Nijer’deki askeri darbe, Elysee Sarayı için yeni bir yenilgi

Fransa-ABD hattında aksi görüşler mevcut. (Shutterstock)
Fransa-ABD hattında aksi görüşler mevcut. (Shutterstock)
TT

Nijer’deki askeri darbe, Elysee Sarayı için yeni bir yenilgi

Fransa-ABD hattında aksi görüşler mevcut. (Shutterstock)
Fransa-ABD hattında aksi görüşler mevcut. (Shutterstock)

Hattar Ebu Diyab

Nijer’deki askeri darbenin üzerinden yaklaşık bir ay geçti ve durum daha da vahim bir hal aldı. Diplomasi ve askeri müdahale seçenekleri arasında adeta bir rekabet söz konusu. Nijer’deki bu gelişme, Fransa’nın için yeni bir darbe olurken Batı'nın birbirinden tamamen farklı olan Kuzey Afrika ile Sahra Altı Afrika bölgelerini ayıran ve hassas bir jeopolitik konuma sahip olan Sahel bölgesindeki çıkarlarına yönelik yeni bir tehdit oluşturuyor.

ABD-Fransa anlaşmazlığı, Paris’in desteklediği Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu'nun (ECOWAS) Nijer’e olası askeri müdahalesine gölge düşürüyor. Washington, Batı'nın nüfuzunu Rusya lehine zayıflatacağına inandığından Nijer’e askeri müdahalede bulunulması konusunda fazla istekli değil. Bunun yanında Washington, böyle bir müdahalenin Burkina Faso ve Mali'nin Nijer’deki askeri darbeyi desteklemelerinden dolayı bölgede geniş çaplı bir savaşın fitilini ateşleyebileceğini de düşünüyor.

Fransa’nın hayal kırıklığı ve Sahel bölgesindeki başarısızlıkları

Paris, Nijer’de 26 Temmuz’da gerçekleşen askeri darbenin ve seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Bazoum'un alıkonulmasının ardından istisnai bir durumla karşı karşıya kaldı. Bu durum esasen Fransa’nın kara kıtadaki varlığı açısından belirleyici bir kriz. Elysee Sarayı'nın karar alma mercii, Bamako ve Vagadugu’dan sonra, hızlı gelişmelerin yaşandığı Niamey'de de yeni bir diplomatik başarısızlığa uğradı.

Fransa’nın ya kibir ya aşırı özgüven ya da siyasi ve sosyal anlamda tecrübe ve farkındalık düzeylerinin, kalkınma mekanizmalarının ve gizli güçlerinin gerilemesi ve durumu idare etme yönteminin bozulması nedeniyle söz konusu bu başarısızlıklara uğramasını önleyecek bir çaba sarf edememesi, darbeyi öngöremediğini ve yanlış hesap yaptığını gösteriyor. Fransa, Mali ve Burkina Faso’daki askerlerini geri çekmiş, Nijer’de konuşlu kalabalık askeri gücüne güvenmişti. Bu yüzden öngörü ve hesaplama konusunda yaşadığı bu başarısızlık oldukça garip.

Başarısızlığa yol açan ihmal ve aksaklığın sorumlusunun kim olduğu sorusunun yanıtına gelince burada Beşinci Fransa Cumhuriyeti döneminde Afrika politikasını belirleyenin Elysee Sarayı olduğu vurgulanabilir. Sorun, Fransa Anayasası’nın dış politika ve savunma konularında ayrıcalıklı karar alma yetkisi verdiği piramidin en tepesindeki cumhurbaşkanından kaynaklanıyor. Bunlar ülkenin egemen kararıyla ilgili meseleler olduğundan Dışişleri Bakanlığı'ndaki ve sahadaki diplomatların yanı sıra orduyla ve güvenlik teşkilatlarıyla etkileşim eksikliği ve kulak verilmemesi Elysee Sarayı’nı mevcut gerilemenin ve Sahel bölgesinden dışlanmanın sorumlusu haline getiriyor.

efrf
Nijer'in başkenti Niamey'de 2 Eylül'de düzenlenen protesto gösterisinde, Fransa'nın ülkeden çekilmesi talep edilen pankartlar açıldı. (AFP)

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 28 Ağustos'ta Paris'te düzenlenen yıllık Büyükelçiler Konferansı sırasında yaptı açıklamada, Fransa'ya karşı provokasyon yapıldığını ve özellikle Rusya’yı kastederek yeni sömürgeci güçler tarafından hedef alındığını vurgulayarak bölgedeki Fransız askerlerinin geri çekilmesini savunmaya çalıştı.

Ancak gerçekler, sorunun daha karmaşık olduğunu ve artık sadece çıkar sağlama alanı değil, özellikle barındırdığı zengin kaynakların yanı sıra uluslararası ve bölgesel taraflar arasında nüfuz için çılgın bir rekabetin yaşanması nedeniyle kendine uluslararası dengelerde yer edinmek isteyen genç bir kıta olarak gelecek vadeden Afrika’ya ayak uydurarak değişimi zamanında gerçekleştiremeyen Fransa'nın başarısızlığa uğramaktan kurtulamadığını gösteriyor.

Mali'nin başkenti Bamako'da 2021 yılından bu yana büyükelçisi bulunmayan Fransa’nın Burkina Faso’da iktidarı ele geçiren askeri cuntaya önerdiği büyükelçisi de reddedildi. Belki bundan sonra Nijer’de Fransa’nın büyükelçisi olmayacak.

