İngilizler, Pencap'ta sulama sistemini ne amaçla inşa etti?

Yeni kanallar açarak etrafına çiftçiler yerleştirdiler ve böylece toprak karşılığında bazılarının sadakatini satın aldılar

Pencap'taki araziler kuzeyden güneye doğru doğal bir eğim oluşturuyor / Fotoğraf: Independent Urdu
Pencap'taki araziler kuzeyden güneye doğru doğal bir eğim oluşturuyor / Fotoğraf: Independent Urdu
TT

İngilizler, Pencap'ta sulama sistemini ne amaçla inşa etti?

Pencap'taki araziler kuzeyden güneye doğru doğal bir eğim oluşturuyor / Fotoğraf: Independent Urdu
Pencap'taki araziler kuzeyden güneye doğru doğal bir eğim oluşturuyor / Fotoğraf: Independent Urdu

Zafer Seyyid

Pencap (Hindistan'ın kuzeyi) adını duyduğumuzda zihnimizde hemen nehirlerin aktığı, su kanallarının etrafa gümüş saçıyormuş gibi süzüldüğü ve toprağından altından daha az değerli olmayan mahsuller çıkarılan taze yemyeşil bir bölgenin resmi canlanıyor.

Ama Pencap'ın eski görüntüsü böyle değildi. Nitekim geçmişte tarımla tanınmıyordu ve nehirlerle çevrili alan dışında topraklarının çoğu ıssız ve tarıma elverişsizdi. Sakinlerinin çoğu da çiftçilikten ziyade hayvancılıkla meşguldü.  

1880'li yıllarda İngilizler, bir plan uyguladı ve bu plan, sonraki on yıllarda Pencap'ın görünümünü değiştirerek onu, şimdi adını duyduğumuzda zihnimizde canlanan o hayat dolu bölge haline getirdi. 

Nehir sistemi ne zaman başladı? 

İngilizler, Pencap'ı 1849 yılında Sihleri yendikten sonra ele geçirdi. Bu istilanın üzerinden 8 yıl geçtikten sonra kendilerine karşı büyük bir isyan çıktığında Pencap halkının çoğunluğu onları destekledi ve Delhi'deki General Baht Han'ın ordularının hezimete uğratılmasında önemli bir rol oynadı. 

Pencap halkı ayrıca, Afganlara karşı savaşta da pek çok katkı sağladı. Bu hadiseler karşısında İngilizler, Hint Yarımadası üzerindeki hâkimiyetin sürdürülmesinde Pencap'ın büyük bir önem taşıdığını fark etti.

Pencap, Britanya İmparatorluğu'nun Afganistan sınırındaki en son eyaleti olduğu için İngilizler, bu bölgede ayaklarını sağlamlaştırmak için ciddi adımlar atmaya başladılar. 

Büyük güçler arasındaki çatışma kızıştığı için o dönemde Britanya İmparatorluğu'nun savaşçılara ihtiyacı vardı.

İngilizler gittikleri her bölgede insanları sınıflandırmaya alışıktı; Pencap'ta da bunu yaptılar ve bazı ailelere 'savaşçı aileler' unvanı vererek içlerinden pek çoğunu Birleşik Krallık ordusuna asker olarak aldılar.

Cancua, Avan, Cat, Tavana ve Sih aileleri bu tür aileler arasında yer alıyordu. Diğerleri ise bu unvandan mahrum bırakıldı. 

İngilizler, asker toplamanın yanı sıra tarıma da ilgi gösterdi. O dönemde Hint Yarımadası'nın büyük kısmı tarım için yağmura bağımlıydı.

Bu konuda Pencap'ın sorunu, tarım alanlarına düşen yağış oranının az olmasıydı.

Dolayısıyla toprakları verimli olsa da büyük ölçüde bir çöl görünümü çiziyordu, çünkü nehirler arasında yer alan bölgelere su ulaşmıyordu.

Yasaya göre bu bölgeler, onları yerleşime açmaya karar veren Birleşik Krallık hükümetine aitti. 

İngilizler, jeolojik bir araştırmadan sonra, bölgede kanallar kazmak suretiyle bu sorunun kolayca çözülebileceğini gördü.

