daha önceki deneyimler, sükûnet ve ateşkes koşulları kağıttaki mürekkep olarak kalmıştır.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Majalla’dan çevrildi.



DEAŞ mahkumları Irak'ın güvenliğini tehdit ediyor

7 Şubat 2026'da Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'nin banliyölerinde, DEAŞ tutuklularını taşıyan bir ABD konvoyu (AFP)
7 Şubat 2026'da Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'nin banliyölerinde, DEAŞ tutuklularını taşıyan bir ABD konvoyu (AFP)
TT

DEAŞ mahkumları Irak'ın güvenliğini tehdit ediyor

7 Şubat 2026'da Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'nin banliyölerinde, DEAŞ tutuklularını taşıyan bir ABD konvoyu (AFP)
7 Şubat 2026'da Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'nin banliyölerinde, DEAŞ tutuklularını taşıyan bir ABD konvoyu (AFP)

Güvenlik kaynakları, DEAŞ mahkumlarının Suriye'den Irak'a nakledilirken Iraklı gardiyanları tehdit ettiklerini ve hapishanelerden kaçtıktan sonra onları öldüreceklerine dair yemin ettiklerini açıkladı.

Bu durum, Irak'ın hükümetin ulusal güvenliği korumak için önleyici hamle olarak nitelendirdiği yeni bir grup tutukluyu kabul etmesiyle eş zamanlı olarak ortaya çıktı.

Güvenlik kaynakları Şarku’l Avsat'a, "tutukluların çoğunun Bağdat ve Hilla'daki hapishanelerde ve gözaltı merkezlerinde tutulduğunu" belirtti; bu iki bölge de ağır güvenlik önlemleriyle korunan gözaltı tesislerine sahip.

"Terörle Mücadele Servisi'nin nakil ve dağıtımı denetlediğini" belirten kaynak, "mahkumların ellerinin ve ayaklarının kelepçelendiğini ve yüzlerinin örtüldüğünü", "bazılarının kaçmayı başarmaları halinde gardiyanları ölümle tehdit ettiğini" açıkladı.

Kaynaklar, "mahkumlarla konuşmayı veya onlarla etkileşim kurmayı kesin olarak yasaklayan emirler olduğunu" ve "gardiyanların çoğunun mahkumların hangi milletlerden geldiğinden habersiz olduğunu" ifade etti.


Suriye'nin güneyinde bir güvenlik görevlisi dört kişiyi öldürdü

Süveyda'da Suriye İç Güvenlik Güçlerine ait bir kontrol noktası (Arşiv-Reuters)
Süveyda'da Suriye İç Güvenlik Güçlerine ait bir kontrol noktası (Arşiv-Reuters)
TT

Suriye'nin güneyinde bir güvenlik görevlisi dört kişiyi öldürdü

Süveyda'da Suriye İç Güvenlik Güçlerine ait bir kontrol noktası (Arşiv-Reuters)
Süveyda'da Suriye İç Güvenlik Güçlerine ait bir kontrol noktası (Arşiv-Reuters)

Suriye yetkilileri, ağırlıklı olarak Dürzi nüfusun yaşadığı Süveyda vilayetinde dört sivilin ölümüne ve bir kişinin de ağır yaralanmasına neden olan silahlı saldırıyla ilgili şüpheyle bir İç Güvenlik Kuvvetleri mensubunu gözaltına aldı.

Resmi haber ajansı SANA, Süveyda İç Güvenlik Şefi Hüseyin el-Tahhan'ın şu sözlerini aktardı: "Süveyda kırsalındaki el-Matouna köyünde korkunç bir suç işlendi ve dört vatandaş öldü, bir kişi de ağır yaralandı."

El-Tahhan, “bir mağdurla iş birliği içinde yapılan ilk soruşturmalar, şüphelilerden birinin bölgedeki İç Güvenlik Müdürlüğü personeli olduğunu ortaya koydu” açıklamasını yaptı ve “memur derhal gözaltına alındı ve yasal işlemlerin tamamlanması için soruşturmaya sevk edildi” ifadelerini kullandı.

Güney Suriye'deki Dürzi azınlığın kalesi olan Süveyda Valiliği, 13 Temmuz'dan itibaren bir hafta boyunca Dürzi silahlı gruplar ile Bedevi savaşçılar arasında çatışmalara sahne oldu, hükümet güçlerinin ve ardından Bedevilerin yanında yer alan silahlı aşiret mensuplarının müdahalesiyle kanlı çatışmalar yaşandı.

