Türkiye’de Araplara yönelik saldırılar köklü bir ırkçılık mı, yoksa bireysel olaylar mı?

Şarku’l Avsat Türkiye’deki ırkçılık eylemlerindeki artışı ve bunlarla mücadele çabalarını ele aldı

Suriyeli bir göçmen Şanlıurfa’daki sınır kapısından bakıyor (Getty Images)
Suriyeli bir göçmen Şanlıurfa’daki sınır kapısından bakıyor (Getty Images)
TT

Türkiye’de Araplara yönelik saldırılar köklü bir ırkçılık mı, yoksa bireysel olaylar mı?

Suriyeli bir göçmen Şanlıurfa’daki sınır kapısından bakıyor (Getty Images)
Suriyeli bir göçmen Şanlıurfa’daki sınır kapısından bakıyor (Getty Images)

Türkiye’de son dönemde yaşanan mülteci ve yabancılara yönelik bir dizi saldırı, bireysel olaylar ve sıradan kavgalar gibi görünse de özellikle Araplara yönelik ırkçı bir eğilimin arttığı gözleniyor.

Buna benzer olaylar her gün dünya genelinde yaşanıyor, ancak Türkiye’de sosyal medya platformlarında ırkçılığın yayılma hızı bazı soruları akla getiriyor.

Türkiye’deki aşırı milliyetçilerin, sokakları Araplara karşı harekete geçirmeyi başarıp başaramayacağı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin, kendisine büyük bir meydan okuma oluşturan bu eğilime karşı koymak için ne yapacağı merak konusu.

Arap nefretine yönelik bu benzeri görülmemiş kışkırtma eylemleri ışığında akla gelen en önemli soru ise şu;

Hükümet, muhalefet ve Türk halkının geniş bir kesiminin mülteciler konusundaki baskısını hafifletmek için bu olaylara göz yummak zorunda mı kaldı?

Mayıs ayındaki parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimleri döneminde yabancılara yönelik tepkiler daha da arttı.

Muhalefet ise Suriyeli mülteciler ve Türk vatandaşlığına sahip Araplar konusunu iktidara karşı bir baskı aracı olarak kullanıyor.

Suriyeli sığınmacıların Türkiye’de kalmasına yönelik düşmanca söylemler sıradan hale geldi ve bu söylemler karşısında sükûnet ifadeleriyle, Suriyelilerin ülkelerine güvenli bir şekilde geri dönmelerine yönelik çabaların yürütüldüğü açıklandı.

Sığınmacı ve mültecilere yönelik ırkçılık yayılarak, Arap sakinler ve turistleri de kapsayacak şekilde genişledi ve her yerde, özellikle de toplu taşıma araçlarında Arapça konuşma konusunda korkuya kadar ulaştı.

Ülkelerinde ırkçılığın başka bir biçiminden muzdarip olan çok sayıda Türk muhafazakâr da dahil, çok sayıda kişi bu olumsuz durumdan etkilendi.

Bir dönüm noktası

Mayıs ayında düzenlenen seçimlerin ikinci turunda, Türkiye’deki ‘ırkçılık’ konusu bir dönüm noktasını temsil ediyordu.

Araplara yönelik münferit saldırı ve hakaret olayları sosyal medya platformlarında hızla yayıldı ve seçimlerden sonra bazen turistlerin de darp edildiği bir noktaya ulaştı.

zxs
Adana’da çok sayıda Suriyeli mültecinin yaşadığı bölgelerden biri (Getty Images)

Laik muhalefet, mülteci ve yabancılar kartıyla seçimi kazanmayı başaramasa da aşırı milliyetçilerle birlikte, Türkleri baskı altına alan ekonomik krizden yararlanarak, toplumu bu konuda etkiledi.

İktidar partisi, hükümetin seçimlerden sonra aldığı, yasadışı göçmenleri ve ikamet şartlarını ihlal edenleri sınır dışı etmeye yönelik kararları da içeren bir dizi adımla, bu kartı muhalefetin elinden almak için çalıştı.

Şu anda yabancılar ve Arap turistlerin güvenliğini sağlama becerisi ve ırkçılık karşıtı bir yasa çıkarmama nedeni de merak edilen bir diğer soru.

Muhalefet partileri, son üç yılda ekonomik baskıların artmasına paralel olarak, başta Suriyeli mültecilere, ardından genel olarak Araplara yönelik sosyal medya platformlarında kampanyalar başlattı.

Bu kampanyalar, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turu sırasında, muhalefetin adayı CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçimleri kazanması halinde Suriyelileri derhal sınır dışı edeceğine söz vermesiyle hız kazandı.

Muhalefet seçimleri kaybettikten sonra, Türkiye’deki Suriyeli ve yabancı mülteciler konusunu, Erdoğan ve partisine 31 Mart’ta yapılması beklenen 2024 yerel seçimlerine kadar baskı yapmak için bir kart olarak kullanmaya devam ediyor.

Geçtiğimiz günlerde, Trabzon’da meydana gelen Kuveytli turist Muhammed Raşid El-Ajmi’ye yönelik saldırı, Türkiye ve Arap ülkelerinde sosyal medyada gündemini uzun bir süre meşgul etti.

Bu olaydan önce, İstanbul’da bir Fas vatandaşının taksi şoförüyle yaşadığı tartışma sonucu hayatını kaybetmesi, Fas ve Körfez ülkelerinde ‘Türkiye turizmini’ boykot çağrılarına yol açtı.

Bundan önce de iki Yemenli çocuk, bir Türk çocuğuyla tartıştıkları için bir sitede Türkler tarafından dövülmüştü.

Nefret kampanyaları

Kılıçdaroğlu ve İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, özellikle cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda, bu durumu seçim kampanyasının en önemli konusu haline getirdi.

xdsfevr
Kemal Kılıçdaroğlu mayıs ayındaki seçim mitinglerinde milyonlarca mültecinin sınır dışı edilmesi çağrısında bulundu (Getty Images)

Milliyetçi Zafer Partisi’nin Genel Başkanı Ümit Özdağ Suriyeliler, Araplar, Afganlar ve genel olarak yabancıların varlığına karşı durarak bu olaylarda etkili oluyor.

