Prigojin’in yokluğu Wagner'in faaliyetlerini etkiler mi?

Wagner'in kurucusu Prigojin’i taşıyan özel uçağın düşmesi olayının üzerindeki sır perdesi henüz aralanamadı

Rusya Federal Soruşturma Komitesi tarafından dağıtılan ve Prigojin’in uçağının enkazını gösteren bir fotoğraf (AFP)
Rusya Federal Soruşturma Komitesi tarafından dağıtılan ve Prigojin’in uçağının enkazını gösteren bir fotoğraf (AFP)
TT

Prigojin’in yokluğu Wagner'in faaliyetlerini etkiler mi?

Rusya Federal Soruşturma Komitesi tarafından dağıtılan ve Prigojin’in uçağının enkazını gösteren bir fotoğraf (AFP)
Rusya Federal Soruşturma Komitesi tarafından dağıtılan ve Prigojin’in uçağının enkazını gösteren bir fotoğraf (AFP)

Moskova’nın Yevgeniy Prigojin’in içinde olduğu uçağın düşmesi olayını aydınlatmak amacıyla başlattığı soruşturma nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın olay, tüm dikkatlerin geçtiğimiz haziran ayında askeri isyana öncülük ederek Rusya'yı şiddetle sarsan Prigojin’e dönmesine neden oldu.  Savunma Bakanlığı yetkililerine meydan okuyan ve Devlet Başkanı Vladimir Putin'in çevresindeki önemli isimleri cezalandırmakla tehdit eden bu adam olayın odak noktası oldu. Prigojin’in uçağının düşmesi, onun son dönemdeki rolünün boyutunun ve niteliğinin yanı sıra bir sonraki aşamaya ilişkin senaryoları da yeniden tartışmaya açtı.

Genelkurmay Başkan Yardımcısı Korgeneral Vladimir Alekseyev’in (sağda), Rostov'da Prigojin’i eylemlerini yeniden gözden geçirmesi için ikna etmeye çalıştığı videodan bir kare (AFP)
Genelkurmay Başkan Yardımcısı Korgeneral Vladimir Alekseyev’in (sağda), Rostov'da Prigojin’i eylemlerini yeniden gözden geçirmesi için ikna etmeye çalıştığı videodan bir kare (AFP)

Wagner’in kurucusu ve lideri Yevgeniy Prigojin ile Savunma Bakanlığı arasındaki gerilimin doruk noktasına ulaşmasıyla birlikte basının uzun yıllar ‘Kremlin’in aşçısı’ olarak andığı Prigojin, Rusya’yı sarsan ve dünyanın durumun gidişatını nefesini tutarak izlemesine neden olan büyük çaplı bir askeri isyan başlatma kararı aldı. Wagner, hiç vakit kaybetmeden Ukrayna'ya yönelik askeri operasyonların başlangıç ​​noktası olan stratejik öneme sahip Rostov şehrini kontrol altına aldı oradan Rus Güney Askeri Bölge Karargahı ve Kırım'a yönelik operasyonların merkezi olan Krasnodar'a doğru yola çıktı. Hedefleri arasında Voronej ve Lipetsk şehirleri vardı.

Wagner üyeleri Rostov'daki Rus Güney Askeri Bölge Karargahı’ndan çekilirken (Reuters)
Wagner üyeleri Rostov'daki Rus Güney Askeri Bölge Karargahı’ndan çekilirken (Reuters)

Prigojin sadece Savunma Bakanlığı ile değil, Kremlin başta olmak üzere Rusya'daki tüm iktidar kurumlarıyla da yüzleşmeyi seçti. Belki de son ana kadar Başkan Putin'in bu mücadelede kendisine yakın olan Dışişleri Bakanı Sergey Şoygu'nun yanında yer almayacağını ve bunun yerine geçmişte gelenek olduğu gibi krize uzlaşmacı bir çözüm bulunması talimatı vereceğini umuyordu. Fakat savaş baronları tarafından etrafı sarılan ve hem içeride hem de dışarıda giderek artan bir baskı altında olan Putin, o an için silahlı bir isyana izin vermeyecekti. Bu noktada gerilim daha da tırmandı ve Prigojin, ‘Putin’in yanlış seçimini’ eleştirdi. Dahası, yakında Rusya'nın yeni bir devlet başkanı olacağını söyledi.

‘Kremlin'in aşçısı’ olarak anılan Prigojin, Putin'in Afrika, Suriye ve Ukrayna'daki politikalarının gizli bir çıkış noktasıyken nasıl oldu da askeri düzenin düşmanı, komutanları ve askerleri Wagner’e katılmaya çağıran, Savunma Bakanlığı'nın prestijini sarsan ve kendi bakış açısına göre ‘Rusya'daki durumu düzeltmeye’ kalkışan bir isyancıya dönüştü?

Wagner’in St. Petersburg'daki merkezinin önünde güveliği sağlayan Rus polis memurları (AFP)
Wagner’in St. Petersburg'daki merkezinin önünde güveliği sağlayan Rus polis memurları (AFP)

Savunma Bakanlığı ile anlaşmazlık

Prigojin, 5 Mayıs'ta Savunma Bakanı Sergey Şoygu ve Genelkurmay Başkanı Valery Gerasimov’u Wagner’in Savunma Bakanlığından talep ettiği silah ve mühimmatın teslim edilmemesinden dolayı çok sayıda Wagner üyesinin ölümüne neden olmakla suçladı ve bu suçlamayı ilk kez doğrudan yaptı. Prigojin’e göre silah ve mühimmat eksikliği çok sayıda Wagner üyesinin ölümüne yol açarken yaklaşık 9 ay önce Ukrayna’nın güneyinde bulunan ve stratejik öneme sahip olan Bahmut’u kontrol altına almayı amaçlayan askeri operasyonun da yavaşlamasına neden oldu.

