Batı’nın örsü ile Rus vaatlerinin çekici arasında Afrika’nın geleceği

 Afrika başlıklı zirvelerde bölge ülkeleri ile uluslararası arenanın önde gelen yönetimleri arasındaki ilişkiler ön plana çıkıyor.
Afrika başlıklı zirvelerde bölge ülkeleri ile uluslararası arenanın önde gelen yönetimleri arasındaki ilişkiler ön plana çıkıyor.
TT

Batı’nın örsü ile Rus vaatlerinin çekici arasında Afrika’nın geleceği

 Afrika başlıklı zirvelerde bölge ülkeleri ile uluslararası arenanın önde gelen yönetimleri arasındaki ilişkiler ön plana çıkıyor.
Afrika başlıklı zirvelerde bölge ülkeleri ile uluslararası arenanın önde gelen yönetimleri arasındaki ilişkiler ön plana çıkıyor.

Remzi İzzeddin Remzi

Afrika, geçtiğimiz temmuz ayı boyunca artan bir uluslararası ilgiye mazhar oldu. Bu ilgi, şu iki durumdan dolayı hız kazandı: İkinci Rusya-Afrika Zirvesi ve Nijer’deki darbe. Bu iki olayın Kıta’nın geleceği için yansımaları beraberinde getirmesi muhtemel.

Zirve, Afrika için ikinci mücadelenin yoğun bir şekilde sürdüğünü teyit etti. İlk mücadele, 1885-1914 yılları arasındaki dönemde gerçekleşmişti. Nijer’deki darbe ise Afrika’nın gelecekte izleyeceği siyasi yola dair soru işaretleri doğuruyor.

Bu iki gelişme de gerek zirveyle doğrudan gerekse darbeyle dolaylı olarak Rusya ile bağlantılı. Nitekim olayların gelişme biçimleri, Rusya’nın Afrika’da oynamayı arzuladığı rolü etkileyecek. Ama bu iki gelişmenin etkisine dair yargıda bulunmak için henüz erken. Zira zirvenin etkisi, Afrika ülkeleri ile Rusya’nın sonuç belgelerinde açıklanan beklentilerinin pratik uygulamalara nasıl dönüştürüldüğüne bağlı olacak.

sadew
St. Petersburg’daki Rusya-Afrika zirvesinde dalgalandırılan bayraklar. (Reuters)

Bu olayların geleceğe ve Afrika’ya etkisini ölçmek için kıtanın son iki asırdaki tarihine müracaat etmek faydalı olabilir. Kıta için ilk çekişme, Avrupalı sömürgeci güçlerin zengin doğal kaynaklarını sömürmek için kıtayı böldüğü dönemde yaşandı. Daha sonra, 20’nci yüzyılın geri kalanında Afrika, siyasi bağımsızlık mücadelesine girdi. Bu aşamada birçok ekonomi ve yönetim modeli denendi. Ancak çoğu başarısızlıkla sonuçlandı. Afrika, Soğuk Savaş sırasında Doğu ile Batı arasındaki rekabette de ikincil bir noktaydı. Tüm bunlar, Afrika’nın gerçek potansiyellerini gerçekleştirmesine engel oldu.

Afrika ülkelerinin çoğu, Birleşmiş Milletler’de de olmak üzere, Ukrayna konusunda Rusya karşıtı tavrı almaktan kaçınsa da Rusya ile ilişkilerinde bir güvensizlik duygusu oluşmaya başladı.

Bununla beraber 21’inci yüzyılın başından itibaren Afrika, yeniden uluslararası ilgi dairesine girdi. Bu yeni durumu ‘Afrika uğruna ikinci mücadele’ olarak adlandırabiliriz. Ama bu sefer mücadele, Afrika’nın doğal kaynaklarının sömürülmesiyle sınırlı olmayıp, aynı zamanda Afrika pazarlarına erişimi, oradaki işgücünü ve Atlas Okyanusu ile Hint Okyanusu’ndaki ana deniz ticareti ve iletişim hatları boyunca uzanan ticaret yollarını da kapsıyor.

Dış güçlerin kullandığı araçlar ve koşullar da bu sefer farklılık gösterebilmekle birlikte genel hedefler, büyük oranda aynı: Afrika’nın devasa imkânlarından fayda sağlamak. Ancak bu sefer sonuç, Afrika ülkeleri için sıfır olmayacak. Zira Afrika, ulusal ve kitlesel çıkarlarını temin etmek için kendisini daha iyi bir durumda tutacak şekilde gelişti.  

