Oslo Anlaşmalarının üzerinden 30 yıl geçti; Kutlamanın olmadığı, utangaç bir anma

13 Eylül 1993’te Washington’da imzalanan Oslo Anlaşması sonrasında Yaser Arafat ile İzak Rabin arasında Başkan Bill Clinton arabuluculuğundaki tarihi el sıkışma (Getty)
13 Eylül 1993’te Washington’da imzalanan Oslo Anlaşması sonrasında Yaser Arafat ile İzak Rabin arasında Başkan Bill Clinton arabuluculuğundaki tarihi el sıkışma (Getty)
TT

Oslo Anlaşmalarının üzerinden 30 yıl geçti; Kutlamanın olmadığı, utangaç bir anma

13 Eylül 1993’te Washington’da imzalanan Oslo Anlaşması sonrasında Yaser Arafat ile İzak Rabin arasında Başkan Bill Clinton arabuluculuğundaki tarihi el sıkışma (Getty)
13 Eylül 1993’te Washington’da imzalanan Oslo Anlaşması sonrasında Yaser Arafat ile İzak Rabin arasında Başkan Bill Clinton arabuluculuğundaki tarihi el sıkışma (Getty)

30 yıl önce 13 Eylül Çarşamba günü Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ile İsrail hükümeti arasında Washington’daki Beyaz Saray avlusunda Oslo Anlaşmaları imzalandı. Anlaşma, her ne kadar “iki halk arasında barış süreci için aşamalı bir program” olarak tanımlansa da imzalanması, tüm dünyanın ilgisini ve umudunu çeken tarihi bir olaydı. Buna dayalı olarak tarihi el sıkışmanın liderleri Filistin lideri Yaser Arafat, İsrail Başbakanı İzak Rabin ve ortağı Şimon Peres’e Nobel Barış Ödülü verildi. Ancak bu tarihi gün, bu yıl İsrail ve Filistin’de herhangi bir kutlama olmadan geçti. Olay, sanki herkesin reddettiği bir rezillik ya da kötülük getiren bir lanet gibiydi.

İsrail’de hükümet, bu anlaşmalara karşı mücadele eden aşırı sağcı liderler tarafından kontrol ediliyor. Bu liderler, bu anlaşmaların toprağın altından yeniden çıkması korkusuyla bugün de hâlâ mücadele veriyor. Filistin’de Oslo’nun düşmanları Güney vilayetinde (Gazze Şeridi) hükümeti kontrol ediyor. Kuzeydeki vilayetler (Batı Şeria), hayal kırıklığına uğramış ve bu anlaşmaların bir parçası olmakla övünmekten korkan Oslo destekçilerinin geri kalanı tarafından yönetiliyor.

scdfveg
Oslo Anlaşmalarını onaylayan İsrail hükümeti oturumunun arşiv fotoğrafı (İsrail Hükümeti Basın Bürosu)

Gerçek şu ki Oslo Anlaşmaları gerçek bir tarihi olaydı. Tüm benzer başarısızlıklara ve eksikliklere ve başlangıçtan bugüne kadar iki halkın, İsrail ve Filistin’in başına gelen tüm trajedilere rağmen, sahipleri bundan utanmamalı veya özür dilememelidir. Bu anlaşmaların yasını tutanlar ve onlara ağıt yakmak için şiirler yazanlar, Oslo’dan önce ve sonra yaşanan olaylara dair pek çok şeyi görmezden geliyorlar.

Sondan başlayalım; Oslo Anlaşmalarının öldüğü, öldürüldüğü veya suikasta uğradığı iddiasına rağmen, Oslo’ya saldıran ve bunu İsrail için ‘felaket’, Filistinliler için ise ‘ikinci felaket’ olarak nitelendiren açıklamalara, makalelere, araştırmalara ve çalışmalara rağmen bugün Filistin- İsrail realitesi Oslo Anlaşmalarına tabidir. Ağır ve derin ihlallere rağmen sahada yaşananlar, İsrail sağı, Filistin sağı ve Oslo’nun düşmanlarının çoğu da dahil olmak üzere İsrailli ve Filistinli yetkililerin çoğunluğunun korumaya istekli olduğu Oslo Anlaşmalarının bir ürünüdür.