Afrika'da son yıllarda Rusya’nın yanı sıra diğer muhaliflerin ya da rakiplerin manevralarıyla birlikte Fransa karşıtlığı artarken Fransa’nın siyasetiyle ilgili hayal kırıklığının daha derin nedenleri de var. Eleştiriler özellikle CFA frangıyla ilişkilendirilen yardım politikasına ve ekonomi politikasına odaklansa Fransa’nın Mali'de radikal örgütlere karşı mücadele için konuşlandırdığı ve 2014 yılından 2022 yılına kadar görev yapan ‘Barkhane Operasyonu’ adlı 4 bin 500 kişilik askeri birliğiyle ilgili yarattığı algı özellikle bardağı taşıran son damlaydı.

Aslında bir operasyonun sekiz yıl sürmesinin hiçbir anlamı yok. Tüm bunlar Fransa’ya karşı hoşnutsuzluğun körüklenmesinde rol oynadı. Çünkü terörle mücadelede elde edilen taktik başarılara rağmen kamuoyunun ve askeri kurumların gelişimini gözlemlemede stratejik bir hata söz konusuydu. Fransa’nın kullandığı askeri üsler, gerçeklikle örtüşmediği, etkili bir askeri iş birliği kurmaya uygun olmadığı ve yeni bir sömürgecilik eğilimi olarak görüldüğü için eleştiri oklarının hedefi oldu.  

Afrika’nın Fransa'nın dış ticaret hacminin en fazla yüzde 5'ini oluşturması ise ayrı bir ironidir. Bu yüzden Fransa’nın Afrika için yeni bir politika geliştirmesi gerekmiyor, çünkü eskisi zaten dar ve sınırlı bir politikaydı. Daha doğrusu Fransa'nın ekonomik çıkarlarının siyasi çıkarlarıyla örtüştüğü, dünyadaki jeo-ekonomik gelişmelerden sapmayan bir politika geliştirmesi ve bu politikayı uygulanması lazım.

zxscd
Nijer ordusu, Niamey'de Fransa’nın kullandığı askeri üssün önünde güvelik önlemleri aldı. (AFP)

Gözlemcilere göre her ne kadar farklı zamanlar, rejimler ve bağlamlar olsa da Fransa’nın müdahalelerinin sömürge döneminin gerçek bir uzantısından ibaret olduğu açık. Fransa, Afrika kıyısındaki sorunlarla mücadelede tamamen askeri bir strateji benimsemeye devam etti. Çok geçmeden doğrudan radikal grupların ‘isyanını’ bastırmaya odaklanmanın da bir hata olduğu anlaşıldı. Çünkü toplumsal faktörler ve kalkınma, her ülkenin özelliklerini ve gri alanlardaki ayrılıkçı ve isyancı grupların varlığını hesaba katmaz.

Darbeyle ilgili Fransa-ABD zıtlığı

İlk bakışta yeni durum karşısında Batı'nın bütünlüğüne dair bir iddia vardı. Ancak darbeyi takip eden ilk günlerde ABD'nin Fransa’dan farklı olarak askeri seçeneği konuşmaktan kaçındığı ortaya çıktı.

ABD’li çevreler darbenin yapıldığı sıralarda, Batı’nın Sahel bölgesindeki radikallere karşı stratejisinde kilit bir oyuncu olarak görülen Nijer’in akıbetiyle ilgili duydukları endişeleri dile getirdiler. Libya’da 2011 yılında yaşananlar gibi gerilimin artması durumunda ABD kuvvetlerinin (yaklaşık bin 100 asker) hedef alınması ve ‘Fransızların Washington’a müdahalesi’ korkusunu dile getirmekten çekinmediler.

ABD, başından itibaren Fransa’dan farklı bir tutum sergiliyor. Özellikle olayı askeri bir darbe olarak tanımlamaktan kaçınan Washington, iktidara el koyan askerlerle iletişimi sürdürdü. ABD’nin özellikle Washington’ın çıkarları açısından hayati önem taşıyan Doğu Afrika ve Gine Körfezi'ndeki durumun izlenmesi ve takip edilmesi gibi faaliyetlerinin Batı Afrika’yı ve Sahel bölgesini kapsayan en önemli lojistik üssünün yer aldığı Nijer’le ortaklığında on yılı aşkın bir süredir gösterdiği çabalardan taviz vermemekte kararlı olduğu ortadaydı. Nijer, her ne kadar önemli bir uranyum zenginliğine sahip olsa da yedi milyonluk nüfusunun gıda güvensizliğiyle karşı karşıya olduğu dünyanın en fakir ülkelerinden biri olması nedeniyle ABD’nin mali yardımına ve Washington'la ortak yürütülen kalkınma programlarına bağımlı olduğu da bir gerçek.

Fransa, 2013 yılında Mali’de terörle mücadele başlığı altında ‘Serval Operasyonu’nu başlattıktan sonra 2008 yılında kurulan ve merkezi Almanya’nın Stuttgart kentinde olan ABD Afrika Komutanlığı (AFRICOM) aracılığıyla, ABD'den lojistik desteğin yanı sıra siyasi destek vermesi de talep edilmek zorunda kaldı.

Burada ABD’nin Soğuk Savaş yıllarında kara kıtadaki nüfuz alanlarını paylaşan Fransa ve İngiltere için koruma kalkanı olduğunu hatırlamakta fayda var. O yıllardan bu yana Sovyetler Birliğini yayılmasını ve Küba’nın nüfuzunu engellemek ortak hedef olduysa da modern çağda Çin’in kıtadaki varlığını güçlendirmesiyle kaygının ana başlığı ekonomiye dönüştü.

