Lübnan’ın yeni Hristiyan radikalleri: ‘Rabbin Askerleri’

Lübnan’da ortaya çıkan radikal Hristiyan örgüt Rabbin Askerleri (Cunud er-Rab) Şii Allah’ın Partisi (Hizbullah) ile Ugandalı ‘Rabbin Direniş Ordusu’na (LRA) benzetiliyor

Lübnan’ın yeni Hristiyan radikalleri: ‘Rabbin Askerleri’
TT

Lübnan’ın yeni Hristiyan radikalleri: ‘Rabbin Askerleri’

Lübnan’ın yeni Hristiyan radikalleri: ‘Rabbin Askerleri’

Samir Züreyk

23 Ağustos günü Lübnan’ın başkenti Beyrut’un doğusundaki Mar Mikhael mahallesinde yer alan Madame Om Cafe bir saldırıya uğradı. Saldırıyı, kendine “Rabbin Askerleri” (Cunud er-Rab) adını veren Hristiyan örgüte üye bir grup genç gerçekleştirdi. Saldırının sebebi ise aynı gece sahnelenen Drag Show adlı gösteriydi.

Rabbin Askerleri örgütünün eylemlerini gösteren videolar sosyal medyada yayıldı. Videolarda birkaç kaslı erkeğin, grubun üyelerinden birinin sosyal medyada yoğun bir şekilde yayılan videolardan birinde belirttiğine göre eşcinselliği teşvik ettiği öne sürülen kafedeki eşyaları parçaladığı görülüyor.

Adı, ne kadar radikal olduğunun göstergesi olan bu örgüte bağlı bir grup ilk defa böyle bir eyleme imza atmıyor. Nitekim geçtiğimiz senelerde de şiddet bakımından bundan aşağı kalmayan benzer hadiseler yaşanmış ve bu, örgütün şöhret kazanmasına yol açmıştı.

Peki, bu örgüt neyin nesi? Nasıl kuruldu? Nerelerde yayılıyor? Kim finanse ediyor? Lübnan toplumu için bir tehlike teşkil ediyor mu?

Rabbin Askerleri’nin belirli bir kuruluş tarihi bilinmiyor. Grup, faaliyetleri bazı bankaları Lübnan’da yaygın olan baskın girişimlerinden korumakla sınırlı olsa da 17 Ekim 2019’daki kitlesel halk hareketi sırasında yerel sahada biraz öne çıkmaya başladı.

Basında çıkan bazı haberlere göre örgüt, Ekim 2019’da Beyrut’un doğusunda Hristiyan çoğunluğa sahip Eşrefiye bölgesindeki Kerem ez-Zeytun mahallesinde, bugüne kadar gruba liderlik eden Joseph Mansour tarafından kuruldu.

Emniyet raporları ve basında çıkan haberler, örgütün çekirdeğinin, banka güvenlik görevlisi olarak çalışan eski mahkûmlardan oluştuğunu gösteriyor. Aynı raporlara göre 2022 sonlarına kadar grubun üyeleri, vücutlarında göze çarpan dövmelerin çokluğuyla öne çıkan vücut çalışmış 300 adamdan ibaretti. Bu durum bize Suriye’de Şebbiha ve Rusya’da Wagner ekiplerinin nasıl kurulduğunu hatırlatıyor.

“Örgüt, internet sitesinde kendisini ‘Ne bir parti ne de bir kuruluş. Hiçbir şahsa tâbi değil. Yeryüzüne ait herhangi bir şeyle bağı yok. Güvenlik veya sivil herhangi bir faaliyet yok’ şeklinde tarif ediyor. İddia ettiğine göre ‘İsa’nın öğretilerini taşıyor ve O’nun tavsiyeleri ona emanet”

Örgütün üyeleri tamamen siyah kıyafetler giyiyor ve gömleklerinin üzerine kanatlı bir haç çiziyorlar; bu onların resmî logosu. Sokaklarda, meydanlarda ve halka açık yerlerde silah taşımıyorlar. Çatışmalarda silahlarını ve sayısal çokluklarını kullanıyorlar; bazen de sopalar. Kendilerine ‘milis’ denmesine ısrarla karşı çıkıyor ve bir tebliğ cemaati oldukları konusunda ısrar ediyorlar. Medyada da nadiren yer alıyorlar.

Rabbin Askerleri, internet sitesinde kendisini ‘Ne bir parti ne de bir kuruluş. Hiçbir şahsa tâbi değil. Yeryüzüne ait hiçbir şeyle bağı yok. Güvenlik ve sivil herhangi bir faaliyeti yok’ şeklinde tarif ediyor. İddiasına göre ‘Hz. İsa’nın öğretilerini taşıyor ve O’nun emirleriyle görevlendirildiklerini.’ iddia ediyorlar.

Bununla birlikte bu örgütün üyeleri; gömlekleri ve örgütlenme biçimleriyle 1930’lu yıllarda Avrupa’da Nazizm yanlısı ve faşist milislerin yükselişinin başlangıcını andırıyor. Bu örgütlerin etkisi Lübnan’a kadar uzanmış ve Lübnan Ketaib Partisi’ni doğurmuştu.

Bu örgüt de yolculuğuna, o dönemde Maruni Hristiyan siyasetinin kontrolü altındaki rejimi ve devleti destekleyen ve bu rejimin muhalifleriyle sopalar ve taşlarla çatışan bir gençlik örgütü olarak başladı. Daha sonra önde gelen bir Hristiyan milis gruba dönüştü ve seküler, ve mezhepçi milislerden muadilleriyle tutuştuğu şiddetli iç savaş (1975-1990) sırasında Lübnan’ın tahribatına katkıda bulundu. Elde olan bazı bilgiler, Lübnan ordu istihbaratının ilk etapta bu örgüte ve Hizbullah’ın güvenlik teşkilatına da sızdığına işaret ediyor.

Baltacılık şöhrete götürür

Rabbin Askerleri örgütü ilk kez 2019 yılı sonlarında, Eşrefiye bölgesindeki Hristiyan mahallesi Cemmeyze’de (Gemmayzeh) Meşru Leyla adlı bir grubun konser düzenlemesine yönelik halk ve Kilise itirazları sırasında ortaya çıktı. Söz konusu grup, eşcinselliği teşvik etmekle suçlanıyordu. O dönemde örgüt üyelerinden oluşan büyük bir grubun kılıçlar, keskin haçlar, siyah tek tip kıyafetlerle ilahiler ve dualar eşliğinde, eşcinselliği, LGBTQ kimliğini teşvik edenleri tehdit ettikleri ve Eşrefiye’de ya da onların tabiriyle ‘Rabbin topraklarında’ eşcinsellerin faaliyetlerini yasaklama ve simgelerini ortadan kaldırma sözü verdikleri videolar yayıldı.

Bunun ardından örgütün ismi, Hizbullah ile Emel Hareketi destekçileri tarafından, Beyrut Limanı patlamasına dair adli soruşturma yürüten müfettişe yönelik gerçekleştirilen meşhur gösteri gününde Şiiler ile Hristiyanlar arasında çıkan çatışmalara dair resmî soruşturma tutanaklarında geçti. Ekim 2021’de yaşanan ve Tayune (Tayouneh) Olayları olarak bilinen bu gösteride Hizbullah destekçilerinden 7 kişi ölmüştü.

Lübnan emniyet teşkilatının yürüttüğü soruşturmalarda bu örgütün üyelerinin çatışmalardan önceki gece birçok Hristiyan mahallesinde dinî sloganlar yazdıklarını ve haçlar çizip diktiklerini ortaya çıkardı.

Grup daha sonra Hristiyanların Noel kutlamalarıyla aynı zamanda, Dünya Kupası çeyrek finalinde Fas milli takımının Portekiz’e üstün gelip yarı finale yükselmesini kutlayan Müslüman taraftarlara şiddet uygulamasıyla gündeme geldi. Bu çıkış, kırılgan mezhepsel dengelerin olduğu bir ülkede eli kulağında büyük bir kavga ve mezhepsel fitnenin eşlik ettiği bir mezhep çatışmasına yol açtı.