Nitekim arazi, Pencap'ın kuzeyinden İndus Nehri'ne kadar doğal bir eğim oluşturuyordu. Küçük ölçekli olarak rastgele kanallar kazılmaya başladı.

Resmî olarak kanal kazma sistemi ise 1886 yılında, İngilizler ilk kez Pencap'ın güneyindeki Mültan şehri yakınlarında Siddhnai Kanalı'nı kazdıklarında başladı.  

Yeni kanal ağı, Pencap'ın görünümünü değiştirerek onu bir tarım bölgesi haline getirdi / Fotoğraf: Independent Urdu
Yeni kanal ağı, Pencap'ın görünümünü değiştirerek onu bir tarım bölgesi haline getirdi / Fotoğraf: Independent Urdu

Siddhnai, yalnızca bir kanal değil, aynı zamanda bütünleşik bir toplumsal projeydi.

Nitekim su, bölgenin tamamına ulaştırıldı ve diğer bölgelerden 2 bin 705 çiftçi bu bölgeye yerleştirilerek binlerce hektarlık arazi onların arasında bölüştürüldü.

Siddhnai tecrübesinden sonra kanallar kazıldı ve çiftçiler Jhelum, Cenab ve Conya'nın yanı sıra eyaletin diğer bölgelerine de yerleştirildi.  

O dönemde yeni kanallar sayesinde İngiliz eyaletindeki toplam tarım alanı 3 milyonken 14 milyon feddan (1 feddan yaklaşık 4 bin 200 metrekare) oldu.

Bu noktada, kazı çalışmalarının modern aletler ve buldozerler olmadan, işçiler tarafından elle yapılmış olması kayda değer.

Araştırmacı David Lydon, İngilizlerin toplamda 33 bin 612 km kanal kazdığını tahmin ediyor ki bu, Lahor ile Londra arasındaki mesafenin beş katından fazlaya tekabül ediyor. 

Pencap halkı, İngilizlerin tarım ve sulama alanındaki çalışmalarını itiraf ediyordu.

Örneğin 19'uncu yüzyılda Pencaplı bir şair, bölgesindeki İngiliz valisini Büyük İskender olarak niteleyip, çalışmalarının Pencap'ın bölgelerinde hayatı canlandırdığını söylemişti. 

İngilizler gerçekten de Pencap'ın menfaati için mi çalışıyordu?

Bu soru, Pencap Üniversitesi'nden araştırmacı Tahir Mahmud'un doktora araştırmasının bir parçasıydı.

Independent Urdu'ya konuşan Mahmud, durumu şöyle yorumladı: 

İngilizler, imparatorluklarını düşük maliyet ilkesine göre idare etmek istediler. Yani kaynaklarını Birleşik Krallık'tan getirip burada kullanmak istemiyorlardı. Pencap, Britanya İmparatorluğu'na katılan en son Hindistan eyaletiydi. İngilizler, suyun bol olduğunun farkındaydı ve yapmaları gereken tek şey, onu doğru bir yolla kullanmaktı. Issız bölgelerde çobanlar yaşıyordu. İngilizlerin yaptığı şey, yoğun nüfuslu merkez bölgelerden insanları getirip onlara geniş topraklar vermekti. Böylece birden fazla hedefe ulaşılmış oldu. Nitekim hem merkez bölgelerdeki nüfus baskısını azalttılar hem de hükümet yeni çiftçilerden yeni vergiler elde ettiği gibi, onların Britanya hükümetine olan sadakatlerini de temin etti. İngilizler, ancak kârlı olduğu ispatlanınca kanal kazdı. Bazı projeler, ilk yılda yüzde 40 oranında kâr etmeye ve iki ila üç yıl içinde maliyetini geri kazandırmaya başladı. Bu kârlar, yerli çiftçilerden vergi alınarak toplandı.

Ruslarla "büyük oyun" ve ekonomik hedefler

Tahir Mahmud, siyasi hedefler olduğunu da söylüyor. Sözgelimi İngilizler, Rusya'nın Afganistan'daki ilerleyişinden ve Hint Yarımadası'ndaki hâkimiyetinden endişe ediyordu.