2000 yıllarla birlikte terörle mücadele, iç çatışmaların artması ve eski sömürgeci güçler ile onların yerine geçmek isteyen yeni güçler arasındaki nüfuz ve kaynakların paylaşımı mücadelelerinin yoğunlaşmasıyla işler başka bir boyuta ulaştı. Tüm bunlar, sözde ve pratikte ‘Afrika Afrikalılarındır’ sloganının henüz gerçeğe dönüşmekten uzak olduğunu gösteriyor.

Diğer yandan Paris ile Washington arasında Nijer’deki darbeyle ilgili yaklaşımda ve tutumda anlaşmazlıklar olduğu gün yüzüne çıktı. Fransa, darbeyi ve sonuçlarını şiddetle reddettiğini açıklayıp üstüne bir de bölgedeki müttefiklerini darbeye karşı seferber ederken, ABD daha sakin bir tutum sergileyerek askeri cuntayla anlaşma eğilimiyle diplomatik çözüm için tüm yollara başvurulmasında ısrar etti. Çünkü birçok nüfuz sahibi ülkenin kendileri için meşrulaştırdığı seçici bir mantığa göre çıkarların devam etmesi anayasal kurallara bağlı kalmaktan daha önemli.

Şarku’l Avsat’ın Al-Majalla’dan aktardığına göre ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken'ın uzlaşmacı açıklamaları ve yardımcısı Victoria Nuland'ın Nijer'i ziyaret ederek darbecilerle görüşmesi, ABD’nin darbeciler üzerinde ciddi bir baskısının olmadığını yansıttı. Washington, Niamey’e yeni büyükelçisi olarak Kathleen FitzGibbon'u atadı.

Washington, Nijer ordusunun Cumhurbaşkanı Muhammed Bazoum iktidarını düşürmesini bir ‘darbe’ olarak tanımlamamasını, böyle bir açıklama yapmanın ABD’nin Orta ve Batı Afrika'nın Sahel ve Sahra Altı Afrika bölgelerinde terörle mücadele faaliyetlerini etkileyebilecek askeri yardımları ve eğitimleri sona erdireceğini ve yerine Rusya’nın geçmesine kapıyı aralayacağını gerekçe göstererek savundu.

ABD’nin Nijer'e verdiği askeri destek 2012'den 2021'e kadar neredeyse 500 milyon dolara ulaşırken Nijer'in kuzeyindeki Agadez şehrinde de insansız hava araçları (İHA) için bir askeri üssü bulunuyor.

Buna karşın Fransa, ECOWAS’ın Nijer’e askeri müdahalede bulunmasını destekliyor. Ancak ABD yönetiminin bu müdahale için ECOWAS'a lojistik destek verip vermeyeceğini açıklamaması, Afrika'nın askeri müdahale ihtimalini zayıflattı.

Washington, siyasi açıdan Paris'in her ne pahasına olursa olsun seçilmiş yönetimin yeniden göreve gelmesini desteklemedeki ısrarcı tutumunu ihtiyatlı bir şekilde değerlendiriyor.

Washington, Paris'le Cumhurbaşkanı Bazoum'un serbest bırakılması konusunda aynı fikirde görünüyor, ama aradaki tek fark Washington, Bazoum'un yeniden iktidara gelmesiyle ilgilenmiyor. Fransız çevreler, ABD’nin darbeci komutan General Abdurrahman (Ömer) Tchiani ile güçlü ilişkilere sahip olduğunu söylüyorlar. Buna da Washington’ın ABD'de eğitim almış olan ve kısa bir süre önce yeni genelkurmay başkanı olarak atanan General Musa Salo Parmo’ya güveniyor olmasını gerekçe gösteriyorlar.

ABD, Soğuk Savaş yıllarında kara kıtadaki nüfuz alanlarını paylaşan Fransa ve İngiltere için bir koruma kalkanı oluşturuyordu.

Washington, Amerikan askerlerinin Nijer'den çekilmesinin istenmesi ihtimalinden kaçınmaya çalışırken askeri varlığını Fransa’nın ülkedeki askeri varlığıyla ilişkilendirmemeye özen gösteriyor. Zira ABD’nin Nijer’den çekilmesi demek Sahel bölgesindeki müttefikleri için hayati önem taşıyan istihbarat kazanımlarını kaybetmek demektir. Bu yüzden ABD hiçbir askeri çözümün kabul edilemez olduğunun altını özellikle çiziyor. Almanya ise Fransa ile aynı tutumu sergilerken İtalya, ABD’nin tutumuna önyargılı yaklaşıyor. Avrupa'nın Nijer’deki darbe karşısında ortak bir tutuma sahip olmaması, Rus paralı asker grubu Wagner'in daha fazla alana yayılmasına izin vermemek bahanesiyle Fransa'nın radikallerle mücadeledeki rolüne gölge düşürmeyi umursamayan ABD'nin işine yarıyor.

Herkes, ABD’nin darbecileri kontrol altına alma çabalarının, Rusları ABD’nin Afrika’daki hayati konumundan uzaklaştırma ve dikkatleri Ukrayna savaşına çekerek Batı ile Rusya arasında Afrika'da bir çatışma yaşanması ihtimalini sıfıra indirme girişimi olduğunun farkında.

Batı’nın Sahel bölgesinde tekrarlanan darbelerle yüzleşme konusundaki başarısızlığının (ki bu terörle mücadeledeki başarısızlığıyla aynı görülüyor) ardından Nijer’deki askeri darbe ve Fransa-ABD zıtlığı, önceliğin bölgede demokrasinin savunulması değil, Paris pahasına dahi nüfuzun devamlılığı ve çıkarların korunması olduğunu gösteriyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla’dan çevrildi.