Temel oyuncular da değişti. Şöyle ki ilk çekişme, Avrupalı güçler arasındaydı. İkincisi ise daha fazla oyuncuyu içeriyor. Kıta’da halen büyük çıkarları olan geleneksel Avrupalı güçlerin yanı sıra bugün Çin, ABD, Japonya ve Rusya da önemli oyuncular arasında yer alıyor. Daha düşük düzeyde Brezilya, Türkiye, Suudi Arabistan Krallığı, Birleşik Arap Emirlikleri ve hatta İran gibi ülkeler de bu bölgeye artan bir şekilde ilgi gösterdi.

Fransa’yı ve Birleşik Krallık’ı dışarıda tutarsak; Rusya’nın Afrika’daki tecrübesi, ana rakiplerine kıyasla çok daha uzun, yoğun ve geniş. Nitekim Sovyetler Birliği, 1950’li yıllardan itibaren Afrika’ya büyük bir ilgi gösterdi ve buradaki sömürgeciliği bitirme sürecine destek oldu. Bu ilgi, 1991 yılında Sovyetler Birliği çökene kadar gelişmeye devam etti.

1960’lardaki bağımsızlıktan sonraki siyasi ve toplumsal kargaşa ile zayıf ekonomik büyüme döneminin ardından 2000 yılında Afrika’nın talihi dönmeye başladı. Bu değişiklik, Rusya ekonomisinin petrol ve gazın yanı sıra emtia artışıyla toparlanmasıyla aynı zamana denk geldi.

Ancak Rusya açısından dönüm noktası, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 2006 yılında gerçekleştirdiği ilk Afrika ziyaretinden sonra oldu. O zamandan bu yana Rusya ile Afrika ülkeleri arasındaki ilişkiler önemli ölçüde büyüdü ve 2019 yılında Soçi’de düzenlenen ilk Rusya-Afrika zirvesiyle doruk noktasına ulaştı. İlk zirve, Rusya için uygun koşullarda gerçekleşmişti. Nitekim ekonomisi gelişmiş ve Rusya, Sovyetler Birliği’nin bir zamanlar elde ettiği konumu geri kazanmasını sağlayacak büyük kaynaklar toplamıştı.

Tasarrufu altındaki geniş kaynaklar, (2014’te Kırım’ın ilhak edilmesinin sonucunda Batı hariç) zaman zaman birbirlerine düşman olan ülkelerin büyük çoğunluğuyla dengeli ilişkiler, Küresel Güney’in büyük bir kısmının taklit etmek istediği siyasi bir model ve Suriye’deki performansıyla güçlenen bir ordu sayesinde Rusya, Afrika’da önemli bir oyuncu ve uluslararası sahada büyük bir güç olarak rolünü geri kazanmaya başladı.

Söz konusu dönemden sonra Rusya, ters rüzgârlarla karşı karşıya kaldı. Önce 2020 yılında Kovid-19 salgını görüldü. Sonra 2022 yılında Ukrayna krizi geldi. Salgın, ilk zirvenin hedef ve beklentilerini boşa çıkardı.

Afrika ülkelerinin çoğu, Birleşmiş Milletler’de de olmak üzere, Ukrayna konusunda Rusya karşıtı tavır almaktan kaçınsa da Rusya ile ilişkilerinde bir güvensizlik duygusu peyda olmaya başladı.

Afrika ülkeleri, savaş sebebiyle tahıl fiyatlarının yükselmesinden orantısız bir şekilde zarar gördü. Bununla birlikte Rusya’nın davranışları da Moskova’nın uluslararası sınırların kutsallığına duyduğu saygı konusunda soru işaretleri uyandırdı. Sınırlara hürmet, Afrika ülkeleri için, Afrika Birliği’nin selefi olan Afrika Birliği Örgütü’nün sözleşmesinde de yer alan temel bir ilkedir.

Batı tarafından 2014 yılına kıyasla daha sert yaptırımlara maruz kalan Rusya, kayıplarını telafi etmek için başka uluslararası etkin taraflara dayanmak zorunda.

