Lübnan’ın yeni Hristiyan radikalleri: ‘Rabbin Askerleri’

Lübnan’da ortaya çıkan radikal Hristiyan örgüt Rabbin Askerleri (Cunud er-Rab) Şii Allah’ın Partisi (Hizbullah) ile Ugandalı ‘Rabbin Direniş Ordusu’na (LRA) benzetiliyor

Lübnan’ın yeni Hristiyan radikalleri: ‘Rabbin Askerleri’
TT

Lübnan’ın yeni Hristiyan radikalleri: ‘Rabbin Askerleri’

Lübnan’ın yeni Hristiyan radikalleri: ‘Rabbin Askerleri’

Samir Züreyk

23 Ağustos günü Lübnan’ın başkenti Beyrut’un doğusundaki Mar Mikhael mahallesinde yer alan Madame Om Cafe bir saldırıya uğradı. Saldırıyı, kendine “Rabbin Askerleri” (Cunud er-Rab) adını veren Hristiyan örgüte üye bir grup genç gerçekleştirdi. Saldırının sebebi ise aynı gece sahnelenen Drag Show adlı gösteriydi.

Rabbin Askerleri örgütünün eylemlerini gösteren videolar sosyal medyada yayıldı. Videolarda birkaç kaslı erkeğin, grubun üyelerinden birinin sosyal medyada yoğun bir şekilde yayılan videolardan birinde belirttiğine göre eşcinselliği teşvik ettiği öne sürülen kafedeki eşyaları parçaladığı görülüyor.

Adı, ne kadar radikal olduğunun göstergesi olan bu örgüte bağlı bir grup ilk defa böyle bir eyleme imza atmıyor. Nitekim geçtiğimiz senelerde de şiddet bakımından bundan aşağı kalmayan benzer hadiseler yaşanmış ve bu, örgütün şöhret kazanmasına yol açmıştı.

Peki, bu örgüt neyin nesi? Nasıl kuruldu? Nerelerde yayılıyor? Kim finanse ediyor? Lübnan toplumu için bir tehlike teşkil ediyor mu?

Rabbin Askerleri’nin belirli bir kuruluş tarihi bilinmiyor. Grup, faaliyetleri bazı bankaları Lübnan’da yaygın olan baskın girişimlerinden korumakla sınırlı olsa da 17 Ekim 2019’daki kitlesel halk hareketi sırasında yerel sahada biraz öne çıkmaya başladı.

Basında çıkan bazı haberlere göre örgüt, Ekim 2019’da Beyrut’un doğusunda Hristiyan çoğunluğa sahip Eşrefiye bölgesindeki Kerem ez-Zeytun mahallesinde, bugüne kadar gruba liderlik eden Joseph Mansour tarafından kuruldu.

Emniyet raporları ve basında çıkan haberler, örgütün çekirdeğinin, banka güvenlik görevlisi olarak çalışan eski mahkûmlardan oluştuğunu gösteriyor. Aynı raporlara göre 2022 sonlarına kadar grubun üyeleri, vücutlarında göze çarpan dövmelerin çokluğuyla öne çıkan vücut çalışmış 300 adamdan ibaretti. Bu durum bize Suriye’de Şebbiha ve Rusya’da Wagner ekiplerinin nasıl kurulduğunu hatırlatıyor.

“Örgüt, internet sitesinde kendisini ‘Ne bir parti ne de bir kuruluş. Hiçbir şahsa tâbi değil. Yeryüzüne ait herhangi bir şeyle bağı yok. Güvenlik veya sivil herhangi bir faaliyet yok’ şeklinde tarif ediyor. İddia ettiğine göre ‘İsa’nın öğretilerini taşıyor ve O’nun tavsiyeleri ona emanet”

Örgütün üyeleri tamamen siyah kıyafetler giyiyor ve gömleklerinin üzerine kanatlı bir haç çiziyorlar; bu onların resmî logosu. Sokaklarda, meydanlarda ve halka açık yerlerde silah taşımıyorlar. Çatışmalarda silahlarını ve sayısal çokluklarını kullanıyorlar; bazen de sopalar. Kendilerine ‘milis’ denmesine ısrarla karşı çıkıyor ve bir tebliğ cemaati oldukları konusunda ısrar ediyorlar. Medyada da nadiren yer alıyorlar.

Rabbin Askerleri, internet sitesinde kendisini ‘Ne bir parti ne de bir kuruluş. Hiçbir şahsa tâbi değil. Yeryüzüne ait hiçbir şeyle bağı yok. Güvenlik ve sivil herhangi bir faaliyeti yok’ şeklinde tarif ediyor. İddiasına göre ‘Hz. İsa’nın öğretilerini taşıyor ve O’nun emirleriyle görevlendirildiklerini.’ iddia ediyorlar.

Bununla birlikte bu örgütün üyeleri; gömlekleri ve örgütlenme biçimleriyle 1930’lu yıllarda Avrupa’da Nazizm yanlısı ve faşist milislerin yükselişinin başlangıcını andırıyor. Bu örgütlerin etkisi Lübnan’a kadar uzanmış ve Lübnan Ketaib Partisi’ni doğurmuştu.

Bu örgüt de yolculuğuna, o dönemde Maruni Hristiyan siyasetinin kontrolü altındaki rejimi ve devleti destekleyen ve bu rejimin muhalifleriyle sopalar ve taşlarla çatışan bir gençlik örgütü olarak başladı. Daha sonra önde gelen bir Hristiyan milis gruba dönüştü ve seküler, ve mezhepçi milislerden muadilleriyle tutuştuğu şiddetli iç savaş (1975-1990) sırasında Lübnan’ın tahribatına katkıda bulundu. Elde olan bazı bilgiler, Lübnan ordu istihbaratının ilk etapta bu örgüte ve Hizbullah’ın güvenlik teşkilatına da sızdığına işaret ediyor.

Baltacılık şöhrete götürür

Rabbin Askerleri örgütü ilk kez 2019 yılı sonlarında, Eşrefiye bölgesindeki Hristiyan mahallesi Cemmeyze’de (Gemmayzeh) Meşru Leyla adlı bir grubun konser düzenlemesine yönelik halk ve Kilise itirazları sırasında ortaya çıktı. Söz konusu grup, eşcinselliği teşvik etmekle suçlanıyordu. O dönemde örgüt üyelerinden oluşan büyük bir grubun kılıçlar, keskin haçlar, siyah tek tip kıyafetlerle ilahiler ve dualar eşliğinde, eşcinselliği, LGBTQ kimliğini teşvik edenleri tehdit ettikleri ve Eşrefiye’de ya da onların tabiriyle ‘Rabbin topraklarında’ eşcinsellerin faaliyetlerini yasaklama ve simgelerini ortadan kaldırma sözü verdikleri videolar yayıldı.

Bunun ardından örgütün ismi, Hizbullah ile Emel Hareketi destekçileri tarafından, Beyrut Limanı patlamasına dair adli soruşturma yürüten müfettişe yönelik gerçekleştirilen meşhur gösteri gününde Şiiler ile Hristiyanlar arasında çıkan çatışmalara dair resmî soruşturma tutanaklarında geçti. Ekim 2021’de yaşanan ve Tayune (Tayouneh) Olayları olarak bilinen bu gösteride Hizbullah destekçilerinden 7 kişi ölmüştü.