Trump'ın çekici ve Truman'ın bombası arasında: Amerikan temkinlilik dönemi sona mı erdi?

Kolaj: AFP/Reuters/Majalla
Kolaj: AFP/Reuters/Majalla
TT

Trump'ın çekici ve Truman'ın bombası arasında: Amerikan temkinlilik dönemi sona mı erdi?

Kolaj: AFP/Reuters/Majalla
Kolaj: AFP/Reuters/Majalla

Abdullah Faysal Al Rabah

Amerikan başkanlığı, özünde, devletin bürokratik kurumları ile siyasi tarihe iz bırakmayı amaçlayan kişisel bir iradeyle somutlaşan başkanın bireysel vizyonu arasında sürekli bir mücadeleyi temsil eder. Bu mücadele sadece bir görüş ayrılığı değildir; aksine, özünde iki güç tarzı arasındaki bir rekabeti yansıtır. O güçler de hassas kurumsal kâr ve zarar hesaplarına dayanan rasyonel, yasalcı bir güç ile gelenekleri yıkmaya ve hesaplı riskler alma yoluyla gerçekliği yeniden şekillendirmeye eğilimli karizmatik bir güçtür.

Donald Trump döneminde, denge açıkça ikinci tarz lehine kaymış gibi görünüyor. Zira Washington, on yıllardır dış politikasını karakterize eden stratejik temkinlilik alanından, ABD'nin yüksek çıkarlarını ve sınırlarını yeniden tanımlayan proaktif, şok edici eylemler alanına geçiş yapmış bulunuyor.

Bugün Amerikan dış politikasında tanık olduğumuz değişim, Beyaz Saray'daki başkanın kimliğindeki değişiklikle sınırlı değil; istihbarat ve saha risklerinin değerlendirilme biçiminde ve tolerans sınırlarında yapısal bir devrimi yansıtıyor. Önceki yönetimler başarısızlığın sonuçlarından ve bunun başkanın siyasi geleceği ve ulusun prestiji üzerindeki etkisinden korkarken, mevcut yönetim jeopolitik çıkmazı kırmanın temel yolu olarak şok taktiklerini benimseyerek yüksek riskli bir kumar oynamaya daha yatkın görünüyor. Bu makale, Amerikan başkanlığının elini kolunu bağlayan geçmişteki başarısızlıklar ile küresel güç dengesinde ulusal çıkar kavramını yeniden şekillendiren mevcut başarılar arasında derinlemesine bir tarihsel karşılaştırma yaparak bu doktrini çözümlemeyi amaçlamaktadır.

Başarısızlığın acısı ve Kennedy ile Carter'ın gölgeleri

Büyük Amerikan istihbarat operasyonları tarihi, on yıllarca Washington’daki politika yapıcılarının bilincini şekillendiren sert derslerin ağır bir kaydını sunmaktadır; zira ABD'nin yaşadığı kayıplar başkanlar üzerinde derin bir olumsuz etki bırakmıştır. 1961'e geri döndüğümüzde, John F. Kennedy'nin aslında selefi Dwight Eisenhower'ın yönetimi sırasında formüle edilmiş bir istihbarat planını miras alıp uyguladığını, ancak Küba'daki Domuzlar Körfezi çıkarmasının başarısızlığının bedelini hem iç hem de uluslararası alanda kendisinin ödediğini görüyoruz. Bu operasyonun başarısızlığı sadece sahada askeri bir geri adım değil, Soğuk Savaş'ın zirvesinde Amerikan başkanlığının prestijine doğrudan bir darbe oldu. O dönemde istihbarat hesaplarında yapılan bu hata, Kennedy'yi dünya önünde utanç verici bir savunma pozisyonuna soktu ve daha sonra Sovyetleri Küba Füze Krizi'nde Washington'un sınırlarını test etmeye cesaretlendirdi.

sdvds
Domuzlar Körfezi çıkarması sırasında patlak veren gösterilerde Kübalı ve Amerikalı Castro destekçileri ile muhalifleri arasında çıkan çatışmalar, New York, 19 Nisan 1961 (AFP)

Aynı dramatik sahne, 1980'de Tahran'daki Amerikalı rehineleri kurtarmak için düzenlenen Kartal Pençesi Operasyonu sırasında Jimmy Carter’ın da başına geldi. Bu sadece teknik olarak başarısız bir girişim değil, aynı zamanda askeri ve bürokratik kurumun değişen saha koşullarına uyum sağlayamaması durumunun bir tezahürüydü. Tabas çölündeki enkaz görüntüleri, liderliğin başarısızlığının bir simgesi haline geldi. Carter, vatandaşlarını korumakta başarısız olan bir süper gücü yöneten zayıf bir başkan olarak görüldü ve bu da Ronald Reagan karşısında ezici bir yenilgi almasına neden oldu. Bu tarihi başarısızlıklar, “istihbarat başarısızlığı kompleksi” olarak adlandırılabilecek bir durum yarattı ve bu da sonraki birçok başkanın, siyasi ve ahlaki yıpranma tuzağından korkarak, cesur saha operasyonları yerine karmaşık diplomatik çözümleri tercih etmesine yol açtı.