Grubun adı Ekim 2021’de Eşrefiye’deki ünlü Sassine Meydanı’nda meme kanseri hastalarına destek olmak amacıyla sergilenen bir sanat çalışmasına yönelik bir başka saldırıda da duyuldu. Bu olayda sanatçı Mirna Maalouf’un cansız mankenleri, bazıları gökkuşağı renkleri taşıdığı için parçalandı ve sergi, çıplaklığı ve eşcinselliği teşvik ettiği suçlamasıyla tahrip edildi. Örgütün üyelerinden bazıları, Haziran 2022’de Eşrefiye’de eşcinselliği teşvik eden rengarenk çiçeklerden yapılmış bir reklam panosunu da parçaladı ve yukarıda bahsettiğimiz olayla son buldu.

Bunlara ek olarak Lübnan’daki siyasi salonların koridorlarında, örgüt üyelerinin Eşrefiye bölgesinde özel güvenlik ve koruma görevleri yürüttüğüne dair basın haberleri ve söylentiler dolaşıyor. Nitekim sosyal medyada yayılan bazı videolarda örgüt üyelerinin, kendilerini suçlulara ve ‘yabancılara’ karşı Hıristiyan kimliğe sahip bölgenin savunucuları olarak sunmak üzere geceleri devriye gezdikleri görülüyor. Nekbe (Büyük Felaket) sonrası Lübnan’a gelen Filistinli mülteciler için kullanılan eski ‘yabancı’ tabiri, bugün artık Suriyeli mülteciler için kullanılıyor. Lübnan’da kötüleşen güvenlik gerçekliği ve mültecilere karşı sistematik ve peş peşe kışkırtma kampanyaları göz önüne alındığında bu durum, örgüt üyelerinin halktan giderek daha fazla kabul görmesini sağlıyor.

“Bizler, Rabbin evlatları, Şeytanın düşmanlarıyız…”

Örgütün kurucu lideri Joseph Mansour, Alhurra (el-Hurra) internet sitesine verdiği nadir bir röportajda Rabbin Askerleri örgütünü ‘Rab İsa’nın evlatları, Kilisenin çocukları’ olarak tarif ediyor. Ona göre ‘Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adına vaftiz edilen her kişi, Kutsal Kitap’a göre Rab İsa’nın öğrencisidir.’ Sonra da dile getirdikleri her sözün kaynağının Kutsal Kitap olduğunu vurguluyor.

Mansour, örgütün kuruluşundan ve İncil’den ilham alan ismine, faaliyetleri ile üyelerinin davranışlarına kadar her şeyin dayandığı kutsal terimleri ve tabirleri derinlemesine inceliyor. Onlar hakkında konuşan ya da onları inceleyen hiç kimsenin ‘çalışmalarına yön veren maneviyata ilgi göstermediğinden ve ilginin siyaset ve şahsi meselelerle sınırlı olup büyük resme odaklanmadığından’ şikâyet ediyor. Mansour, siyasi herhangi bir bağlantıyı veya herhangi bir şahsa bağlılığı reddediyor ve örgütlerine yönelik her türlü suçlamayı alaya alarak, bunları, Rabbin adının yükseltilmesine karşı durmayı amaçlayan bir ‘şeytanlık’ olarak görüyor.

“Örgütün mensupları tamamen siyah kıyafetler giyiyor ve gömleklerine/tişörtlerine kanatlı haç çiziyorlar ki bu onların logosu. Sokaklarda, meydanlarda ve kamuya açık alanlarla silah taşımıyorlar. Çatışmalarda silahlarını ve sayıca çokluklarını kullanıyorlar”

Mansour sözlerine şöyle devam ediyor:

“Rabbin Askerleri olarak biz, ruhban sınıfının otoritesini engellediğinde Batı’nın başına neler geldiğini gördük. Hemen zinaya, seküler evliliğe, kürtaja başladılar, vaftizler durdu ve Kilise cemaati ile ruhban sınıfı arasındaki bağ yok oldu. Bu, bugün bizim ilk manevi savaşımızdır. Bu yüzden bize baskı uyguluyorlar” (Eşcinselliğe karşı bir savaş başlattıkları zaman haklarında çıkan suçlamaları kastediyor).

“Biz hiçbir şey dayatmıyoruz. Zina etmek isteyen özgürdür. Ama biz diyoruz ki bu zehirleri, insan hakları söylemi altında iblisçe yöntemlerle çocukların ve toplumun zihnine sokamazsınız. Bunlar kilise öğretileridir, bizim şahsi fikirlerimiz değil.”

Mansour, bu fikirleri savunanları, çocukları ‘doğrudan şeytanın eline’ bırakmakla suçlayarak sözlerini noktalıyor.

Mali destek

Aralık 2022 başlarında ‘Eşrefiye 2020 Derneği, bölge sakinlerini Lübnan’ın maruz kaldığı boğucu ekonomik ve mali krizin etkisiyle artan hırsızlık vakalarından korumak amacıyla ‘koruyucu melek’ olarak çalışan yaklaşık 120 gencin yer aldığı ‘Mahalleyi Koruma’ girişimi başlattı. Dernek, korumaların silah taşımaması ve görevlerinin gözetlemek ve ilgili güvenlik servisleriyle koordineli çalışmak olması koşuluyla, bu gençlerin de dahil olduğu özel bir güvenlik şirketiyle sözleşme imzaladı.

Bununla birlikte bizzat bu girişim, Rabbin Askerleri örgütünün Hristiyan bölgesinin merkezine girmesini sağlayan pencere oldu. Zira üyelerinden bazısı, güvenlik şirketinde koruma olarak çalışıyordu. Eşrefiye 2020 Derneği’nin başkanı bir basın açıklamasında, her bir gencin maaşının 200 dolar olduğunu, diğer lojistik maliyetler hariç sadece maaşlar için yıllık bütçenin 300 bin dolara ulaştığını söyledi. Tüm bunlar bu girişimin ve aynı şekilde sayıları 500’ü bulan üyeleriyle Rabbin Askerleri örgütünün de nasıl finanse edildiğine dair birçok soru işareti uyandırdı.

Foto: 23 Ağustos 2023’te Lübnan Beyrut’ta Rabbin Askerleri tarafından saldırıya uğrayan kafenin müşterilerinin saklandığı an (Reuters)
23 Ağustos 2023’te Lübnan Beyrut’ta Rabbin Askerleri tarafından saldırıya uğrayan kafenin müşterilerinin saklandığı an (Reuters)

Tüccar ve iş adamlarının kişisel fonlamalarına dair konuşmaların yapıldığı bir durumda finansman kaynakları belirsizliğini koruyor. Bununla birlikte geniş çapta yayılan bilgiler, finansmanın büyük kısmının Société Générale Bank’ın Yönetim Kurulu Başkanı Antoun Sehnaoui’nin (Anton Sahnavi) omuzlarına düştüğünü gösteriyor. Pek çok ticari faaliyeti bulunan ve varlıklı bir ailenin varisi olan iş adamı Sahnavi, etrafında kabadayıların bulunmasıyla ünlendi. Sahnavi ile Rabbin Askerleri arasında, örgüt üyelerinin büyük bir kısmının Sahnavi’ye ait şirketlerde güvenlik personeli olarak istihdam edilmesi suretiyle açık bir bağlantı mevcut.

Sahnavi, bir milletvekili veya bakan olmamakla birlikte siyasi denklemin merkezinde yer alıyor. Nitekim seçmen listelerinin oluşumuna müdahale ediyor, milletvekili dayatıyor, başka milletvekillerini ve önde gelen basın organlarını para ve nüfuzla destekliyor. Eldeki bazı bilgiler, onun son yıllarda Batı’da güçlü bir şekilde yükselen sağ dalgadan etkilendiğini gösteriyor.