Putin, Genelkurmay Başkanı Valery Gerasimov (solda) ve Savunma Bakanı Sergey Şoygu ile (AP)
Putin, Genelkurmay Başkanı Valery Gerasimov (solda) ve Savunma Bakanı Sergey Şoygu ile (AP)

Prigojin, savaşçıların ihtiyaçlarını gerektiği gibi karşılamayan Savunma Bakanlığı’nı ve askeri yetkilileri eleştiriyordu. Ancak burada yeni olan, Savunma Bakanı Şoygu’yu ve Genelkurmay Başkanı Gerasimov’u bizzat Wagner üyelerinin ölümüne neden olmak ve Bahmut’taki askeri operasyonu yavaşlatmakla suçlamasıydı. Prigojin, Wagner üyelerini 10 Mayıs’a kadar Bahmut’tan çekeceğini söyleyerek bu suçlamaları yapmaya devam etti.

İkinci önemli nokta ise bazı karmaşıklıklarla birlikte krizin zamanlamasıydı.

Kriz, Rusya’nın her yıl 9 Mayıs’ta kutladığı Nazizm’e Karşı Zafer Bayramı hazırlıklarının yapıldığı bir sırada patlak verdi. Zamanlamayla ilgili diğer noktalar arasında Rus toplumunda önemli bir yeri olan bir olay olarak Bahmut Muharebesi'nin fiilen sona eriyor olması yer alıyordu. Prigojin’e göre şehrin 3 kilometrekareden daha az olan bir bölümü Kiev’in kontrolündeydi ve bu durum bu kez düşmanlıklara son verilmesiyle ilgili soru işaretlerini gündeme getirdi.

Üçüncü dikkat çekici nokta ise Kremlin’in olayla ilgili yorum yapmaktan kaçınmasıydı. Bu durum Rusya’nın siyasi ve sosyal çevrelerinde büyük bir memnuniyetsizliğe ve hayal kırıklığına yol açtı.

Prigojin, bundan dört gün sonra gerekli teçhizatın sağlanacağı sözünü aldığını duyurdu. Böylece krizin ciddiyeti halk düzeyinde hafiflese de yansımaları devam etti.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Belarus Devlet Başkanı Aleksander Lukaşenko ile görüşürken (AP)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Belarus Devlet Başkanı Aleksander Lukaşenko ile görüşürken (AP)

Gizli gerginlik tırmandı

Tüm bu yaşananlar, özellikle krizin taraflarının tamamının Putin'e çok yakın isimler olduğundan Rusya’da çeşitli ağırlık merkezleri arasındaki rekabetin bu düzeyde doğrudan ve kamuoyu önünde yapılan suçlamalara dönüştüğü nadir zamanlardan biri olabilir. Bu mesele, Ukrayna savaşına yönelik farklı tutumların Putin’in yakın çevresi üzerinde yarattığı tehlikeli etkiler açısından önemli yansımaları söz konusu.

Prigojin ile Rusya’nın askeri kurumlarının liderleri arasındaki gerilimin yeni başlamadığına ve çok uzun bir zaman içinde geliştiğine şüphe yok.

Ancak bu uzun süreçte yaşananlar gizli kalıp kamuoyu önüne taşınmamışken krizin son dönemde patlak vermesinin nedeni başta Ukrayna savaşında önceliklerini yeniden düzenleme fırsatı bulan Prigojin’in şahsi hırsları olmak üzere biriken bazı anlaşmazlıklar oldu. Geçtiğimiz yılın sonbaharında Solidar ve Bahmut şehirlerinin Wagner Şirketi’ne bağlanması da dahil olmak üzere Ukrayna Silahlı Kuvvetlerinin devasa müstahkem bölgesine saldırmak gibi zorlu ve kanlı bir görev de Wagner’e verildi. Wagner, dört ay boyunca artık yalnızca askeri haberlere konu olan ana oyuncu olmaktan çıkmakla kalmadı, kış saldırısına hazırlanan Ukrayna Silahlı Kuvvetlerine karşı yapılan hazırlıkların önemli bir bölümünü de geri çekti.

Özellikle ordunun savaşı yönetmede bocaladığı ve sahada bazı stratejik hatalar yaptığı yönündeki suçlamalar karşısında askeri yetkililerin bu konudan ne kadar rahatsız olduklarını değerlendirmek güç. Ancak burada Wagner’in çatışmalarda yer aldığının kamuoyu tarafından öğrenilmesi ve kuruluşundan bu yana ilk kez resmi haber ajanlarında açıklamalarının yayınlanması dikkati çekiyor.

Ayrıca Prigojin’in yönelttiği eleştiriler, bu yüzleşmenin başlamasına yol açan ana nedenin kaynaklar üzerinde büyük bir rekabetin olduğunu gösterdi. Bu rekabetin bir kısmının, her iki tarafın da savaşa ayrılan mali kaynaklardan daha fazla pay alma hedeflerine dayandığı göz ardı edilemez. Wagner Grubu'nun düzenli ordudaki gibi ölen ya da yaralanan üyelerini tazminat listelerine sokma çabası da bunun açık bir göstergesiydi.

Daha da önemlisi, bu gerilim her iki tarafın da askeri yapı içindeki nüfuzunu diğer tarafa karşı artırmaya çalıştığını ortaya koydu. Örneğin Prigojin’in emekli olan generalleri kendi yanına çekme ve onları Wagner saflarına dahil etme çabası bunun bir göstergesiydi. Bu durum, Ukrayna savaşından önce dahi Rusya’nın genel bütçesinin beşte birinden fazlasını tüketen ordu ve genel olarak tüm askeri yapılar içinde büyüyen ‘eksen’ ve ‘ağırlık merkezleri’ olgusunu yansıtıyordu.

​ Savaş sürerken ortaya çıkan anlaşmazlık

Tüm bu nedenlerin yanı sıra Ukrayna savaşını yürüten kurumlar arasındaki bu tutarsızlık, iki tarafı, savaşı yönetme mekanizmaları ve beklenen gidişat hakkındaki görüşlerle ilgili yeni bir anlaşmazlığa sürükledi.