Özdağ, iki yıl önce başlattığı göçmen ve sığınmacı karşıtlığıyla Türkiye’nin yaşadığı ekonomik sorunların nedeninin onlar olduğunu öne sürdü ve Suriyeliler, Afganlar ve diğer yabancıların ülkeden sınır dışı edilmesi çağrısında bulundu.

AKP Genel Başkan Danışmanı Yasin Aktay, bu eylemlerle sadece Türklerde Araplara karşı bir nefret duygusu oluşturma değil, aynı zamanda Arap turizmi veya sermaye yatırımlarının Türkiye’den uzaklaşmasının hedeflendiğini vurguladı.

Aktay, kısa bir süre önce kaleme aldığı makalede şu ifadeleri kullandı;

İptal edilen sadece turistik seyahatler değil, birçok sermaye yatırımı da Türkiye’deki azgın ırkçılar yüzünden rota değiştirmiş bulunuyor. Sektörün içinde olmayanların da bu ırkçı söylemler yüzünden sadece bu yaz içinde ödedikleri bedelin maddi karşılığının en az 5 milyar doları bulmuş olduğunu söyleyelim.

Hükümete yakın medya kuruluşları da Türkiye’deki bu eylemler ve bunların Arap dünyasındaki yansımaları nedeniyle bir milyar dolarlık Körfez sermayesinin Türkiye’den çekileceğini öne sürdü.

Gazeteci Erem Şentürk, Türkiye’de yabancı karşıtı kişilerin bu saldırıları ve ırkçılığın turizme zarar verdiğini ve Arap düşmanlığını artırdığını belirtti.

Şentürk, X hesabından yaptığı paylaşımda, FETÖ, DEAŞ, PKK ve ırkçı çetelerin Türkiye’de iç savaş çıkarmaya çalıştığını öne sürerek, bu konuyla mücadele edilmesi gerektiğini vurguladı.

Ekonomik kriz

Suriyeli, Arap ve yabancı karşıtı adımlarda Türkiye’deki ekonomik durum bahane edildi.

Düşük ücretle, sigortasız çalışmayı kabul ettikleri için birçok sektörde yaşanan işsizlikten mülteciler sorumlu tutuldu.

Ayrıca Suriyeli mültecilerin, maddi destek aldığı ve sağlık hizmetlerin ücretsiz yararlandığı da iddia edildi.

xsac
Kahramanmaraş ve Hatay’da ikamet eden Suriyeli mültecilerin, haziran ayında gönüllü geri dönüş projesi çerçevesinde Suriye’ye dönüşü (Getty Images)

Nefret ve kışkırtma eylemleri, ilk olarak Suriyelileri hedef alarak başladı ve Türkiye’nin 2016 yılında Suriye’nin kuzeyine askeri operasyon başlatmasıyla iyice arttı.

Türkiye, daha önce Filistinli ve Iraklı mültecileri, Arap Baharı’ndan sonra da Yemenlileri, Tunusluları, Libyalıları ve Mısırlıları kabul etmişti.

Ancak Suriyeliler, Türkiye’deki Arap mültecilerin en büyük bloğunu oluşturdukları için ‘yabancı karşıtı’ eylemlerde ilk sırada onlar yer aldı.

Muhalefet, seçim kampanyaları sırasında Suriyelileri suç ve işsizlik oranlarındaki artıştan sorumlu tuttu.

İçişleri Bakanlığı’nın istatistikleri, suça karışan Suriyeli oranının yüzde 1,3’ü geçmediğini gösteriyor.

Türkiye’de son resmi istatistiklere göre geçici koruma kimlik kartı sahibi yaklaşık 3,4 milyon Suriyeli var.

Muhalefet bu sayının çok daha yüksek olduğunu iddia etse de yaklaşık 230 bin Suriyeli vatandaşlık almış durumda.

zerht
Suriyeli bir göçmen Şanlıurfa’daki sınır kapısından bakıyor (Getty Images)

Şarku’l Avsat’a konuşan, 50’li yaşlardaki Türk vatandaşı Nuran Özdemir konuya ilişkin şunları söyledi;

Onlar (Araplar) buraya gençlerimizin alamadığı işleri almaya geliyorlar. Bizim sahip olmadığımız sağlık hizmetini alıyorlar. Araplar bize hiçbir zaman yardımcı olmadılar. Gitmeleri gerekiyor. Onları ülkemizde istemiyoruz. Onlar buraya gelmeden önce çok daha iyi durumdaydık. Gençlerimiz Suriye’deki savaşta öldürülürken, buradaki Suriyeliler sokaklarda, sahillerde dolaşıyor, bizden daha iyi yaşıyor ve çeşitli destekler alıyorlar.

Araplar hedef haline geldi

Ülkesinde iç savaşın başlamasından bu yana İstanbul’da ikamet eden Suriyeli Mudar Ahmed ise maruz kaldıkları duruma ilişkin şu ifadeleri kullandı;

Durum çok zorlaştı. Evimizden çıkmaya korkar hale geldik. Genelde Araplar, özelde ise Suriyeliler, Türklerin kendilerine ev kiralamayı reddetmesi nedeniyle artık yaşayacakları bir ev bulamayacak kadar ırkçılığın hedefi haline geldiler. Yıllardır siyasetçilerin bizi yüksek suç oranları ve ekonomik krizin sorumlusu olmakla itham etmelerine maruz kalıyoruz. Daha da kötüsü, Türklerin çoğu buna inanmaya başladı ve artık tüm Araplar fiziksel ve sözlü saldırılara açık hale geldi, bu da en kötüsünün habercisi.

xcsd
Eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun gönüllü geri dönüş projesinin başlatılacağına ilişkin duyuru yaptığı miting (Getty Images)

İstanbul Üniversitesi’nde okuyan Iraklı üniversite öğrencisi Ali Haşim için de durum farklı değil.