Lübnan emniyet teşkilatının yürüttüğü soruşturmalarda bu örgütün üyelerinin çatışmalardan önceki gece birçok Hristiyan mahallesinde dinî sloganlar yazdıklarını ve haçlar çizip diktiklerini ortaya çıkardı.

Grup daha sonra Hristiyanların Noel kutlamalarıyla aynı zamanda, Dünya Kupası çeyrek finalinde Fas milli takımının Portekiz’e üstün gelip yarı finale yükselmesini kutlayan Müslüman taraftarlara şiddet uygulamasıyla gündeme geldi. Bu çıkış, kırılgan mezhepsel dengelerin olduğu bir ülkede eli kulağında büyük bir kavga ve mezhepsel fitnenin eşlik ettiği bir mezhep çatışmasına yol açtı.

Grubun adı Ekim 2021’de Eşrefiye’deki ünlü Sassine Meydanı’nda meme kanseri hastalarına destek olmak amacıyla sergilenen bir sanat çalışmasına yönelik bir başka saldırıda da duyuldu. Bu olayda sanatçı Mirna Maalouf’un cansız mankenleri, bazıları gökkuşağı renkleri taşıdığı için parçalandı ve sergi, çıplaklığı ve eşcinselliği teşvik ettiği suçlamasıyla tahrip edildi. Örgütün üyelerinden bazıları, Haziran 2022’de Eşrefiye’de eşcinselliği teşvik eden rengarenk çiçeklerden yapılmış bir reklam panosunu da parçaladı ve yukarıda bahsettiğimiz olayla son buldu.

Bunlara ek olarak Lübnan’daki siyasi salonların koridorlarında, örgüt üyelerinin Eşrefiye bölgesinde özel güvenlik ve koruma görevleri yürüttüğüne dair basın haberleri ve söylentiler dolaşıyor. Nitekim sosyal medyada yayılan bazı videolarda örgüt üyelerinin, kendilerini suçlulara ve ‘yabancılara’ karşı Hıristiyan kimliğe sahip bölgenin savunucuları olarak sunmak üzere geceleri devriye gezdikleri görülüyor. Nekbe (Büyük Felaket) sonrası Lübnan’a gelen Filistinli mülteciler için kullanılan eski ‘yabancı’ tabiri, bugün artık Suriyeli mülteciler için kullanılıyor. Lübnan’da kötüleşen güvenlik gerçekliği ve mültecilere karşı sistematik ve peş peşe kışkırtma kampanyaları göz önüne alındığında bu durum, örgüt üyelerinin halktan giderek daha fazla kabul görmesini sağlıyor.

“Bizler, Rabbin evlatları, Şeytanın düşmanlarıyız…”

Örgütün kurucu lideri Joseph Mansour, Alhurra (el-Hurra) internet sitesine verdiği nadir bir röportajda Rabbin Askerleri örgütünü ‘Rab İsa’nın evlatları, Kilisenin çocukları’ olarak tarif ediyor. Ona göre ‘Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adına vaftiz edilen her kişi, Kutsal Kitap’a göre Rab İsa’nın öğrencisidir.’ Sonra da dile getirdikleri her sözün kaynağının Kutsal Kitap olduğunu vurguluyor.

Mansour, örgütün kuruluşundan ve İncil’den ilham alan ismine, faaliyetleri ile üyelerinin davranışlarına kadar her şeyin dayandığı kutsal terimleri ve tabirleri derinlemesine inceliyor. Onlar hakkında konuşan ya da onları inceleyen hiç kimsenin ‘çalışmalarına yön veren maneviyata ilgi göstermediğinden ve ilginin siyaset ve şahsi meselelerle sınırlı olup büyük resme odaklanmadığından’ şikâyet ediyor. Mansour, siyasi herhangi bir bağlantıyı veya herhangi bir şahsa bağlılığı reddediyor ve örgütlerine yönelik her türlü suçlamayı alaya alarak, bunları, Rabbin adının yükseltilmesine karşı durmayı amaçlayan bir ‘şeytanlık’ olarak görüyor.

“Örgütün mensupları tamamen siyah kıyafetler giyiyor ve gömleklerine/tişörtlerine kanatlı haç çiziyorlar ki bu onların logosu. Sokaklarda, meydanlarda ve kamuya açık alanlarla silah taşımıyorlar. Çatışmalarda silahlarını ve sayıca çokluklarını kullanıyorlar”

Mansour sözlerine şöyle devam ediyor:

“Rabbin Askerleri olarak biz, ruhban sınıfının otoritesini engellediğinde Batı’nın başına neler geldiğini gördük. Hemen zinaya, seküler evliliğe, kürtaja başladılar, vaftizler durdu ve Kilise cemaati ile ruhban sınıfı arasındaki bağ yok oldu. Bu, bugün bizim ilk manevi savaşımızdır. Bu yüzden bize baskı uyguluyorlar” (Eşcinselliğe karşı bir savaş başlattıkları zaman haklarında çıkan suçlamaları kastediyor).

“Biz hiçbir şey dayatmıyoruz. Zina etmek isteyen özgürdür. Ama biz diyoruz ki bu zehirleri, insan hakları söylemi altında iblisçe yöntemlerle çocukların ve toplumun zihnine sokamazsınız. Bunlar kilise öğretileridir, bizim şahsi fikirlerimiz değil.”

Mansour, bu fikirleri savunanları, çocukları ‘doğrudan şeytanın eline’ bırakmakla suçlayarak sözlerini noktalıyor.

Mali destek

Aralık 2022 başlarında ‘Eşrefiye 2020 Derneği, bölge sakinlerini Lübnan’ın maruz kaldığı boğucu ekonomik ve mali krizin etkisiyle artan hırsızlık vakalarından korumak amacıyla ‘koruyucu melek’ olarak çalışan yaklaşık 120 gencin yer aldığı ‘Mahalleyi Koruma’ girişimi başlattı. Dernek, korumaların silah taşımaması ve görevlerinin gözetlemek ve ilgili güvenlik servisleriyle koordineli çalışmak olması koşuluyla, bu gençlerin de dahil olduğu özel bir güvenlik şirketiyle sözleşme imzaladı.

Bununla birlikte bizzat bu girişim, Rabbin Askerleri örgütünün Hristiyan bölgesinin merkezine girmesini sağlayan pencere oldu. Zira üyelerinden bazısı, güvenlik şirketinde koruma olarak çalışıyordu. Eşrefiye 2020 Derneği’nin başkanı bir basın açıklamasında, her bir gencin maaşının 200 dolar olduğunu, diğer lojistik maliyetler hariç sadece maaşlar için yıllık bütçenin 300 bin dolara ulaştığını söyledi. Tüm bunlar bu girişimin ve aynı şekilde sayıları 500’ü bulan üyeleriyle Rabbin Askerleri örgütünün de nasıl finanse edildiğine dair birçok soru işareti uyandırdı.