Wagner’in yanı sıra Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’nin personel sayısı ve top yekün bir savaşa karşı ne kadar hazırlıklı oldukları konusunda algı yapmada başarısız olan ordu ve istihbarat servislerinin de aralarında bulunduğu taraflara yapılan büyük eleştirilerin ardından Wagner, ordu ve istihbarat birimlerinin savaşın ilk aylarında sahada yaşanan tökezlemelerle ortaya çıkan başarısızlıklarını, silah ve mühimmat eksikliğini telafi edebildiklerini göstermek için kullandı. Putin’e ölümüne bağlılığı ile tanınan, özerk  Çeçenistan’ın Devlet Başkanı Ramazan Kadirov’a bağlı güçler gibi sokak savaşını yönetme ve müstahkem şehir ve kasabalarda zorlu şartlarda ilerleme kaydetme yeteneği olan iyi eğitimli saldırı birimlerine sahip olmanın avantajından yararlandı. Nitekim Ukrayna savaşındaki gelişmeler, düzenli savaşa hazırlanan ordunun, öncelikle hava baskısı kurma ve ağır silahlar ve güdümlü füzeler kullanma kararı aldığını gösterdi. Rusya ordusunun doğrudan savaş ve angajman alanında bazı önemli yeteneklerden yoksun olması onu müttefik kuvvetlere güvenmek zorunda bırakırken, geçtiğimiz yılın sonbaharında Wagner’in savaşa dahil olduğuna dair resmi açıklama bunu teyit eder nitelikteydi. Wagner, ilk kez 2014 yılında patlak veren savaştan bu yana zaten Ukrayna topraklarında bulunuyordu.  Ancak askeri operasyonların gidişatına ilişkin anlaşmazlık sadece bununla sınırlı değildi. Prigojin’in geçtiğimiz ay yaptığı açıklamaları da askeri yapılar arasındaki anlaşmazlığın ne kadar derinleştiğinin bir göstergesiydi.

Wagner lideri, geçtiğimiz nisan ayı ortalarında, Rus yetkililerin ve halkın Ukrayna’ya karşı başlatılan ve Rusya tarafından ‘özel askeri operasyon’ olarak nitelendirilen savaşa ‘cesur bir nokta’ koymasının gerektiğini söylediği dikkat çekici bir makale yayınladı. Prigojin’e göre özel askeri operasyonun sona erdiğini duyurmak ‘en ideal seçenek’ olacaktı. Prigojin’in makalesinin yayınlanmasından beri Rusya'daki pek çok çevre, taraflar arasında yakında bir patlama olasılığına işaret ediyorlardı.

Belarus'taki Wagner üyeleri (AFP)
Belarus'taki Wagner üyeleri (AFP)

Prigojin ve Wagner'in geleceğiyle ilgili senaryolar

Prigojin ile yapılan anlaşmanın genel özelliklerine rağmen Afrika'da konuşlu Wagner üyelerinin geleceği özellikle Rusya'daki siyasi seçkinlerin gündemini meşgul ediyordu. Rus seçkinler arasında bu konuda bir tür bölünme ortaya çıktı. Rusya Devlet Duması Savunma Komitesi Başkanı Andrei Kartapolov, özel güvenlik şirketlerinin çalışmalarını düzenleyen bir yasanın kabul edilmesi çağrısında bulunurken, meclisin üst kanadı Federasyon Konseyi Anayasal Mevzuat Komitesi Başkanı Andrey Klishas, böyle bir yasanın çıkarılmasının şu an için aciliyeti olmadığı değerlendirmesinde bulundu. Bazı çevreler, Moskova'nın içinden geçilen süreçte Wagner'e benzer başka bir askeri oluşumun doğmasına izin veremeyeceğini ve Başkan Putin'in önündeki seçeneklerin Wagner üyelerinin Savunma Bakanlığı'nın doğrudan kontrolü altına alınmasıyla ya da Prigojin ile ilişkilerde yeni bir düzenleme yapılmasıyla sınırlı olacağını düşünüyorlardı.

Burada Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov'un kısa süre önce Wagner'in yurtdışında, özellikle Mali ve Orta Afrika Cumhuriyeti gibi Afrika kıtasındaki birçok ülkede faaliyetlerini sürdüreceğini söylediği dikkat çekici bir açıklama yaptığını hatırlatmakta fayda var. Bu açıklama, Wagner’in çevresinde yaşanan gelişmelerden endişe eden Afrikalı liderlere bir güven mesajı olabilir.

Afrika'daki Wagner güçleri (AP)
Afrika'daki Wagner güçleri (AP)

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgilere göre Rusya’daki bazı çevrelerin öne sürdüğü bir diğer olası senaryo ise Wagner üyelerinin tamamen yeni bir çerçevede görev yapmak üzere Afrika ülkelerine gönderilmesi. Yani yurt dışında Wagner'e benzer bir grup kurulması ve o bölgelerde çalışmaya devam etmek isteyenler için grup faaliyetlerinin sürdürülmesi. Bu senaryo Kremlin açısından pek tatmin edici değil. Çünkü böyle bir senaryo, Savunma Bakanlığı'nın kontrolü dışındaki silahlı gruplarla mücadelede sorunun tamamen çözülmeyeceği anlamına geliyor. Ancak bu, Moskova'nın, Rusya'nın önemli çıkarlarının olduğu Afrika bölgelerinden aniden geri çekilmemesi gerektiğini en azından geçici olarak gösteriyor. Bu senaryonun hayata geçirilmesi durumunda, Kremlin ile yapılan anlaşma çerçevesinde yeni durumun düzenlenmesinde bizzat Prigojin’in kaderinin belirleyici olma olasılığı göz ardı edilmiyor. Wagner’in akıbetiyle ilgili mekanizmaları belirlemek için Wagner’in başının kesilmesi gerektiğini söyleyen Rus çevreleri de vardı.

Bu senaryonun uygulanmaya başlamasıyla birlikte Wagner bölündü ve birbirinden güçlü iki grup ortaya çıktı. Bunlardan biri Rusya ve Ukrayna’da Savunma Bakanlığı’nın emri altında meşru bir şekilde faaliyet gösterirken diğeri Wagner’in yurt dışında konuşlandığı bölgelerdeki faaliyetlerini sürdürmeye devam ediyor. Ancak yurt dışındaki bu faaliyetlerle ilgili nihai mekanizmalar henüz belirlenmedi.