Bu denklemde insanları yerleştirip onlara stratejik topraklar vermek, yerel halkın sadakatini temin etmek içindi.

Zira Rusya'nın veya başka herhangi bir gücün, yerel halkın desteği olmadan bu bölgedeki istikrarı sarsması zordu. 

Bunlar başlangıçtaki hedeflerdi. Başka bir etkene dikkat çeken Tahir'e göre zamanla bu hedefler de değişti.

Nitekim Birleşik Krallık, İngiliz ordusunun atlarını Avustralya'dan ithal ediyordu ve bu, maliyetli bir süreçti.

İngilizler, yerel halka, İngiliz ordusuna at tedarik etme karşılığında bir toprak parçası vermeyi teklif ettiler ve buna da At Yetiştirme Projesi adını verdiler.

Böylece yerel halk, at karşılığında arazi alıyor ve İngilizler de ithalattan kurtuluyordu. 

Buna ek olarak yerleşime açılan bölgelerin yakınlarında sanayi şehirleri de kuruldu.

Jhelum yakınlarında Sargodha şehri ve Cenab şehri yakınlarında da Faysalabad şehri kuruldu.

Bu şehirler, ürünleri yalnızca Hindistan içinde değil, yurt dışına da ihraç etmek için demiryolu ağları ile ülkenin diğer bölgelerine ve limanlara bağlandı. 

İngilizler, sistematik bir planlamayla yeni köyler kurdu / Fotoğraf: Independent Urdu
İngilizler, sistematik bir planlamayla yeni köyler kurdu / Fotoğraf: Independent Urdu

Arsa karşılığında teminat almak

Tahir'e göre bir diğer hedef, "onlar aracılığıyla insanlar üzerinde siyasi kontrol sağlamak için mülk sahipleri sınıfını daha da güçlendirmek ve İngilizlerin çıkarlarını koruyabilecek bir sınıf oluşturmaktı. Bunun için kendi bölgelerinde halen siyasi etkinliğe sahip olan Tavana, Nun, Memdut ve diğer ailelerden bazı toprak sahiplerine büyük hibeler verildi." 

İngilizlerin teklif ettiği anlaşma, yoksulluk sınırında yaşayan Pencap halkı için bir nimetti.

Nitekim orduda kalıcı bir görevin yanı sıra askerî hizmetin sonunda emekli maaşı ve bir parça toprak elde ediyorlardı.

9 sömürgede askerlere hibe edilen toplam alanın yaklaşık 500 bin hektar olduğu tahmin ediliyor. 

İş bununla da kalmadı ve İngilizler, insanların düşüncelerine hükmetmek için tarikat şeyhlerine ve türbe mutasarrıflarına toprak dağıttı.

Bunun yanı sıra daha önce bahsi geçen savaşçı ailelere de toprak dağıtılıyor, emekli askere ve aynı şekilde savaş meydanında yiğitlik gösterene de bir parça toprak veriliyordu.

Herkes, sunduğu hizmetlere göre topraktan nasibini alıyordu. Bu yüzden 20'nci yüzyılda Pencaplıların Hindistan Yarımadası'nın toplam nüfusu içindeki oranı sadece yüzde 10 iken İngiliz ordusundaki oranı yüzde 50'ydi.

Sosyal deney ve maharetli eller

İngilizler, nehir ağları döşemek ve çiftçiler yerleştirmek suretiyle bir sosyal deney gerçekleştirdi. Nitekim Pencap'ta yeni köyler kurulup numaralarla adlandırıldı.

Yollar hazırlandıktan sonra iyi bir planlamayla bu köyler kuruldu ve temizliğe çok dikkat edildi. Mesela evinin önüne çöp atan çiftçi, cezalandırılıyordu. Her köye cami ve başka mabetler de inşa edildi. 

Pencap üzerine araştırmacı tarihçi Mansur İcaz, bu konuda şu özel açıklama bulundu: 

İngilizler, toprağı sadece gerçekten işleyebilecek çiftçilere verdi. Mesela toprağı işlemeye uygun olup olmadığını anlamak için çiftçinin eline bakarlardı.