Foto: 23 Ağustos 2023’te Lübnan Beyrut’ta Rabbin Askerleri tarafından saldırıya uğrayan kafenin müşterilerinin saklandığı an (Reuters)
23 Ağustos 2023’te Lübnan Beyrut’ta Rabbin Askerleri tarafından saldırıya uğrayan kafenin müşterilerinin saklandığı an (Reuters)

Tüccar ve iş adamlarının kişisel fonlamalarına dair konuşmaların yapıldığı bir durumda finansman kaynakları belirsizliğini koruyor. Bununla birlikte geniş çapta yayılan bilgiler, finansmanın büyük kısmının Société Générale Bank’ın Yönetim Kurulu Başkanı Antoun Sehnaoui’nin (Anton Sahnavi) omuzlarına düştüğünü gösteriyor. Pek çok ticari faaliyeti bulunan ve varlıklı bir ailenin varisi olan iş adamı Sahnavi, etrafında kabadayıların bulunmasıyla ünlendi. Sahnavi ile Rabbin Askerleri arasında, örgüt üyelerinin büyük bir kısmının Sahnavi’ye ait şirketlerde güvenlik personeli olarak istihdam edilmesi suretiyle açık bir bağlantı mevcut.

Sahnavi, bir milletvekili veya bakan olmamakla birlikte siyasi denklemin merkezinde yer alıyor. Nitekim seçmen listelerinin oluşumuna müdahale ediyor, milletvekili dayatıyor, başka milletvekillerini ve önde gelen basın organlarını para ve nüfuzla destekliyor. Eldeki bazı bilgiler, onun son yıllarda Batı’da güçlü bir şekilde yükselen sağ dalgadan etkilendiğini gösteriyor.

“Sehnaoui (Sahnavi), bir milletvekili veya bakan olmamakla birlikte siyasi denklemin merkezinde yer alıyor. Nitekim seçmen listelerinin oluşumuna müdahale ediyor, milletvekili dayatıyor. Eldeki bazı bilgiler, onun son yıllarda Batı’da güçlü bir şekilde yükselen sağ dalgadan etkilendiğini gösteriyor”

Bu sadece onunla sınırlı değil. Bunu, zengin babası Nebil Sahnavi’den miras aldı. Katolik mezhebine mensup aile, zenginliğinin yanı sıra güçlü dinî bağlılığıyla da tanınıyor. İç savaşın başlarında baba Nebil Sahnavi, Hristiyan sağcı Lübnan Ketaib Partisi’nin askerî kolu olan Lübnan Kuvvetleri milislerinin kurulmasında ve finanse edilmesinde önemli bir rol oynadı. Askerî kola genç Beşir Gamayel (Cemayel) liderlik ediyordu. Bu sayede kendisini Hıristiyan bir lider ve sonra da cumhurbaşkanı olarak dayattı. Ancak patlayıcı bir maddeyle suikasta uğradı ve görevi devralmasına izin verilmedi.

Zaman döngüsünü tamamlıyor ve oğul Anton babasının yaptıklarını tekrar ediyor. Bununla birlikte Rabbin Askerleri örgütü halen yumuşak güç ve siyasi bir partiye dönüşen ve bugün en büyük meclis bloğuna sahip Lübnan Kuvvetleri ile aynı düşünceleri paylaşıyor. Örgütün birçok üyesi, Lübnan Kuvvetleri’nin eski üyelerinden ve örgüt, savaş sırasındaki son çatışmalara dair videolarında şarkı söylüyor.

Örgütün finansmanına dair medyada yer alan anlatılardan birine göre baba Nebil, işsizlikle boğuşan bir grup gence destek olmak istedi ve onları yoksulluktan, dışlanmışlıktan ve toplumu her yönden kuşatan belalardan çekip çıkarmaya çalıştı. Sonra gençler bir araya toplandı ve sağlıklarına kavuşturuldu. Bazılarının hedef olduğu adli konular (yargı sonuçları ve tutuklamalar) da uzman bir avukat ekibiyle takip edildi.

İkinci aşamada Sahnavi, dinî mensubiyeti ve kiliseye bağlılığıyla gençleri manevi anlamda da rehabilite etmek istedi. Bunu onların ‘hidayete ermelerine’ ve hayatlarını gölgeleyen karamsarlıktan kurtulmalarına katkı sağlayan bir dizi dinî-kültürel oturumla yaptı. Anlatıya göre bu, ‘dalaletten’ ‘hidayete’ geçiş, bu gençlerin tepkilerine açıklık getiriyor. Zira bu hızlı geçiş, onların dinî meselelere geleneksel olmayan bir yolla yaklaşmalarına sebep oluyor.

Kutsal Hristiyan örgütlerin yolunda…

Rabbin Askerleri, böyle bir isim taşıyan ilk örgüt değil. Lübnan’da pek çok kişi bu örgütü, Hizbullah’a (Allah’ın Partisi) benzetiyor ki bu, doğruluk payı yüksek bir benzetme. Bu örgüt, bir başka örgüte, Rabbin Direniş Ordusu’na (Lord’s Resistance Army/LRA) da benzetiliyor. LRA, 1987’de Uganda’da kurulan ve hükümete savaş açan radikalizm yanlısı bir Hristiyan terör örgütü. Lideri, ruhsal bir aracı olduğunu iddia eden ve Hristiyanlıkla Kutsal Kitap’a dayalı teokratik bir rejim peşinde koşan bir fanatik. Bu uğurda uluslararası hukuka ve insan haklarına yönelik büyük ihlallere ve suçlara imza attı. Birleşmiş Milletler onu 100 binden fazla kişiyi öldürmek, 30 yıl içerisinde 60 binden fazla çocuğu kaçırarak onları silah altına almak ya da seks kölesi olarak kullanmakla suçluyor.

Bununla birlikte Rabbin Askerleri şeklindeki Lübnan versiyonu daha ziyade tarihî bir Hristiyan örgüt olan Tapınak Şövalyeleri etrafında örülmüş efsanelerden etkilendi. Tapınak Şövalyeleri, İslami Doğu’ya yönelik Haçlı Seferleri sırasında, Kudüs’e giden Hristiyan hacı kafilelerini korumak maksadıyla doğdu.

1096 yılında kurulan bu örgütü Papa II. Honorius, 1129 yılında tanıdı ki bu, Tapınak Şövalyeleri’nin tarihinde önemli bir dönüm noktasıydı. Zira bu tanınmayla birçok mali imtiyaz ve vergi muafiyeti elde ettiler. 1291’de Akka’nın Fethi’ndeki kaybı ise tabutuna çakılan son çivi oldu; şöhreti azaldı ve Papa, 1312’de ‘geri dönüşü olmayan ve sonsuza kadar geçerli’ bir kararnameyle onu dağıtma kararı aldı. Ancak etrafında örülü efsanelerin ışıltısı halen etkisini sürdürüyor. Nitekim eldeki bilgiler, büyük ve gizli bir ekonomik güç olarak varlığını sürdürdüğünü ve gizemli Malta Şövalyeleri örgütüne onun bir uzantısı olarak bakıldığına işaret ediyor.