Arap arkadaşlarına halka açık yerlerde, özellikle de toplu taşıma araçlarında Arapça konuşmamalarını tavsiye ettiğini söyleyen Haşim, bir markette saldırıya uğradığını ve orada çalışan bir kişinin Arap olduğunu öğrendiğinde ona satış yapmak istemediğini ileri sürdü.

Haşim, marketin önünde bir grup gencin bulunduğunu, markette yaptığı tartışmayı duyunca içeri girerek onu dövmeye başladıklarını söyledi.

Sistematik eylem

Şarku’l Avsat’a konuşan, Suriyeli Özgür Avukatlar Birliği Başkanı Gazvan Karanfil, Türkiye’de Suriyeli mültecilerin güvenliğinin kalmadığını öne sürdü.

Seçim süreci öncesinde başlayan mültecilere yönelik ırkçı söylemin, Türk halkının geniş bir kesiminin söylemi olduğunu iddia eden Karanfil, şu anda yaşananların tesadüf olamayacağını ve bireysel olaylar çerçevesinde ele alınamayacağını vurguladı.

Karanfil, Suriyeliler ve Araplara yönelik sosyal medya platformlarında yürütülen çalışmaların organize ve sistematik bir eylem olduğunun altını çizerek, eğer sosyal medya üzerinden yapılan kışkırtıcı söylemler olmasa, son dönemde artmaya başlayan suçlara tanık olunmayacağını da ekledi.

dwef
Suriyeliler ve Araplar, Türkiye’deki ekonomik durum ve işsizlikten sorumlu tutuluyor (AP)

Irkçı suç vakalarına ilişkin doğru istatistiklerin bulunmadığına dikkat çeken Karanfil, yaklaşık 10 yıl boyunca 20 ila 30 arasında Suriyelinin ırkçı suçlarda öldürüldüğünü ileri sürdü.

Karanfil, kendilerine yönelecek tepkiden korktukları için bu olaylara maruz kalan çoğu Suriyeli ve diğerlerinin durumu polise bildirmediğini söyleyerek, konunun bireysel eylemler çerçevesine oturtulamayacağını, bunun sadece Suriyeliler, Araplar ve yabancılar için değil, muhafazakâr Türklerin bir kesimi için de tehlikenin habercisi olduğuna dikkat çekti.

Karanfil, “Devletin kendisi de bunu fark etti ve Türkiye Cumhurbaşkanı, mültecilere, göçmenlere ve muhafazakarlara, özellikle de başörtülü kadınlara karşı ırkçı söylemi destekleyenlerin hoş görülmeyeceği ve hukukla karşı karşıya kalacakları konusunda uyardı” dedi.

Türk toplumunda ‘köklü bir ırkçı eğilim’ olduğunu iddia eden Karanfil, Türkiye’de ‘ırkçılık ağacını dikenin’ Ümit Özdağ olduğunu söyleyenlere katılmadığını dile getirerek, “Bu ağacın kökleri oradaydı ve o sadece yeniden büyüyebilmeleri için suladı” dedi.

İstatistiklerdeki eksiklik

Adının açıklanmaması kaydıyla Şarku’l Avsat’a konuşan bir güvenlik kaynağına göre olayların çoğu komşular arasında, restoranlarda veya alışveriş merkezlerinde yaşanan kavgalar veya toplu taşıma araçlarında sözlü sürtüşmeler şeklinde yaşanıyor.

Bunlar, çoğunlukla karakollara gitmeden veya tarafların şikayetlerini geri çekmesiyle sona eriyor.

2020’den bu yana Suriyeli mültecilerin ya da genel olarak Arapların karıştığı kavga ya da saldırıların sayısının 100’ü geçmediğini söyleyen kaynak, son aylarda bu olayların Türkiye içi ve dışında sosyal medyada rahatsız edici bir şekilde vurgulandığına ve çoğunlukla abartıldığına dikkat çekti.

Acil eylemler

Irkçılık olarak nitelendirilen olaylar siyasi, sosyal ve ekonomik nedenlere bağlı olsa da hükümet ırkçılığa karşı ‘sert adımlar atmadığı’ gerekçesiyle eleştirilerle karşı karşıya kalıyor.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, sosyal medyadaki nefret söylemlerine karşı harekete geçerek, halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme ve halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçlarından 14 ilde 27 şüpheli için gözaltı kararı aldı.

gbnht

Başsavcılık, şüpheliler hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenen suçlardan soruşturma başlattı.

Gözaltına alınanlar arasında, Suriyeli ve yabancı mültecilerin Türkiye’de bulunmasına karşı çıkmasıyla tanınan, Aykırı Haber Genel yayın yönetmeni Batuhan Çolak da vardı.

Ümit Özdağ, gazeteci Çolak’ın gözaltı kararına tepki gösterdi.

Ayrıca, hükümet ‘ülkenin demografik olarak işgaline’ son vermediği takdirde, ekim ayından itibaren Türkiye genelinde yabancıları hedef alacağını açıklayan Müdafaa Hareketi’nin sosyal medya hesabının yönetenlerden Rauf Köse de gözaltına alındı.

Müdafaa Hareketi, ÖZGÜR DER’in cumartesi günü İstanbul Saraçhane’de düzenlediği ırkçılık karşıtı mitingi provoke etmekle suçlandı.

Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Ortadoğu’dan sorumlu başdanışmanı ve Uluslararası Türk-Arap Diyaloğu Birliği Genel Sekreteri Erşat Hürmüzlü, son dönemde yaşanan olayların, özellikle de Kuveytli turiste saldırının, Arap dünyasında çok daha geniş bir boyuta taşındığını ve bireysel niteliğine rağmen, ırkçı bir suç olarak resmedildiğini söyledi.