Ailesinde yaşanan ilginç bir olayı aktaran İcaz'ın amcası, toprak tahsisi için İngilizlerin yanına gittiğinde İngiliz memur ona kaç çocuğu olduğunu sormuş ve sadece iki kızı olduğunu öğrenince ona toprak vermeyi reddetmiş.

Amcası, sağlıklı ve genç erkek kardeşleri olduğunu söylediğinde ise memur ona özel toprak vermeyi kabul etmiş.

İcaz, yerleşimci çiftçilerin kültürü ile yerli çobanların kültürleri arasında da büyük bir fark olduğundan bahsediyor.

Mesela babası, Sahiwal'e geldiğinde yerliler onun yemek yiyişine şaşırarak ona şöyle demişler:

Nasıl ekmekten bir tekne yapıp onu yemeğe batırıyorsun? Biz yapamıyoruz.

Böyle diyorlardı, çünkü yerli halkta yemeği ekmekle yeme kavramı yoktu. 

Bu yerleşim sonucunda Pencap'ın kültür ve geleneklerinden tamamen farklı yeni bir toplum ortaya çıktı.

Dünyada hiçbir zaman çok sayıda insanın sistematik bir planlamayla bir yerden başka bir yere yerleştirildiği görülmemiştir. 

Tarihçi David Gilmartin'in ifadesiyle "hükümet tarafından inşa edilen yerleşim yerlerinin düzenli ve yeni ortamı, yerleşimciyi modern bir insana dönüştürdü."

İngilizler ayrıldıktan sonra ne oldu?

İngilizlerin kurduğu düzen, 1947 yılına kadar sorunsuz ilerledi. İngilizler, ayrılırken geride Pakistan ile Hindistan arasında sınır çizilmesi meselesini bıraktılar.

Buna göre tüm nehirler, Hindistan'a verildi ve Hindistan, Pakistan'ın suyunu kesip istediği zaman onun topraklarını çorak topraklara çevirebilir hale geldi.

1960'lı yıllarda bu sorunu çözmek için İndus Nehri Havzası Projesi imzalandı. Pakistan bu projeyle, nehirlerin bir kısmını Hindistan'a, diğer bir kısmını Pakistan'a vererek büyük akiferlerdeki su sıkıntısına çözüm bulmaya çalıştı.  

Hindistan kendisine verilen üç nehrin başlarını kapattı ve bu yüzden etrafındaki bölgeler kuraklıkla karşı karşıya kaldı.

Ancak yürütücü mühendislerinden biri olan Cavid Resul'e göre bu bölgelere su taşımak ve nehirlerin kurumasının sebep olduğu eksikliği gidermek için yeni kanallar inşa edildi. 

Ayrıca Birleşik Sind Partisi Lideri Syed Zeyn Şah, Sind eyaletindeki nehirlerin kurumaya başladığına ve Sind'de çok sayıda çiftçinin susuzluk nedeniyle avcı veya çoban haline geldiğine işaret ederek, "Biz Pencap'ta su olduğu için mutluyuz, ama Sind'deki çiftçiler susuzluktan şikâyetçi" diyor. 

Bağımsızlıktan sonraki iyileştirmeler

Independent Urdu'ya konuşan Nehirler İdaresi Birimi'nde Ek Teknik Sekreter Hürrem Emin, Pakistan'ın kurulmasından sonra Nehirler İdaresi Birimi'nin, İngiliz döneminde yapılmayan birçok şey yaptığını şu sözlerle ifade etti: 

Örneğin İngilizler, kendi dönemlerinde herhangi bir baraj inşa etmemişti. Biz son 75 yılda su depolamak için birçok baraj ve kemer inşa ettik. Ayrıca kanal kapasitesini yüzde 28'den yüzde 68'e çıkardık.