Foto: Sosyal medyada dolaşan ve Rabbin Askerleri hareketinin unsurlarına ait bir fotoğraf
Sosyal medyada dolaşan ve Rabbin Askerleri hareketinin unsurlarına ait bir fotoğraf

Öte yandan Maruni Katolik Rabbin Askerleri örgütünün benimsediği anlatı, Şii İslamcı çizgideki Hizbullah’a tamamen uygun. Hizbullah, kendi yörüngesinde dönen basın organları aracılığıyla yeni Hristiyan örgütün varlığını büyütmeye ve ortaya çıkan bu milislerin tehlikesi konusunda uyarmaya girişti. Tıpkı daha önce, ellerinde tuttukları silahlı yapıyı meşrulaştırmak ve kendi kitlesinin dinî ve mezhepsel sinirlerini germek için, Sünni Selefi DEAŞ ve diğerleri gibi radikal örgütlerin rolünü büyütmeye çalıştığı gibi.

Hizbullah’a yakın ya da müttefik birçok milletvekili ve siyasetçinin dillendirdiği anlatılardan biri, (her zamanki gibi) kilise ve manastırlarda silah istiflemeye çalışan bir Amerikan emperyalist komplosu fikridir. Amaç, Lübnan’daki siyasi çatışma Sünni-Şii iken son zamanlarda Hıristiyan-Şii çatışmasına döndükten sonra Hristiyanların itibarını zedelemek ve kitleye daha önce iç savaş esnasında yapılanları hatırlatmak.

Destek ve itiraz arasında Hristiyan kamuoyu

Rabbin Askerleri fenomeni ve onun şiddet içeren varlığı, Lübnan’daki Hristiyan kamuoyunda yeni bir tartışmayı ateşledi. Hristiyan kamuoyu, destekleyen ve yardım eden bir kesim ile kınayan ve kabul etmeyen bir kesim arasında ikiye bölündü. Her ne kadar ikinci kesim daha büyük gibi görünse de ilk kesim de ilgi ve etki bakımından ondan aşağı değil.

Pek çok Hristiyan seçkine göre Rabbin Askerleri, Hristiyan sokağında büyük bir etkisi olmayan sınırlı bir gruptan ibaret olmakla birlikte mensuplarının mafyavâri davranışlarından dolayı kopardığı gürültü büyük. Şarku'l Avsat'ın Majalla dergisinden aktardığına göre Usta Hristiyan gazeteci Elie el-Hac, yaptığı açıklamalarda bu örgütün fikri ve ideolojik arka planının ‘sığ ve saçma olduğunu, silahlı bir grup olmamakla birlikte insanları korkutmak için kaslı ve büyük vücutlarını sergilediklerini’ söylüyor. Usta gazeteciye göre ‘DEAŞ’ın kanlı eylemlerini haklı çıkarmak için Kur’an ayetleriyle yaptığına benzer şekilde bu örgüt de Hristiyan İncil’inden aşırı bir mantıkla yorumlanabilecek ayetler’ seçiyor.

Lübnan İnsan Hakları Merkezi Başkanı Vedi el-Esmer’e göre Rabbin Askerleri, baltacılık (zorbalık) yapmak için siyasi bir kılıftan faydalanan ve yakında halktan haraç toplaması mümkün olan bir grup haydut. O, bu olgunun iki boyutu olduğunu düşünüyor: Birincisi, karmaşık mezhepçi misyonerliktir. İkincisi ise Şiilerde Hizbullah’ın olması gibi Hristiyanlarda da Rabbin Askerleri örgütünün olduğuna işaret etmek için, içgüdüsel mezhepçi bir ip üzere oynamakla ilişkili. Her iki yaklaşım da yanlış.

“Bu olgunun son müjdecisi, birkaç gün önce görüldü. Bu müjdeleyici, Lübnan’da Sünnilerin başkenti olarak kabul edilen Trablusşam şehrinde el-Fayha Askerleri örgütünün kurulmasıdır”

Esmer’e göre bu olgu finanse edilmeseydi devam etmez ve genişlemezdi. Ayrıca Hristiyan hiziplerin kendi aralarında kutuplaşma yarışına girdikleri Eşrefiye bölgesinde Rabbin Askerleri gibi bir grup, siyasi bir koruma olmasa böyle açıkça faaliyet yürütemez.

Bu olgunun Hristiyan kamuoyunda bir ayrışmaya sebep olduğunu gösteren şeylerden biri de şu: Lübnan Kuvvetleri’nin kurucusu Cumhurbaşkanı Beşir Gamayel’in oğlu ve aynı zamanda Ketaib Partisi’nin Eşrefiye bölgesinden milletvekili olan Nedim Gamayel, Rabbin Askerleri’nin kafeyi tahrip edip içindeki pek çok kişiyi darp ettiği son eylemini ilk kınayan kişilerdendi. Buna karşılık örgütün, Hristiyan siyasi ve toplumsal kabulünün ortasında belirmesini sağlamış pencere olan Eşrefiye 2020 Derneği’nin kurucusu ve hamisi, Hristiyan partilerin baskısı altında örgüte resmen göz yumdu.

Aynı şekilde gençlik gruplarından birçok sosyal ağ öncüsü, örgütü ve onun yaptıklarını savundu ki bu da ona açılan bir halk kucağı olduğunu gösterir. Ancak bu, en azından bugüne kadar halen sınırlı. Örgütü destekleyen piskoposların varlığından bahsedilirken, Maruni Kilisesi de olan bitenlere karşı sessiz.

Federalizm projesi

Öte yandan bu radikal Hristiyan örgütün ortaya çıkışı, Hristiyan çevrelerde federalizm fikrinin güçlü bir şekilde ortaya çıkması ve Hristiyan seçkinlerle partiler tarafından şu veya bu şekilde benimsenmesiyle aynı zamana denk geliyor. Bu fikri ayrıca, bu önerinin Hristiyanların geleceği açısından ne kadar önemli olduğunu vurgulayan çalışmalar yapıp, bunları Lübnan’daki mezhep yelpazesinin geri kalanının onayını almak üzere bir baskı cephesi oluşturması için kamuoyuna sunan büyük köklü Hristiyan üniversiteler de benimsiyor. 

Her partizan grup gibi Rabbin Askerleri de önce kültürel ve toplumsal meseleler ve fikirlerle başlıyor, sonra silahlara ve açık ve aşırılık yanlısı siyasi söylemlere kayıyor. Bunu yaparken de Lübnan’ın bu tür yeni fenomenlere alan açacak şekilde sosyal, ekonomik ve kültürel bakımdan gerileyen durumundan fayda sağlıyor.