xyj
İsrailli Peace Now (Barış Hemen Şimdi) aktivistleri, Oslo Anlaşmalarının imzalanmasından 5 yıl sonra, Tel Aviv’deki İzak Rabin Meydanı’nda Başbakan Binyamin Netanyahu’yu istifaya çağırıyor (Getty Images)

Hükümet sistemine ve yargıya karşı derin bir darbe gerçekleştirmeye çalışan İsrail hükümeti, esasen Oslo Anlaşmalarını tamamen ortadan kaldırmayı ve sonuçlarını tasfiye etmeyi amaçlıyor. Bu amaçla da İsrail devletinin en önemli bilimsel, teknolojik, askeri ve ekonomik başarılarını, hatta ordunun birliğini, ulusal birliği ve Siyonist rüyasını feda ediyor.

İsrail sağının konuşmasını okuyan ve hükümetin planının izlediği yolu izleyen herkes, bu planın 18 yıl önce başladığını açıkça görecektir. Bu plan, sağcı Başbakan Ariel Şaron’un 2005 yılında Gazze Şeridi’nden çekilmesi, 21 Yahudi yerleşim yerini kaldırması ve Oslo Anlaşmalarının ruhunu uygulayarak 8 bin yerleşimciyi sınır dışı etmesinden sonra ortaya koyuldu. Amaç ise, İsrail’de Batı Şeria’dan benzer bir çekilmeyi uygulamaya hazır başka bir hükümetin kurulması riskini önleyecek yönetim sisteminde bir değişiklik sağlamaktır.

Bilindiği üzere bu hükümet, 36 hafta boyunca yüzbinlerce İsraillinin devasa ve benzeri görülmemiş gösterilerle sokaklara çıkmasıyla temsil edilen muhteşem bir mücadele yürüten İsrail toplumunun muazzam muhalefetiyle karşı karşıya. Toplumun amacı, sadece demokrasiyi korumak değil, aynı zamanda İsrail’in sınırlarını daraltmak ve onu bir Yahudi devleti olarak korumak için Filistinlilerden ayırmaktır.

xscdfgr
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (ortada) Kudüs’teki ofisinde bir toplantıya başkanlık ederken, 13 Eylül 2023 Çarşamba (DPA)

Başlangıca dönersek, o dönemin koşullarını dikkate almadan, Oslo Anlaşmasını günümüz standartlarıyla yargılamak ve 30 yılı atlamak adaletsizlik ve haksızlık olur. Bu anlaşmalar, İsrail’in Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını tanımayı reddettiği ve tüm gücüyle FKÖ tarafından temsil edilen Filistin kurtuluş hareketini tasfiye etmeye çalıştığı bir dönemde geldi. Filistin liderliği Tunus’tan sınır dışı edilmekle tehdit edildi. Görünen o ki Filistin meselesi, dünya çapında pek çok insanın kurtulmak istediği bir yük haline gelmişti. İzak Rabin ve Şimon Peres başkanlığındaki İsrailli liderler, Filistin meselesini tasfiye etme hedeflerine ulaşılamayacağını anladılar ve bunu, çatışmada bir dönüm noktası yaratacak aşamalı bir çözümü denemek için bir fırsat olarak gördüler. Yaser Arafat, Mahmud Abbas ve Ahmed Kurey liderliğindeki Filistinli liderler, bir grup genç liderle birlikte Beyrut’u ve Tunus’taki başıboşluklarını terk ettikten sonra ‘kendilerini anayurtlarında konumlandırma’ ve ‘işgalden kurtulmak ve Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir devlet kurmak için siyasi bir mücadele yürütme girişiminde bulunma’ fırsatlarının olduğunu gördüler.

xcsdvfeg
Geçen pazartesi günü Netanyahu (AFP)