Fakat Yevgeny Prigojin’in ilk kez 2014 yılında ortaya çıkan, tamamen kendisine sadık olan ve Bahmut'a ve Ukrayna'nın diğer zorlu bölgelerine yapılan askeri saldırılar sırasında azim gösteren milislerden oluşan Wagner Grubu'nun omurgasını korumuş olduğuna şüphe yok. Kremlin de Wagner’in Afrika'daki prestijini ve nüfuzunu riske atmak isteyecek gibi görünmüyor.

Öte yandan Kremlin, Prigojin ile ilişkilerinde de görüldüğü gibi, durumu sıkı bir şekilde kontrol ettiğini ve taviz verme eğiliminde bile olmadığını gösterdi. Kremlin, kimseye kendisiyle rekabet edebilecek bir güç merkezi olarak görünme ya da seçkinler arasında kurduğu dengeyi tehdit etme fırsatı vermedi.



Trump: İran'a saldırmak için acelem yok, ekonomisini felç ediyoruz

ABD Başkanı Donald Trump, pazartesi günü başkanlık helikopterinden indikten sonra Beyaz Saray'ın Güney Çimliği'nden geçerken (AP)
ABD Başkanı Donald Trump, pazartesi günü başkanlık helikopterinden indikten sonra Beyaz Saray'ın Güney Çimliği'nden geçerken (AP)
TT

Trump: İran'a saldırmak için acelem yok, ekonomisini felç ediyoruz

ABD Başkanı Donald Trump, pazartesi günü başkanlık helikopterinden indikten sonra Beyaz Saray'ın Güney Çimliği'nden geçerken (AP)
ABD Başkanı Donald Trump, pazartesi günü başkanlık helikopterinden indikten sonra Beyaz Saray'ın Güney Çimliği'nden geçerken (AP)

ABD Başkanı Donald Trump, pazartesi günü yaptığı açıklamada, İran'a yönelik savaşı yeniden başlatmak için acele etmediğini söyledi. ABD'nin İran ekonomisini felç ettiğini belirten Trump, Tahran'ın savaşın başlamasından bu yana hiç olmadığı kadar anlaşma yapmak istediğini ifade etti. Ancak İran yönetiminde kararları kimin aldığı konusunda şüpheleri bulunduğunu dile getirdi.

Trump, İsrail'in Kanal 12 televizyonuna ve Axios haber sitesine yaptığı açıklamada, "Acele etmiyorum. Onların ekonomisini felç ediyoruz" dedi.

İran yönetiminin beklediği ölçüde bir aciliyet duygusu içinde olmadığını belirten Trump, buna rağmen Tahran'ın savaşın başlangıcından bu yana hiç olmadığı kadar anlaşma istediğini söyledi. İranlıların paralarının ve yakıtlarının kalmadığını kaydeden Trump, halkın mevcut durumdan bıktığını ifade etti.

Katar'ın arabuluculuğunda yürütülen müzakerelere ilişkin konuşan Trump, "Onlarla görüşüyoruz. Süreç iyi ilerliyor. Sorun, kararları kimin aldığından emin olmamamız. Bizi yeniden oyalamaya çalışmalarını istemiyoruz" diye konuştu.

Trump'ın açıklamaları, Başkan Yardımcısı JD Vance'in İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai'ye bir mesaj göndermesinin ardından geldi.

Üç seçenek

Trump, danışmanlarından gelen farklı yönlerdeki baskılarla karşı karşıya. Danışmanlarının bir bölümü, yeni bir saldırının farklı bir sonuç getirmeyeceği gerekçesiyle Trump'ın anlaşmaya yönelmesi gerektiğini düşünüyor. Kanal 12'ye göre Körfez ülkelerinin liderlerinin çoğu da bu görüşü destekliyor.

Diğer bazı danışmanlar ise Trump'ın "görevi tamamlamak" için savaşı yeniden başlatması gerektiğini savunuyor. Habere göre İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da bu seçeneği destekliyor ve Trump'a bu yönde baskı yapıyor.

Üçüncü bir danışman grubu ise abluka ve yaptırımların sürdürülmesini, İran yönetiminin ekonomik açıdan "boğulmasını" öneriyor.

Trump ile Netanyahu arasında İran konusunda doğrudan ve sert bir telefon görüşmesi yapıldığı bildirildi.

Kanal 12, pazar günü İsrailli ve Amerikalı iki kaynağa dayandırdığı haberinde, Trump ile Netanyahu arasında "doğrudan ve sert" bir telefon görüşmesi gerçekleştirildiğini bildirmişti.

Görüşmenin ayrıntılarına vakıf kaynaklara göre Trump, bu aşamada müzakerelere sonuçlanması için fırsat tanımak ve İsrail'in sürece müdahale etmesini önlemek istiyor. Kaynaklar, müzakerelerin başarısız olması durumunda bu tutumun köklü biçimde değişebileceğini ve Netanyahu'nun müzakerelerin gidişatından endişe duyduğunu aktardı.

Axios ise Amerikalı ve İsrailli iki yetkiliye dayandırdığı haberinde, Netanyahu'nun cumartesi günü gerçekleşen telefon görüşmesinde Trump'ı ABD'deki ara seçimlerin salı günü tamamlanmasının hemen ardından İran'a saldırmaya çağırdığını yazdı.

İsrailli kaynak görüşmeyi "zor", Amerikalı kaynak ise "doğrudan" olarak nitelendirdi. Beyaz Saray ve Netanyahu'nun ofisi konuya ilişkin yorum yapmaktan kaçındı.

Trump ise pazar günü Netanyahu ile "çok iyi bir görüşme" yaptığını söylemekle yetindi.

"Ezici bir darbe"

Trump, cumartesi akşamı gazetecilere yaptığı açıklamada, İran'ın askeri kapasitesinin büyük bölümünü imha ettikleri için Washington'ın saldırıları yeniden başlatmakta acele etmediğini söylemişti.