“Sehnaoui (Sahnavi), bir milletvekili veya bakan olmamakla birlikte siyasi denklemin merkezinde yer alıyor. Nitekim seçmen listelerinin oluşumuna müdahale ediyor, milletvekili dayatıyor. Eldeki bazı bilgiler, onun son yıllarda Batı’da güçlü bir şekilde yükselen sağ dalgadan etkilendiğini gösteriyor”

Bu sadece onunla sınırlı değil. Bunu, zengin babası Nebil Sahnavi’den miras aldı. Katolik mezhebine mensup aile, zenginliğinin yanı sıra güçlü dinî bağlılığıyla da tanınıyor. İç savaşın başlarında baba Nebil Sahnavi, Hristiyan sağcı Lübnan Ketaib Partisi’nin askerî kolu olan Lübnan Kuvvetleri milislerinin kurulmasında ve finanse edilmesinde önemli bir rol oynadı. Askerî kola genç Beşir Gamayel (Cemayel) liderlik ediyordu. Bu sayede kendisini Hıristiyan bir lider ve sonra da cumhurbaşkanı olarak dayattı. Ancak patlayıcı bir maddeyle suikasta uğradı ve görevi devralmasına izin verilmedi.

Zaman döngüsünü tamamlıyor ve oğul Anton babasının yaptıklarını tekrar ediyor. Bununla birlikte Rabbin Askerleri örgütü halen yumuşak güç ve siyasi bir partiye dönüşen ve bugün en büyük meclis bloğuna sahip Lübnan Kuvvetleri ile aynı düşünceleri paylaşıyor. Örgütün birçok üyesi, Lübnan Kuvvetleri’nin eski üyelerinden ve örgüt, savaş sırasındaki son çatışmalara dair videolarında şarkı söylüyor.

Örgütün finansmanına dair medyada yer alan anlatılardan birine göre baba Nebil, işsizlikle boğuşan bir grup gence destek olmak istedi ve onları yoksulluktan, dışlanmışlıktan ve toplumu her yönden kuşatan belalardan çekip çıkarmaya çalıştı. Sonra gençler bir araya toplandı ve sağlıklarına kavuşturuldu. Bazılarının hedef olduğu adli konular (yargı sonuçları ve tutuklamalar) da uzman bir avukat ekibiyle takip edildi.

İkinci aşamada Sahnavi, dinî mensubiyeti ve kiliseye bağlılığıyla gençleri manevi anlamda da rehabilite etmek istedi. Bunu onların ‘hidayete ermelerine’ ve hayatlarını gölgeleyen karamsarlıktan kurtulmalarına katkı sağlayan bir dizi dinî-kültürel oturumla yaptı. Anlatıya göre bu, ‘dalaletten’ ‘hidayete’ geçiş, bu gençlerin tepkilerine açıklık getiriyor. Zira bu hızlı geçiş, onların dinî meselelere geleneksel olmayan bir yolla yaklaşmalarına sebep oluyor.

Kutsal Hristiyan örgütlerin yolunda…

Rabbin Askerleri, böyle bir isim taşıyan ilk örgüt değil. Lübnan’da pek çok kişi bu örgütü, Hizbullah’a (Allah’ın Partisi) benzetiyor ki bu, doğruluk payı yüksek bir benzetme. Bu örgüt, bir başka örgüte, Rabbin Direniş Ordusu’na (Lord’s Resistance Army/LRA) da benzetiliyor. LRA, 1987’de Uganda’da kurulan ve hükümete savaş açan radikalizm yanlısı bir Hristiyan terör örgütü. Lideri, ruhsal bir aracı olduğunu iddia eden ve Hristiyanlıkla Kutsal Kitap’a dayalı teokratik bir rejim peşinde koşan bir fanatik. Bu uğurda uluslararası hukuka ve insan haklarına yönelik büyük ihlallere ve suçlara imza attı. Birleşmiş Milletler onu 100 binden fazla kişiyi öldürmek, 30 yıl içerisinde 60 binden fazla çocuğu kaçırarak onları silah altına almak ya da seks kölesi olarak kullanmakla suçluyor.

Bununla birlikte Rabbin Askerleri şeklindeki Lübnan versiyonu daha ziyade tarihî bir Hristiyan örgüt olan Tapınak Şövalyeleri etrafında örülmüş efsanelerden etkilendi. Tapınak Şövalyeleri, İslami Doğu’ya yönelik Haçlı Seferleri sırasında, Kudüs’e giden Hristiyan hacı kafilelerini korumak maksadıyla doğdu.

1096 yılında kurulan bu örgütü Papa II. Honorius, 1129 yılında tanıdı ki bu, Tapınak Şövalyeleri’nin tarihinde önemli bir dönüm noktasıydı. Zira bu tanınmayla birçok mali imtiyaz ve vergi muafiyeti elde ettiler. 1291’de Akka’nın Fethi’ndeki kaybı ise tabutuna çakılan son çivi oldu; şöhreti azaldı ve Papa, 1312’de ‘geri dönüşü olmayan ve sonsuza kadar geçerli’ bir kararnameyle onu dağıtma kararı aldı. Ancak etrafında örülü efsanelerin ışıltısı halen etkisini sürdürüyor. Nitekim eldeki bilgiler, büyük ve gizli bir ekonomik güç olarak varlığını sürdürdüğünü ve gizemli Malta Şövalyeleri örgütüne onun bir uzantısı olarak bakıldığına işaret ediyor.

Foto: Sosyal medyada dolaşan ve Rabbin Askerleri hareketinin unsurlarına ait bir fotoğraf
Sosyal medyada dolaşan ve Rabbin Askerleri hareketinin unsurlarına ait bir fotoğraf

Öte yandan Maruni Katolik Rabbin Askerleri örgütünün benimsediği anlatı, Şii İslamcı çizgideki Hizbullah’a tamamen uygun. Hizbullah, kendi yörüngesinde dönen basın organları aracılığıyla yeni Hristiyan örgütün varlığını büyütmeye ve ortaya çıkan bu milislerin tehlikesi konusunda uyarmaya girişti. Tıpkı daha önce, ellerinde tuttukları silahlı yapıyı meşrulaştırmak ve kendi kitlesinin dinî ve mezhepsel sinirlerini germek için, Sünni Selefi DEAŞ ve diğerleri gibi radikal örgütlerin rolünü büyütmeye çalıştığı gibi.

Hizbullah’a yakın ya da müttefik birçok milletvekili ve siyasetçinin dillendirdiği anlatılardan biri, (her zamanki gibi) kilise ve manastırlarda silah istiflemeye çalışan bir Amerikan emperyalist komplosu fikridir. Amaç, Lübnan’daki siyasi çatışma Sünni-Şii iken son zamanlarda Hıristiyan-Şii çatışmasına döndükten sonra Hristiyanların itibarını zedelemek ve kitleye daha önce iç savaş esnasında yapılanları hatırlatmak.

Destek ve itiraz arasında Hristiyan kamuoyu

Rabbin Askerleri fenomeni ve onun şiddet içeren varlığı, Lübnan’daki Hristiyan kamuoyunda yeni bir tartışmayı ateşledi. Hristiyan kamuoyu, destekleyen ve yardım eden bir kesim ile kınayan ve kabul etmeyen bir kesim arasında ikiye bölündü. Her ne kadar ikinci kesim daha büyük gibi görünse de ilk kesim de ilgi ve etki bakımından ondan aşağı değil.