Oslo’yu reddedenlerin, tasfiyesine hazırlık olarak onu sabote etmek için şiddetli bir savaş başlattıklarına şüphe yok. Bu durum, 1994 yılında aşırı sağcı Baruch Goldstein’in gerçekleştirdiği el-Halil katliamı ve Hamas hareketi üyelerinin gerçekleştirdiği bombalı faaliyetlerle başladı. Bu faaliyetler, Rabin’in İsrail’de aşırı sağcı bir adam olan Yigal Amir tarafından 1994’te suikasta uğramasıyla sonuçlandı. Bu noktada ise Oslo Anlaşmaları, her iki halkın liderleri için de bir meydan okuma haline geldi. İsrail’de Binyamin Netanyahu, ardından Ehud Barak, ardından Ariel Şaron iktidara geldi ve hepsi de Oslo’nun düşmanıydı. Uygulanmasını engellemek için çabalarını sürdürdüler ve kısmen de başarılı oldular. Bu yolda 1997’deki tünel savaşında ve 2002’deki işgalde askeri güç kullandılar. Filistin liderliği sağlam durmaya ve yüzleşmeye çalıştı, ama bir dizi hata yaptı ve çoğu zaman tuzaklara ve entrikalara düştü. Kurtarılabilecekleri kurtarmaya çalışan dünya, iki tarafın da krizleri yeterince atlatmasına yardımcı olamadı ve o da Oslo’nun düşmanlarının tuzağına düştü. Suudi Arabistan, önce Arap dünyası, sonra İslam dünyası için proje haline gelen bir barış girişimiyle altın bir çözüm sunduğunda bile liderler bunu iki eliyle nasıl kavrayacaklarını bilmiyorlardı. İsrail’de bu deneyimi yeniden yaşamaya hazır bir lider (Ehud Olmert) bulunduğunda bile, ona karşı siyasi suikast düzenlenerek iktidardan uzaklaştırılan bir yolsuzluk davası ortaya koyuldu.

rg4yt5
İsrail sağının 7 Eylül’de Kudüs’te düzenlediği bir toplantıda Netanyahu’nun bir fotoğrafını havaya kaldırılıyor (EPA)

Bugün, Oslo hakkında söylenen her şeye rağmen İsraillilerin ve Filistinlilerin çoğunluğu, İsrail - Filistin çatışmasına, Oslo Anlaşmalarının başladığı prensip olan, karşılıklı tanınma ve ülkenin iki halk arasında paylaşılması ilkesi dışında başka bir çözüm bulunmadığının farkında. Bu ilke, her bir halkın bağımsız ve güvenli bir şekilde yaşayabilmesini ve düşmanlığın yerine iş birliğini koyabilmesini amaçlıyor. Dolayısıyla gereken, Oslo için ağıt kutlamalarının tekrarlanması değil, yolculuğunun Arap Barış Girişimi’nin geliştiği şekilde tamamlanmasıdır.

Sonuçta her iki halkın ihtiyaçlarını karşılayacak başka bir çözüm yok.

Bu noktada Şarku’l Avsat’ın odaklandığı tartışma şu; Liderler bu çatışmada ödenen bedelin yeterli olduğuna, trajedinin, işgalin ve sonuçlarının durdurulması, iş birliği ve barış ilişkilerine doğru ilerlemek için bugün çaba ve enerji harcanması gerektiğine ne zaman ikna olacaklar?



SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonu hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak?

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
TT

SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonu hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak?

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Suriye devlet kurumları arasındaki entegrasyon sorunsuz şekilde hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak? SDG, on yılı aşkın süredir sahip olduğu askerî ve bazı bölgelerdeki sivil nüfuzdan gerçekten vazgeçecek mi? Washington ve Erbil’in himayesinde 30 Ocak’ta varılan anlaşma tüm boyutlarıyla uygulanabilecek mi, yoksa yalnızca belirli başlıklarla mı sınırlı kalacak?

Şarku’l Avsat’ın görüştüğü isimlerin bir kısmı, metinden uygulamaya geçildiğinde başarı şansının sınırlı olduğunu savunurken; diğer bir kesim ise entegrasyon sürecinin bölgesel ve uluslararası destek altında yürütüldüğü sürece başarısızlık için gerçekçi bir neden bulunmadığı görüşünde.

sdvdfv
Suriye'nin Kamışlı kentinde, ABD askeri araçları, DEAŞ tutuklularını Suriye'den Irak'a taşıyan otobüslere eşlik etti (Reuters)

Sürecin başlangıcı, Kamışlı Uluslararası Havalimanı ile Rümeylan petrol sahasının devlete devredilmesiyle olumlu bir tablo çiziyor. Bu adımda bayrak indirme ya da personel gözaltıları gibi sembolik uygulamalara başvurulmaması, tarafların prensipte sürecin başarıya ulaşmasını istediğini gösteriyor. Suriyeliler, ülkenin yeniden birleşmesini, istikrarın sağlanmasını ve ekonomik canlanmayı umut ederken; geriye kalan ayrıntılar hâlâ soru işaretleri barındırıyor ve yanıtların uygulama aşamasında netleşmesi bekleniyor.