İranlıların güvenilir olmadığını belirten Trump, "Bir anlaşma yapıyorlar, sonra anlaşmadan geri dönüyorlar. Ben anlaşma yapmak istiyorum. Bakalım anlaşma yapacaklar mı?" ifadelerini kullanmıştı.

Trump, "Hâlâ ilgilenmemiz gereken bir veya iki nokta var ancak bunu 10 dakika içinde halledebiliriz" diye konuşmuş ve Natanz yakınlarındaki "Kuh-i Aks" bölgesine işaret etmişti.

dfghyj
Trump, pazar günü Kansas eyaletinin Salina kentindeki havaalanında düzenlenen seçim mitinginde yaptığı konuşmanın ardından kürsüden ayrılırken (AP)

Trump, pazar günü Iowa eyaletinde düzenlenen bir seçim mitinginde ise AFP'ye yaptığı açıklamada, "İran'la işimi henüz bitirmemiş olmamın tek nedeni nazik davranmak istemem. Yapabilirsem bütün bu hayatları kurtarmaya çalışmak istiyorum. Ancak bir noktada onlara ezici bir darbe indirmek zorunda kalacağız" dedi.

Trump daha önce de ABD'nin seçimlerden önce İran'a yeni saldırılar düzenlemeyeceğini defalarca açıklamıştı.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise Trump'ın saldırıları yeniden başlatma konusunda henüz karar vermediğini belirtmişti. Rubio, Trump'ın çatışmayı diplomatik yollarla sona erdirmeyi tercih ettiğini ancak Washington'ın askeri seçeneği de masada tuttuğunu söylemişti.

Tahran hazırlık yapıyor

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, pazartesi günü Tahran'da yaptığı açıklamada, ülkesinin diplomasi veya askeri çatışma olmak üzere "her iki senaryoya da" hazır olduğunu ve bu hazırlığın önceki dönemlere kıyasla çok daha kapsamlı olduğunu söyledi.

Katar ve Pakistanlı arabulucular üzerinden yürütülen temasların "son derece yoğun" olduğunu belirten Arakçi, "Her şey ABD tarafına bağlı" dedi.

Reuters'a konuşan konu hakkında bilgi sahibi bir yetkili, İranlı müzakerecilerin pazar günü Doha'dan ayrıldığını ve üzerinde görüş bildirilmesi amacıyla bir anlaşma taslağının taraflar arasında dolaşıma sokulduğunu aktardı. Yetkili, takip toplantısı yapılmasının da ihtimaller arasında bulunduğunu belirtti.

İranlı müzakerecilerin Doha'dan ayrılmasının müzakerelerde yaşanan sorunlardan kaynaklanmadığını da kaydetti.

cddsvfth
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai, 26 Ekim'de Tahran'da Suudi Savunma Bakanı, Pakistan Genelkurmay Başkanı ve Türkiye İstihbarat Başkanı ile yapılan toplantıda (İran Cumhurbaşkanlığı – AFP)

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi ise Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması için ABD'nin deniz ablukasını kaldırmasını ve Tahran'ın taleplerini yerine getirmesini şart koştu.

İran'ın yedi aşamadan oluşan önerisinin temasların temelini oluşturmaya devam ettiğini belirten Bekayi, Tahran'ın bu öneriyi "iki gün içinde" uygulamaya hazır olduğunu söyledi.

Bekayi, Reuters'a göre, İran'ın talepleri karşılanmadan nükleer müzakerelere dönülmesinin mümkün olmadığını da ifade etti.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ise ülkenin dini liderinin hükümete müzakereler konusunda "yetkiler" verdiğini açıkladı. Ancak bu yetkilerin kapsamına ilişkin ayrıntı paylaşmadı.

İran Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı Muhammed Rıza Arif de pazartesi günü yaptığı açıklamada, arabulucular üzerinden iletilen ABD mesajlarının Washington'ın İran'ın "zaferini" kabul ettiğini gösterdiğini söyledi.

Resmi IRNA haber ajansının aktardığına göre Arif, "Son iki savaşta düşmanımız hedeflerinin hiçbirine ulaşamadı" dedi.

Arif, "ABD bugün de kendi hedefleri ve iç kamuoyuna ilişkin kaygıları doğrultusunda farklı manevralar yapıyor. Ancak arabulucular aracılığıyla İran'a iletilen mesajlar, zaferimizin kabul edildiğini gösteriyor" ifadelerini kullandı.


Husilerin finans kaynaklarını kurutmak için baskısını artıran Yemen hükümeti Babülmendep'te ilerliyor

Husilerin finans kaynaklarını kurutmak için baskısını artıran Yemen hükümeti Babülmendep'te ilerliyor
TT

Husilerin finans kaynaklarını kurutmak için baskısını artıran Yemen hükümeti Babülmendep'te ilerliyor

Husilerin finans kaynaklarını kurutmak için baskısını artıran Yemen hükümeti Babülmendep'te ilerliyor

Yemen hükümeti, İngiltere ile yürütülen koordinasyonu siyasi ve diplomatik destek düzeyinden, Husilere karşı daha etkili adımlara taşımayı hedefliyor. Bu kapsamda Husilerin terör örgütü olarak tanımlanması, finansman ve silah kaynaklarının kurutulması, askeri kapasitelerini geliştirmek için kullandıkları teknoloji ve bileşenler üzerindeki denetimin sıkılaştırılması gündeme geldi. Bu girişimler, ay sonunda Yemen'e ekonomik ve insani destek sağlamak amacıyla düzenlenmesi beklenen uluslararası konferansa yönelik hazırlıklarla eş zamanlı yürütülüyor.

Söz konusu başlıklar, Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi'nin İngiltere'nin Orta Doğu'dan Sorumlu Devlet Bakanı Stephen Doughty ile gerçekleştirdiği görüşmede ele alındı. Görüşmede Yemen'deki gelişmeler, Husilerin bölgesel güvenlik ve uluslararası deniz ulaşımına yönelik tehditleri ve ay sonunda düzenlenmesi planlanan uluslararası Yemen'e destek konferansına ilişkin hazırlıklar değerlendirildi.