 

Independent Urdu - Independent Türkçe



Afrika'nın Sahel bölgesinde teröristlerin nüfuz mücadelesi

Afrika'nın Sahel bölgesinde El Kaide ile DEAŞ arasındaki rekabet, cihadı temsil etme tekelini kimin elinde tutacağına dair açık bir mücadeledir (Reuters)
Afrika'nın Sahel bölgesinde El Kaide ile DEAŞ arasındaki rekabet, cihadı temsil etme tekelini kimin elinde tutacağına dair açık bir mücadeledir (Reuters)
TT

Afrika'nın Sahel bölgesinde teröristlerin nüfuz mücadelesi

Afrika'nın Sahel bölgesinde El Kaide ile DEAŞ arasındaki rekabet, cihadı temsil etme tekelini kimin elinde tutacağına dair açık bir mücadeledir (Reuters)
Afrika'nın Sahel bölgesinde El Kaide ile DEAŞ arasındaki rekabet, cihadı temsil etme tekelini kimin elinde tutacağına dair açık bir mücadeledir (Reuters)

Sağır el-Haydari

El Kaide’nin Sahel bölgesindeki kolu olan Cemaat Nusret el İslam vel Müslimin’in (CNIM) finans başkent Bamako'ya doğru ilerlediği ve Burkina Faso ve Nijer gibi ülkelere yönelik saldırılarını yoğunlaştırdığı bir dönemde, DEAŞ ile ilişkiler belirleyici bir dönüm noktasına ulaştı. Her iki taraf da Afrika Sahel bölgesinde önemli aktörler olarak kendilerini kanıtlamak için zamana karşı yarışıyor.

DEAŞ, üyelerinin Mali'de düzenledikleri bir pusuda, CNIM’e bağlı Sahra Bölgesi Emiri Ebu Yahya gibi El Kaide'nin önde gelen isimlerini ortadan kaldırmayı başardıklarını duyurdu.

DEAŞ ile El Kaide arasındaki rekabet, Mali, Burkina Faso ve Nijer gibi Afrika Sahel ülkelerinde yaşanan ciddi güvenlik krizlerinin ortasında yaşanıyor ve her iki taraf da bu durumdan yararlanmaya çalışıyor.

Üç daire

DEAŞ ve El Kaide'nin faaliyetleri, Afrika'nın Sahel bölgesini her yıl binlerce kişinin hayatını kaybettiği gerçek bir ‘terör yuvası’ haline getirdi.

Afrika meseleleri uzmanı ve siyasi araştırmacı Sultan Elban, Sahel bölgesinde El Kaide ile DAEŞ arasındaki rekabetin, cihadı temsil etme tekelini kimin elinde tutacağına dair açık bir çatışmaya dönüştüğünü, ancak sahada bunun ideolojik bir anlaşmazlıktan çok insan gücü ve kaynaklar üzerinde bir yarış halini aldığını söyledi.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre Elban genel olarak bakıldığında CNIM'in El Kaide'nin Afrika Sahel'deki kolunu temsil ettiğini ve özellikle Burkina Faso, Mali ve Nijer'de en yaygın ve sosyal olarak en köklü örgüt olduğunu, askeri üslere karmaşık saldırılar düzenleme, insansız hava araçları ve patlayıcı cihazlar kullanma ve çok sayıda savaşçıyı seferber etme konusunda gelişmiş operasyonel kapasiteye sahip olduğunu belirtti.

Buna karşın DEAŞ’ın Afrika Saheli’nin bazı bölgelerinde, özellikle Mali'nin kuzeyindeki Minaka bölgesinde daha agresif göründüğünü söyleyen Elban, Nijer, Burkina Faso ve diğer bölgelerin büyük bir kısmını kontrol ettiğini, ancak yerel olarak daha az köklü ve ulusal ordular ile CNIM'in çifte direnişiyle karşı karşıya kaldığını kaydetti. CNIM, 2020'den bu yana Mali ve Burkina Faso'nun merkezi bölgelerinden bu örgütü kovmayı başardı ve sonraki yıllarda da genişlemesini engellemişti.

evfrv
El Kaide'nin CNIM lideri Iyad Ag Ghali'ye bağlı birkaç şubesi bulunuyor (AP)

El Kaide'nin şu anda Afrika Sahel bölgesindeki en önemli yapısal güç olduğunun altını çizen Elban, DEAŞ’ın ise belirli bölgelerde en ölümcül güç olduğunu ve kitlesel katliamlara ve halkı terörize etmeye daha yatkın olduğunu vurguladı. İki örgüt arasındaki rekabetin üç alanda yoğunlaştığını belirten Elban’a göre bunlardan birincisi, sınır geçişleri ve kaçakçılık rotalarının kontrol edilmesi, ikincisi, köylerde ve kırsal alanlarda tahkim ve yargı yetkisinin dayatılması ve üçüncüsü, merkezin önünde, yani Suriye ve Afganistan'ın önünde ve hatta Sahel'deki yerel sıcak noktaların önünde, küresel cihadın tekelleştirilmesi.