Şarku’l Avsat’a konuşan Hürmüzlü, 86 milyon nüfusa sahip, yılda 50 milyondan fazla turistin ziyaret ettiği ülkede yaşanan bu olayların ciddi bir yüzdeyi temsil etmediğini belirtti.

tyhe
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Ankara’da konuşuyor (DPA)

Türkiye’yi yılda 200 bine yakın Kuveytli turist ziyaret ettiğini ve 10 yıl boyunca Kuveytli turistlerin karıştığı sadece üç olay olduğunu söyleyen Hürmüzlü şu ifadelerle devam etti;

“Türk-Arap yakınlaşmasının yaşandığı bugünlerde, durumdan istifade eden birilerinin olabileceğini tahmin ediyorum, çünkü bu tür tartışmalar hemen hemen her gün yaşanıyor ve özür dileyerek ya da sorumlulardan hesap sorularak çözülüyor.”

Türkiye’de ırkçı bir eğilimin olduğunu inkâr etmediğini söyleyen Hürmüzlü, “Ancak bu insanlar son seçimlerde ne kazandı? Birlikte aldıkları toplam oy oranı yüzde 1’i geçmedi” dedi.

Türk ve Arap medyasını, bu tür olaylarla mücadelede mantıklı, akıllı ve akılcı olmaya ve bunu ırkçılık olarak nitelendirmekten kaçınmaya çağıran Hürmüzlü, Türk hükümetinin turistlerin güvenliği ve yaşam özgürlüğünü sağlama konusunda sorumlu olduğunu dile getirdi.

Irkçılıkla mücadeleye yönelik bir yasanın çıkarılmasına ilişkin konuşmayı ‘tuhaf bir konu’ olarak nitelendiren Hürmüzlü, Türk Anayasası’nın, yetkililerin Türk topraklarındaki herkesin emniyeti ve güvenliğini sağlamasını gerektirdiğini belirtti.

Irkçılığın kökleri

Araplara ve yabancılara karşı ortaya çıkan ırkçılıktan daha büyük olan, ülkedeki ırkçılığın köklerinden biri ‘Beyaz Türk ve Zenci Türk’ tabirini belki de Türkiye dışında pek çok kişi bilmiyor.

Akademisyen Seda Demiralp’in 2012’de yaptığı bir araştırma da dahil olmak üzere, Türkiye içi ve dışında ‘Beyaz Türk ve Zenci Türk’ konusunda pek çok çalışma yayınlandı.

1923 yılında Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, çağdaş Türk toplumu ‘Beyaz Türk ve Zenci Türk’ olarak bölündü.

Beyaz Türkler olarak bilinen bazı Batı eğilimli elitler, güç ve zenginliğin tekellerinde kalması gerektiğini düşünerek, muhafazakâr Anadolu toplumuna küçümseyici davranıyor.

zxs
Haziran 2020’de İstanbul’da düzenlenen, Black Lives Matter hareketiyle dayanışma amacıyla ırkçılığı kınayan bir gösteri (Getty Images)

Cumhurbaşkanı Erdoğan, partisinin 2015 parlamento seçimleri kampanyası sırasında bu konuyu ele alarak şunları söylemişti;

Bize zenci Türk diyorlar, ben zenci Türk olmaktan gurur duyuyorum. Bizim milletimizle kucaklaşmamızı hazmedemiyorlar. Ben tarafsız değilim, ben tarafı milletten yana olan bir Cumhurbaşkanıyım.

Erdoğan, Türk, Arap, Kürt, Laz ve hiçbir vatandaş arasında ırk ayrımı yapmadığını da sözlerine eklemişti.

Başa çıkma yöntemleri

Bazı Türk uzman ve akademisyenler, hükümet politikalarının mülteci ve göçmenlere yönelik ırkçılık ve ayrımcılık bağlamını şekillendirmede rol oynayabileceğine inanıyor.

hyu
2021’de mülteci çocuklar konusunda farkındalık oluşturmak amacıyla tasarlanan ve Suriyeli bir mülteci kızı temsil eden ‘Amal’ adlı dev kukla İngiltere’de (Getty Images)

Türkiye, 2015 yılından bu yana Emniyet Müdürlükleri’ndeki Yabancılar Şubesi’nin yerine Göç İdaresi’ni kurdu.

Ancak mülteci ve göçmenlerin yükleriyle baş etme ve onları Türk toplumuna entegre etme konusunda daha fazla deneyime ihtiyacı var.

Ekonomik zorluklarla baş etmek, sosyal ve politik sistemi etkileyen faktörlerden biri olarak görünüyor.

Bu da Türkiye’deki laiklerin büyük bir kısmı tarafından reddedilen mülteci ve göçmenlere, özellikle de Araplara yönelik ırkçılık ve ayrımcılığın tırmanmasına yol açıyor.

Türkiye’de sığınma ve göç üzerine yapılan akademik çalışmalara göre medya, kamuoyunun şekillenmesinde ve çeşitli konularda izlenimlerin yönlendirilmesinde önemli bir rol oynuyor.

Bunların arasında Türklerin yüzde 50’ye yakınının önyargılı eğilimleri olmamasına rağmen, olumsuz olayların abartılarak, toplumda korku ve kaygının yayılması yoluyla mültecilere yönelik ırkçılığın artması da yer alıyor.

Kırmızı çizgi

Türk hükümetinin yabancı karşıtı kampanyaları ulusal güvenliğe yönelik büyük bir tehdit olarak görmediği veya Türk vatandaşları tarafından yürütüldüğü için bunlara hoşgörü gösterilmediği yönünde yaygın bir inanış var.