Karşılıklı çıkar

Hurşid Deli – Suriyeli Kürt siyaset analisti

Anlaşmanın sahada uygulanmaya başladığı açıkça görülüyor. Bunun başlıca nedeni, net bir yol haritası ve aşamalı adımlar içermesi. En önemlisi ise hem Suriye hükümeti hem de SDG açısından karşılıklı çıkarların söz konusu olması. Şam yönetimi için temel hedef Suriye’nin yeniden birleşmesi iken, SDG açısından çıkar; güçlerinin yerel bir yapı olarak varlığını sürdürmesi ve kontrol ettiği bölgelerin yönetiminde rol almaya devam etmesi. Bu durum, Kürtlerin gelecek dönemde Suriye siyasal yaşamına katılımını da güvence altına alıyor.

Deli’ye göre anlaşma yalnızca Şam ve SDG’nin çıkarlarıyla sınırlı değil; aynı zamanda uluslararası, bölgesel ve Arap desteğine de sahip. Anlaşma, Washington, Paris ve Erbil’in yoğun diplomatik çabaları sonucunda ortaya çıktı ve bu durum sürece bir tür uluslararası koruma ve garanti sağlıyor.

Bu çerçevede, SDG’nin askerî ve sivil kurumlarının Suriye devlet yapısına entegrasyonunun başarısız olacağına dair somut bir gerekçe bulunmadığı görüşü öne çıkıyor. Elbette bazı teknik ve idari zorluklar ortaya çıkabilir; ancak mevcut siyasi ve sahadaki koşullar, bu engellerin aşılmasına imkân tanıyor.

dsvfr
12 Ocak 2026'da Halep'in Şeyh Maksud mahallesinde SDG ile yaşanan çatışmaların ardından (AP)

Deli, anlaşmanın SDG ve Asayiş’in nüfuzundan tamamen vazgeçmesini öngörmediğini, aksine bu nüfuzun Savunma ve İçişleri bakanlıkları bünyesinde yeniden yapılandırıldığını belirtiyor. Asayiş güçlerine önümüzdeki dönemde temel bir rol verilirken, SDG’nin askerî yapısı Haseke’de üç tugaydan oluşan bir tümen ve Kobani’de Halep güvenlik komutanlığına bağlı bir tugay şeklinde organize edilecek. SDG ve Suriye ordusu birlikleri, şehir merkezlerinden Şeddadi ve Cebel’de belirlenecek noktalara çekilecek.

Bu yeniden yapılanmanın hedeflerinden biri de DEAŞ’la mücadelede yeni ve etkin bir mekanizma oluşturmak. SDG’nin bu alandaki uzun tecrübesi ve uluslararası koalisyonla yürüttüğü iş birliği, entegrasyonu askerî açıdan da anlamlı kılıyor.

Ayrıca SDG ve Asayiş’in  isimleri değişse dahi varlığını sürdürmesi, Kürt bölgelerindeki halk için önemli bir güven unsuru olarak görülüyor. Bu durum, Kürt bileşenin dışlanmadığı bir Suriye vizyonunu destekliyor. Cumhurbaşkanı Şara’nın Kürt meselesine yönelik kapsayıcı yaklaşımı ve bu konuda yayımlanan 13 sayılı kararname de süreci güçlendiren unsurlar arasında yer alıyor.

Uygulamada engeller

Samer el-Ahmed – Doğu Suriye uzmanı gazeteci ve araştırmacı

SDG ile varılan anlaşma iki temel faktörün sonucu. İlki, Suriye ordusunun halk desteğiyle birlikte Cezire bölgesinde sahada güç kazanması ve SDG’ye yönelik birikmiş toplumsal tepki. İkincisi ise özellikle ABD’nin tutumundaki değişim ve SDG’ye verilen siyasî-askerî desteğin azalmasıyla birlikte Şam’ın uluslararası koalisyonla yeniden temas kurması.