Pek çok Hristiyan seçkine göre Rabbin Askerleri, Hristiyan sokağında büyük bir etkisi olmayan sınırlı bir gruptan ibaret olmakla birlikte mensuplarının mafyavâri davranışlarından dolayı kopardığı gürültü büyük. Şarku'l Avsat'ın Majalla dergisinden aktardığına göre Usta Hristiyan gazeteci Elie el-Hac, yaptığı açıklamalarda bu örgütün fikri ve ideolojik arka planının ‘sığ ve saçma olduğunu, silahlı bir grup olmamakla birlikte insanları korkutmak için kaslı ve büyük vücutlarını sergilediklerini’ söylüyor. Usta gazeteciye göre ‘DEAŞ’ın kanlı eylemlerini haklı çıkarmak için Kur’an ayetleriyle yaptığına benzer şekilde bu örgüt de Hristiyan İncil’inden aşırı bir mantıkla yorumlanabilecek ayetler’ seçiyor.

Lübnan İnsan Hakları Merkezi Başkanı Vedi el-Esmer’e göre Rabbin Askerleri, baltacılık (zorbalık) yapmak için siyasi bir kılıftan faydalanan ve yakında halktan haraç toplaması mümkün olan bir grup haydut. O, bu olgunun iki boyutu olduğunu düşünüyor: Birincisi, karmaşık mezhepçi misyonerliktir. İkincisi ise Şiilerde Hizbullah’ın olması gibi Hristiyanlarda da Rabbin Askerleri örgütünün olduğuna işaret etmek için, içgüdüsel mezhepçi bir ip üzere oynamakla ilişkili. Her iki yaklaşım da yanlış.

“Bu olgunun son müjdecisi, birkaç gün önce görüldü. Bu müjdeleyici, Lübnan’da Sünnilerin başkenti olarak kabul edilen Trablusşam şehrinde el-Fayha Askerleri örgütünün kurulmasıdır”

Esmer’e göre bu olgu finanse edilmeseydi devam etmez ve genişlemezdi. Ayrıca Hristiyan hiziplerin kendi aralarında kutuplaşma yarışına girdikleri Eşrefiye bölgesinde Rabbin Askerleri gibi bir grup, siyasi bir koruma olmasa böyle açıkça faaliyet yürütemez.

Bu olgunun Hristiyan kamuoyunda bir ayrışmaya sebep olduğunu gösteren şeylerden biri de şu: Lübnan Kuvvetleri’nin kurucusu Cumhurbaşkanı Beşir Gamayel’in oğlu ve aynı zamanda Ketaib Partisi’nin Eşrefiye bölgesinden milletvekili olan Nedim Gamayel, Rabbin Askerleri’nin kafeyi tahrip edip içindeki pek çok kişiyi darp ettiği son eylemini ilk kınayan kişilerdendi. Buna karşılık örgütün, Hristiyan siyasi ve toplumsal kabulünün ortasında belirmesini sağlamış pencere olan Eşrefiye 2020 Derneği’nin kurucusu ve hamisi, Hristiyan partilerin baskısı altında örgüte resmen göz yumdu.

Aynı şekilde gençlik gruplarından birçok sosyal ağ öncüsü, örgütü ve onun yaptıklarını savundu ki bu da ona açılan bir halk kucağı olduğunu gösterir. Ancak bu, en azından bugüne kadar halen sınırlı. Örgütü destekleyen piskoposların varlığından bahsedilirken, Maruni Kilisesi de olan bitenlere karşı sessiz.

Federalizm projesi

Öte yandan bu radikal Hristiyan örgütün ortaya çıkışı, Hristiyan çevrelerde federalizm fikrinin güçlü bir şekilde ortaya çıkması ve Hristiyan seçkinlerle partiler tarafından şu veya bu şekilde benimsenmesiyle aynı zamana denk geliyor. Bu fikri ayrıca, bu önerinin Hristiyanların geleceği açısından ne kadar önemli olduğunu vurgulayan çalışmalar yapıp, bunları Lübnan’daki mezhep yelpazesinin geri kalanının onayını almak üzere bir baskı cephesi oluşturması için kamuoyuna sunan büyük köklü Hristiyan üniversiteler de benimsiyor. 

Her partizan grup gibi Rabbin Askerleri de önce kültürel ve toplumsal meseleler ve fikirlerle başlıyor, sonra silahlara ve açık ve aşırılık yanlısı siyasi söylemlere kayıyor. Bunu yaparken de Lübnan’ın bu tür yeni fenomenlere alan açacak şekilde sosyal, ekonomik ve kültürel bakımdan gerileyen durumundan fayda sağlıyor.

Ancak bu, Rabbin Askerleri fikrinin ister Lübnan’da ister komşu ülkelerde olsun, entelektüel ve ahlaki çöküşün boyutlarını ve tüm mezheplerde aşırılık yanlısı örgüt dalgasının yükselişini yansıttığı ve bunun entelektüel, toplumsal, ekonomik ve siyasi boşluktan kaynaklandığı gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Hizbullah’ın, ideolojik ve mezhepsel muhalifi olmasına rağmen Rabbin Askerleri ile eşcinsellerle mücadele fikrinde birleştiği bir detay değil. Zira mezhepleri ve dinleri farklı olsa da radikal dinci örgütler, toplumsal radikal başlıklarda buluşur ama ideolojik olarak ayrışır. Ortak paydaları şudur: Kimse tarafından yetkilendirilmeksizin Allah’ın adını anmayı tekellerine alırlar, kendilerine insanüstü yetkiler tanırlar, kutsal kitapların ve bir grup din adamının desteğine dayanırlar. Amaç, toplumsal ve sonra siyasi piramide tırmanmaktır. O zaman da kurtulması zor bir belaya dönüşürler ki tarih, buna benzer birçok örnekle doludur.

Sosyal medyada dolaşan ve Rabbin Askerleri hareketi mensuplarını gösteren bir fotoğraf
Sosyal medyada dolaşan ve Rabbin Askerleri hareketi mensuplarını gösteren bir fotoğraf

Ayrıca toplumların bünyesine nüfuz edip onları tüketen bir virüs veya enfeksiyona benzer bir şeye dönüşürler. Bunun en açık göstergesi, Mart 2023’te başka bir radikal Hristiyan örgüt olan Meryem Ana’nın Askerleri’nin ortaya çıkmasıdır. Bu örgütün üyeleri, Beyrut dışında Hristiyan çoğunluğa sahip bazı bölgelerde özel güvenlik görevi yürütmektedir.

Bu olgunun son tezahürü, birkaç gün önce görüldü. Bu tezahür, Lübnan’da Sünnilerin başkenti olarak kabul edilen ülkenin ikinci büyükşehri olan kuzeydeki Trablusşam şehrinde el-Fayha Askerleri örgütünün kurulmasıdır. Örgüt, sosyal medyada alay konusu oldu, kurucusu da kayda değer bir varlık göstermiyor ve son parlamento seçimlerinde ancak yüz oya ulaşabildi, doğru. Ancak bu, Sünni sahayı tutuşturmak ya da terör kisvesine bürünmüş ve küresel siyasette karar ve etki sahibi olan Batılı ülkeler ile Lübnan’daki yetkili taraflar arasında, halkının kanı ve canı üzerine onlarca siyasi anlaşma yapılmış bir şehir üzerine basın kampanyası başlatmak üzere ona yatırım yapmak isteyen herhangi bir siyasi taraf için değerli bir av teşkil ediyor.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir



Yemen Başbakanı Zindani, Şarku’l Avsat’a konuştu: Hükümet yakında Aden’e dönecek… Dışişlerini reformları tamamlamak için muhafaza ettim

TT

Yemen Başbakanı Zindani, Şarku’l Avsat’a konuştu: Hükümet yakında Aden’e dönecek… Dışişlerini reformları tamamlamak için muhafaza ettim

Yemen Başbakanı Zindani, Şarku’l Avsat’a konuştu: Hükümet yakında Aden’e dönecek… Dışişlerini reformları tamamlamak için muhafaza ettim

Yemen Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Dr. Şai Muhsin ez-Zindani, hükümetinin anayasal yeminin üzerinden 24 saat geçmeden ilk hareket sinyalini verdi. Bir sonraki duraklarının Aden olacağını ve bunun yakın zamanda gerçekleşeceğini söyledi.