Suriyeli Özgür Avukatlar Birliği Başkanı Gazvan Karanfil, ırkçılıkla mücadeledeki başarısızlığın bedelini ödeyenlerin mülteciler olduğunu söyleyerek, yaptıkları basit bir hata sonucu sınır dışı edildiklerini söyledi.

dc
Suriyeli göçmen bir çocuk, Kahramanmaraş’ta meydana gelen yıkıcı depremde hasar gören binaların yanındaki plastikleri topluyor (AP)

Koç Üniversitesi Göç Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (MiReKoc) Direktörü Prof. Dr. Ahmet İçduygu, toplumda oluşan tepkiler ve endişelerin kısmen anlaşılabilir olduğunu söyleyerek, değerlendirmesine şu ifadelerle devam etti;

Bir kırmızı çizgimizin olması gerekiyor. Tepkinin, yabancı düşmanlığı ve ırkçılık boyutuna ulaşmaması gerekiyor. ‘Biz tepki gösterirsek bu iş çözülür’ diye düşünenler de var ama bu doğru değil.

Göç şekli farklı olsa da 1960’lı yıllarda Almanya’ya ‘misafir işçi’ olarak giden Türklerin çoğunun dönmediğine dikkat çeken İçduygu, Türklerin de Almanya’da misafir olduğunu ama orada kaldıklarını söyledi.

Bugün Almanya’da parlamentoda Türk temsilciler, hükümette bakanlar olduğunu dile getiren İçduygu, bunun 50 yıl önce kimsenin aklına gelmeyeceğini vurguladı.

Aynı mantıkla artık Suriyelileri de misafir olarak gördüğümüzü dile getiren İçduygu, hükümetin artık göçü iyi yönetemediğini, konuyu siyasi malzeme olarak kullanan muhalefet partilerinin de sorunun nasıl daha iyi yönetilebileceği konusunda kamuoyuna somut stratejiler sunamadığını ifade etti.

Türkiye’de doğan Suriyeli çocukların eğitiminin, aileleri ve toplumla entegrasyonunun büyük önem taşıdığını dile getiren İçduygu, Suriyelilerle ilgili üç seçeneğin bulunduğunu, politika yapıcıların, bunları hem Türk toplumuna hem de uluslararası kamuoyuna net bir şekilde anlatması gerektiğini vurguladı.

İçduygu, Türkiye’den Almanya’ya giden misafir işçiler örneğinde olduğu gibi, 12 yıldır Türkiye’de yaşayan bazı Suriyelilerin burada yaşamaya devam etmek isteyebileceklerini dile getirerek, bu nedenle ilk seçeneğin entegrasyon konusu olması gerektiğini söyledi.

İkinci seçeneğin, Suriyelilerin dörtte birinin başka ülkelere gitmek istemesi olacağını söyleyen akademisyen, Suriyelilerin ülkelerine dönmesinin üçüncü seçenek olduğunu ancak bunun belirli şartlara bağlı olduğunu belirtti.

İçduygu, Türk toplumunun çeşitlilik fikrini kabul etmesi, provokatif kampanyalara kapılmaması ve insanların Avrupalı ​​ya da ABD’li görmekten nefret etmediği gibi, Arap görmekten de nefret etmemeye alışması için çalışmalar yapılması gerektiğini sözlerine ekledi.



İran ateşkesi Washington’daki bölünmeleri derinleştiriyor

ABD Temsilciler Meclisi Demokrat Azınlık Lideri Hakeem Jeffries, 27 Mart 2026’da düzenlediği basın toplantısında (AFP)
ABD Temsilciler Meclisi Demokrat Azınlık Lideri Hakeem Jeffries, 27 Mart 2026’da düzenlediği basın toplantısında (AFP)
TT

İran ateşkesi Washington’daki bölünmeleri derinleştiriyor

ABD Temsilciler Meclisi Demokrat Azınlık Lideri Hakeem Jeffries, 27 Mart 2026’da düzenlediği basın toplantısında (AFP)
ABD Temsilciler Meclisi Demokrat Azınlık Lideri Hakeem Jeffries, 27 Mart 2026’da düzenlediği basın toplantısında (AFP)

İran ile varılan ateşkesin yankıları, ABD Kongresi’nde farklı tepkilere yol açtı. Demokratlar anlaşmanın niteliği ve savaşın faydasını sorgularken, Cumhuriyetçiler ‘ABD zaferi’ olarak nitelendirdikleri gelişmeyi ve Donald Trump’ın müzakere becerisini öne çıkardı.

Demokratlardan en dikkat çekici açıklama, Senato Dış İlişkiler Komitesi’nin kıdemli üyesi Jeanne Shaheen tarafından yapıldı. Shaheen, gerilimin düşürülmesini ‘açık bir hedefi olmayan ve maliyeti Amerikan halkı tarafından karşılanan bir aydan uzun süren savaşın ardından uzun zamandır beklenen bir adım’ olarak değerlendirdi. Shaheen, ‘Başkan Donald Trump’ın savaşının neyi başardığına dair gerçek bir değerlendirme yapılması’ çağrısında bulundu. Haftalar süren çatışmalar, 13 ABD askerinin ölümü ve küresel ekonomide yaşanan ciddi sarsıntılara dikkat çeken Shaheen, Trump’ın fiilen İran’ın dini liderliğinde daha sert bir çizginin önünü açmış olabileceğini savundu. Ayrıca ABD’nin attığı adımların İran’ı nükleer silah edinme yönünde teşvik etmiş olabileceği endişesini dile getirdi.

Diğer Demokratlar gibi Shaheen de savaşın enerji fiyatları ve Amerikan halkının yaşam koşulları üzerindeki etkisine odaklandı. Shaheen, çatışmanın Amerikalıları daha güvenli hale getirmediğini ve yaşam standartlarını iyileştirmediğini belirterek, Trump yönetiminin söylemleriyle çeliştiğini ifade etti.