Ancak bu, Rabbin Askerleri fikrinin ister Lübnan’da ister komşu ülkelerde olsun, entelektüel ve ahlaki çöküşün boyutlarını ve tüm mezheplerde aşırılık yanlısı örgüt dalgasının yükselişini yansıttığı ve bunun entelektüel, toplumsal, ekonomik ve siyasi boşluktan kaynaklandığı gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Hizbullah’ın, ideolojik ve mezhepsel muhalifi olmasına rağmen Rabbin Askerleri ile eşcinsellerle mücadele fikrinde birleştiği bir detay değil. Zira mezhepleri ve dinleri farklı olsa da radikal dinci örgütler, toplumsal radikal başlıklarda buluşur ama ideolojik olarak ayrışır. Ortak paydaları şudur: Kimse tarafından yetkilendirilmeksizin Allah’ın adını anmayı tekellerine alırlar, kendilerine insanüstü yetkiler tanırlar, kutsal kitapların ve bir grup din adamının desteğine dayanırlar. Amaç, toplumsal ve sonra siyasi piramide tırmanmaktır. O zaman da kurtulması zor bir belaya dönüşürler ki tarih, buna benzer birçok örnekle doludur.

Sosyal medyada dolaşan ve Rabbin Askerleri hareketi mensuplarını gösteren bir fotoğraf
Sosyal medyada dolaşan ve Rabbin Askerleri hareketi mensuplarını gösteren bir fotoğraf

Ayrıca toplumların bünyesine nüfuz edip onları tüketen bir virüs veya enfeksiyona benzer bir şeye dönüşürler. Bunun en açık göstergesi, Mart 2023’te başka bir radikal Hristiyan örgüt olan Meryem Ana’nın Askerleri’nin ortaya çıkmasıdır. Bu örgütün üyeleri, Beyrut dışında Hristiyan çoğunluğa sahip bazı bölgelerde özel güvenlik görevi yürütmektedir.

Bu olgunun son tezahürü, birkaç gün önce görüldü. Bu tezahür, Lübnan’da Sünnilerin başkenti olarak kabul edilen ülkenin ikinci büyükşehri olan kuzeydeki Trablusşam şehrinde el-Fayha Askerleri örgütünün kurulmasıdır. Örgüt, sosyal medyada alay konusu oldu, kurucusu da kayda değer bir varlık göstermiyor ve son parlamento seçimlerinde ancak yüz oya ulaşabildi, doğru. Ancak bu, Sünni sahayı tutuşturmak ya da terör kisvesine bürünmüş ve küresel siyasette karar ve etki sahibi olan Batılı ülkeler ile Lübnan’daki yetkili taraflar arasında, halkının kanı ve canı üzerine onlarca siyasi anlaşma yapılmış bir şehir üzerine basın kampanyası başlatmak üzere ona yatırım yapmak isteyen herhangi bir siyasi taraf için değerli bir av teşkil ediyor.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir



Lübnan, eleştiriler altında İsrail ile müzakerelere başladı

Lübnan askerleri başkent Beyrut'taki bir sokakta konuşlanmış durumda (EPA)
Lübnan askerleri başkent Beyrut'taki bir sokakta konuşlanmış durumda (EPA)
TT

Lübnan, eleştiriler altında İsrail ile müzakerelere başladı

Lübnan askerleri başkent Beyrut'taki bir sokakta konuşlanmış durumda (EPA)
Lübnan askerleri başkent Beyrut'taki bir sokakta konuşlanmış durumda (EPA)

Lübnan ile İsrail arasındaki müzakerelerin ikinci turu dün Washington’da, İsrail saldırılarının gölgesinde başladı. Güney Lübnan’daki hava saldırıları yoğunlaşırken, İsrail’in tahliye uyarısı yaptığı kasaba ve köylerin sayısı 95’e yükseldi. Bu yerleşimlerin bazılarının sınırdan yaklaşık 40 kilometre uzaklıkta bulunduğu ifade edildi.

Müzakereler sırasında Lübnan’ın ateşkes çağrısını reddeden Tel Aviv yönetimi, İsrail güçlerinin işgal altındaki Lübnan topraklarından çekilmeyeceğini açıkladı.Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail, geri çekilmenin ancak Hizbullah’ın askerî kapasitesinin tamamen ortadan kaldırılması, örgütün etkisiz hâle getirilmesi ve kuzey sınırlarının güvence altına alınmasının ardından mümkün olacağını savundu.

Amerikalı arabulucular ise İsrail’in ateşkes anlaşması ve sonrasında Lübnan ile varılan mutabakatlar çerçevesinde “kendini savunma hakkına sahip olduğu” yönündeki tutumlarını sürdürdü.

ABD’li arabulucuların önümüzdeki saatlerde ateşkesin uzatılıp uzatılmayacağına ilişkin karar vermesi bekleniyor.


Velid Canbolad kitabında Lübnan'ın parçalanmışlığını “Meşrik’in kaderi” olarak resmediyor

Velid Canbolad kitabında Lübnan'ın parçalanmışlığını “Meşrik’in kaderi” olarak resmediyor
TT

Velid Canbolad kitabında Lübnan'ın parçalanmışlığını “Meşrik’in kaderi” olarak resmediyor

Velid Canbolad kitabında Lübnan'ın parçalanmışlığını “Meşrik’in kaderi” olarak resmediyor

Velid Canbolad'ın Stock Yayınevi tarafından Fransızca olarak yayımlanan 340 sayfalık anı kitabı, “Meşrik’ten Bir Kader” ana başlığı ve “İç Savaştan Belirsiz Barışa” alt başlığını taşıyor. Ancak bu kitap, alışılagelen anlamıyla bir hatırat değil. Yaklaşık elli yıldır üst düzey siyasi roller üstlenen ve Lübnan'ın siyaset ile toplumsal sahnesinde etkin bir aktör olarak yer alan yazar, yalnızca acılı ya da sevinçli olaylarla dolu yaşam öyküsünü aktarmakla yetinmiyor. Kitap, ailesinin tarihiyle ve bu ailenin Lübnan'ın Şuf bölgesinde oynadığı rolle de sınırlı kalmıyor. Atalarından birinin (Beşir Canbolad) ‘Emir’ul-Cebel’ (Dağ Emiri) olarak bilinen Beşir Şihabi ile yaşadığı anlaşmazlık nedeniyle Osmanlılar tarafından öldürülmesine uzanan köklü bir tarihi arka planı da kapsıyor.

Tüm bunlarla birlikte elbette 16 Mart 1977 tarihinde Suriye'nin eski rejimi tarafından öldürülen kendisi de siyasetçi olan büyük babasının trajik ölümü de kitapta yerini alıyor. Bu kara gölge yazarın üzerinden hiç kalkmıyor. Kemal Canbolad'ın ölümü, Dürzi siyasi liderliğini, parlamenter önderliği ve İlerici Sosyalist Parti (PSP) liderliğini oğluna miras bıraktı. Tüm bu sorumluluklar da kademeli olarak torunu Timur'a devrediliyor.

vevfev

Bunların hepsi doğru. Modern ve çağdaş Lübnan tarihinin bir kesitini aktaran bir anlatı olarak da okunabilecek olan kitap, aynı zamanda yazara değişen tutumlarının yanında geçmişe ve bugüne bakış açılarını sunma, yorumlama ve son altmış yılda iç savaşlar ile bölgesel çatışmalar yaşayan ülkesi için siyasi tavsiyelerini dile getirme fırsatı tanıyor.