El-Alimi, uluslararası deniz ulaşımının güvenliğinin Husilerin tehdit kaynakları ortadan kaldırılmadan sağlanamayacağını belirtti. Yemen devletinin kendi topraklarını ve karasularını koruma kapasitesinin desteklenmesi çağrısında bulunan el-Alimi, siyasi ve hukuki tutumların, Husilere askeri kapasite sağlayan finansman, silah tedariki ve kaçakçılık ağlarını hedef alan somut adımlarla desteklenmesi gerektiğini vurguladı.

Sahada ise Babülmendep cephesinde Husilere karşı çatışmalar yeniden şiddetlendi. Lahic vilayetinin çeşitli cephelerinde de şiddetli çatışmalar yaşanırken, Güney Devleri Kuvvetleri'nin el-Mudâribe ve Ras el-Ara ilçelerinde ilerleme kaydettiği bildirildi. Hükümet güçleri ise son günlerde Husilerin kontrolüne geçen bölgeleri geri almak amacıyla Lahic'in kuzeyindeki el-Mukâtıra ilçesine askeri takviye gönderdi. Taiz kentinin çevresindeki cephelerde ise hükümet güçlerinin mevzilerini koruduğu belirtildi.

Babülmendep cephesinde sabah saatlerinden itibaren yeniden başlayan çatışmalara Güney Devleri Kuvvetleri de katıldı. Saha kaynaklarına göre operasyonlarda bazı mevziler geri alınırken, çatışma bölgelerinde ilerleme sağlandı. Çatışmalarda Husiler saflarında ölü ve yaralıların olduğu bildirildi.


Tek bayrak altında dökülen kan: Afrika'da DEAŞ ve el-Kaide arasındaki ideolojik çatışma kızışıyor

Batı Afrika Birlik ve Cihad Hareketi (MUJAO) savaşçıları, Mali'nin kuzeydoğusunda Gao'daki İslami polis karakolunun avlusunda (AFP)
Batı Afrika Birlik ve Cihad Hareketi (MUJAO) savaşçıları, Mali'nin kuzeydoğusunda Gao'daki İslami polis karakolunun avlusunda (AFP)
TT

Tek bayrak altında dökülen kan: Afrika'da DEAŞ ve el-Kaide arasındaki ideolojik çatışma kızışıyor

Batı Afrika Birlik ve Cihad Hareketi (MUJAO) savaşçıları, Mali'nin kuzeydoğusunda Gao'daki İslami polis karakolunun avlusunda (AFP)
Batı Afrika Birlik ve Cihad Hareketi (MUJAO) savaşçıları, Mali'nin kuzeydoğusunda Gao'daki İslami polis karakolunun avlusunda (AFP)

Mahir Fergali

DEAŞ ve el-Kaide arasındaki güç mücadelesi, örgütsel ve kişisel çıkarların çatışması, biat dayatma rekabeti, cihatçı projenin temsilini tekeline alma ve tedarik yollarının, adam devşirme alanlarının ve mali kaynaklarının kontrolü, yüzlerce can alan kanlı, sistematik ve ideolojik savaşlara dönüştü. Bu durum bilhassa Afrika'nın Sahel bölgesinde, özellikle de Mali, Burkina Faso ve Nijer'de belirginleşti. Ardından Afrika Boynuzu da iki taraf arasında şiddetli çatışmalara sahne oldu.

Daha yakın bir zamanda, 10 Ekim 2026'da yayınlanan yerel haberler, 9 Ekim'de Mali'nin Burkina Faso sınırına yakın Tessit bölgesinde meydana gelen çatışmalardan bahsetti. DEAŞ, komutanlar da dahil olmak üzere 400 el-Nusra savaşçısını öldürdüğünü, 300 motosikleti imha ettiğini ve bir araç, 460'tan fazla makineli tüfek, 13 roketatar ve 104 motosiklet ele geçirdiğini iddia etti. Bunun aksine, el-Nusra'nın DEAŞ’ın beş komutanı da dahil olmak üzere 200'den fazla savaşçısını öldürdüğünü iddia eden bir karşı anlatı da mevcut.

Önce savaş, sonra ideoloji

Afrika'daki çatışma, ideolojik ayrılıkların hayatta kalma, genişleme ve silahlı örgütler içindeki güç dağılımı hesaplarıyla iç içe geçtiği birçok biçim aldı. Her iki tarafın ideolojik ayırt edici özellikleri forumlarda, sosyal medyada ve haber ajanslarında defalarca sunuldu. İki taraf arasındaki farklılıklar ve karşılıklı tekfir suçlamaları yayınlandı.

İster merkezi ister kollarına bağlı olsun DEAŞ’a bağlı medya kuruluşları, neredeyse her hafta örgüte biat etmemiş olanları kafir, pasaport alanları veya kimlik kartı taşıyanları kafir ve genel olarak bütün devlet çalışanlarını hiçbir koşul belirtmeksizin mürted ilan ediyorlar. Ayrıca intihar bombacısından şefaat isteyenleri tekfir ediyor ve şefaat istenen bombacıyı da tağut olarak nitelendiriyorlar. Dahası hem yaşayan hem de ölmüş birçok Müslüman alim, DEAŞ’a biat etmedikleri gerekçesiyle dinden çıkmış sayılıyor.