Hal böyle olunca aslında 2022’te yapılması planlanan ikinci zirve Temmuz 2023’e ertelendi. Üstelik Rusya için daha az uygun koşullarda yapıldı. Zirve, Rusya ve Çin ile Batı arasında artan rekabet bağlamında şekillendi ki Afrika ülkeleri bu durumdan rahatsızdı. Rusya’nın ana rakipleri biraz daha öncelikliydi. Nitekim Çin, Avrupa Birliği, Türkiye ve ABD, Afrika ile zirvelerini 2021 ve 2022 yılları arasında gerçekleştirdi.

sad
28 Temmuz’da St. Petersburg’da düzenlenen Rusya-Afrika Zirvesi katılımcıları hatıra fotoğrafı çektirdi. (AFP)

Ancak bu defa Rusya’nın Afrika’ya olan ilgisi, ek bir önem ve gereklilik kazandı. Batı tarafından 2014 yılına kıyasla daha sert yaptırımlara maruz kalan Rusya’nın, kayıplarını telafi etmek için başka uluslararası etkin taraflara dayanmaya ihtiyacı var. Bu, yakın zamanda açıklanan Rus dış politikası anlayışına da açıkça yansıyor. Küresel Güney’in temel bir parçası olarak Afrika’ya, çok kutuplu yeni bir küresel sistem oluşturma çabasında önemli bir rol verildi.

Afrika’daki maden zenginliği ve özellikle enerji talebi Rusya’ya, bir kez daha Batılı yaptırımları atlatmak üzere değerli madenler ve nadir topraklar arzını artırmak ve aynı şekilde enerji projelerine ilişkin dış gelirleri güvence altına almak için stratejik öneme sahip bir alan sağlıyor.  

İkinci zirve bu koşullarda yapıldı. Bu yüzden Afrika’nın temsil düzeyinin ilk zirveye göre daha az olması şaşırtıcı değil. İlk zirveye 54 Afrika ülkesi ve 47 devlet başkanı katılmıştı. İkinci zirvede ise 48 ülke vardı ve bunlar arasından 27 tanesi devlet başkanı, başkan yardımcısı veya başbakan tarafından temsil edildi.

Zirvede Rusya, Afrika ile ortak olduğunu düşündüğü şu noktaları vurguladı: çok kutuplu bir dünya düzeni arayışı, güvenlik iş birliği ve terörle mücadele, Batı’dan ekonomik bağımsızlık ve aile değerleri. Afrikalı liderler buna şu noktaları da ekledi: Gıda güvenliği, teknoloji aktarımı, yatırımlar ve ihraç mallarının pazarlara erişimi…

Zirve bildirisinde, Rusya ile Afrika ülkelerinin gerçekleştirmeye çalıştığı şu ortak hedefleri yansıtıyordu: küresel finans yapısının yeniden inşası da dahil olmak üzere daha adil bir çok kutuplu dünya düzeni kurmak, Afrika ülkelerine sömürgeciliğin verdiği zararları tazmin etmek ve sömürgecilerin taşıdığı kültür hazinelerini geri almak, devletlerin egemenliğini baltalamayı amaçlayan yeni sömürgeci politikaların tezahürleriyle yüzleşmek, ticareti, ekonomi ve yatırım iş birliğini ve teknoloji aktarımını artırmak, Afrika Kıtası’nda gıda ve enerji güvenliği temin etmek ve enerji dönüşümü alanında yardımlaşmak başlıklarına vuru yapıldı.

Zirve kararlarını uygulayacak olan Rusya-Afrika ortak eylem planına ek olarak üç hedef daha kabul edildi: Uzayda silahlanma yarışının önlenmesi, bilgi güvenliği alanında iş birliği yapılması, terörle mücadele alnında iş birliğinin güçlendirilip kalıcı yeni bir Rusya-Afrika güvenlik mekanizması oluşturulması. Ayrıca yıllık olarak bir Rusya-Afrika parlamento forumu düzenlenecek. Zirvede Rusya’nın Afrika ülkelerinin borç yükünü azaltmak için 90 milyondan fazla ödenek tahsis edeceği duyuruldu. Moskova, 23 milyar dolarlık borcunu sildi ve böylece Afrika ülkelerinin Moskova’ya olan borçlarının yüzde 90’ını kapattı.  

Çin’in, ABD’nin ve AB’nin düzenlediği zirvelerin yanı sıra Rusya ile Afrika arasındaki zirveler, Afrika’yı büyük güçler arasındaki rekabet sahasına itti.