Trump dönemindeki yaklaşım, özellikle 2025'teki Gece Yarısı Çekici Operasyonu sırasında, kriz yönetimi yerine proaktif eyleme dayalı farklı bir siyasi felsefeyi somutlaştırdıBuna karşılık, Trump'ın Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'yu kaçırma operasyonu, başarısızlık mirasıyla dolu bu tarihi kalıbı kırdı. Trump'ın giriştiği macera, Domuz Körfezi veya Kartal Pençesi Operasyonu kadar felaketle sonuçlanabilecek bir başarısızlık potansiyeli taşıyordu. Amerikan can kayıpları veya operasyonun başarısızlığı, siyasi kaderine Kennedy ve Carter'ın peşini bırakmayan aynı gölgeyi düşürebilirdi. Buna karşılık operasyonun başarısı, modern istihbarat hesaplarının doğruluğunda temel bir değişimi ortaya koydu; bu hesaplar artık önceki on yıllarda mevcut olanlardan çok daha fazla teknolojik araca ve insan kaynağına sahip. Bu nedenle Trump, hızlı ve nokta bir vuruşla başarısızlık korkusunun üstesinden gelmeyi seçti ve oynadığı kumarı Latin Amerika'daki güç dengesini yeniden şekillendiren stratejik bir başarıya dönüştürdü.

Gece Yarısı Çekici ve nükleer egemenliğin riskleri

Taktik operasyonlardan varoluşsal krizlerle başa çıkmaya geçiş, 1962 Küba Füze Krizi ile 2025'te zirveye ulaşan İran nükleer programı krizi arasında neredeyse kaçınılmaz bir karşılaştırmayı gerektiriyor.

dsfvdf
1961 Nisan'ında Küba'nın güney kıyısındaki Domuzlar Körfezi çıkarması sırasında yaklaşık 1500 Castro karşıtı müttefikin Playa Giron plajına çıkarma yapmasının ardından ele geçirilen ABD yapımı silahların yanında duran bir Küba askeri (Reuters)

Kennedy döneminde, ABD yönetimi, tam teşekküllü bir nükleer çatışmaya kaymayı önleyecek dikkatlice ayarlanmış bir çevreleme politikasıyla krizi yönetmeye çalışarak ince bir çizgide yürüdü. Amaç, karşılıklı olarak füzeleri geri çekme anlaşmasında olduğu gibi, doğrudan çatışmaya başvurmadan ulusal güvenliği garanti altına alacak, itibarı koruyacak bir uzlaşmaya varmaktı.

Trump dönemindeki yaklaşımsa, özellikle 2025'teki Gece Yarısı Çekici Operasyonu sırasında, kriz yönetimi yerine proaktif eyleme dayalı farklı bir siyasi felsefeyi somutlaştırdı. Washington artık kademeli çevreleme veya kırılgan izleme anlaşmaları arayışında değil; bunun yerine, düşmanın niteliksel gücünü felç ederek tehdidin kökünü kurutma stratejisine geçiş yaptı. Askeri doktrindeki bu niteliksel değişim, Harry Truman'ın çatışmanın tüm seyrini değiştirecek kesin bir eylem olarak, Japonya'ya karşı nükleer silah kullanma kararını aldığı zamanki yaklaşımını hatırlatıyor.

2026 kumarı, potansiyel maliyetine rağmen, hesaplı riskin, ulusal güvenlik konularında tam bir kontrol kaybına yol açabilecek stratejik beklemeden daha az tehlikeli olduğu varsayımına dayanıyor

Trump'ın bu bağlamdaki maceraları, Truman'ın izlediği savunmacı maceracılığa benzetilebilir; her ikisi de uzun ve maliyetli bir yıpratma savaşını, geri dönüşü zor olacak yeni bir gerçeklik dayatan şok edici bir eylemle sona erdirmeyi amaçladı. Truman, yıkıcı bir dünya savaşını sona erdirmek ve Japonya'ya yapılacak bir kara işgalinde yüz binlerce Amerikan askerinin kaybını önlemek için nükleer silah kullanma yoluna gitti. Buna karşılık Trump, İran nükleer tehdidini etkisiz hale getiren ve Ortadoğu'da on yıllardır süren, ABD Hazinesine milyarlarca dolara mal olan jeopolitik yıpranmaya son veren yeni bir stratejik gerçekliği dayatmak için Gece Yarısı Çekici Operasyonunu düzenledi. Her ikisi de, beklemeye daha fazla tahammülü kalmayan yüksek Amerikan çıkarları adına siyasi ve kurumsal tabuları yıktı.

Ancak aralarındaki temel fark, Truman'ın kesin bir zafer ve konvansiyonel teslimiyetle sonuçlanan deklare edilmiş ve kapsamlı bir savaş bağlamında hareket etmesi, Trump'ın ise resmi bir teslimiyeti beklemeden düşmana stratejik felci dayatmayı ve oyunun kurallarını değiştirmeyi amaçlayan gri çatışmalar alanında hareket etmesidir. Bu durum, istihbarat hesaplarının başarısını, öngörülemeyen bir bölgesel felakete doğru kaymayı önlemede çok önemli bir unsur haline getiriyor.

Obama'nın mirasından kopuş ve 2026 gerilimi

 İran dosyasındaki 2026 gerilimi ile 2015 anlaşması arasındaki karşılaştırma, uluslararası ilişkilerde gücün rolüne dair anlayışta derin bir uçurumu açığa çıkarıyor. Obama, gücü diplomatik süreci desteklemek için son çare olarak görürken, Trump onu nükleer tehdidi kökünden ortadan kaldıran yeni bir diplomatik gerçekliği dayatmak için birincil, hatta bazen tek araç olarak ele alıyor. Beyaz Saray Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi arasında yapılması beklenen İstanbul görüşmeleri hazırlıklarıyla aynı zamana denk gelen bu tarihi değişim, ABD'yi, çözümsüz krizleri çözmek için kararlı eylemi tercih edilen yöntem olarak gören, küresel hiyerarşinin tepesinde kalmanın bedeli olarak hesaplı bir risk sayan Harry Truman mirasına geri döndürüyor.