Teorik olarak anlaşma, SDG için devlet dışı bir askerî yapıdan ulusal bir çerçeveye geçiş açısından tarihî bir fırsat sunuyor. Aynı zamanda Kürtlerin haklarını Suriye devleti içinde elde etmesinin de önünü açıyor.

Ancak uygulamaya geçildiğinde başarı ihtimali sınırlı görünüyor. Zira SDG’nin fiilî yapısı hâlâ büyük ölçüde PKK’nın etkisi altında. Entegrasyon, PKK açısından bölgesel nüfuz, finansman ve stratejik alan kaybı anlamına geliyor ve bu durum örgütün anlaşmayı isteksizce uygulamasına yol açıyor.

Temel sorun, SDG içindeki Suriyeli bazı liderlerin niyetinden ziyade, karar alma yetkisine sahip olmamaları. Ağır silahların devri, Semalka Sınır Kapısı’nın kontrolü, yabancı unsurların bölgeden çıkarılması ve şehirlerden çekilme gibi kritik dosyalar hâlâ çözümsüz.

Bu nedenle süreç, Şeyh Maksud ve 10 Mart anlaşmalarında olduğu gibi zaman kazanmaya dayalı bir modele dönüşebilir. Kısa vadede askerî çatışma ihtimali düşük olsa da, anlaşmanın uygulanmasını zorlamak için baskı unsuru olarak gündeme gelebilir.

Şam yönetimi ise Haseke üzerindeki tam egemenliği yeniden tesis etme konusunda kararlı. Bu hedefin, barışçıl yollarla ya da gerekirse askerî seçenekle hayata geçirilmesi planlanıyor. Sahadaki ve siyasetteki göstergeler, bu yaklaşımın hem halk desteğine hem de bazı uluslararası aktörlerin örtük onayına sahip olduğunu gösteriyor.

Sivil ortak arayışı

Hüseyin Çelebi – Gazeteci yazar

PKK ve Suriye uzantılarının, sahip oldukları nüfuz ve ayrıcalıklardan kolayca vazgeçmesi gerçekçi değil. Özerk yönetim deneyimi, örgütün yarım yüzyıllık mücadelesinin tek somut kazanımı olarak görülüyor. Bu yapı, Esad yönetiminin devrim sürecinde zorunlu olarak verdiği bir alanın ürünüydü.

Çelebi’ye göre entegrasyon büyük ölçüde şekli kalacak. PKK, idari ve güvenlik yapılarını yeraltına taşıyarak “gölge yönetim” yoluyla etkisini sürdürmeye çalışacak. Tehdit, kadrolaşma ve mali baskılar bu stratejinin araçları olmaya devam edecek.

sdervr
Suriye hükümeti heyetinin Pazar günü Kamışlı Uluslararası Havalimanı'nı yeniden açmak için yaptığı ziyaret sırasında Kürt iç güvenlik güçlerine mensup kişiler havalimanı dışında nöbet tutuyor (Reuters)

Bu nedenle entegrasyonun başarısı, Şam’ın yaklaşımına bağlı. PKK’nın geçmişte imzaladığı anlaşmalara uymadığı biliniyor. Hükümetin yalnızca silahlı güç olduğu için SDG’yi ödüllendirmemesi, buna karşılık Kürt toplumundan sivil ortaklar bularak onları desteklemesi gerektiği vurgulanıyor.

Entegrasyonun önündeki 3 temel engel

El-Mu‘tasım Keylani – Hukuk ve uluslararası ilişkiler araştırmacısı

Haseke’deki entegrasyon süreci, yalnızca idari değil; Suriye krizinin özüne dokunan çok katmanlı bir sınav niteliği taşıyor.

Birinci engel, derinleşmiş güven krizidir. Yıllar süren çatışmalar ve fiilî özerk yönetim deneyimi, hem Kürt toplumunda hem de merkezî otorite çevrelerinde karşılıklı kaygılar yarattı. Bu kriz, yalnızca söylemlerle değil; somut garantiler ve şeffaf mekanizmalarla aşılabilir.

İkinci engel, egemenlik ve güvenlik boyutudur. Çoklu askerî otoriteler ve sınır aşan bağlantılar, ulusal entegrasyonu zayıflatıyor. Silahlı yapılar arasındaki sadakat çatışması sona ermeden kalıcı istikrar mümkün değil.