Yabancı oyuncular, Afrika’yla olan ilişkilerine gitgide daha fazla umut bağlarken Afrika ülkelerinin de bu güçler arasındaki rekabetten devşirmek istediği faydalara ilişkin umutları var. Bu beklentiler ve umutlar arasındaki etkileşim, Afrika’nın geleceğini belirleyecek.

Çin’in, ABD’nin ve AB’nin düzenlediği zirvelerin yanı sıra Rusya ile Afrika arasındaki zirveler, Afrika’yı büyük güçler arasındaki rekabet sahasına itti.

Rusya’nın Afrika’daki toplam ayak izi, ana rakiplerine kıyasla halen ikinci planda kalıyor. Bununla birlikte askerî iş birliğini, terörle mücadeleyi, nükleer enerji de dahil olmak üzere enerjiyi ve madencilik faaliyetlerini bundan hariç tutmak gerekir (Nitekim Rusya, 2017 ile 2021 arasındaki dönemde kıtanın en büyük silah tedarikçisiydi ve kıtaya yapılan tüm silah ithalatının yüzde 44’ünü oluşturdu).

Muhtemelen Rusya, özellikle yatırımlar ve para ile kalkınma yardımları söz konusu olduğunda Afrika ülkelerinin tüm beklentilerini karşılayabilecek bir durumda olmayacak. Rusya bu eksikliği telafi etmek adına Avrasya Ekonomik Birliği ve BRICS’i fotoğrafa dahil etmek suretiyle çabalarını güçlendirmeye çalışıyor.

Afrika ülkeleri açısından Rusya, zengin teknik uzmanlığına, iş birliğine koşulsuz yaklaşımına ve Batı’ya karşı dengeleyici bir güç olarak küresel konumuna bakılınca cazip bir ortak olarak görülüyor. Son değerlendirme önümüzdeki yıllarda daha fazla ilgiye konu olabilir. Nitekim Afrika’nın enerji ihtiyaçları ile yeşil enerjiye geçiş meseleleri, Batı’nın çifte standartları ve bu meselelerin ele alınmasına yönelik ihtiyacın azalması karşısında giderek siyasallaştı ve çerçevelendi.

Ayrıca halihazırda Batı yaptırımlarına tâbi olan ve Batı karşıtı bir tutum sergileyip terörle mücadeleye ve güvenliğe odaklanan askerî rejimler (ki sayıları artabilir), Rusya’nın Afrika’daki çıkarlarının desteklenmesi için umut verici bir platform oluşturuyor.

Bugün Afrika Kıtası’nın gayri safi yurtiçi hasılası üç trilyon ABD doları. Büyük petrol ve gaz rezervlerine sahip olmanın yanında gerçek bir ekonomik büyüme için umut vadediyor. Modern dünyamızı destekleyen hayati maden kaynaklarının yaklaşık yüzde 30’una da ev sahipliği yapıyor. Üstelik Kıta’nın verimli ancak tam anlamıyla kullanılmayan toprakları da gıda üretimi için muazzam bir potansiyeli barındırıyor. Afrika ayrıca, dünyadaki yağmur ormanlarının yaklaşık yüzde 30’unu içeriyor ve bu yüzden iklim yönetiminde oynadığı merkezî rol küçümsenemez. Bu yüzyılın sonuna kadar Afrika’nın dünya nüfusunun yüzde 40’ına ev sahipliği yapacağını ve önümüzdeki 30 yılda 500 milyondan fazla genç artışına sahne olacağını belirtmekte fayda var. Bu demek oluyor ki dünyanın toplam işgücünün yaklaşık yüzde 42’si Afrika’da olacak.

Afrika; çevresel bozulma, salgınlar, enerji güvenliği, terörizm ve gıda güvenliği gibi kıtalar ötesi küresel sıkıntılarla mücadelede de önemli bir rol oynuyor. Kıta’nın önemi; modern ekonomiye yön veren lityum, kobalt, nikel vd. temel madenlerin tedarikinin sürdürülmesinde de görülüyor. Afrika’daki devasa işgücü, 21’inci yüzyıl ve sonrasındaki işler için gerekli becerilerle donatılırsa bu, sadece bölge için değil, aynı zamanda bir bütün olarak küresel ekonomi için de bir nimet olacak. Ancak bu hem Batı hem de Doğu’da olmak üzere dünyanın büyük ekonomilerinin Afrika ile bu potansiyelden faydalanmaya imkân sağlayacak türde ilişkiler kurma becerisine bağlı.

csd
Rusya-Afrika Zirvesi’nin katılımcıları, 30 Temmuz Rus Donanma Bayramı’nda düzenlenen askerî geçit törenini izledi. (Reuters)

Gerekli yatırımlar yapılması halinde Afrika’nın bu sorunlar karşısında etkin katkı sağlayabileceği, aksi halde zayıf noktaları doğru bir şekilde giderilmezse dünya için artan sıkıntılar oluşturacağı da belirtiliyor.