fd
ABD'nin 33. Başkanı Harry Truman (1884-1972), 1945'te başkent Washington'da medyaya hitap ediyor (AFP)

Sosyolojik bir bakış açısıyla, Amerikan siyasi figüründe, ortak çıkarları koordine etmeye çalışan uluslararası yöneticiden, müzakere masasına oturmadan önce hegemonyayı dayatmayı ve sahadaki gerçekliği değiştirmeyi amaçlayan ulusal lidere doğru bir dönüşüm gözlemliyoruz. Bu değişim, Amerikan siyasi kurumunun ulusal çıkar kavramını anlama biçimindeki bir değişikliği yansıtıyor. Tavizlerden kaynaklanan geçici istikrar artık amaç değil; aksine, nihai hedef, kalıcı üstünlüğü garanti eden kesin bir stratejik zaferdir. Bu tırmandırmada istihbarat hesaplarının hassasiyeti, teknik bilgi toplamanın ötesine geçerek, nokta saldırıların düşman başkentlerindeki güç yapılarına yönelik etkisini anlama yoluyla düşmanların davranışlarının analizini de içerecek şekilde genişledi.

Sonuç olarak, 2026 kumarı, potansiyel maliyetine rağmen hesaplı riskin, hızlanan teknolojik ve nükleer silahlanma yarışının ortasında ulusal güvenlik konularında tam bir kontrol kaybına yol açabilecek stratejik beklemeden daha az tehlikeli olduğu varsayımına dayanıyor.

Karizmatik liderliğin sosyolojisi ve ulusal çıkarlar

Bu değişim, liderliğin sosyolojik boyutunu dikkate almadan anlaşılamaz. Trump, istihbarat ve askeri bürokrasiye meydan okuyan ve onu büyük hedeflere engel olarak gören bir lider modelini yeniden canlandırıyor. Kennedy ve Carter örneklerinde, kurum başkanı kontrol etti ve emellerinin sınırlarını belirledi; bu da sonuçta sorumluluğun dağılmasından kaynaklanan başarısızlıklara yol açtı. Trump döneminde ise karar alma merkezileştirildi ve maceracı kişiliğiyle iç içe geçmiş olsa da, bu durum istihbarat kuruluşunu, liderliğin direktiflerini desteklemek için en doğru değerlendirmeleri sağlamak zorunda kaldığı bir konuma getiriyor.

ABD yönetiminin Venezuela ve İran gibi karmaşık dosyalarda elde ettiği istihbarat ve saha başarıları, yeni bir hegemonya çağını şekillendirdi

Bu liderlik tarzı, ABD'nin yüksek çıkarları kavramını temelden değiştiriyor; uzun vadeli kurumsal uzlaşmanın ürünü olmak yerine, başkan tarafından dayatılan ve tüm sorumluluğunu üstlendiği stratejik bir vizyon haline geliyor. Trump'ın Maduro'yu devirmedeki veya “Gece Yarısı Çekici” ile rakiplerinin nükleer yeteneklerini felç etmedeki başarısı, karmaşık diplomatik vaatlerden ziyade somut sonuçları tercih etme eğiliminde olan Amerikan kamuoyunun gözünde bu liderlik tarzının meşruiyetini güçlendiriyor. Ancak sürdürülebilirlik soruları devam ediyor. Hesaplar ne kadar hassas olursa olsun, bir macera her zaman bir maceradır ve can kayıpları -eğer meydana gelirse- karizmatik bir kahramanı bir anda istenmeyen bir başkana dönüştürebilir.

Peki sonra ne olacak?

ABD yönetiminin Venezuela ve İran gibi karmaşık dosyalarda elde ettiği istihbarat ve saha başarıları, geleneksel kurumların rutininden çok uzak, şok edici eylemlere ve hızlı sonuçlara dayalı yeni bir hegemonya çağını şekillendirdi. Bununla beraber bu yaklaşım, uluslararası düzenin geleceği için büyük zorlukları da içinde taşıyor. Proaktif maceraları gerçekleştirirken istihbarat hesaplarının doğruluğuna aşırı güvenmek, geçmişte büyük çatışmaları önleyen güvenceleri zayıflatabilir.

cdvfdv
Eylül 1945'te çekilen bir arşiv fotoğrafı, daha sonra tarihi bir dönüm noktası olarak korunan, Atom Bombası Kubbesi olarak bilinen Hiroşima Bölgesel Sanayi Geliştirme Binası'nın kalıntılarını gösteriyor (AFP)

Bugün dünya, Washington'un egemenlik ve güç kavramlarını yeniden tanımlamasını izliyor; artık mesele sadece çıkarları korumakla ilgili değil, tarihin seyrini saatler içinde değiştiren nokta operasyonlarla bunları dayatmakla ilgili.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre  Trump yönetiminin 2026'da benimsediği kesin sonuç doktrini, uluslararası topluma yeni bir gerçeklik sunuyor; burada stratejik ihtiyat zayıflıkla eş anlamlı hale gelirken, maceracılık, istenen sonuçlara ulaşıldığı ve önceki başkanları deviren ağır insani kayıplardan kaçınıldığı sürece, siyasi dehanın bir işareti olarak görülüyor.

ABD'nin sadece krizleri yönetmekle kalmayıp, onları tasfiye etmeye çalıştığı tarihi bir dönüm noktasındayız. Bu, hem fırsatlar hem de tehlikelerle dolu ve istihbarat camiasının, oyunun kurallarının sonsuza dek değiştiğini fark eden rakiplere karşı doğruluğunu koruyabilme yeteneğine bağlı bir süreçtir.