Kitabın bazı sayfaları yazar tarafından ailesine ayrılmış. Öyle ki büyükannesi Sitte Nazira'ya, annesi May Arslan'a, ayrı yaşayan ebeveynleri arasındaki ilişkiye, Fransız dadısı Yvonne Niadou'ya, ‘Dürzilerin liderliğinin karargahı’ olarak bilinen Muhtar Sarayı'na, Arslan soyuna ve sosyalizmi benimsemiş feodal babasına dair anlatılar kitapta yer alıyor. Ama asıl ve en önemli konu siyaset. Canbolad, Hafız Esed ve Beşşar Esed’e de kitabında geniş bir yer ayrılmış.

Esed ailesi ve Canbolad ailesi

Esedler ile Canboladlar arasındaki uzun soluklu ilişki, kitabın onlarca sayfasına damgasını vuruyor. Hatta kitabın ana örüntüsünü oluşturuyor diyebiliriz. Bu ilişki; baba Kemal Canbolad'ın 1971-2000 yılları arasında Suriye Cumhurbaşkanlığı yapan Hafız Esed ve Mahir Esed kardeşlerle kurduğu ilişkiyi, ardından oğul Velid Canbolad’ın hem baba Hafız Esed hem de devlet başkanlığı görevini 2024 yılı sonlarına dek sürdüren oğlu Beşşar Esed ile yaşadıkları geliyor.

erfgfrb

Yazar, babası Kemal Canbolad'ın Hafız Esed ile ilişkisini girişten itibaren ayrıntılı biçimde aktarıyor. Kitabın ikinci ve üçüncü bölümleri de “Babam 16 Mart 1977 tarihinde bir suikasta kurban gitti” cümlesiyle açılıyor.

Velid Canbolad, babasının ‘karizması’ olarak nitelendirdiği şahsi gücüne, geniş kültürüne, sıradan insanlarla da büyük liderlerle de aynı kolaylıkla konuşabilme yeteneğine ve sol görüşlü bir lider olarak Filistinliler ile PSP’nin ‘tecritçilik taraftarlarına’, yani sağcı Hristiyan partilere karşı kurduğu PSP koalisyonunu başarıyla örmesine sonsuz bir hayranlık besliyor

Babasının Hafız Esed ile arasının açılmasının nedenlerini de ayrıntılı biçimde ele alan Velid Canbolad, bu nedenleri özellikle Esed'in, ABD’nin onayı ve Arap ülkelerinin koruması altında dönemin üç Hristiyan lideri olan eski cumhurbaşkanları Camille Chamoun ile Süleyman Franjiye ve Ketaib Partisi'nin kurucusu Pierre Cemayel’in talebi üzerine Lübnan'a askeri müdahalede bulunmaya karar vermesiyle derinleşti. Bu soğukluğun nedenlerinden biri de Hafız Esed'in Filistinli gruplar ve Yaser Arafat'ın başkanlığını yaptığı Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Yürütme Komitesi üzerinde vesayet kurmaya çalışmasıydı.

csd
Kemal Canbolad ile Yaser Arafat arasında, Tevfik Sultan, George Hawi, Muhsin İbrahim ve Yasser Abed Rabbo'nun da hazır bulunduğu görüşmeden bir kare (Tevfik Sultan arşivinden)

Velid Canbolad, kitabında Esed hakkındaki onun Lübnan üzerinde ‘diktatörce bir vesayet’ kurmayı, özgürlükleri bastırmayı ve ülkenin kaynaklarına el koymayı amaçladığını belirtiyor. Babası Kemal Canbolad’ın ise bu tutuma karşı çıktığını ve İlerici Sosyalist Parti gazetesinde kaleme aldığı makalelerde Esed ile rejimini açıkça hedef aldığını aktarıyor.

Velid Canbolad’ın yazdıklarına göre babası, Esed rejimiyle ‘açık bir çatışma’ içindeydi; Esed'i ‘solcu milislerin talep ettiği silahları sağlamayı reddetmekle ve ‘Büyük Suriye’yi yeniden kurmaya çalışmakla’ itham eden Kemal Canbolad, Suriye'nin Lübnan'a müdahalesini ‘totaliter bir devletin işgali’ olarak tanımladı.

Biri Alevi, diğeri Dürzi olan bu iki isim arasındaki anlaşmazlığın özünde ‘iki azınlık mensubunun çatışmasının’ yattığını vurgulayan Canbolad, babasının suikastından bir yıl önce gerçekleştirilen son görüşmede Esed'e doğrudan ‘baskıcı’ yöntemlerini reddeden bir devletin Lübnan'ı yağmalamasına onay vermeyeceğini yüzüne söyleme cesareti gösterdiğini aktarıyor. Ancak Canbolad’a göre bardağı taşıran son damla, Suriye'nin Lübnan'daki eski ittifak denklemini değiştirmesi oldu. Üç Maruni Hristiyan lider Şam'ı ziyaret ederek Esed'den iç savaşı durdurmak için resmen müdahale etmesini talep edince Suriye, Hristiyan partilerle ittifaka yöneldi. Bu gelişme sol güçleri, Filistinlileri ve İslamcıları son derece kırılgan bir konuma düşürdü.

xsdvfd
Hafız Esed, (ortada) Lübnan Cumhurbaşkanı Emin Cemayel (solda) ve Lübnan Başbakanı Şefik el-Vezin (Emin Cemayel arşivinden)

Baba Canbolad, kendisine yönelik tehdidin farkında olduğundan yalnızlıktan kurtulmak ve kendine Arap dünyası ile uluslararası toplumdan bir koruma şemsiyesi bulmak amacıyla Fransa, Sovyetler Birliği ve Mısır dahil çeşitli ülkelere ziyaretlerde bulundu.

Babasının Lübnan'a dönüş yolunda Mısır'a uğradığını ve Cumhurbaşkanı Enver Sedat tarafından kabul edildiğini aktaran Velid Canbolad’ın yazdıklarına göre Sedat, ona açıkça "Kardeşim Kemal, Lübnan'a dönme. Çok yorgun görünüyorsun, Mısır'da kal” tavsiyesinde bulunmaktan çekinmedi. Kemal Canbolad, benzer uyarıları Arap ve Arap olmayan çevrelerden de aldı. Ancak hiçbirine kulak asmadı ve kendisine soranlara Şuf'ta halkının yanında ölmek istediğini söyledi.

Kemal Canbolad, Lübnan'a dönüşünde Sovyetler Birliği’nin Kahire Büyükelçisi’nden yardım istedi. Büyükelçi onun, güneydeki Jiye Limanı’na yük indiren bir petrol tankeriyle nakledilmesini sağladı.