Sonuç olarak Rusya ve Afrika, bazı hedefleri ve çıkarları paylaşsa da ilişkinin güçlendirilmesinden fayda devşirmek için iki tarafın da üstesinden gelmesi gereken zorluklar mevcut.

İlk olarak; özellikle Rusya ve Afrika’daki iş çevrelerinde iş birliğinin yararları konusunda bilinç düzeyinin artırılması gerekiyor.

İkinci olarak; Rusya’nın ticaret ve yatırım beklentileri söz konusu olduğunda, Afrika’nın beklentilerini yönetmek lazım.

Üçüncü olarak; Batı tarafından dayatılan sert yaptırım rejimiyle başa çıkmak için düzenlemeler yapılmalı.

Afrika ülkelerinin, başta AB olmak üzere Batı’ya olan bağımlılıklarını tehlikeye atmaksızın, Rusya ile ilişkilerini güçlendirmesi için bir yol bulmaları gerekecek. Çin’e ek olarak Rusya’nın Afrika’da sahip olduğu tek ayrıcalık, iş birliğinin koşulsuz olarak gerçekleşmesidir.

Afrika için mücadele sürecek ve belki de önümüzdeki on yıllarda yoğunlaşacak. Afrika açısından asıl zorluk, bu rekabeti kendi lehine nasıl çevirebileceği olacaktır.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Majalla’dan çevrildi.



Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
TT

Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisinin cumartesi gecesi yaptığı ve çarşamba günü Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile bir araya gelmesinin beklendiğini duyurduğu çarpıcı açıklama, İran’la müzakerelerin ele alınacağı ve İsrail’in taleplerinin gündeme getirileceği iddiasına rağmen, bu dosyada gerçekte yeni bir gelişmeye işaret etmiyor. Aksine, söz konusu açıklamanın esas olarak Netanyahu’nun başta iç siyasi hesapları olmak üzere gerçek hedeflerini örtmeyi amaçladığı, bunların da büyük ölçüde İsrail’de fiilen başlamış olan seçim süreciyle bağlantılı olduğu değerlendiriliyor.

Bu değerlendirmeyi güçlendiren bir diğer unsur da Netanyahu’nun Washington ziyaretinin tarihini değiştirmesini gerekçelendirirken, ‘İran dosyasının aciliyeti’ olarak nitelediği unsuru öne sürmesi oldu.

Bilindiği üzere Netanyahu, bir hafta önce Washington’a ziyaret talebinde bulunmuş, ABD yönetimi de bu talebi kabul etmişti. Ziyaretin, başta İran dosyası olmak üzere, Başkan Donald Trump’ın Filistin meselesine ilişkin planı ve Netanyahu’nun karşı karşıya olduğu yolsuzluk davalarında olası bir af konusu gibi bir dizi başlığın ele alınması amacıyla ayın 18’inde gerçekleştirilmesi planlanıyordu. Trump’ın ertesi gün, yani ayın 19’unda Washington’da Barış Konseyi’ni toplantıya çağırması üzerine, Netanyahu’nun da konsey üyesi olması nedeniyle bu toplantıya katılacağı yönünde bir beklenti oluşmuştu.

dfert
ABD Başkanı Donald Trump, İran Dini Lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AFP)

Ancak Netanyahu daha sonra, toplantıya katılma ihtimali konusunda tereddütlerini dile getirdi ve gündemdeki planın ilerlemesi önünde koyduğu engelleri kaldırmasının istenmesinden çekindiğini ima etti. İsrail’in Kanal 12 televizyonu, ziyaret tarihinin öne çekilmesinin Netanyahu’nun 18’inde planlandığı gibi Washington’a gitmemesine ve dolayısıyla Barış Konseyi liderler toplantısına katılmamasına yol açabileceğini bildirdi. Fiiliyatta Netanyahu’nun, konsey üyelerinin Gazze konusunda yerine getirmesini talep edeceği yükümlülüklerden kaçınmak için toplantıya katılmaktan geri durduğu izlenimi oluştu.