Graham’dan uyarı

Cumhuriyetçi Parti içinde üst düzey liderlik pozisyonunda olmayan bazı isimler anlaşmayı memnuniyetle karşılayıp Başkan Donald Trump’ı överken, parti liderliği şu ana kadar sessizliğini korudu. Bu sessizliği bozan tek isim ise Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham oldu. Açıklamalarında örtülü uyarılara yer veren Graham, savaşın önde gelen destekçilerinden biri olmasına rağmen, ‘İran’daki rejimle ilgili doğru sonuca götürecekse diplomatik yolu tercih edeceğini’ ifade etti. Anlaşmanın detaylarına ilişkin ise bu erken aşamada ‘gerçek olanla yanıltıcı ya da çarpıtılmış bilgiler arasında ayrım yapma konusunda son derece temkinli’ olduğunu belirtti.

rtgrft
ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Mike Johnson, 27 Mart 2026’da Kongre Binası’nda (AFP)

Graham ayrıca, Washington’da tartışma yaratabilecek bir noktaya dikkat çekerek, anlaşmanın ilerletilmesi için Kongre’de bir inceleme mekanizmasının devreye girebileceğini söyledi. Bu mekanizmanın, eski Başkan Barack Obama döneminde İran ile varılan nükleer anlaşma sürecinde de kullanıldığını hatırlattı.

İran ile daha önce yapılan nükleer anlaşma, Senato’ya bir uluslararası anlaşma olarak sunulup oylanmamış olsa da, Kongre anlaşmayı durdurmaya yönelik oylama yoluna gitmişti. Ancak Obama döneminde anlaşma karşıtları, Senato’da gerekli olan 60 oya ulaşamadığı için bu girişim başarısız olmuştu.

Özetle, Kongre’nin bu tür anlaşmalarda doğrudan onay vermek yerine, anlaşmayı durdurmaya yönelik oylama yapma yetkisi bulunuyor. Bu yetki, 2015 yılında kabul edilen ve İran nükleer anlaşmasının Kongre tarafından incelenmesini öngören INARA yasası kapsamında düzenleniyor. Söz konusu yasa, yönetimi İran ile yapılacak herhangi bir nükleer anlaşmayı Kongre’ye sunmakla yükümlü kılarken, yasama organına anlaşmayı incelemek için 30 ila 60 gün arasında bir süre tanıyor. Bu süre zarfında başkanın Tahran’a yönelik yaptırımları kaldırması mümkün olmuyor.

Başkanı görevden alma girişimleri

Bu atmosferde Cumhuriyetçiler, kasım ayında yapılacak ara seçimlere yedi aydan az bir süre kala ilan edilen ateşkes anlaşmasıyla rahat bir nefes aldı. Parti üyeleri, ABD Başkanı Donald Trump’ın ‘bir medeniyeti tamamen yok etme’ yönündeki tartışmalı açıklamalarının ardından salı günü zor anlar yaşamış ve savunmada kalmıştı. Parti yönetimi yorum yapmaktan kaçınırken, bazı Cumhuriyetçiler Trump’ın sözlerini eleştirerek savaş yanlısı söylemden dikkat çekici bir şekilde uzaklaştı. Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi üyesi Nathaniel Moran, söz konusu tehditleri kınayarak, “Bir medeniyetin tamamen yok edilmesini desteklemiyorum. Bu, temsil ettiğimiz değerlerle ve ABD’nin on yıllardır benimsediği ilkelerle bağdaşmıyor” ifadelerini kullandı.

vfdv
ABD Başkanı Donald Trump, 6 Nisan 2026’da Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısında (AP)

Cumhuriyetçi Senatör Lisa Murkowski ise bazı parti üyelerinin Trump’ın açıklamalarını müzakereler sırasında İran yönetimine baskı kurma girişimi olarak yorumlamasına karşı çıkarak, bu tür söylemlerin meşrulaştırılmaması gerektiğini vurguladı. Murkowski, “Bu tür bir dil, ülkemizin yaklaşık 250 yıldır dünya genelinde yerleştirmeye çalıştığı değerlere zarar veriyor” uyarısında bulundu.

Demokratlar ise eleştirilerle yetinmeyerek daha ileri adımlar attı. Parti içinde Trump’a yönelik azil sürecinin gündeme getirilmesi çağrıları yapılırken, Cumhuriyetçilere de başkana karşı durmaları yönünde çağrı yapıldı ve Trump’ın zihinsel durumu sorgulandı. 70’ten fazla Demokrat milletvekili, Trump’ın söz konusu paylaşımı nedeniyle ‘başkanlık yetkilerinden mahrum bırakılması gerektiğini’ savundu. Her ne kadar Demokratların girişimlerinin Cumhuriyetçilerin çoğunluğu nedeniyle Kongre’de sonuçsuz kalması bekleniyor olsa da, anlaşmaya varılamaması durumunda İran’a yönelik savaş konusunda başkanın yetkilerini sınırlayan bir yasa tasarısının yeniden gündeme gelmesi öngörülüyordu. Bu tasarı daha önce Kongre’de birkaç kez reddedilmişti, ancak bazı Cumhuriyetçilerin bu kez destek verebileceği ifade edildi. Bu durumun, Trump yönetimini, gerilimi düşürecek bir uzlaşı arayışına yönelten etkenlerden biri olduğu değerlendiriliyor.

dvfdv
Eski Cumhuriyetçi Temsilci Marjorie Taylor Greene, 18 Kasım 2025’te bir kongre toplantısında (AP)

ABD Başkanı Donald Trump, bu süreçte ‘dost ateşi’ olarak nitelendirilen eleştirilerle de karşı karşıya kaldı. Eski müttefiki Marjorie Taylor Greene ile sağ görüşlü aktivist Alex Jones, Anayasa’nın 25. maddesinin devreye sokulması çağrısında bulundu. Söz konusu madde, başkanın görevlerini yerine getiremeyecek durumda olduğunun başkan yardımcısı ve kabine çoğunluğu tarafından ilan edilmesi halinde yetkilerin başkan yardımcısına devredilmesini öngörüyor. Bu mekanizma, başkanın zihinsel ya da fiziksel durumunun görev yapmasına engel olduğu değerlendirmesi durumunda uygulanabiliyor.