Dışişleri portföyünü muhafaza etmesini, yarım kalan yapısal düzenlemeleri sonuçlandırma ihtiyacıyla ilişkilendiren Zindani, hükümetin ülke içine taşınmasının sembolik değil, icrai bir gereklilik olduğunu dile getirdi. Aden’de varlık göstermenin, karar alma ve uygulama kapasitesiyle desteklenmesi gerektiğini belirterek, önceliğin kurumsal disiplinin yeniden tesisi olduğunu kaydetti.

Riyad’daki Kral Abdullah Finans Merkezi (KAFD) içinde yer alan SRMG merkezindeki “Eş-Şark” televizyonu stüdyolarında ekonomik baskının arttığı ve siyasi beklentilerin yükseldiği bir dönemde Şarku’l Avsat Podcast özel açıklamalarda bulunan Zindani, “Bu aşama geniş söylemleri kaldırmaz; kademeli ve güveni yeniden inşa eden bir çalışmaya ihtiyaç var. Kurumsal ritmin istikrara kavuşturulmasının, hedeflerin genişletilmesinden önce geliyor” dedi.

Hükümetin oluşumu ve öncelikleri

Hükümetin oluşum süreci, öncelikleri, ortaklarla ilişkiler ve siyasi sürecin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Zindani,  yarım asrı aşan kamu hizmeti tecrübesine dair kişisel okumalarını paylaştı.

Hükümetin oluşumunun “salt mesleki kriterlere” dayandığını belirten Zindani, “tercihlerin liyakat, uzmanlık ve tecrübe arasında yapılan karşılaştırmaya göre belirlendiğini, parti dayatmalarından uzak durulduğunu” söyledi. Hükümete özgeçmişler ulaştığını ancak herhangi bir kota talebiyle karşılaşmadıklarını ifade ederek, “Siyasi arka planlardan ziyade dosyaları yönetme kapasitesine odaklandık” dedi.

Açıklanan bakan sayısının fiili portföy sayısını yansıtmadığını kaydeden Zindani, “gerçek bakanlık sayısının yaklaşık 26 olduğunu; devlet bakanlarının ise belirli görevler ve gençlerin sürece katılımını sağlamak amacıyla atandığını” belirtti. Coğrafi ve ulusal dengenin gözetildiğini vurgulayan Zindani, temsilin “kazanç paylaşımı için değil, devletin çeşitliliğini yansıtmak amacıyla” dikkate alındığını söyledi.

Hükümet programının merkezinde vatandaşların yer aldığını ifade eden Zindani “İnsan, hükümetin ilgi odağıdır… Yaşam koşullarının iyileştirilmesi, hizmetlerin geliştirilmesi ve ekonomik toparlanma önceliğimizdir” dedi.

Kurumsal yeniden inşa ve denetimin güçlendirilmesi üzerinde çalıştıklarını belirten Zindani, kurumsal yapının zayıflığının geçmişteki aksaklıkların temel nedeni olduğunu ifade etti. Özellikle elektrik hizmetlerinde Suudi Arabistan’ın desteğiyle nispi bir iyileşme sağlandığını, ancak asıl zorluğun ekonomik reformların sürdürülmesi ve kaynak yönetimi olduğunu kaydetti.

Hesap verebilirlik konusunda ise siyasi kararın birleşmesinin hukukun uygulanması için fırsat sunduğunu belirterek, “Yetki birleştiğinde ödül ve ceza mümkün olur” dedi.

Zindani, hükümetinin oluşumunu yalnızca icrai adımlar çerçevesinde değil, devlet ile toplum arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanması bağlamında değerlendirdi. Olağanüstü koşullarda kurulan hükümetin, günlük dosyaları yönetmenin yanı sıra “düzenli performans, güvenin yeniden tesisi ve kamu görevlerinde liyakat ölçütünün hâkim kılınması yoluyla devlet fikrini toplumsal bilinçte yeniden sabitlemeyi” hedeflediğini söyledi.

Bu yaklaşımın, Yemen krizinin yalnızca siyasi ya da güvenlik boyutuyla sınırlı olmadığını; “vatandaş ile yönetim kurumları arasında süregelen bir güven krizi” içerdiğini ortaya koyduğunu belirten Zindani, kalıcı istikrarın ancak bu güvenin yeniden inşasıyla mümkün olacağını vurguladı.

Ekonomi ve denetim

Ekonomi dosyasında hızlı vaatlerden kaçındığını belirten Zindani, kaynak yönetimi ve önceliklerin yeniden düzenlenmesi diliyle konuşmayı tercih ettiğini söyledi. Toparlanmanın parçalı kararlarla değil, mali yönetimin yeniden yapılandırılması, şeffaflığın güçlendirilmesi ve etkin denetimle mümkün olacağını ifade etti.

Kaynakların disipline edilmesi ve verimli kullanılması, iç güvenin yeniden kazanılması ve dış desteğin çekilmesi için ilk adım olarak görülüyor. Zindani’ye göre mali istikrar, vatandaşların hayatında somut iyileşmenin temelini oluşturuyor.

Hükümetin Aden’e geçişi de bu bağlamda hem pratik hem de ulusal bir gereklilik olarak değerlendiriliyor. Yürütme organının ülke içinde bulunmasının idari bir tercih değil, kararın etkinliği ve sahayla temas kapasitesi için zorunlu bir şart olduğunu belirtti.

İçeriden çalışmanın hükümete toplumun önceliklerini daha iyi anlama ve onlarla etkileşim kurma imkânı sunduğunu kaydeden Zindani, devletin kamusal alandaki varlığının çatışma yıllarında gerilediğini hatırlattı. Riyad’da yemin edilmesini ise dönemin anayasal ve güvenlik koşullarının dayattığı bir durum olarak nitelendirdi; odaklanılması gerekenin sembolik mekân değil, hükümetin icraatı olduğunu söyledi.

Güvenlik ve askeri yapı

Güvenlik alanında temkinli ama gerçekçi bir dil kullanan Zindani, geçmiş yılların birikiminin kısa sürede silinemeyeceğini belirtti. Ancak güvenlik birimleri arasındaki koordinasyonun ve siyasi kararın birleşmesinin sahada nispi bir iyileşme sağladığını ifade etti.

Protestoların geçiş dönemlerinde kamusal hayatın bir parçası olduğunu kabul eden Zindani, bununla birlikte eylemlerin yasal çerçeve içinde kalmasının istikrarın korunması ve toparlanma sürecinin sekteye uğramaması açısından hayati olduğunu vurguladı.

Askeri güçlerin yeniden düzenlenmesine ilişkin olarak ise komuta birliğinin sağlanması ve birliklerin şehir dışına konuşlandırılmasının devlet otoritesinin pekiştirilmesi ve güvenlik-askerî roller arasındaki örtüşmenin azaltılması açısından gerekli olduğunu söyledi.

Geçmiş dönemdeki çoklu sadakat yapısının kurumların işlevselliğini zayıflattığını belirten Zindani, bunun aşılmasının istikrarın yeniden inşası ve hükümetin icra kapasitesinin güçlendirilmesi için temel teşkil ettiğini kaydetti.

Dış politika ve bölgesel ilişkiler

Zindani’nin açıklamaları, siyasi temsilin netliğinin Yemen’in uluslararası konumunu güçlendirmedeki önemine işaret etti. Birleşik karara sahip bir hükümetin diplomatik etkileşimi kolaylaştıracağını ve Yemen’e daha güçlü ve tutarlı bir hukuki temsil sağlayacağını belirtti.

Dışişleri portföyünü muhafaza etmesini, bakanlık ve dış temsilciliklerin yeniden düzenlenmesiyle başlayan reform sürecini tamamlama ihtiyacıyla gerekçelendiren Zindani, diplomatik işleyişin düzenli hâle getirilmesini devlet kurumlarının yeniden inşasının doğal uzantısı olarak gördüğünü söyledi.