Bu değerlendirme, Netanyahu’nun anlaşmanın ikinci aşamasının, hatta ilk aşamasının uygulanması önüne ciddi engeller koyduğuna dair uluslararası alanda giderek güçlenen kanaate dayanıyor. Tahminlere göre İsrail, anlaşmayı günde üç ila dört kez ihlal ediyor. Refah Sınır Kapısı, sahada yaşananların niteliğine dair bu bağlamdaki örneklerden yalnızca biri olarak öne çıkıyor.

Netanyahu’nun tutumundaki bu değişiklik neden oldu?

Merkezi iddia, İran dosyası etrafında şekilleniyor. İsrail Kan 11 televizyonuna göre Netanyahu, cumartesi sabahı ABD Başkanı Donald Trump’ın ‘Umman müzakerelerinde olumlu ilerleme’ sağlandığı ve İran’ın gerçekten bir anlaşmaya varmak istediği yönünde bir hissiyat oluştuğuna dair açıklamalarını takip etmesinin ardından, Washington ziyaretini ayın 18’inden öne çekme kararı aldı.

Netanyahu’nun ofisinden yapılan açıklamada, ziyaret tarihinin öne alınmasının gerekçesi olarak İran’ın ‘aldatıcı’ olduğu ve kendisine herhangi bir taviz verilmemesi gerektiği görüşü öne çıkarıldı. Açıklamada, bu tutumu pekiştirmek amacıyla, ‘Tahran’la yürütülecek her türlü müzakerenin, balistik füze programının sınırlandırılmasını ve İran ekseni olarak tanımlanan yapıya verdiği desteğin durdurulmasını içermesi gerektiği’ vurgulandı. Netanyahu’ya yakın kaynaklar ise İsrail Başbakanı’nın, Trump’tan İran’ın İsrail’i tanımasını ‘gerçek barış niyetinin kanıtı’ olarak dayatmasını talep etmeyi planladığını aktardı.

Kan 11, Tel Aviv’in, Başkan Trump’ın İran’la müzakerelere başlanmadan önce ‘İsrail’le önceden üzerinde uzlaşılan bazı noktalardan geri adım atmasından’ endişe duyduğunu bildirdi. Bu çerçevede İsrail basınında yer alan değerlendirmelerde, Netanyahu’nun ofisinin açıklaması bir güç gösterisi olarak yorumlandı; İsrail’in süreci pasif biçimde izlemediğini göstermek ve karar alma sürecinde geç kalınmadan önce ABD yönetimi üzerinde etki oluşturmak amacı taşıdığı belirtildi.

İsrail’in altı talebi

Siyasi dramanın unsurlarını tamamlamak istercesine Netanyahu, İsrail Hava Kuvvetleri Komutanı’nın da kendisine Washington ziyaretinde eşlik edeceğini açıkladı. Netanyahu, bu adımın amacının, İran’a yönelik bir saldırının gerekliliğini anlatmak olduğunu belirterek, böyle bir darbenin İran’ın kapasitesini felç edeceğini ve özgüvenini sarsacağını savundu. Netanyahu ayrıca dün hükümet koalisyonunu oluşturan parti liderleriyle bir toplantı ve bunun yanı sıra Bakanlar Kurulu’nun ayrı bir oturumunu toplama çağrısı yaptı.

Netanyahu’nun çarşamba ve perşembe günleri bir dizi görüşme gerçekleştirmesi, cuma günü ise İsrail’e dönmesi planlanıyor. Program kapsamında ABD Başkanı ile görüşmenin yanı sıra, Başkan Yardımcısı JD Vance, Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı General Brad Cooper ve müzakere dosyasından sorumlu özel temsilciler Steve Witkoff ile Jared Kushner’la da bir araya gelmesi öngörülüyor.

fvev
İsrail'in Demir Kubbe füze savunma sistemi, İran’dan Tel Aviv’e fırlatılan balistik füzeleri önlüyor. (EPA)

Sağcı İsrail gazetesi Israel Hayom, bu çarpıcı ziyareti, Netanyahu’nun İran dosyası konusunda Trump’ı altı İsrail talebini benimsemeye ikna etme girişimi olarak yorumladı. Buna göre ilk iki talep, balistik füze dosyasının müzakerelere dahil edilmesi ve bu füzelerin menzilinin 300 kilometreyle sınırlandırılması ile İsrail’in bölgede ‘vekil güçler’ olarak tanımladığı yapılara verilen İran desteğinin sona erdirilmesini kapsıyor.