Üçüncü engel ise ekonomik ve hizmet alanındaki zorluklar. Haseke halkı entegrasyonu, günlük yaşamındaki iyileşmelere göre değerlendirecek. Hizmetlerde ve gelir dağılımında yaşanacak başarısızlıklar, sürecin meşruiyetini hızla aşındırabilir. Ayrıca yerel yönetimden devlet yapısına geçişte net bir ademimerkeziyetçilik vizyonunun olmaması, entegrasyonu biçimsel bir adıma dönüştürme riski taşıyor.

Sonuç olarak Haseke’deki entegrasyon; güven, egemenlik, ekonomi ve yönetişim başlıklarında eş zamanlı sınavlarla karşı karşıya. Bu engellerin aşılması, geçici denge politikalarıyla değil; hukuka dayalı, kapsayıcı ve ulusal bir projeyle mümkün olabilir.


Türkiye ve Ürdün, Gazze’de barış planının uygulanmasının sürdürülmesi gerektiğini belirtti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
TT

Türkiye ve Ürdün, Gazze’de barış planının uygulanmasının sürdürülmesi gerektiğini belirtti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Ürdün Kralı II. Abdullah, Gazze’de barış planının hayata geçirilmesinin önemini, ateşkesin kalıcı biçimde sürdürülmesini, yeniden imar sürecinin başlatılmasını ve bölge halkına insani yardımların kesintisiz ulaştırılmasını ele aldı.

Türk kaynaklara göre, Erdoğan ile Kral II. Abdullah, cumartesi günü İstanbul’daki Dolmabahçe Sarayı’nda bulunan Cumhurbaşkanlığı Ofisi’nde gerçekleştirdikleri görüşmede, iki ülke arasındaki ilişkiler ile bunların farklı alanlarda geliştirilme yollarını değerlendirdi; bölgesel ve uluslararası gelişmeleri masaya yatırdı.

Ürdün Kralı’nın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daveti üzerine Türkiye’ye yaptığı kısa ziyaret kapsamında, iki lider önce baş başa bir görüşme gerçekleştirdi, ardından iki ülke heyetlerinin katılımıyla genişletilmiş bir toplantı yapıldı.

Görüşmelerde Gazze’deki son durum ve barış planının ikinci aşamasının uygulanması ayrıntılı biçimde ele alındı. Taraflar, ateşkesin sürdürülmesi gerektiğini vurgularken, devam eden İsrail ihlallerini kınadı; insani yardımların sürdürülebilir şekilde ulaştırılmasının önemine ve Filistinlilerin zorla yerinden edilmesine yönelik her türlü girişimin reddedilmesi gerektiğine dikkat çekti.

Toplantılarda ayrıca Suriye’deki gelişmeler de ele alındı. Erdoğan ve Kral II. Abdullah, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve egemenliğinin korunmasının, ülkenin istikrarını sarsmaya yönelik girişimlerin reddedilmesinin ve Suriyelilerin ülkelerine gönüllü ve güvenli şekilde dönüşlerinin sağlanmasının gerekliliğini vurguladı.

Kaynaklara göre, ikili ve genişletilmiş görüşmelerde bölgedeki diğer gelişmeler de değerlendirildi; taraflar, bölgesel istikrarın sağlanması için iş birliği ve ortak çalışma iradesini teyit etti.

efrgt87kı8
Erdoğan ile Ürdün Kralı’nın, iki ülke heyetlerinin katılımıyla gerçekleştirdiği genişletilmiş görüşmelerden bir kare (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Görüşmelere Türkiye tarafında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, MİT Başkanı İbrahim Kalın ve Cumhurbaşkanlığı Dış Politika ve Güvenlik Başdanışmanı Akif Çağatay Kılıç katılırken, Ürdün tarafından da muhatap isimler yer aldı.

Ürdün Kralı’nın Türkiye ziyareti, Türkiye ile Suriye arasındaki Cilvegözü (Bab el-Hava) sınır kapısı üzerinden Türkiye ve Yunanistan’a yönelik kara taşımacılığının 15 yıl aradan sonra yeniden başlatılmasının hemen ardından gerçekleşti.