Kayıpların telafisi

Afrika'nın Sahel bölgesindeki ülkeler, son yıllarda bazı askeri darbelere tanık oldu. Bu darbeler sonucunda, güvenlik ve istikrarı yeniden tesis etme sözü veren askeri konseyler iktidara geldi. Ancak, özellikle Ensaruddin gibi radikal grupların yeni bölgelere doğru ilerleme kaydetmeleri bakımından bu konseylerin çabaları eleştirilmeye devam ediyor.

Nijeryalı güvenlik araştırmacısı Issa Mounkaila, gerçekte, El Kaide’nin yıllardır Afrika'nın Sahel bölgesini tekelinde tuttuğunu ve bu bölgenin El Kaide için Afganistan gibi ülkelerde yaşadığı başarısızlıkların ardından güvenli bir sığınak haline geldiğini söyledi.

Aynı durumun DAEŞ için de geçerli olduğunu belirten Mounkaila, DAEŞ'in şu anda Afrika kıyılarına, nüfuz kazanmanın kolay olduğu bir güvenlik kırılganlığı bölgesi olarak geri döndüğünü ve DAEŞ'in şu anda Suriye, Irak ve Libya'daki kayıplarını telafi etmeye çalıştığını söyledi. Mounkaila’ya göre bu telafi, ancak El Kaide'nin kontrolündeki bölgelerin aleyhine olabilir. Nijeryalı uzman ayrıca, DEAŞ’ın merkezi düzeyde net bir liderlik kaybına uğraması ve örgütün bölgedeki nüfuzunu ve hedeflerini yönetme planına ilişkin belirsizlikler göz önüne alındığında, El Kaide'nin hala üstünlüğünü koruduğuna inanıyor.

Denge El Kaide lehine değişiyor

El Kaide, CNIM gibi kendisine bağlı örgütler aracılığıyla, Rusya ve daha önce Fransa ile ittifak kuran Afrika Sahel'deki askeri konseylere karşı çıkıp kendi saflarına katılmaya çağıran videolar yayınlamaya devam ediyor.

Öte yandan ise DEAŞ, haftalık dergisi en-Nebe'de savaşın sürdürülmesi çağrısında bulunurken, El Kaide'ye karşı saldırılar başlattığını da açıklayarak iki grup arasındaki çatışmanın şiddetlendiğini gösteriyor.

Elban, iki taraf arasındaki çatışmanın geçmişi çerçevesinde, özellikle 2020'den bu yana Çad ve Burkina Faso arasındaki sınır üçgeninde, ara sıra ateşkeslerle birlikte, sınırlı çatışmalardan açık savaşa kadar çeşitli aşamalardan geçtiğini söyledi.

sddvd
Burkina Faso terör örgütlerinin yayılmasını önlemeye çalışıyor (Reuters)

Elban, her iki örgütün de kontrol ve finansman mekanizmalarına sahip olduğunu, özellikle de vergilerle, bu örgütleri kontrol ettikleri bölgelerde devlete paralel vergi otoriteleri haline getirdiğini, yönetim boşluğundan ve ekonomik çöküşten faydalanarak vergi uygulayıp zekat topladıklarını söyledi. Çobanların hayvanlarına el konulduğunu ve yerel pazarlarda veya Moritanya, Senegal ve başka yerlerdeki pazarlarda satıldığını da sözlerine ekledi.