Nükleer başlık altında ise İsrail’in dört ek talep ileri sürdüğü belirtiliyor. Bu talepler; İran’ın nükleer programının tamamen ortadan kaldırılmasının garanti altına alınması, tüm zenginleştirilmiş uranyum stoklarının ülke dışına çıkarılması, oranı ne olursa olsun her türlü uranyum zenginleştirme faaliyetinden vazgeçilmesi ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) müfettişlerinin İran’a geri dönerek nükleer tesislere ani denetimler yapma yetkisine sahip olmalarını içeriyor.

Beyaz Saray’ın içindeki lobi

Gazete, Netanyahu’nun bu yaklaşımı Witkoff ve Kushner’a kabul ettirmeye çalıştığını, ancak müzakereler sürecinde bu iki ismin kendi tezlerine ne ölçüde bağlı kalacağından kuşku duyduğunu aktardı. Bu nedenle Netanyahu’nun, doğrudan Trump’la görüşmenin belirleyici seçenek olduğu kanaatini taşıdığı ve ABD Başkanı’nı ikna edebilecek tek kişinin kendisi olduğuna inandığı belirtildi.

Netanyahu’nun, ABD ekibinin diğer üyelerine kıyasla daha sert bir çizgide gördüğü Başkan Yardımcısı JD Vance ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun desteğini arkasına almayı hedeflediği, bu yolla İran’la anlaşmaya varılmasından yana olan eğilime karşı Beyaz Saray içinde bir baskı grubu oluşturmayı amaçladığı ifade ediliyor.

Buna karşılık İsrailli uzmanlar, füze dosyasının nükleer programla ilgili her türlü müzakerenin zaten doğal bir parçası olduğunu vurguluyor. Uzmanlara göre, nükleer başlık taşıyabilecek gelişmiş balistik füzeler olmadan bir nükleer silah üretmenin herhangi bir anlamı bulunmuyor ve ABD’li müzakereciler de bu gerçeğin farkında. Bu nedenle söz konusu çevreler, İsrail’in bu bağlamda sergilediği paniğin büyük ölçüde yapay olduğu görüşünde.

Nitekim daha önce Netanyahu hükümetinde bakan olarak görev yapan ve halen savunma sanayii şirketi Rafael’in Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yürüten Yuval Steinitz’in de dile getirdiği üzere, İsrail’in esasen bir nükleer anlaşmaya varılmasını istemediği belirtiliyor. Bu bakış açısına göre, koşulları ne olursa olsun her türlü anlaşma kötü kabul ediliyor ve yaptırımların kaldırılması ile mali kaynak akışının yeniden başlaması nedeniyle Tahran’daki rejimin gücünü artıracağı savunuluyor. İsrail tarafı, söz konusu kaynakların Hizbullah’tan Iraklı gruplara, Hamas ve İslami Cihad Hareketi’nden Yemen’deki Husilere kadar İran’ın bölgedeki müttefiklerine aktarılacağını öne sürüyor.

cdf
İran’ın başkenti Tahran’da ABD ve İsrail’i kınayan bir duvar resmi (AFP)

Netanyahu’ya yakın isimlerden Steinitz’e göre masadaki alternatifler ya askerî bir saldırı düzenlenmesi ya da mevcut durumun dondurulması. Steinitz, askerî seçeneği en ideal çözüm olarak görürken, böyle bir adımın İran’daki yönetimi zayıflatacağını ve çöküşe giden süreci hızlandıracağını savundu. Mevcut durumun dondurulması ise ikinci en önemli seçenek olarak değerlendiriliyor; zira bu yol, bir anlaşmaya varılmasını engelliyor, yaptırımların yürürlükte kalmasını sağlıyor ve rejimi ekonomik ve toplumsal açıdan zayıflatmayı hedefliyor.

Steinitz, bu bağlamda Netanyahu’nun elinde haziran ayındaki savaşla ilgili önemli bir koz bulunduğunu da vurguladı. O dönemde ağır darbeler indirildiğini, buna karşın tek bir Amerikan askerinin dahi zarar görmediğini hatırlattı.