Suudi Arabistan ile ilişkileri “geleneksel desteğin ötesine geçen, çok boyutlu bir ortaklık” olarak tanımlayan Zindani, son yıllarda sağlanan desteğin hayati sektörlere yansıdığını ve mevcut aşamada iş birliğinin kalkınma ve ekonomik istikrar alanlarında genişletilmesinin hedeflendiğini belirtti. Bu ortaklığın, bölgesel karmaşıklıklar içinde istikrarın temel dayanaklarından biri olduğunu ifade etti.

Husilere ilişkin olarak ise hükümetin barış sürecine esneklikle yaklaştığını ancak anlaşmalara bağlılık konusunda sorun yaşandığını söyledi. Son askerî ve ekonomik gelişmelerin grubun pozisyonunu zayıflattığını öne süren Zindani, gelecekteki müzakerelerin açık referanslara dayanması gerektiğini vurguladı. Husilere karşı güçlerin birleşmesinin, hızlı bölgesel ve uluslararası değişimler ışığında hükümete daha güçlü ve tutarlı bir müzakere konumu sağladığını belirtti.

Yarım asırlık kamu hizmeti

Mesleki kariyerine değinen Zindani, elli yılı aşkın bir tecrübeye sahip olduğunu; genç yaşta eğitim alanında başlayan kariyerinin diplomatik görevlerle devam ettiğini anlattı.

Yemen’in derin dönüşümler yaşadığını, bunun kurumsal yapının kırılganlığını ortaya çıkardığını ve devlet istikrarını etkilediğini söyledi. Buna rağmen geleceğin geçmişten ders çıkararak okunması gerektiğini belirten Zindani, nihayetinde kalıcı olanın makamlar değil, vatandaşın çıkarı olduğunu vurguladı.

Mevcut aşamadaki iyimserliğin siyasi bir söylem değil, karmaşık koşullar karşısında pratik bir tercih olduğunu ifade eden Zindani, asıl bahsin devlet ile toplum arasındaki güveni yeniden inşa etmek ve bölgesel ile uluslararası ortaklarla ortak çalışmayı güçlendirmek olduğunu söyledi. Bunun, Yemen’i istikrar ve toparlanma rotasına yeniden yerleştirecek bir aşamanın kapısını aralayabileceğini sözlerine ekledi.


Somali Cumhurbaşkanı: Suudi Arabistan önderliğindeki ortaklarımızla, İsrail’in Somaliland’ı tanımasını geçersiz kılmak için çalışıyoruz

Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Mekke’de Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud’u kabul etti. (Arşiv – SPA)
Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Mekke’de Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud’u kabul etti. (Arşiv – SPA)
TT

Somali Cumhurbaşkanı: Suudi Arabistan önderliğindeki ortaklarımızla, İsrail’in Somaliland’ı tanımasını geçersiz kılmak için çalışıyoruz

Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Mekke’de Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud’u kabul etti. (Arşiv – SPA)
Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Mekke’de Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud’u kabul etti. (Arşiv – SPA)

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, ülkesinin İsrail’in Somaliland bölgesini tanıma kararını geçersiz kılmak amacıyla üç siyasi ve hukuki adımdan oluşan bir paket uygulamaya koyduğunu açıkladı. Mahmud, Suudi Arabistan öncülüğündeki ortaklarla yakın koordinasyon içinde olduklarını, bölgesel istikrarın korunması ve Afrika Boynuzu’nun ‘hesaplanmamış bir tırmanıştan’ uzak tutulması için çalıştıklarını söyledi.

Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda Mahmud, İsrail’in söz konusu tanıma kararından çıkar sağlayabilecek bölge ülkeleri bulunduğunu, ancak isim vermek istemediğini belirtti. Mahmud, “Belirli bir ülke ya da ülkeleri anmak istemem. Ancak bazı tarafların, bu tanımayı Somali’nin birliği ve bölgenin istikrarı pahasına dar ve kısa vadeli çıkarlar için bir fırsat olarak gördüğü açık” dedi.

Somali’nin egemenliğinin ‘kırmızı çizgi’ olduğunu vurgulayan Mahmud, ülkesinin ulusal birliği ve egemenliği korumak için gerekli tutumu takındığını ifade etti. Mahmud, “Herkese mesajımız net: İsrail’in sorumsuz maceralarına aldanılmamalı” ifadesini kullandı.

Mahmud, Somali ile dayanışmanın önemine dikkat çekerek, bölgeyi ‘sonu olmayan bir kaosa’ sürüklemeyi amaçlayan planlara karşı uyanık olunması çağrısında bulundu. Suudi Arabistan’ı ülkesinin istikrar ve birliğinin desteklenmesinde, yeniden imar ve kalkınma çabalarında ve Kızıldeniz ile hayati deniz geçiş yollarının güvenliğinin sağlanmasında kilit bir stratejik ortak olarak nitelendirdi.

Üç adım

Somali Cumhurbaşkanı Mahmud, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanımasına ilişkin olarak, hükümetinin attığı adımlara dair açıklamalarda bulundu. Mahmud, “En açık ve kararlı ifadelerle vurguluyorum ki Somaliland’ın bağımsız bir devlet olarak tanınması, Somali Federal Cumhuriyeti’nin egemenliği ve birliğine yönelik açık bir ihlaldir” dedi.

Mahmud, söz konusu tanımanın uluslararası hukuk ilkeleri, Birleşmiş Milletler (BM) Şartı ve Afrika ülkelerinin sömürge döneminden kalan sınırlarının korunmasını öngören Afrika Birliği (AfB) kararlarına da aykırı olduğunu belirtti. Bu çerçevede Somali’nin bir dizi eş zamanlı adım attığını ve atmaya devam edeceğini ifade etti.

Mahmud, bu kapsamda ilk olarak BM, AfB ve İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) nezdinde derhal diplomatik girişimlerde bulunulduğunu, söz konusu tanımanın hukuki ve siyasi olarak reddedilmesi için harekete geçildiğini söyledi.

Mahmud, ülkesinin ‘İsrail’in egemenliğe ve ulusal birliğe yönelik açık ihlali’ konusunda BM Güvenlik Konseyi’nde resmi bir oturum talep ettiğini ve söz konusu oturumun gerçekleştirildiğini belirtti. Mahmud, Somali’nin hâlihazırda BM Güvenlik Konseyi üyesi olmasının da katkısıyla bu sürecin önemli bir diplomatik kazanım olduğunu ifade etti.

Somali lideri, AfB, Arap Birliği, İİT, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK), Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesi (IGAD) ve Avrupa Birliği (AB) başta olmak üzere uluslararası ortaklardan gelen dayanışma ve kınama mesajları için ‘derin minnettarlık’ duyduklarını dile getirdi.

Mahmud’a göre, İsrail’in Somaliland’ı tanıma kararını geçersiz kılmaya yönelik planın ikinci adımı, Arap, İslam ve Afrika ülkeleri arasında ortak ve koordineli bir tutum oluşturmayı hedefliyor. Mahmud, “Suudi Arabistan’ın Somali’nin birliğine yönelik herhangi bir müdahaleyi açık ve net bir şekilde kınayan ilk ülkelerden olmasını büyük takdirle karşılıyoruz” dedi.

Mahmud, Suudi Arabistan’ın tutumunun, ülkelerin egemenliği ve toprak bütünlüğüne saygı konusundaki kararlı yaklaşımını yansıttığını belirterek, Suudi Arabistan Bakanlar Kurulu’nun Somali’ye yönelik ‘sabit ve ilkesel destek’ mesajının bu zor dönemde önemli bir anlam taşıdığını ifade etti.