Babasının suikastının ayrıntılarını aktararak planlanması ve gerçekleştirilmesinden Rıfat Esed ile Suriye istihbaratını sorumlu tutan Velid Canbolad, doğrudan sorumluluğun ise yeni Suriye rejiminin güvenlik güçlerinin Suriye'nin Cebele köyünde yakaladığı Tuğgeneral İbrahim el-Huveyci'ye ait olduğunu vurguluyor. Canbolad, Suriye istihbaratının suikastı bir Hristiyan köyünde ya da yakınlarında gerçekleştirmeyi seçtiğini ve cinayeti Hristiyanların işlediğine dair söylentiler yaydığını belirtiyor. Bu durum, 300 Hristiyanın hayatını kaybettiği ve on binlercesinin göç etmek zorunda kaldığı katliam dalgalarına zemin hazırladı.

Velid Canbolad, 2025 yılında babasının liderlik cübbesini giyindikten sonra onlarca yıl yanında taşıdığı ve ardından mevcut milletvekili ve PSP lideri oğlu Timur'a devrettiği suikast dosyasını kapattı. Canbolad ailesi geleneklerine, sabitelerine ve liderlik geleneğine sıkı sıkıya bağlı kalmayı sürdürüyor.

Şam’a giden yol

Velid Canbolad, kitabın ilk sayfalarından itibaren ‘Canbolad ailesinden çok azının doğal bir ölümle hayata gözlerini yumduğunu’ ve hayatta olduğu için bu kuralın ‘istisnası’ olabileceğini hatırlatarak kendini tanıtıyor ve “1977 yılında başlayan elli yıllık siyasi yaşamım boyunca yalnızca çatışmalar bildim ve bitmez tükenmez bir savaşın içinde yaşadığımı hissettim” diye ekliyor.

Belki de onu, babasının suikastından yalnızca birkaç ay sonra Suriye Devlet Başkanı Esed ile görüşmek üzere Şam yolunu tutmaya hayatta kalma içgüdüsü itmişti.

Canbolad, kitabın 74’üncü sayfasında şunları yazıyor:

“PSP kadroları ve Şeyh el-Akil Muhammed Ebu Şakra ile mutabık kalarak varlığımız için zorunlu olan ittifakı yeniden canlandırmak amacıyla Şam'a gitmeye karar verdim."

Canbolad, sözlerini şöyle sürdürüyor:

"Tek destekçimiz olan Suriye rejimiyle ilişkilerimizi normalleştirmek zorundaydım. Başka seçeneğimiz yoktu."

fvbfdb

Aynı içgüdü onu, 14 Şubat 2005 tarihinde eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri'nin suikasta kurban gitmesinin ardından Beşşar Esed rejimiyle yolların ayrılmasının üzerinden yıllar geçtikten sonra Mart 2010'da bir kez daha Şam'a götürdü.

Hariri'nin dostu olan Canbolad, suikastın ‘Lübnan'da ve dünyada büyük bir deprem yarattığını’ söylüyor ve kamuoyu önünde olaydan açıkça Suriye rejimini sorumlu tutmaktan çekinmiyor.

Hariri ile Esed arasındaki gerginliğin kaynağı, Esed'in görev süresi dolan Cumhurbaşkanı Emil Lahud'un görevde kalmasını istemesiydi. Canbolad, Hariri'nin 26 Ağustos'taki Esed görüşmesinden kendisine aktardıklarını naklediyor. Canbolad’a göre Esed, Hariri'ye "Lahud benim, (dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Jacques) Chirac beni Lübnan'dan çıkarmaya çalışırsa her şeyi yerle bir ederim. Canbolad'ın Lübnan Dağı'nda Dürzi'si olduğunu sanıyorsa, bilsin ki benim de Dürzilerim var ve orada kaos çıkarabilirim” demiş.

Esed ve Hariri suikastı

Esed ile Hariri arasındaki ilişki hiçbir zaman samimi olmadı. Hariri'nin bir gün yeni cumhurbaşkanının ‘Lübnan'da seçilmesi gerektiğini’ söylemesi’ yani Şam'ın bu kararı bırakması gerektiğini ima etmesi, bu gerginliği daha da derinleştirdi. Hariri'nin Suriye’den ‘dehşet içinde’ döndüğünü yazan Canbolad'a göre Esed-Hariri görüşmesinde neler yaşandığına dair çok sayıda rivayet dolaşıyor. Canbolad, dostunu korumak amacıyla verdiği tavsiyede, “Lahud'un görev süresinin uzatılması için oy kullanmanı tavsiye ederim. Buna karşı çıkma. Bunlar tehlikeli insanlar..." dediğini aktarıyor.

Hariri de öyle yapmıştı, ama bu yeterli olmadı. Çünkü Suriyelilerin Lübnan'dan çekilmesini talep eden ve Hariri'nin kabul ettirmek için baskı uyguladığı iddia edilen 1559 sayılı uluslararası karar durumu daha da içinden çıkılmaz hale getirdi. Canbolad, adını vermediği eski bir genelkurmay başkanından bir telefon aldığını, kısa sürdüğünü ve ‘Dikkatli ol’ uyarısıyla karşılaştığını belirtiyor.

dfevfe

Hariri suikastının ardından gelen suikastlar zinciriyle Canbolad, Esed'in ‘kendisine muhalefet edenleri tasfiye etmek istediğini’ anladı. Peş peşe gerçekleştirilen suikastlarda Basel Fleyhân, Samir Kassir, George Hawi, Gebran Tueni, Pierre Cemayel, Velid Eydo cinayetleri birbirini izledi. Canbolad'ın özet değerlendirmesine göre Esed'in eşi Esma ile birlikte yansıtmaya çalıştığı modernlik imgesi gülünçtü. Oğul Esed de tıpkı babası gibiydi ama daha da kötüydü. 2005-2007 yılları arasında süren bu katliam döngüsünün amacı, Suriye rejimini ya da Hizbullah'ı eleştiren her sesi susturmaktı.

Canbolad, kitabının bu bölümünde "Hizbullah, önde gelen siyaset ve fikir adamlarının tasfiyesi sürerken bizi gözetliyordu” diye yazıyor.

Yazar, kitabın 301 ve 302. sayfalarında 2006 yılının mart ayında Meclis Başkanı Nebih Berri'nin çağrısı üzerine toplanan ‘ulusal diyalog’ oturumuna Emin Maalouf'un ‘Semerkant’ adlı kitabını yanında getirdiğini aktarıyor. Kitap, düşmanlarını sindirmek amacıyla suikastlarıyla tanınan Haşhaşileri anlatıyordu. Canbolad, o dönemde Hizbullah Genel Sekreteri olan Hasan Nasrallah'ın da bulunduğu toplantıda "Yaptıklarımız bana Semerkant kitabında Haşhaşiler hakkında yazılanları hatırlatıyor” dediğini aktarıyor.