Ulaştırma bakanlıkları arasında yürütülen ortak koordinasyon ve çabalar sonucunda gümrük ve idari engellerin kaldırılmasıyla hayata geçirilen uygulama kapsamında, cuma günü üç tır deneme amaçlı olarak Türkiye topraklarına giriş yaptı.

Söz konusu adımın, bölgesel kara taşımacılığı haritasında nitelikli bir sıçrama yaratması ve Ürdün’ü, Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa kıtasına bağlayan önemli bir ticaret hattını yeniden canlandırması bekleniyor. Bu hat, Cilvegözü (Bab el-Hava) ve Öncüpınar (Bab es-Selame) sınır kapıları üzerinden işleyecek.


Arap ve İslam dünyası, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenlik kurma girişimini reddediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
TT

Arap ve İslam dünyası, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenlik kurma girişimini reddediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)

Suudi Arabistan, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar, Endonezya, Pakistan, Mısır ve Türkiye dışişleri bakanları, İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria’da yasa dışı İsrail egemenliğini dayatmayı, yerleşimleri pekiştirmeyi ve yeni bir hukuki ve idari fiili durum oluşturmayı hedefleyen karar ve uygulamalarını en sert ifadelerle kınadı. Söz konusu adımların, Batı Şeria’nın yasa dışı ilhakına yönelik girişimleri hızlandırdığı ve Filistin halkının zorla yerinden edilmesine yol açtığı vurgulandı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan ortak bildiride, İsrail’in işgal altındaki Filistin toprakları üzerinde herhangi bir egemenliğinin bulunmadığı bir kez daha yinelendi. Bakanlar, İsrail’in Batı Şeria’da sürdürdüğü yayılmacı politikalar ve hukuka aykırı uygulamaların bölgede şiddeti ve çatışmayı körüklediği uyarısında bulundu.

fevfev
İsrail ordusuna ait buldozerler, Batı Şeria’nın Ramallah kentinin batısındaki Şukba köyünde Filistinlilere ait üç evi yıktı. (AFP)

Bakanlar, bu hukuka aykırı uygulamaları kesin bir dille reddettiklerini belirterek, söz konusu adımların uluslararası hukukun açık bir ihlali olduğunu, iki devletli çözümü baltaladığını ve Filistin halkının 4 Haziran 1967 sınırları içinde, başkenti Kudüs olan, bağımsız ve egemen bir devlet kurma yönündeki devredilemez hakkına saldırı niteliği taşıdığını vurguladı. Açıklamada, bu uygulamaların bölgede barış ve istikrarın sağlanmasına yönelik devam eden çabaları da sekteye uğrattığı ifade edildi.

Bakanlar ayrıca, işgal altındaki Batı Şeria’da hayata geçirilen bu yasa dışı uygulamaların hükümsüz ve geçersiz olduğunu, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin özellikle 1967’den bu yana, Doğu Kudüs dahil olmak üzere işgal altındaki Filistin topraklarının demografik yapısını, karakterini ve statüsünü değiştirmeyi amaçlayan tüm İsrail uygulamalarını kınayan 2334 sayılı kararı başta olmak üzere BM kararlarının açık ihlali anlamına geldiğini kaydetti. Açıklamada, 2024 yılında Uluslararası Adalet Divanı (UAD) tarafından yayımlanan danışma görüşüne de atıf yapılarak, İsrail’in işgal altında bulunan Filistin topraklarındaki politika ve uygulamalarının ve bu topraklardaki varlığının hukuka aykırı olduğu hatırlatıldı.

sdfrg
İsrailli askerler, işgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinde yerleşimcilerin yaptığı bir tur sırasında nöbet tutuyor. (Reuters)

Bakanlar, uluslararası topluma yasal ve ahlaki sorumluluklarını üstlenmesi çağrısını yineleyerek, İsrail’i işgal altındaki Batı Şeria’da tehlikeli tırmanışı ve yetkililerinin kışkırtıcı açıklamalarını durdurmaya zorlaması gerektiğini vurguladı.

Açıklamada, Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkının ve iki devletli çözüm temelinde, uluslararası meşruiyet kararları ile Arap Barış Girişimi doğrultusunda devletini kurma yönündeki meşru taleplerinin karşılanmasının, bölgede güvenlik ve istikrarı garanti altına alacak adil ve kapsamlı bir barışa ulaşmanın tek yolu olduğu ifade edildi.