İran Cumhurbaşkanı: Nükleer müzakerelerde ‘baskıya boyun eğmeyeceğiz’

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Tahran’ın batısındaki Azadi (Özgürlük) Meydanı’nda devrimin anma töreninde bir konuşma yaptı. (İran Cumhurbaşkanlığı)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Tahran’ın batısındaki Azadi (Özgürlük) Meydanı’nda devrimin anma töreninde bir konuşma yaptı. (İran Cumhurbaşkanlığı)
TT

İran Cumhurbaşkanı: Nükleer müzakerelerde ‘baskıya boyun eğmeyeceğiz’

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Tahran’ın batısındaki Azadi (Özgürlük) Meydanı’nda devrimin anma töreninde bir konuşma yaptı. (İran Cumhurbaşkanlığı)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Tahran’ın batısındaki Azadi (Özgürlük) Meydanı’nda devrimin anma töreninde bir konuşma yaptı. (İran Cumhurbaşkanlığı)

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, ülkesinin ‘nükleer haklarına’ bağlılığını yineleyerek diyaloğa hazır olduklarını, ancak ‘baskı ve dayatmalara boyun eğmeyeceklerini’ söyledi. Pezeşkiyan, ABD ve Avrupa ülkelerini ‘baskı politikaları’ izlemek ve nükleer çerçevenin ötesine geçen şartlar dayatmakla suçladı.

Pezeşkiyan, 1979 Devrimi’nin yıl dönümü dolayısıyla Tahran’daki Azadi (Özgürlük) Meydanı’nda düzenlenen törende yaptığı konuşmada, ‘hegemon güçler’ olarak nitelediği ABD ve bazı Avrupa ülkelerini eleştirdi. Söz konusu ülkeleri devrimin ilk günlerinden bu yana İran’ı zayıflatmaya çalışmakla suçlayan Pezeşkiyan, ‘kışkırtma, ayrılık çıkarma ve darbe planları’ iddiasında bulundu.

İran’da devrimin yıl dönümü etkinlikleri, resmî kurumların geniş çaplı çağrı ve seferberliğiyle başladı. Devlet televizyonu, ülke genelindeki kutlamaları aktarırken, Tahran’da bulunan Azadi Meydanı’ndaki ana töreni canlı yayımladı. Törende Devrim Muhafızları Ordusu (DMO), balistik füzeler, Paveh seyir füzesi ve Şahid tipi kamikaze insansız hava aracını (İHA) sergiledi.

dv ds
Tahran’ın batısındaki Azadi (Özgürlük) Meydanı’nda düzenlenen devrimi anma töreninde balistik füzeler sergilendi. (EPA)

Devrimin yıl dönümü, bölgede karşılıklı tehditler ve artan askerî gerilim eşliğinde, müzakere sürecini yeniden canlandırmaya yönelik bölgesel ve uluslararası diplomatik girişimlerin yoğunlaştığı bir döneme denk geliyor.

Pezeşkiyan konuşmasında, Umman arabuluculuğunda yürütülen nükleer müzakerelere odaklandı. İran’ın nükleer silah edinme hedefi olmadığını savunan Pezeşkiyan, ülkesinin uluslararası hukuk ve Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması (NPT) çerçevesinde denetim mekanizmalarına tabi olmaya hazır olduğunu söyledi. İran’ın barışçıl amaçlarla uranyum zenginleştirme hakkına sahip olduğunu vurgulayan Pezeşkiyan, bu hakkın ‘müzakereye açık olmadığını’ ifade etti ve Tahran’ın ‘uluslararası hukuk çerçevesinde’ ve egemenlik ilkelerini aşmadan diyaloğa hazır olduğunu belirtti.

Pezeşkiyan, olası müzakerelerin liderlik ve rejim kurumları tarafından belirlenen ‘kırmızı çizgiler’ çerçevesinde yürütülmesi gerektiğini kaydederek, İran’ın ‘siyasi ve ekonomik baskılara boyun eğmeyeceğini’ dile getirdi. Washington ve bazı Avrupa başkentlerinin inşa ettiğini söylediği ‘güvensizlik duvarının’ hızlı bir uzlaşıyı engellediğini öne süren Pezeşkiyan, ABD’nin ‘aşırı taleplerinin’ görüşmelerin ilerlemesini zorlaştırdığını savundu. Ayrıca ‘hegemon güçleri’, müzakere kapsamını nükleer dosyanın ötesine taşımaya çalışmakla suçladı.

Pezeşkiyan, İran’ın mevcut zorlukları ‘ulusal dayanıklılıkla’ ve Dini Lider Ali Hamaney’in rehberliğinde aşacağını belirtti. Bu ifadeler, söz konusu dosyada nihai kararın ülkenin üst düzey liderliğinin yönlendirmeleriyle uyumlu olacağı mesajı olarak değerlendirildi.

xcsdvfgr
Tahran’ın batısındaki Azadi (Özgürlük) Meydanı’nda 1979 Devrimi’ni anmak için düzenlenen törene katılan İranlılar (AP)

Pezeşkiyan, ilgili açıklamalarında ülkesinin uluslararası izolasyonu kırmak amacıyla çok taraflı platformlardaki angajmanını ve ‘ortaklıklarını genişletmeyi’ hedeflediğini belirtti. İran’ın BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) gibi oluşumlara katıldığını hatırlatan Pezeşkiyan, Avrasya Birliği ve Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (EİT) gibi bölgesel çerçevelerde iş birliğinin güçlendirildiğini ifade etti. Bu adımların Batı ile gergin seyreden ilişkiler karşısında kısmi bir alternatif sunduğunu ve İran’ın pazarlarını genişletmesine, yaptırımların etkisini hafifletmesine imkân tanıdığını söyledi.