Başlangıçta, hepsi İslam hukukunun (şeriatın) uygulanmadığı ve bunun insan yapımı yasalarla değiştirilmesinin iman yerine küfrü seçmek anlamına geldiği kuralından yola çıktılar. Bu yargıyı, “diyar” olarak adlandırdıkları bu ülkelerin liderlerine uyguladılar. DEAŞ hareketi burada da diğerlerinden farklılık gösteriyor. Kimileri yöneticileri ve yardımcılarını tekfir ederken, bazıları da bunu hükümete bağlı tüm kurumları, hatta tüm nüfusu kapsayacak şekilde genişletiyor. Bilgisizlik veya yanlış yorumlama nedeniyle halkı mazur görenlerle görmeyenler, ayrıca yöneticinin yardımcılarını kafir olarak tanımlayanlarla, sadece yöneticiyi kafir sayanlar arasındaki ayrım da burada ortaya çıkıyor. Bu ayrım, Şiiler gibi bütün mezhepleri tekfir edenlerle, sadece liderlerini tekfir edenleri, keza mürtedin tövbesini kabul edenlerle etmeyenleri de kapsıyor.

acdfvghy
Tuareg isyancıları ve Cemaat Nusret el-İslam vel-Müslimin (CNIM) tarafından Mali'deki bazı bölgeleri hedef alan koordineli saldırıların ertesi günü, Mali'nin başkenti Bamako'da, Afrika Kulesi anıtının yakınındaki binaların üzerinde duman yükseliyor, 26 Nisan 2026 (AFP)

Son tweetlere ve haftalık” el-Naba” bülteninin sayfalarına bakıldığında, hem el-Kaide'nin hem de DEAŞ’ın, “cihat” meyvesini koruma bahanesiyle uzak bir şehri ele geçirip İslami bir emirlik ilan etme fikriyle meşgul olduğu görülüyor. Ayrıca “cihat”ın evrenselliği kisvesi altında ayrım gözetmeksizin bombalı saldırı eylemleri gerçekleştiriyorlar ve insanları kalkan olarak kullanmayı ve intihar eylemlerini düzenleyen kuralları hiçe sayıyorlar. Ancak en önemli nokta, sadece el-Kaide’ye mensup olmanın ve isimlerine ve figürlerine körü körüne bağlılığın hiçbir koruma sağlamaması ve hatta Seyfül Adl gibi liderleri veya el-Şebab, el-Nusra Cephesi ve diğer örgütlerin liderlerini sadece örgüte karşı savaştıkları için tekfir edecek kadar ileri gidiyorlar.

Amansız bir tekfir savaşı

İki taraf arasındaki ideolojik ayrışma, 2014 yılında el-Furkan Medya Kurumu’nun sözcüsü Ebu Muhammed el-Adnani'nin fikri metot çerçevelerini özetleyen bir sesli mesaj yayınlamasıyla başladı. Bunu, bir tarafta Ebu Bekir el-Kahtani ve Ebu Müslim el-Mısri, diğer tarafta ise Ahrar-uş Şam hareketinin eski lideri Ebu Yazan el-Şami arasındaki ünlü tartışma izledi. Tartışma, insanların sadakat ve inkâr temelinde nasıl yargılandığını, bilgisizlik ve yanlış yorumlamanın bir mazeret olup olmadığı meselesini, örgütlerine mensup olmayan herkesi nasıl mürted olarak etiketlediklerini ortaya koydu. Bu noktada şu konular açıkça gündeme getirilmeye başlandı; küfür ve şirk konularında bilmeme mazereti, bilgisizliği mazur gösteren (birini tekfir etmekte tereddüt eden) kişinin tekfir edilmesi, müşrikleri tekfir etmekte tereddüt eden kişi hakkındaki hüküm, geçici küfür topraklarında ikamet edenler hakkındaki hükümler ve insanlardan (yaşayan veya ölü) şefaat dilemenin kendisinin şirk mi olduğu, yoksa şirke götüren bir bidat mi olduğu meselesi.

Suriye devriminin patlak vermesinden DEAŞ'ın 2014'te bölgesel halifeliğini deklare etmesine kadar geçen dönemde, bu tartışmalı konular çok az gündeme getirildi. Bunların en önemlisi elbette bilgisizliği mazur gösteren kişinin tekfir edilmesi meselesi, tekfirin tüm sufiler ve Şiiler için genelleştirilmesi ve asıl meselenin iman değil, küfür olduğu görüşüydü. İki düşünce ekolü vardı: Biri, Ebu Hamza el-Muhacir tarafından temsil ediliyor ve ilk el-Kaide liderlerinin bir uzantısıdır. Diğeri ise Ebu Musab el-Zerkavi tarafından temsil ediliyor. El-Hattab, el-Tunisi, Hüseyin Rıza Lari, Ebu Ahmed el-Dağıstani, Ebu Müslim el-Mısri, Ebu el-Havra el-Cezairi, Ebu Halid el-Şarki ve diğerleri her ayrıntısıyla Ebu Musab el-Zerkavi'nin ekolünü takip ettiler. Hatta selefleri tarafından gündeme getirilen meselelerde o kadar aşırıya kaçtılar ki; el-Zevahiri'yi, Taliban'a biat ettiği için keza Ebu Atiye el-Libi'yi ve Suriye'deki tüm savaşçı örgütleri mürted saydılar. Daha sonra, ardıllık (teselsül) ve çıkarımlara dayalı tekfir ilkesini uygulayarak, Ebu Bekir el-Bağdadi ve sözcüsü Ebu Muhammed el-Adnani'yi mürted ilan ettiler.

Savaşlar ve katliamlar, Bağdadi'nin Ebu Ahmed el-Kuveyti'nin yanı sıra Ebu Müslim el-Mısri ve Ebu Ömer el-Hattab'ın öldürülmesini emretmesiyle başladı. Hattab, el-Kevaşif el-Celiyye ala anna el-uzr bi-elcehl akidat el-Eş'ariyye ve'l-Cehmiyye , Es-Semr el-dani fi er-redd ala el-Haduşi ve el-Kettani, Mezheb İbni Teymiyye fi't-tekfir, Bay'at el-Amsar li-el-İmam el-Muhtar kitaplarının yazarıydı.

Bin Ladin ve Süleyman Ebu Gays’a ilave olarak aralarında Ebu Ubeyde el-Benşiri ve Ebu Hafs’ın olduğu Mısırlıların kurucularından olduğu göz önüne alındığında, el-Kaide'nin ideolojisini başlangıçta tam olarak isim belirtmeden genel olarak yöneticiyi ve destekçilerini tekfir etmekle sınırladığını belirtmek gerekiyor. Bu durum, Seyyid İmam'ın ortaya çıkması ve bu sınırların ötesine geçen teoriler ortaya atmasıyla değişti. Daha sonra, DEAŞ’a bağlı Selefi cihatçılar aynı argümanları benimsediler; bunların en önemlisi, belirli şartlar var olmadıkça ve engeller ortadan kalkmadıkça belirli bir kişiyi tekfir etmenin caiz olmadığıdır. Ayrıca, küfür diyarında yaşayanların asıl olarak mümin oldukları, Müslüman olmayanlara tabi oldukları için tekfir edilmeleri hükmünün askıya alınması gerektiği ve mürtedlik hükümlerinin doğrusal bir şekilde uygulanmaması gerektiği görüşünü savunmaktadırlar.