Devamında Nasrallah’ın kendisine sert bir bakış fırlattığını ve söylediklerini ‘şahsına yönelik bir suçlama’ olarak değerlendirdiğini belirtiyor. Ardından Canbolad, "Onun bu cinayetlerle bağlantılı olduğunu hissettim ve açıkça suçladığımı anladı” diye bahsediyor.

dfvfd
Refik Hariri için Beyrut'ta suikastın gerçekleştiği yere yapılan anıt (AFP)

Canbolad, Hariri suikastının birinci yıl dönümünde Esed'e karşı "Sen, Şam'ın zalimi, sen, en kötü türden bir maymun, sen, okyanusun kıyıya vurduğu köpekbalığı... Ey kasap, katil, yalancı” dediğini de hatırlatıyor:

Canbolad'ın Hizbullah ile ilişkileri 2008 yılında son derece gergin bir evreye girdi. Hizbullah üyeleri, o yılın mayıs ayında Beyrut'un çeşitli semtlerini işgal ederek Canbolad ve Hariri'nin konutlarını kuşatmanın yanı sıra Cebel (dağ) bölgesindeki bazı mevzilere saldırdı. Suriye'nin o dönemki Genelkurmay Başkanı Hikmet Şehabi, Paris'te Canbolad ile gerçekleştirdiği görüşmede Hizbullah'ın onu öldürmeyi planladığını iletti. Canbolad, babasının ölümünün ardından yaptığı gibi bu kez de ‘siyasi gerçekçilik’ ve güçler dengesinin sağlıklı bir okuması çerçevesinde tutumunu yumuşattı. Suriye rejimine yönelik eleştirilerini ve Hizbullah'ı hedef almayı bıraktı.

Canbolad aynı zamanda ‘egemenlikçileri’ bünyesinde barındıran 14 Mart koalisyonundan da çıktı. 2009 yılında, kısa bir süre önce başbakanlığa atanan Saad Hariri, Esed ile görüşmek üzere Şam'a gitti. Ardından sıra Canbolad'a geldi.

gbgf
Beşşar Esed rejiminin çöküşünü kutlamak amacıyla Beyrut'ta ‘Özgürlük Beyrut'tan’ sloganları atan, eski Suriye rejimi tarafından öldürülen gazeteci Samir Kassir'in fotoğraflarını ve Lübnan ile Suriye bayraklarını taşıyan göstericiler (EPA)

Canbolad bu buluşmayla ilgili olarak ‘gerçekleşmesinden memnun olmadığını’ yazıyor, ancak Lübnan-Suriye uzlaşma sürecine katkıda bulunmak zorunda olduğunu da kabul ederek “Bu yolda sonuna kadar gitmekten başka seçeneğim yoktu" diyor. İki lider arasındaki son görüşme, Suriye'de ayaklanmanın başlamasının ardından 9 Haziran'da gerçekleşti.

Kuşkusuz yukarıdaki bu satırlar, olaylarla ve analizlerle dolu bu zengin kitabın içeriğini aktarmaya yetmiyor. Kitap, Lübnan'daki derin bölünmelerin ve geçmişini aşacak bir yol çizmeyi henüz başaramamış bir toplumun içinden çıkamadığı parçalanmışlığın aynası niteliği taşıyor.


Irak, İran Savaşı'nın ardından IMF ve Dünya Bankası'ndan destek arıyor

Irak, İran SavPetrol tankerleri (Arşiv- Irak Petrol Bakanlığı'nın "X" hesabı)aşı'nın ardından IMF ve Dünya Bankası'ndan destek arıyor
Irak, İran SavPetrol tankerleri (Arşiv- Irak Petrol Bakanlığı'nın "X" hesabı)aşı'nın ardından IMF ve Dünya Bankası'ndan destek arıyor
TT

Irak, İran Savaşı'nın ardından IMF ve Dünya Bankası'ndan destek arıyor

Irak, İran SavPetrol tankerleri (Arşiv- Irak Petrol Bakanlığı'nın "X" hesabı)aşı'nın ardından IMF ve Dünya Bankası'ndan destek arıyor
Irak, İran SavPetrol tankerleri (Arşiv- Irak Petrol Bakanlığı'nın "X" hesabı)aşı'nın ardından IMF ve Dünya Bankası'ndan destek arıyor

Uluslararası Para Fonu’na (IMF) yakın bir kaynak ile Irak hükûmetinden bir yetkili, Iraklı yetkililerin Ortadoğu’daki savaşın ekonomik etkileri nedeniyle mali destek almak amacıyla IMF ile temas kurduğunu açıkladı.

IMF’ye yakın kaynak, ilk görüşmelerin geçen ay Washington’da düzenlenen IMF ve Dünya Bankası Bahar Toplantıları sırasında yapıldığını belirtti. Kaynak Şarku’l Avsat’a, Irak’ın talep ettiği finansmanın büyüklüğü ve olası kredinin yapısına ilişkin müzakerelerin sürdüğünü ifade etti.

Irak hükûmetinde mali politika danışmanı olarak görev yapan bir yetkili ise İran savaşı ve Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının ardından petrol ihracatının durması nedeniyle gelirlerde yaşanan ciddi düşüş sebebiyle, Irak’ın bütçesini finanse etmek amacıyla IMF ve Dünya Bankası ile ön görüşmeler yürüttüğünü söyledi.

Yetkili, yeni hükûmetin kurulmasının ardından müzakerelerin tamamlanmasının beklendiğini kaydetti.

İran’a karşı savaşın 28 Şubat’ta başlaması, Ortadoğu’da büyük bir sarsıntıya yol açarken, bölgedeki altyapı ve ekonomiler üzerinde ciddi hasar oluşturdu.

Savaştan en fazla etkilenen ülkelerden biri olan Irak’ta, devlet gelirlerinin neredeyse tamamını oluşturan petrol ihracatının büyük bölümü durdu. Bunun temel nedeni, daha önce küresel ham petrol arzının yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nın kapanması oldu.

IMF Sözcüsü Julie Kozack, fonun Dünya Bankası ve Uluslararası Enerji Ajansı ile birlikte savaşın üye ülkeler üzerindeki etkilerini değerlendirdiğini açıkladı. Kozack ayrıca, birçok ülkenin ekonomi politikalarına ilişkin danışmanlık talep ettiğini ve IMF’nin üyeleriyle görüşmeler yürüttüğünü söyledi.

IMF Başkanı Kristalina Georgieva ise uluslararası finans kuruluşunun en az 12 ülkeden toplam değeri 20 ila 50 milyar dolar arasında değişebilecek kredi talepleri alabileceğini ifade etti. Ancak yardım talebinde bulunan ülkelerin isimlerini açıklamadı.

Dünya Bankası ise yönetim kurulunun onayı öncesinde üye ülkelerle yürütülen görüşmelere ilişkin yorum yapmadığını bildirdi.

Dünyanın en büyük beşinci petrol rezervine sahip olan Irak ekonomisi, büyük ölçüde ham petrol ihracatına dayanıyor.

IMF’nin internet sitesindeki verilere göre, Irak ile yapılan son finansman anlaşması, Temmuz 2019’da sona eren 3,8 milyar dolarlık stand-by kredi anlaşmasıydı. Bağdat yönetimi bu tutarın 1,49 milyar dolarını kullandı.

Aynı verilere göre Irak’ın IMF’ye toplam 2,39 milyar dolar borcu bulunuyor. Bunun yaklaşık 891 milyon doları ise Hızlı Finansman Aracı kapsamında sağlanan kredilerden oluşuyor.