Pezeşkiyan, komşu ülkelerle ilişkilerin öncelikli olduğunu vurgulayarak, İslam ülkeleri ve bölge devletleriyle bağların geliştirilmesinin dış politikanın temel eksenini oluşturduğunu ve stratejik bir tercih olduğunu dile getirdi. Çeşitli bölge başkentleriyle temas ve koordinasyon içinde olduklarını belirten Pezeşkiyan, bölgesel sorunların ‘bölge ülkeleri tarafından ve dış müdahale olmaksızın’ çözülmesi gerektiğini savundu.

Buna karşın, Tahran’ın somut bir ekonomik açılım sağlamasının, nükleer dosyadaki gelişmelere ve Batı yaptırımlarına bağlı olmaya devam ettiği değerlendiriliyor. Yaptırımlar, ülkenin mali ve yatırım alanındaki hareket alanını belirleyen temel unsur olmayı sürdürüyor.

Devrimin yıl dönümü kutlamaları, bir ay önce yaşanan ve insan hakları örgütlerine göre binlerce kişinin öldüğü ya da yaralandığı geniş çaplı protestoların ardından geldi. Söz konusu gösteriler, güvenlik güçlerinin kapsamlı müdahalesiyle bastırılmıştı.

Pezeşkiyan, son protestolara da değinerek hükümetin ‘barışçıl itirazı memnuniyetle karşıladığını’ ve bunu meşru bir hak olarak gördüğünü, ancak ‘şiddet, sabotaj ve yabancı müdahale çağrılarını’ kabul etmediğini söyledi. Son olayları ‘acı verici’ olarak niteleyen Pezeşkiyan, can kayıpları ve zararların yaşandığını ifade etti.

İran’ın İslam Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana dış baskılar ve zayıflatma girişimleriyle karşı karşıya kaldığını savunan Pezeşkiyan, hegemon güçleri iç krizleri istismar ederek ülkenin istikrarını hedef almakla suçladı. Bu politikaların İran halkının özgüvenini sarsmayı ve ülkenin ilerleyişini engellemeyi amaçladığını ileri sürdü.

Ulusal birliğin korunmasının, gerek yaptırımlar gerek iç gerilimler karşısında öncelik taşıdığını belirten Pezeşkiyan, hükümetin zarar gören herkese karşı sorumlu olduğunu ifade etti. İç bölünmelerin derinleştirilmesinin ‘yalnızca ülkenin düşmanlarına hizmet edeceği’ uyarısında bulundu.

dfrfr
Tahran’ın batısındaki Azadi (Özgürlük) Meydanı’nda 1979 Devrimi’ni anmak için düzenlenen törenden (AP)

Pezeşkiyan, ekonomik yetersizlikler nedeniyle özür dileyerek hükümetin toplumsal hoşnutsuzluğa yol açan ekonomik ve sosyal sorunları çözmek için çalıştığını söyledi. Vatandaşların yaşam koşullarının iyileştirilmesinin hükümet için ‘kırmızı çizgi’ olduğunu vurgulayan Pezeşkiyan, ülkenin artan mali baskılar, düşen alım gücü ve enerji, bankacılık ve dış ticaret sektörlerini etkileyen Batı yaptırımlarıyla karşı karşıya bulunduğuna dikkat çekti.

Son günlerde yetkililer, yıl dönümü etkinliklerine katılım çağrılarını artırarak medya ve organizasyon kampanyalarını yoğunlaştırdı. Resmi makamlar, söz konusu günü ‘dış baskı ve tehditlere karşı bir mesaj’ olarak nitelendirirken, son dönemde yaşanan protestolar bağlamında da etkinliklerin mevcut zorluklar karşısında rejime yönelik halk desteğini yansıttığını belirtti.

Devlet medyası, hükümetin organize ettiği yürüyüşlere katılan bakanlar, milletvekilleri ve güvenlik yetkilileri ile kamuoyunda tanınan isimlerin görüntü ve videolarını yayımladı.


Lavrov: Grönland askeri bölgeye dönüştürülürse Rusya "karşı önlemler" alacaktır

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov (Reuters)
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov (Reuters)
TT

Lavrov: Grönland askeri bölgeye dönüştürülürse Rusya "karşı önlemler" alacaktır

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov (Reuters)
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov (Reuters)

Rusya Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov bugün yaptığı açıklamada, Batı'nın Grönland'daki askeri varlığını güçlendirmesi halinde, Moskova'nın askeri önlemler de dahil olmak üzere “karşı önlemler” alacağını söyledi.

Lavrov, Rus parlamentosunda yaptığı konuşmada, “Grönland'ın militarize edilmesi ve Rusya'ya karşı askeri kapasite oluşturulması durumunda, askeri ve teknik önlemler de dahil olmak üzere uygun karşı önlemleri alacağız” dedi.

Nuuk'taki bir binaya Grönland bayrakları asıldı (AFP)Nuuk'taki bir binaya Grönland bayrakları asıldı (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump, geçen yıl ikinci dönemine başladığından beri, güvenlik nedenleriyle Washington'un Kuzey Kutup Dairesi'nde bulunan mineral zengini stratejik adayı kontrol etmesi gerektiğini vurguladı.

Trump, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile ABD'nin etkisini artırmak için bir “çerçeve” anlaşması yaptığını açıkladıktan sonra, geçen ay Grönland'ı ele geçirme tehdidinden vazgeçti.