20 Temmuz'da ateşkes sağlandı, ancak durum gerginliğini korudu ve Süveyda'ya erişim zorlaştı.

Bölge sakinleri, hükümeti eyaleti kuşatma altına almakla suçlarken, on binlerce insan yerinden edildi; Şam ise bu suçlamayı reddediyor. O zamandan beri birkaç yardım konvoyu bölgeye girdi.

Süveyda valiliğindeki iç güvenlik başkanı, "kurbanların ailelerine en içten taziyelerini" ileterek, "vatandaşlara karşı yapılan her türlü ihlalin kesinlikle kabul edilemez olduğunu ve halkın güvenliğini ve emniyetini tehdit eden hiçbir eyleme müsamaha gösterilmeyeceğini" vurguladı.


İsrail ordusu, Gazze'de kendi adına çalışan 5 milis gücüne sahip olmakla övünüyor

 Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)
Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)
TT

İsrail ordusu, Gazze'de kendi adına çalışan 5 milis gücüne sahip olmakla övünüyor

 Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)
Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)

İsrail ordusu, Gazze Şeridi’nde Hamas’a karşı faaliyet gösteren 5 Filistinli milis grubun oluşturulmasıyla övünürken, iktidardaki sağ çevreler bu grupların rolü konusunda uyarılarda bulunuyor. Sağcı çevreler, bu tür yapılanmaların en iyi ihtimalle para hırsıyla hareket ettiğini, daha fazla ödeme yapan bir taraf bulmaları hâlinde İsrail’e karşı da dönebilecekleri görüşünü dile getiriyor.

Ordu bu eleştirilere verdiği yanıtta, söz konusu güçlerin yakından izlendiğini ve dikkatli davranıldığını vurguladı. Açıklamada, bu milislerin bugün “sarı hat” olarak adlandırılan bölgede Hamas hücrelerine karşı görevler yürüttüğü, bu görevlerin İsrail ordusu tarafından yapılması hâlinde askerlerin hayatının ciddi risk altına gireceği ifade edildi.

Ordu, bu grupların Hamas’a yönelik suikastlar gerçekleştirdiğini ve onları kamuoyu önünde küçük düşürdüğünü ileri sürdü.

Ancak sağ kanat bu değerlendirmelere temkinli yaklaşıyor. Bu milislerin kişisel çıkarlara, aşiretler arası çatışmalara ve suç çeteleri arasındaki rekabete dayandığını savunan sağcılar, bu yapılarla güvenli ilişkiler kurulamayacağını belirtiyor.

Gazze’de silahlı bir milis gruba liderlik eden ve yakın zamanda öldürülen Yasir Ebu Şebab (Yediot Aharonot)

Gazze’de silahlı bir milis gruba liderlik eden ve yakın zamanda öldürülen Yasir Ebu Şebab (Yediot Aharonot)

İsrailli kaynaklara göre Gazze’de hâlihazırda faaliyet gösteren 5 silahlı milis grubu bulunuyor: İlki kuzeyde Beyt Lahiya bölgesinde ve Eşref el-Mansi tarafından yönetiliyor. İkincisi Gazze kentinin kuzeyindeki Şucaiyye Mahallesi yakınlarında, lideri Rami Adnan Halis. Üçüncüsü orta kesimde Deyr el-Belah civarında ve Şevki Ebu Nasira tarafından yönetiliyor. Dördüncüsü Han Yunus’ta, lideri Husam el-Esdal. Beşinci milis ise Refah’ta faaliyet gösteriyordu ve Yasir Ebu Şebab tarafından yönetiliyordu; Şebab’ın öldürülmesinin ardından yerini Gassan ed-Dehini aldı. Gazze’de son dönemde ed-Dehini’nin bir suikast girişiminde yaralandığına dair söylentiler yayıldı.

Yediot Aharonot gazetesine konuşan güvenlik kaynakları, kuzey ve güneyde faaliyet gösteren milislerin aşiretlere dayandığını ve suç geçmişi olan kişiler tarafından kontrol edildiğini belirtirken, orta kesimdeki iki grubun liderlerinin geçmişte Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ile bağlantılı isimler olduğunu belirtti. Bu nedenle söz konusu iki grubun ulusal saiklerle hareket ediyor olabileceği ve İsrail ordusunun aslında Filistin çıkarları doğrultusunda kullanılıyor olabileceği ihtimali dile getirildi.

Gazete, İsrail çevrelerinde bu silahların kontrolden çıkabileceği ve ister milis liderlerinin elinden çıksın isterse bölgedeki diğer tarafların eline geçsinler, işgal ordusuna karşı kullanılmaları olasılığı konusunda endişeler olduğunu belirtti.