İki örgüt arasında ince farkın El Kaide'nin gelirlerinin bir kısmını yoksulları destekleyerek ve anlaşmazlıkları çözerek yargı alternatifi olarak kendini dayatacak şekilde belirli bölgeleri kayırma eğiliminde olması olduğuna dikkati çeken Elban, El Kaide’nin bazen de imajını iyileştirmek ve meşruiyetini pekiştirmek için insani yardım kuruluşlarının çalışmalarına göz yumduğunu, DEAŞ’ın ise daha nefret dolu bir yaklaşım sergileme eğiliminde olduğunu ve sosyal kabul görme konusunda endişelenmediğini vurguladı.

Bölge ülkelerinin bazılarının ordu tarafından yönetilmesi ve mevcut kırılganlık bakımından ağlar ve yerel entegrasyon açısından dengelerin El Kaide lehine kaydığına işaret eden Elban, ancak DEAŞ’ın savunmasız bölgelerde hedefli saldırılar düzenleme ve katliamlar gerçekleştirme yeteneğini üst düzeyde tuttuğunu belirtti.


İran, Netanyahu’nun Washington ziyaretinden önce diplomatik çabalar üzerinde ‘yıkıcı etkiler’ olacağı konusunda uyarıda bulundu

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani (Reuters)
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani (Reuters)
TT

İran, Netanyahu’nun Washington ziyaretinden önce diplomatik çabalar üzerinde ‘yıkıcı etkiler’ olacağı konusunda uyarıda bulundu

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani (Reuters)
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani (Reuters)

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani’nin Umman’a ulaşmasının ardından Tahran, diplomatik çabalara yönelik ‘yıkıcı baskı ve etkiler’ konusunda uyarıda bulundu. Bu uyarı, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun, ABD-İran müzakerelerine odaklanması beklenen görüşmeler için Washington’a yapacağı ziyaretten hemen önce geldi.

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi bugün düzenlenen haftalık basın toplantısında, “Görüşme yaptığımız taraf ABD’dir ve bölgeyi olumsuz etkileyen yıkıcı baskılardan bağımsız hareket etme kararı onlara aittir… Siyonist rejim, bölgede barışa yol açacak herhangi bir diplomatik girişimi sürekli olarak engellemeye çalıştı” ifadelerini kullandı.

İran devlet televizyonuna konuşan Bekayi, ülkesinin ABD ile yürüttüğü müzakerelerde hızlı bir sonuca ulaşmayı hedeflediğini ve gecikmeye gitmek istemediğini belirtti.

Bekayi, geçtiğimiz hafta ABD ile yapılan nükleer görüşmelerin karşı tarafın ‘ciddiyetini’ ölçmek için gerçekleştirildiğini aktarırken, mevcut müzakerelerin ne kadar süreceği veya ne zaman sonuçlanacağının öngörülemediğini kaydetti.

Şarku’l Avsat’ın İran resmi haber ajansı IRNA’dan aktardığına göre Laricani’nin Maskat’ta Umman Sultanı Heysem bin Tarık ve Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi ile bir araya gelmesi bekleniyor.

Laricani dün yaptığı açıklamada, ziyaretin bölgesel ve uluslararası son gelişmeler ile İran-Umman ekonomik iş birliğini ele alacağını söyledi.

Ziyaret, Washington ile Tahran arasında birkaç gün önce yapılan ve ABD’nin güç kullanma ihtimalini gündeme getirdiği müzakerelerin ardından gerçekleşiyor.

Tahran, görüşmelerin yalnızca nükleer programıyla sınırlı olmasını, füze programı gibi diğer konuların tartışılmamasını istiyor.

Öte yandan Mısır Dışişleri Bakanlığı bugün yaptığı açıklamada, Bakan Bedr Abdulati’nin İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi ile bir telefon görüşmesi yaparak bölgesel gelişmeleri ele aldığını bildirdi.

Açıklamada, Arakçi’nin Abdulati’yi yakın zamanda Umman’ın ev sahipliğinde gerçekleştirilen ABD-İran müzakerelerinin gelişmeleri hakkında bilgilendirdiği belirtildi. Görüşmede Abdulati, ülkesinin bu müzakerelere ve gerilimi azaltmaya yönelik tüm çabalara tam destek verdiğini ifade etti.