Her ne kadar Trump yönetimindeki kabine üyelerinin büyük bölümünün desteği nedeniyle bu senaryonun gerçekleşmesi düşük ihtimal olarak görülse de, tartışmalar Washington’daki siyasi atmosfer üzerindeki baskıyı artırıyor. Bu gelişmeler, kasım ayında yapılacak kritik seçimler öncesinde her iki partinin de yoğun rekabete hazırlandığı bir dönemde yaşanıyor. Öte yandan, The New York Times gazetesinde yer alan haberlere göre, Trump’ın yardımcısı JD Vance’in savaş kararına karşı çıktığı öne sürüldü. Bu iddiaların, yönetim içinde görüş ayrılıklarına işaret edebileceği ve yönetimin çatışmanın iç politikadaki etkilerini sınırlama çabalarının sürdüğü bir dönemde yeni tartışmalara yol açabileceği değerlendiriliyor.


Tahran'ın Pakistan Büyükelçisi: İran heyeti bugün İslamabad'a gelecek

Washington D.C.'deki Beyaz Saray yakınlarında dün İran'daki ABD askeri operasyonlarına karşı düzenlenen gösteride protestocular İran bayrakları taşıdı (AFP)
Washington D.C.'deki Beyaz Saray yakınlarında dün İran'daki ABD askeri operasyonlarına karşı düzenlenen gösteride protestocular İran bayrakları taşıdı (AFP)
TT

Tahran'ın Pakistan Büyükelçisi: İran heyeti bugün İslamabad'a gelecek

Washington D.C.'deki Beyaz Saray yakınlarında dün İran'daki ABD askeri operasyonlarına karşı düzenlenen gösteride protestocular İran bayrakları taşıdı (AFP)
Washington D.C.'deki Beyaz Saray yakınlarında dün İran'daki ABD askeri operasyonlarına karşı düzenlenen gösteride protestocular İran bayrakları taşıdı (AFP)

İran'ın Pakistan Büyükelçisi Rıza Emiri Mukaddem bugün yaptığı açıklamada, ülkesinden bir heyetin ABD ve İsrail ile olan çatışmayı çözmeyi amaçlayan görüşmeler için bu akşam Pakistan'ın başkenti İslamabad'a geleceğini söyledi.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre X'te yaptığı bir paylaşımda, "İsrail'in ateşkesi tekrar tekrar ihlal etmesi nedeniyle İran kamuoyunun şüpheciliğine rağmen... İran heyeti, İran tarafından önerilen on maddeye dayalı ciddi görüşmeler için bu akşam İslamabad'a geliyor" diye yazdı.

Amerika Birleşik Devletleri ve İran, Pakistan'ın arabuluculuğuyla iki haftalık bir ateşkes konusunda anlaştılar. Bu anlaşma, binlerce kişinin ölümüne, Ortadoğu'ya yayılan ve küresel enerji arzında benzeri görülmemiş aksamalara yol açan altı haftalık savaşı sona erdirdi.


Babul Mendeb: 10 soruda küresel çatışmanın kalbi

Yemen'in Meyyun (Perim) adası, stratejik konumu sayesinde boğazı kontrol eden en önemli kara noktasını temsil ediyor (Independent Arabia)
Yemen'in Meyyun (Perim) adası, stratejik konumu sayesinde boğazı kontrol eden en önemli kara noktasını temsil ediyor (Independent Arabia)
TT

Babul Mendeb: 10 soruda küresel çatışmanın kalbi

Yemen'in Meyyun (Perim) adası, stratejik konumu sayesinde boğazı kontrol eden en önemli kara noktasını temsil ediyor (Independent Arabia)
Yemen'in Meyyun (Perim) adası, stratejik konumu sayesinde boğazı kontrol eden en önemli kara noktasını temsil ediyor (Independent Arabia)

Tevfik Şanvah

Savaşın şiddetlenmesi ve çatışmanın kapsamının genişlemesiyle birlikte, deniz boğazları küresel çatışmanın kalbi haline geldi; çünkü savaş artık sadece karada değil, enerji ve ticaret yollarında da yürütülüyor. Bu boğazların başında, küresel petrol taşımacılığının en önemli arteri olan ve enerji arzının önemli bir yüzdesinin geçtiği Hürmüz Boğazı geliyor; bu da onu son zamanlarda tehditlerin ve gerilimin odağı haline getirdi.

Ancak odak noktası Hürmüz ile sınırlı kalmadı, dikkatler hızla Kızıldeniz'in dünyaya açılan kapısı ve uluslararası ticaretin en hassas geçitlerden biri olan Babul Mendeb Boğazı'na yöneldi. Boğaz, etkisi açısından en az Hürmüz Boğazı kadar kritik; dahası, küresel tedarik ağında tamamlayıcı  bağlantı oluşturmakta ve buradaki herhangi bir aksama, piyasalara ve tedarik zincirlerine anında yansımaktadır.

Bu senaryo ışığında bu hayati geçidin önemi, konumu, onu etkileyen güçler ve herhangi bir gerilimin sonuçları hakkındaki soru işaretleri çoğalıyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre aşağıda Babul Mendeb Boğazı'nın ve stratejik boyutlarının tam resmini açıklayan 10 temel soru yer almaktadır:

1. Babul Mendeb Boğazı nedir?

Asya ve Afrika arasında yer alan, Kızıldeniz ve Aden Körfezi'ni birbirine bağlayan stratejik bir su yoludur. Avrupa ile Asya'yı birbirine bağlayan küresel denizcilik rotasının parçasıdır. Önemi, gemilerin geçtiği en dar noktada uluslararası deniz trafiğini kontrol etmesinde yatmaktadır.

2. Stratejik önemi nedir?

Dünyanın en önemli deniz yollarından biridir. BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD), küresel ticaretin yaklaşık yüzde 12 ila 13'ünün Kızıldeniz'e bağlanan bu güzergâh üzerinden geçtiğini tahmin etmektedir. ABD Enerji Bilgi İdaresi'nden (EIA) alınan veriler, özellikle Süveyş Kanalı ile bağlantısı göz önüne alındığında, boğazın petrol ve doğalgaz taşımacılığındaki önemini doğrulamaktadır. Son zamanlarda, Hürmüz Boğazı'nın kapatılmasıyla ilgili gerilimlerin artması ve Babul Mendeb'e doğru genişleme tehdidiyle birlikte önemi daha da belirginleşmiştir.