Steinitz’e göre Netanyahu, her hâlükârda Trump’tan, İsrail’in geleneksel tutumuna destek vermesini sağlamaya çalışıyor. Bu tutum, İsrail’in İran’la yapılabilecek herhangi bir anlaşmanın tarafı olmadığı ve böyle bir anlaşmanın kendisini bağlamadığı anlayışına dayanıyor. Steinitz, bu yaklaşımın ardında, İran üzerinde savaş tehdidi kılıcını sürekli olarak sallandırma gerekliliğine dair güçlü bir inancın yattığını belirtiyor.

Bu durum, Netanyahu’nun söz konusu tutumu Trump’ın otoritesine zarar vermeden nasıl dile getireceği ve Witkoff ile Kushner’a karşı Beyaz Saray içinde bir lobi oluşturup oluşturamayacağı sorularını gündeme getiriyor. Aynı zamanda Netanyahu’nun, İran liderliğini provoke edecek ve müzakerelerden çekilmeye zorlayacak adımlar atmayı mı hedeflediği, yoksa İranlı yetkililerin yeterli siyasi olgunluk göstererek Netanyahu’nun hamlelerini boşa çıkarıp Trump’la bir anlaşmaya doğru ilerleyip ilerlemeyeceği de tartışma konusu oluyor.

Netanyahu’nun bu aşamada asıl odağının, fiilen başlamış olan seçim süreciyle birlikte derinleşen iç siyasi krizi ve kamuoyu yoklamalarında gerileyen konumu olduğu dikkate alındığında, şu anki temel hedefinin iç kamuoyundaki yerini güçlendirecek bir Amerikan tutumunun ortaya çıkması olduğu değerlendiriliyor. Netanyahu’nun, İran’a karşı duran lider, hatta Trump’ın ifadesiyle bir ‘savaşçı’ ya da ‘kahraman’ olarak sunulmasının, mevcut koşullarda kendisi açısından özel bir önem taşıdığı ifade ediliyor.


Machado: Dün serbest bırakılan Venezuelalı muhalif Guanipa, ağır silahlı adamlar tarafından kaçırıldı

Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
TT

Machado: Dün serbest bırakılan Venezuelalı muhalif Guanipa, ağır silahlı adamlar tarafından kaçırıldı

Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)

Venezuela muhalefet lideri ve Nobel Barış Ödülü sahibi Maria Corina Machado, muhalefet üyesi Juan Pablo Guanipa'nın dün hapisten çıktıktan kısa bir süre sonra Karakas'ta "ağır silahlı adamlar" tarafından kaçırıldığını duyurdu.

Machado, X platformunda yaptığı paylaşımda, "Dakikalar önce Juan Pablo Guanipa, Karakas'ın Los Choros mahallesinde kaçırıldı. Sivil kıyafetli, ağır silahlı dört araç geldi ve onu zorla götürdü. Derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz" ifadelerini kullandı.


Güney Kore: Eğitim tatbikatı sırasında askeri helikopter kazasında iki kişi hayatını kaybetti

Askeri helikopterin düştüğü yer, (Reuters)
Askeri helikopterin düştüğü yer, (Reuters)
TT

Güney Kore: Eğitim tatbikatı sırasında askeri helikopter kazasında iki kişi hayatını kaybetti

Askeri helikopterin düştüğü yer, (Reuters)
Askeri helikopterin düştüğü yer, (Reuters)

Güney Kore ordusu, bugün Kuzey Gapyeong eyaletinde rutin bir eğitim görevi sırasında bir AH-1S Cobra askeri helikopterinin düştüğünü ve iki kişilik mürettebatının hayatını kaybettiğini açıkladı.

Ordu yaptığı açıklamada, helikopterin saat 11:00 civarında, nedeni henüz netleşmeyen bir şekilde düştüğünü belirtti. İki mürettebat yakındaki bir hastaneye kaldırıldı ancak yaralanmaları nedeniyle hayatlarını kaybetti.

Kaza sonrasında, ordu bu modeldeki tüm helikopterlerin uçuşlarını durdurdu ve kaza nedenini araştırmak üzere bir acil müdahale ekibi oluşturdu. Ordu, eğitim görevinin motor çalışır haldeyken acil iniş prosedürlerinin uygulanmasını içerdiğini belirtti.