Somali Cumhurbaşkanı, birçok Arap, İslam ve Afrika ülkesinin yanı sıra Latin Amerika ve Asya’dan da çeşitli ülkelerin dayanışma ve kınama mesajları yayımladığını kaydetti. Mahmud, “Saygın gazeteniz aracılığıyla hepsine teşekkür ediyoruz. Somali ulusal hafızası bu tarihi dayanışmayı unutmayacaktır” şeklinde konuştu.

Mahmud’a göre planın üçüncü adımı ise tüm siyasi meselelerin tek ve birleşik Somali devleti çerçevesinde, dış müdahale ve dayatmalardan uzak biçimde ele alınması amacıyla iç ulusal diyaloğun güçlendirilmesini öngörüyor.

Bölgesel ve uluslararası barış

Hasan Şeyh Mahmud, İsrail’in Somaliland’ı tanımasının bölgesel dengeleri yeniden şekillendirebileceği ve Kızıldeniz ile Afrika Boynuzu’nun güvenliğini tehdit edebileceği yönündeki kaygılarla ilgili olarak, “Bu tanıma, kararlı bir tutumla karşılanmazsa, bölgesel ve uluslararası barış ile güvenliği sarsacak tehlikeli bir emsal oluşturabilir” dedi.

Mahmud, söz konusu adımın yalnızca Afrika Boynuzu’nda değil, Afrika genelinde ve Arap dünyasında da ayrılıkçı eğilimleri teşvik edebileceğini, bunun da bölgesel istikrarı tehdit edeceğini belirtti. Sudan ve Yemen gibi ‘kardeş ülkelerde’ yaşanan gelişmelerin, devletlerin parçalanmasının ve ulusal yapılarının çökmesinin maliyetini açıkça gösterdiğini ifade etti.

Kızıldeniz’in güvenliğine olası etkiler konusunda ise Mahmud, “Küresel bir deniz ticaret hattından ve Arap ulusal güvenliğinin temel unsurlarından söz ediyoruz. Somali kıyılarında yaşanacak herhangi bir siyasi ya da güvenlik gerilimi, doğrudan uluslararası ticaretin ve enerji güvenliğinin güvenliğini etkileyecektir” değerlendirmesinde bulundu.

Bu etkinin, başta Suudi Arabistan, Mısır, Sudan, Eritre, Yemen ve Ürdün olmak üzere kıyıdaş ülkelerin istikrarına da yansıyacağını belirten Mahmud, Somali’nin birliğinin korunmasının Kızıldeniz’in kolektif güvenliğinin temel dayanaklarından biri olduğunu vurguladı.

Bölgesel hakimiyete giriş

Somali Cumhurbaşkanı Mahmud, İsrail’in Somaliland’ı tanımasının ardındaki gerçek amacını ve bu adımın Somali’nin tarihsel ayrılık karşıtı duruşunu nasıl test ettiğini şu cümlelerle açıkladı: “Gördüğümüz üzere amaç, yalnızca siyasi bir tanımanın ötesine geçiyor… Amaç siyasi hedefin ötesine geçiyor; İsrail’in Afrika Boynuzu’nda, Kızıldeniz’e doğrudan yakın bir stratejik üs edinmesini sağlamak ve Babu’l Mendeb Boğazı üzerinde etkili olarak Kızıldeniz’e kıyısı olan tüm ülkelerin ulusal güvenliğini tehdit etmek.”

Bu hamlenin Somali, Arap ve Afrika duruşunun egemenlik ve devlet birliği konusundaki kararlılığını test etmeye yönelik bir girişim olduğunu vurgulayan Mahmud sözlerini şöyle sürdürdü: “Burada açıkça belirtmek isterim ki, Somali’nin ayrılık karşıtı tutumu geçici veya taktiksel bir yaklaşım değildir. Bu, köklü bir ulusal ilke olup, geniş Arap ve Afrika desteğine sahiptir, ön saflarında ise Suudi Arabistan’ın desteği vardır.”

Mahmud, İsrail’in bu tanıma girişiminin Ortadoğu’daki çatışmayı Somali topraklarına taşıma amacı taşıdığını belirterek, “Açıkça söylüyorum, Somali’nin ulusal çıkarları ve bölgesel güvenliği için ülkemizi uluslararası veya bölgesel çatışmaların sahası haline getirmeye izin vermeyeceğiz” ifadesini kullandı.

Somali’nin barış, yeniden inşa ve sürdürülebilir kalkınma hedeflediğini, Ortadoğu’nun krizlerini ithal etmek veya kıyılarını ve bölgesel sularını askerileştirmek istemediğini vurgulayan Mahmud, “Başta Suudi Arabistan olmak üzere ortağımız olan Arap ülkeleri ile sıkı koordinasyon içinde çalışıyoruz; amacımız bölgenin istikrarını korumak ve Afrika Boynuzu’nu herhangi bir kontrolsüz tırmanıştan uzak tutmak” dedi.

cdvfgrth
Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud (Riyad’daki Somali Büyükelçiliği)

Mahmud, tecrübelerin, devletlerin parçalanmasının istikrar yaratmadığını, aksine ciddi güvenlik boşlukları oluşturduğunu ve etkilerinin yalnızca tek bir ülkeyle sınırlı kalmayıp tüm bölgeyi etkilediğini gösterdiğini vurguladı. “Bu nedenle, İsrail’in boş ve tehlikeli maceralarına kanmamalarını tavsiye ediyoruz” dedi.

Mahmud ayrıca, Arap ülkelerine, özellikle Kızıldeniz ve Aden Körfezi’ne kıyısı olan devletlere Somali’nin ulusal güvenlikleri için güney kapısı niteliğinde olduğunu anlamaları çağrısında bulundu. Afrika’daki komşu ülkeleri ise Somali ile dayanışma içinde olmaya ve bölgeyi sonsuz bir kaosa sürüklemeye yönelik planlara karşı dikkatli olmaya çağırdı.

Suudi Arabistan-Somali ilişkileri

Somali Cumhurbaşkanı Mahmud, Suudi Arabistan ile Somali arasındaki ilişkilerin stratejik önemini ve Kızıldeniz’in güvenliğine katkısını vurguladı. Mahmud, “İkili ilişkilerimiz tarihî ve derin köklere sahip stratejik bir ilişkidir; bu ilişki kardeşlik, din ve ortak kader temellerine dayanır. Suudi Arabistan, Somali’nin istikrarını ve birliğini desteklemede, yeniden imar ve kalkınma çabalarında, ayrıca Kızıldeniz ve kritik deniz yollarının güvenliğinin sağlanmasında merkezi bir stratejik ortaktır” ifadelerini kullandı.

Mahmud, Suudi Arabistan’ın Vizyon 2030 stratejisine ve Kral Selman bin Abdulaziz ile Veliaht Prens Muhammed bin Selman liderliğinde elde edilen ekonomik başarılara büyük hayranlık duyduklarını belirtti. “Somali, bu alanlarda Suudi deneyiminden yararlanmayı hedefliyor” dedi.

Mahmud, mevcut şartlar altında Suudi liderliğinin bilgeliği, gücü ve bölgesel ve uluslararası ağırlığı sayesinde Somali’nin yeniden güçlü, birleşik ve onurlu bir şekilde kalkınmasında merkezi bir rol oynayabileceğine inandıklarını söyledi.

Suudi diplomasisinin Somali’ye uluslararası destek ve dayanışmayı sağlamakta kilit bir rol oynayacağını vurgulayan Mahmud, “Somali zorlu dönemlerden geçti, ancak bugün hızla toparlanıyor” şeklinde konuştu.

Mahmud, Somali’nin deneyimlerinden hareketle, günümüzde benzer zorluklarla karşı karşıya olan halklara karşı içten bir dayanışma hissettiklerini ve Suudi Arabistan’ın Yemen, Sudan ve Suriye’deki samimi ve kararlı rolünü takdir ettiklerini belirtti.

Son olarak, Suudi Arabistan Bakanlar Kurulu’nun, Kral Selman bin Abdulaziz başkanlığında, Somali’nin toprak bütünlüğüne yönelik herhangi bir bölünme girişimini reddetme kararını büyük memnuniyetle karşıladıklarını ifade etti.