3. Genişliği ne kadar?

Yemen kıyıları ile Cibuti ve Eritre kıyıları arasında kalan en dar noktasında, yaklaşık 27 kilometre genişliğindedir ve Meyyun (Perim) Adası'nın varlığı nedeniyle iki deniz yoluna ayrılmaktadır; biri dar, diğeri büyük gemilerin geçişine izin verecek şekilde daha geniştir.

4. Adının kökeni nedir?

Eski çağlardan kalma ve denizcilerin ölüleri için yas tutmasına neden olan tehlikeleri nedeniyle Babul Mendeb olarak adlandırılmıştır. Ayrıca “Gözyaşı Kapısı” olarak da bilinir.

5. Bugün kendisini hangi güç kontrol ediyor?

Boğaz, seyrüsefer özgürlüğünü ve uluslararası boğazların kapatılmamasını garanti eden BM kurallarına göre açık olan uluslararası bir su yolu olduğu için tek bir tarafın mutlak kontrolü altında değildir. Bununla birlikte, güvenlik seviyesi, çevredeki kıyıların askeri nüfuzuna bağlıdır ve burada Devler Tugayları ile Meyyun Adası sakinlerinden oluşan bir birlik öne çıkan güçlerdir.

6. İran destekli Husi milisleri boğazı kapatmayı başarırsa ekonomik etkileri ne olur?

Boğazın kapatılması, Kızıldeniz'e bağlı en önemli küresel ticaret yollarından birini aksatarak, yıllık yüz milyarlarca dolarlık ticareti felç edebilir. BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı, küresel ticaretin büyük bir yüzdesinin bu rotaya bağlı olduğunu tahmin ediyor. Öte yandan, ABD Enerji Bilgi İdaresi'nden alınan veriler, herhangi bir aksamanın petrol ve doğalgaz piyasalarını doğrudan etkilediğini, dolayısıyla gemilerin Ümit Burnu'nu dolaşmak zorunda kaldığını, bunun da seyahat sürelerini yaklaşık 15 ila 20 gün uzattığını, nakliye maliyetlerini ikiye katladığını ve Reuters ile Bloomberg raporlarına göre küresel tedarik zincirleri üzerinde baskı oluşturduğunu teyit ediyor.

7. Meyyun Adası ve Husilerin konumu, boğazdaki deniz güvenliğini ne ölçüde etkileyebilir?

Yemen'in Meyyun (Perim) Adası, stratejik konumu sayesinde, küçük nüfusuna rağmen gemi trafiğinin izlenmesine olanak tanıyan, boğazı kontrol eden en önemli kara noktasını temsil ediyor. Husiler, boğazdan yaklaşık 90 deniz mili uzaklıkta bulunuyor. Ancak mesafe, denklemdeki belirleyici faktör değil, burada belirleyici olan, füzelerin ve insansız hava araçlarının bu mesafeyi aşıp hayati öneme sahip su yoluna ulaşmalarına olanak tanıyan kapasiteleridir.

8. Babul Mendeb Boğazı neden Hürmüz Boğazı'nın tamamlayıcısı sayılmaktadır?

Çünkü Hürmüz Boğazı'ndaki herhangi bir aksama, gemilerin rotalarını yeniden hesaplamalarına ve petrol ve enerji taşımacılığı için alternatifler aramalarına neden olurken, Babul Mendeb'in kapatılması, Körfez ile Avrupa arasında Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı üzerinden geçen deniz yolunu tamamen aksatacaktır. Bu ise küresel ekonomik etkiyi artıracak ve krizi bölgesel olmaktan çıkararak uluslararası bir ticaret ve enerji krizine dönüştürecektir.

9. Husiler boğazı doğrudan kontrol etmezken neden boğazı kapatmakla tehdit ediyor?

Babul Mendeb Boğazı üzerinde doğrudan coğrafi kontrole sahip olmamasına rağmen, Husilerin Yemen'in Kızıldeniz’e nazır batı kıyısının bazı kısımlarını kontrol etmesi, ona “ateş kontrolü” olarak bilinen bir güç veriyor. Bu, Kızıldeniz ve Aden Körfezi'ndeki gemileri füzeler ve insansız hava araçlarıyla hedef almasına olanak tanıyor. Bu tür bir kontrol, boğazın kendisinin doğrudan kontrol edilmesine gerek kalmadan, seyrüseferi engellemek ve riskleri artırmak için yeterlidir.

10. Boğaz çevresinde askeri koruma var mı?

Boğaz, çok katmanlı bir güvenlikle korunmaktadır. Abdurrahman el-Mahrami liderliğindeki Devler Tugayları (Amalika Tugayları), boğazın yakın çevresinin güvenliğinden sorumludur. Onların yanında, Tarık Salih liderliğindeki Ulusal Direniş Güçleri, boğaza yakın Zu Bab bölgesinden başlayıp, Muha, el-Vaziye ve Mevza’dan geçerek Hudeyde kıyılarına kadar uzanan Yemen'in batı kıyısı boyunca konuşlandırılmıştır.

Bu sistem, hızlı devriye botları, gözetleme sistemleri ve radarlarla donatılmış deniz ve sahil güvenlik birimlerini içermektedir. Operasyonları, 100 kilometreyi aşan bir kıyı şeridi boyunca Haniş ve Zukar adalarına kadar uzanmaktadır. Bu güçler aynı zamanda seyrüsefer güvenliğini sağlamaya ve silah sevkiyatlarını engellemeye de çalışmaktadır. Küresel ticaret ve enerji açısından önemi göz önüne alındığında, bu hayati koridordaki gemi trafiği sürekli olarak uluslararası gözetim altındadır.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.