Han Yunus’ta İsrail yanlısı bir milis grubuna liderlik eden Husam el-Esdal (Filistin Basın Ağı sayfası)Han Yunus’ta İsrail yanlısı bir milis grubuna liderlik eden Husam el-Esdal (Filistin Basın Ağı sayfası)

Gazete ayrıca, işgal ile iş birliği yapan Gassan ed-Dehini’nin yayımladığı ve Hamas ile direniş güçlerini tehdit ettiği videoya da değindi. Videoda ed-Dehini’nin, Refah’ta İsrail hava desteği altında esir alınan Kassam Tugayları saha komutanı Edhem el-Aker’e hakaret ettiği görülüyor. Videoda ed-Dehini’nin, Gazze’de daha önce bulunmayan kamuflajlı askeri üniforma ve kurşun geçirmez yelek giydiği, nadir ve pahalı bir sigara içtiği, arka planda ise modern “pick-up” araçların ve yakın mesafede İsrail askeri mevzisi olduğu tahmin edilen bir binanın yer aldığı ifade edildi.

Öte yandan, CNN ve Wall Street Journal, İsrail kaynaklarına atıfta bulunarak, İsrail’in bu milisleri çok sayıda tüfek ve mühimmatla silahlandırdığını yazdı. Bu durum, Oslo Anlaşmaları döneminde İsrail’in Filistin Yönetimi’ne silah edinme izni vermesini ve sağ kesimin o dönemde dile getirdiği “Onlara silah vermeyin” sloganını hatırlattı.

Wall Street Journal, yedek subaylara dayandırdığı haberinde, İsrail’in Hamas’a karşı faaliyet gösteren bu milislere yaptığı yatırımları artırdığını, askeri teçhizat sağladığını, üyelerini İsrail’deki hastanelerde tedavi ettirdiğini ve ailelerine destek verdiğini belirtti. Gazete, bu kişilerin bazılarının Filistin Yönetimi ile bağlantılı olduğunu, özellikle Refah’taki bazı unsurların ise suç kayıtlarının bulunduğunu yazdı.

Gazze’deki Cibaliye Mülteci Kampı’nda Hamas’a bağlı Kassam Tugayları mensuplarının önünde duran Filistinli bir çocuk (Arşiv – EPA)Gazze’deki Cibaliye Mülteci Kampı’nda Hamas’a bağlı Kassam Tugayları mensuplarının önünde duran Filistinli bir çocuk (Arşiv – EPA)

Haberde, İsrail’in bu gruplara yakıt, gıda, araç, hatta sigara sağladığı; onları İsrail askerlerine yakın “sarı hat” bölgesinde konuşlandırmaya yardımcı olduğu ve bu desteğin maliyetinin İsrail güvenlik bütçesinden on milyonlarca şekele ulaşabileceği ifade edildi.

Şarku’l Avsat’ın Yediot Aharonot'tan aktardığına göre İsrail güvenlik kurumları içinde bu milislerin desteklenmesi konusunda görüş ayrılığı bulunuyor. Destekleyenler, bu yaklaşımın Hamas’a karşı taktiksel fayda sağladığını ve askerler üzerindeki riski azalttığını savunurken; karşı çıkanlar, silahların başka ellere geçmesi ya da bazı unsurların Filistin toplumuna yeniden entegre olabilmek için İsrail’e karşı dönmesi ihtimaline dikkat çekiyorlar.

Gazete, bu milislerin Hamas ve askeri kanadıyla baş edebilecek birleşik örgütsel yapıya sahip olmadığını, fiilen sadece İsrail ordusu ve Şin Bet’in denetimi altında hareket ettiklerini vurguladı.

Sonuç bölümünde Yediot Aharonot, bu grupların kısa vadeli taktik çözüm sunabileceğini, özellikle geniş çaplı yıkım operasyonları öncesinde Hamas mensuplarını tünellerde veya enkaz altında aramak için kullanılabileceğini belirtti. Ancak, örgütsel çatıdan yoksun bu yapıların Hamas’ın yerine geçme şansının bulunmadığını, Hamas’ın ateşkes sürecinde gücünü yeniden toparladığını ve kontrolünü pekiştirdiğini kaydetti.

Gazeteye konuşan sağcı bir siyasi kaynak, bu milislerin İsrail’e Lübnan Savaşı’nı hatırlattığını belirtti. O dönemde İsrail’in Filistin Kurtuluş Örgütü’ne ve daha sonra Hizbullah’a karşı Lübnanlı milisleri devreye soktuğunu hatırlatan kaynak, bu milislerin Sabra ve Şatilla mülteci kamplarında katliamlar gerçekleştirdiğini ve bunun sorumluluğunun İsrail’e yüklendiğini belirtti. Bu nedenle aşırıya kaçılmaması ve bu tür gruplara bel bağlanmaması gerektiğini vurguladı.