Mahmud sözlerini şu ifadelerle noktaladı: “Bu tutum, Suudi Arabistan’ın Somali toprak bütünlüğü ve egemenliğine tarihî desteğinin bir uzantısıdır. Suudi liderliğinin açıkça Somali’nin birliğine yönelik girişimleri reddetmesi, ülkelerimiz arasındaki kardeşlik ilişkilerini güçlendiriyor, bölgesel istikrarı pekiştiriyor ve uluslararası topluma devletlerin egemenliğine saygı gösterilmesinin önemini vurgulayan güçlü bir mesaj gönderiyor.”


Mısır'ın Somali'deki askeri varlığı İsrail'in endişelerini artırıyor

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Kahire’yi ziyaret eden Somali Cumhurbaşkanı Mahmud’u ağırladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Kahire’yi ziyaret eden Somali Cumhurbaşkanı Mahmud’u ağırladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
TT

Mısır'ın Somali'deki askeri varlığı İsrail'in endişelerini artırıyor

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Kahire’yi ziyaret eden Somali Cumhurbaşkanı Mahmud’u ağırladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Kahire’yi ziyaret eden Somali Cumhurbaşkanı Mahmud’u ağırladı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

İsrail basını, İsrail’in Mısır ordusunun Somali ve Afrika Boynuzu'ndaki hareketlerinden duyduğu endişeyi dile getirirken, Mısırlı eski askeri yetkililer, Mısır'ın Somali'deki askeri varlığını ‘meşru ve uluslararası hukuk ve uluslararası sözleşmelere uygun’ olarak değerlendirdi ve bunun bölgede güvenlik ve istikrarın sağlanmasına yardımcı olmayı amaçladığını belirttiler.

İsrail gazetesi Yisrael Hayom, Mısır'ın ordusuna Somali üzerinden İsrail'e yanıt vermesini emrettiğini ve bu konuda onu destekleyen Arap ülkeleri olduğunu yazdı. Gazete, “Afrika Boynuzu'nda güç mücadelesi alevleniyor: Mısır, İsrail'in 'Somaliland'ı tanımasına yanıt veriyor” başlıklı haberinde, bu tanımaya karşı çıkan Kahire'nin, İsrail'in hamlesine yanıt olarak Somali'deki güçlerini yeniden konuşlandırdığını kaydetti. Gazeteye göre buraya yaklaşık 10 bin Mısırlı askerin konuşlandırıldığı tahmin ediliyor.

Ancak, Mısır ordusunun eski kimyasal savaş şefi Tümgeneral Muhammed eş-Şehavi, Mısır askerlerinin ‘dünyanın en büyük sekizinci barış gücü olduğunu ve Somali'deki Mısır güçlerinin Afrika Birliği (AfB) barış güçlerinin komutası altında olduğunu ve Somali'de barışı korumak için çalıştıklarını’ söyledi.

Şarku’l Avsat’a konuşan Şehavi, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Mısır, Somali'nin stratejik konumu nedeniyle birçok ülke tarafından, özellikle de İsrail tarafından arzulandığının farkında. İsrail, Somali'nin güvenliğini istikrarsızlaştırmak ve Etiyopya'nın Kızıldeniz'e ulaşma ve bir deniz gücü kurma planı gibi belirli planları kabul etmeye zorlamak amacıyla Somaliland bölgesini Somali'den ayrılmak isteyen bir devlet olarak tanıdı. Ayrıca Etiyopya, İsrail'in desteğiyle Sudan'da istikrarın yeniden sağlanmasını engellemek ve çatışmanın devamını sağlamak gibi başka faaliyetlerde de bulunuyor.”

Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, İsrail'in ayrılıkçı bölgeyi tanıması ve Kızıldeniz'de bir yer edinme çabaları sonrasında Somali ve Kızıldeniz'in güvenliği konusunda defalarca kez uyardı.

grfbgfr
AfB'nin Somali'deki barış gücü misyonunda Mısır askerleri de yer alıyor (AFP)

İsrail, geçtiğimiz aralık ayında Aden Körfezi ve Kızıldeniz'in güneyine bakan Somaliland bölgesinin bağımsızlığını tanıdı. Etiyopya, bu bölgenin bağımsızlığını tanımak karşılığında bir deniz ve askeri liman elde etmek istiyordu.

Mısırlı ulusal güvenlik uzmanı Tümgeneral Muhammed Abdulvahid, Mısır askerlerinin Somali'deki rolünün Afrika Birliği ve barış gücü çatısı altında güvenlik ve istikrarı sağlamak olduğunu vurgulayarak “Bu nedenle Mısır güçlerinin varlığı, Afrika Birliği ve Somali Devleti'nin talebi üzerine meşrudur. Somali Devleti'nin cumhurbaşkanı kısa süre önce Mısır'ı ziyaret ederek bunu tüm dünyaya teyit etmiştir” ifadelerini kullandı.

Şarku’l Avsat’a konuşan Tümgeneral Abdulvahid, şunları söyledi:

“Bu bakımdan, İsrail'in Somaliland'ı bir devlet olarak tanıyarak ve Somali devletini bölmeye çalışarak yasadışı bir hamleye başvurup uluslararası hukuku hiçe saydığı halde, diğer tarafların Mısır'ın meşru varlığından endişe duyduklarını iddia etmeleri anlaşılabilir değil. Etiyopya'nın Somali'ye yönelik tacizleri ve kendi topraklarında bir Etiyopya deniz üssü kurulmasını kabul etmesi için yaptığı baskı, Addis Ababa tarafından gerçekleştirilen ve İsrail tarafından desteklenen, Sudan'daki Hızlı Destek Kuvvetleri’ne (HDK) milis, teçhizat ve silah sağlamak gibi Afrika Boynuzu bölgesinde genel olarak gerçekleştirilen diğer şüpheli hamleler, İsrail'in bölgeyi istikrarsızlaştırmaya yönelik hamleleri bağlamında değerlendirilmeli.”

Tümgeneral Abdulvahid, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Mısır ve AfB, bu gelişmelerin farkındadır ve bu nedenle Mısır'ın buradaki askeri varlığı, tüm bu tehditlere karşı koymak ve uluslararası yasal yükümlülükler ve uluslararası meşruiyet çerçevesinde hareket etmek için.”

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi pazar günü, Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud ile Mısır ziyareti sırasında düzenledikleri ortak basın toplantısında, Somali'deki barış gücü misyonuna, ülkenin güvenliğini, istikrarını ve toprak bütünlüğünü destekleme taahhüdünün bir parçası olarak asker göndermeye devam edeceğini açıkladı. Sisi ve Mahmud, ikili bir toplantı düzenledikten sonra, her iki ülkenin heyetlerinin katılımıyla genişletilmiş bir toplantı gerçekleştirdi. Toplantıda, Mısır'ın Somali'nin birliği ve toprak bütünlüğünü destekleyen tutumunu vurgulayan Sisi, ülkenin egemenliğini zedeleyecek veya istikrarını tehdit edecek her türlü önlemi reddetti.

Sisi, düzenlenen ortak asın toplantısında, ‘devletlerin güvenliğini ve egemenliğini tehlikeye atabilecek adımlara’ karşı uyarıda bulunarak, bunları ‘Birleşmiş Milletler (BM) Şartı'nın ihlali’ olarak nitelendirdi. Mısır, 2024 yılının aralık ayı sonlarında, Somali'deki AfB barış gücü misyonuna asker göndereceğini duyurmuştu. Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati, bu kararın ‘Somali hükümetinin talebi ve AfB Barış ve Güvenlik Konseyi'nin (AUSSOM) onayıyla’ alındığını söyledi. AUSSOM, 2024 yılı sonlarında sona eren terörle mücadele misyonunun yerini aldı.