DEAŞ, savaşını ideoloji çerçevesinde yürütmekte ısrar ederken, el-Kaide daha pragmatik bir yol, yerel toplulukları yatıştırmak ve iç cepheler ve ittifaklar kurma politikası izledi

2016 yılından itibaren yaşanan iç gelişmeler, örgütü yöneten ve en yüksek otoritesi sayılan 15 üyeli Delegasyon Komitesi üzerinde, Mısırlı “Şaker Na’am Allah” (Hilmi Haşim veya Şakir Na'imullah) olarak bilinen Hilmi Haşim'e sadık fraksiyonun hakimiyetine neden oldu. Bu fraksiyon, temel dini bilgiler konusunda bilgisizliğin mazeret olmadığını ve Şiilerin genel olarak mürted olduğunu düşünüyor. Ayrıca demokrasiyi küfür olarak görüyorlar, ancak demokrasiyi uygulayanları genel olarak kafir olarak görmüyorlar. Bununla birlikte, yöneticinin yardımcılarını ve temel dini bilgileri bilmeyenleri kafir olarak görüyorlar.

Delegasyon Komitesi, bu fikirleri yaymaya ve örgütün medya emiri Ebu Muhammed el-Furkan'ın başkanlığında Sistematik Gözetim ve Değerlendirme Komitesi adını verdikleri bir komite kurmaya karar verdi. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre garip bir şekilde bu komite tıpkı ilk Hariciler gibi, örgüt üyelerinin inançlarını test ediyordu ve örgüte göre tövbe etmeyenlerin öldürülmesi ile ilgili bir kitaba göre 3 bin kişi öldürüldü.

vf
Azavad Kurtuluş Cephesi üyeleri, Cephe’nin Mali'nin kuzeyindeki Kidal şehrini kontrol altına aldığını duyurmasından iki gün sonra askeri bir geçit töreninde, 27 Nisan 2026 (Reuters)

Bu dönemde, mürted topraklarında yargılananlar hakkındaki hükümle ilgili ideolojik bir sorun ortaya çıktı. Bu sorun büyük bir ayrılığa yol açtı ve el-Bin’ali ile el-Kahtani arasında bu meseleyi müzakere etmek için yapılan görüşme sorunu çözmedi. Bu noktada, Komite, Hacı Faysal (Ebu Muhammed el-Furkan) tarafından Maşrık'taki (Levant) şeriat dosyasının izlenmesinden sonra bir açıklama yayınladı.

“Tağutların mahkemelerine başvurmanın ve ölülerden şefaat dilemenin caizliği” de dahil olmak üzere bazı konularda belirli sonuçlara ulaşmak için din alimleri arasında çok sayıda toplantı yapıldı. Açıklama, kamplardaki Şeriat Dairesi Başkanı Ebu Zeyd el-Iraki, Şeriat Mahkemeleri Merkez Dairesi Başkanı ve şu anda Musul kadısı olan Ebu Bekir el-Kahtani, Araştırma Dairesi Başkanı Ebu Humam el-Asari, Şikayetler Mahkemesi Başkanı Ebu Müslim el-Mısri, Askeri Mahkeme Şeriat Dairesi Başkanı Ebu Velid el-Sinavi, Güvenlik hâkimi ve Rakka kadısı Evs el-Cezarevi, Davet ve Mescitler Başkanı Ebu Hasan el-Cezarevi’nin katılımıyla yayınlandı.

Bu isimler, tekfirin dinin görünür bir temel ilkesi olduğu ve müşrikleri (kendilerini Müslüman olarak tanımlayanları) tekfir etmekte tereddüt eden herkesin de kafir olduğu sonucuna vardılar. Bu, fiilen diğer örgütleri tekfir etmekte tereddüt eden herkesi de tekfir etmek anlamına geliyor.

Afrika'da ve özellikle de Sahel ve Batı Afrika'da ise bu sistematik düşünsel algıların ve teorilerin örgüte mensup olanları yaşadıkları toplumdan ayırmayı garanti etmesi için eski meseleler yeniden gündeme getirildi. Bu da örgütün bütünlüğünü ve el-Kaide ile çatışmaya hazırlık olarak savaş doktrininin oluşturulmasını sağladı.

DEAŞ savaşını ideoloji çerçevesinde yürütmekte ısrar ederken, el-Kaide daha pragmatik bir yol, yerel toplulukları yatıştırma ve iç cepheler ve ittifaklar kurma politikasını izledi. Bu fikirler hâlâ çok sayıda lider tarafından benimseniyor. Bu durum, el-Kaide'nin küreselleşmiş kanadı olan ve Seyful Adl ile örgütün alimleri ​​Ebu Katada ve Ebu Muhammed el-Makdisi gibi isimlerin önderliğindeki kesimle, “küresel el-Kaide şemsiyesi” ile “yerel şemsiye” konusunda derin bir çatışmaya yol açtı.

2019 yılına kadar iki örgüt Afrika Sahel'inde nispeten birlikte yaşadılar, ancak 2020'den 2026'ya kadar aralarında silahlı çatışmalar çıktı ve Mali, Burkina Faso ve Nijer arasındaki sınır bölgesinde kaynaklar, finansman, kaçakçılık yolları, geleneksel altın madenciliği bölgeleri, yerel halka ve ticaret konvoylarına mali koruma için dayatılan “vergiler” ve fidye talepleri konusunda kapsamlı ve uzun süreli bir yıpratma savaşına dönüştü. Tüm bunlar tekfirci ideoloji ile kamufle edildi.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."