Açıklamaya göre Abdulati, ABD ve İran arasındaki müzakere sürecinin barışçıl ve uzlaşmacı bir çözüme ulaşana kadar sürdürülmesinin önemini vurguladı. Ayrıca, bu hassas dönemde ortaya çıkabilecek herhangi bir anlaşmazlığın aşılması gerektiğini belirterek, bölgedeki gerilimi önlemenin en temel yolunun diyalog olduğunu kaydetti.


Birleşmiş Milletler, ABD'nin aidatlarını ne zaman ödeyeceğine dair açıklama talep ediyor

ABD Başkanı Donald Trump, 23 Eylül'de New York'taki Birleşmiş Milletler Genel Merkezi'nde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu önünde yaptığı konuşmada (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, 23 Eylül'de New York'taki Birleşmiş Milletler Genel Merkezi'nde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu önünde yaptığı konuşmada (AFP)
TT

Birleşmiş Milletler, ABD'nin aidatlarını ne zaman ödeyeceğine dair açıklama talep ediyor

ABD Başkanı Donald Trump, 23 Eylül'de New York'taki Birleşmiş Milletler Genel Merkezi'nde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu önünde yaptığı konuşmada (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, 23 Eylül'de New York'taki Birleşmiş Milletler Genel Merkezi'nde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu önünde yaptığı konuşmada (AFP)

Birleşmiş Milletler dün yaptığı açıklamada, Washington'ın geçen hafta birkaç hafta içinde ilk ödemeyi yapacağına dair verdiği sözün ardından, Amerika Birleşik Devletleri'nin ödenmemiş bütçe borçlarını ne zaman ödeyeceğine dair ayrıntıları beklediğini belirtti.

BM sözcüsü Stéphane Dujarric basın toplantısında, “Verileri gördük ve açıkçası, Genel Sekreter bu konu hakkında bir süredir Büyükelçi (Mike) Walts ile temas halinde” dedi. “Bütçe Kontrol Birimimiz Amerika Birleşik Devletleri ile temas halinde ve bazı göstergeler sağlandı. Ödemenin kesin tarihini ve taksitlerin büyüklüğünü öğrenmeyi bekliyoruz” ifadesini kullandı.

Genel Sekreteri António Guterres, 28 Ocak'ta üye devletlere yazdığı bir mektupta, 193 üyeli örgütün aidatların ödenmemesi nedeniyle “yaklaşan mali çöküş” riskiyle karşı karşıya olduğunu belirterek, örgütün mali durumu hakkında uyarıda bulundu.

cvfthyj
ABD Başkanı Donald Trump, New York'taki Birleşmiş Milletler'de yaptığı konuşmanın ardından eliyle jest yapıyor (AFP)

Başkan Donald Trump döneminde Washington, Birleşmiş Milletler'in sistemlerini reforme etmesini ve bütçesini azaltmasını talep ederek birçok cephede çok taraflılıktan çekildi.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre ABD'nin Birleşmiş Milletler Büyükelçisi Waltz cuma günü verdiği demeçte, "Çok yakında kesinlikle bir ilk ödeme göreceksiniz" dedi. "Yıllık aidatlarımızın önemli bir ilk ödemesi olacak... Nihai miktarın henüz belirlendiğini sanmıyorum, ancak birkaç hafta içinde belli olacak" ifadesini kullandı.

Birleşmiş Milletler yetkilileri, ABD'nin uluslararası örgütün bütçesine ödenmesi gereken aidatların %95'inden fazlasından sorumlu olduğunu söylüyor. Şubat ayı itibarıyla Washington'ın 2,19 milyar dolar borcu bulunuyordu; buna ilave olarak mevcut ve geçmiş barış koruma misyonları için 2,4 milyar dolar ve BM mahkemeleri için 43,6 milyon dolar daha ödenmesi gerekiyordu.

BM yetkilileri, ABD'nin geçen yılki düzenli bütçe için aidatlarını ödemediğini, bu nedenle 827 milyon dolar, cari yıl için ise 767 milyon dolar borcu olduğunu, geri kalanının ise önceki yıllardan kalan borçlardan oluştuğunu ifade etti.