‘Dost kara günde belli olur’: Rusya, Ermenistan’ı kaybediyor mu?

Erivan, Moskova’nın Kiev’e karşı savaşını desteklemedi.

Nash Weerasekera
Nash Weerasekera
TT

‘Dost kara günde belli olur’: Rusya, Ermenistan’ı kaybediyor mu?

Nash Weerasekera
Nash Weerasekera

Nazareth Seferian

Bundan sadece altı yıl önce Ermenistan eski Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan, ‘Ermenistan-Rusya: Asırlar Boyu Gelişen Bir Dostluk’ başlıklı serginin açılışına katılarak iki ülke arasındaki ilişkiyi şu sözlerle övdü: “Ermeni-Rus stratejik ilişkileri, siyasi diyaloğumuzu güçlendiren yüksek düzeyde bir karşılıklı güvene dayanıyor. Biz uluslararası sahadaki dış politikamızı çok kutuplu çerçeveler kapsamında koordine etmeyi arzuluyor, savunma ve askerî teknoloji alanlarında ortaklıklar kurmak ve ticaret, ekonomi, enerji ve ulaştırma sektörlerinde etkin bir iş birliği geliştirmek için ortak çabalar sarf ediyoruz. Kültür, bilim ve eğitim alanlarındaki iş birliğinin genişletilmesinin yanı sıra bölgeler arasındaki ilişkiler de güçlendirilip derinleştiriliyor.”

10 seneyi aşkın bir süre önce Rusya Temsilciler Meclisi (Duma) Başkanı Boris Grızlov, Ermenistan’ı Rusya için ‘ileri bir mevzi’ olarak tanımladı ve ortak sınırlara sahip olmasalar da iki ülke arasında kabul ettiği komşuluğa ışık tuttu. Bu yorum, sömürgeciliğe veya emperyalizme dair imalar barındırdığı için Ermenistan’da alay konusu olsa da asıl mesaj, Ermenistan’ın Rusya için yakın bir stratejik ortak olarak görüldüğü idi.

Ancak işler hızla ilerledi ve 2023 sonbaharı geldi. Şimdi görünüşe bakılırsa işler bambaşka bir hale büründü.

Ermenistan’ın Rusya’ya bağımlılığının boyutu

1991 yılında Sovyetler Birliği’nden bağımsızlaştığından bu yana Rusya’nın Ermenistan’da ekonomik ve başka düzeylerde önemli bir rolü oldu. 2023 yılında Ermeni internet sitesi EVN Report, bir makale yayımladı. Makalede Ermenistan’ın birçok stratejik alanda Rusya’ya ne kadar bağımlı olduğu açıklanıyor. Enerji sektöründen alınan rakamlar bu duruma önemli bir kanıt sunuyor. Mesela Ermenistan’a doğalgaz ithalatının yaklaşık yüzde 89’u ve ham petrol (benzin, dizel vd.) ithalatının da yüzde 74’ü Rusya’dan geliyor. Ermenistan’daki nükleer enerji santralinin işletimi ve bakımı Rusya devletine bağlı Rosatom şirketine ait. Gazprom şirketi ise Ermenistan’ı İran’a bağlayan alternatif bir gaz boru hattı da dahil olmak üzere Ermenistan’daki gaz dağıtım ağını kontrol ediyor.

Ermenistan Başbakanı: Ukrayna ile olan savaşında Rusya’nın müttefiki değiliz.

Rusya, başka sektörlerde de toplam dış ticaretin yaklaşık yüzde 35’ine ulaşan bir oranla Ermenistan dış ticaretinin ana hedefi konumunda. Ayrıca Ermenistan’ın buğday ithalatının yaklaşık yüzde 94’ünün kaynağı da bu ülke. Rusya’daki kamu ve özel sektör şirketleri, demiryolu gibi diğer temel altyapıların yanı sıra Ermenistan’daki madencilik faaliyetlerinin de büyük bir kısmını elinde bulunduruyor.

fgeh
25 Eylül’de Dağlık Karabağ’dan Ermenistan sınırına doğru giden araba konvoyu (Reuters)

Ama tüm bunlar, Ermenistan’ın halen Rusya’ya yoğun bir şekilde bağımlı olduğu temel alanla, yani güvenlikle karşılaştırıldığında önemsiz kalıyor. Ermenistan, Kolektif Güvenlik Anlaşması’nın (daha sonraki adıyla Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü) kurucu üyesi. Bu anlaşmanın bir maddesine göre örgütün bir üyesine yapılan saldırı, tüm üyelere yapılmış sayılacak. Rusya, 2008 yılında komşu Gürcistan’da ve 2012 yılında Azerbaycan’daki askerî üslerinden güçlerini ve ekipmanlarını çekti, ancak Ermenistan’da halen yaklaşık 10 bin kişilik askeri varlığı bulunuyor. Bu güçler, Ermenistan’ın 1990’lı yıllarda Ermeni çoğunluğa sahip Dağlık Karabağ’ı kontrol altına almak için Azerbaycan’la girdiği kanlı savaştan ve Türkiye’nin buna tepki olarak Ermenistan’la ilişkileri dondurmasından sonra Ermenistan sınırlarındaki güvenliğin korunmasında önemli bir rol oynuyor. Devam eden çatışmanın oluşturduğu tehdit, onlarca yıl bu küçük ülkenin üzerine çadır kurdu. Sonra da çeşitli zamanlarda görülen sınır çatışmalarının yanı sıra 2016 ve 2020 yıllarında yaşanan kapsamlı iki savaşla patlak verdi.

10 yıl önce Ermenistan, Avrupa Birliği (AB) ile ortaklık anlaşması müzakerelerinde büyük bir ilerleme kaydettiğinde beklenmedik bir şekilde Cumhurbaşkanı Sarkisyan, ülkenin bunun yerine Rusya’nın yönettiği Gümrük Birliği’ne (daha sonraki versiyonuyla Avrasya Ekonomik Birliği) katılacağını ilan etti ve bu kararın, Rusya’nın güvenlik taahhütleri karşılığında siyasi bir karar olduğunu öne sürdü. Ermenistan, Rusya ile stratejik ortaklığa çoğunlukla dış politikasının özü olarak işaret ediyor. İki ülke arasındaki ilişkilerin sarsılması mümkün değil gibi görünüyordu. Mesela, 21’inci yüzyılın ilk on yılında eski Sovyetler Birliği ülkelerinde ‘renkli devrimler’ meydana geldi ve Gürcistan’daki Gül Devrimi ile Ukrayna’daki Turuncu Devrim, Rusya ile ilişkilerin neredeyse anında gerilmesine yol açtı. 2018 yılında Ermenistan’da Kadife Devrim gerçekleştiğinde de benzer bir tepkinin ortaya çıkacağına dair kısa süreli endişe görüldü. Ancak Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin arasında devrimden sadece birkaç ay geçtikten sonra yapılan toplantı, bunun aksini gösterdi. Putin o toplantıda şöyle dedi: “Zannediyorum ilişkilerimizi tarif etmeye gerek yok: Oldukça özel ilişkiler. Üstelik sadece birlikte çalışmaya başladığımızdan bu yana değil, asırlardır böyle.” Paşinyan da aynı duyguları şu sözlerle tekrar etti: “Elbette sadece ikili ilişkilerimizi değil, Avrasya Ekonomik Birliği ile Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü (KGAÖ) çerçevesinde ve başka alanlardaki ortak çalışmalarımızı daha da güçlendirmeye kararlıyız.”

Rusya, Ermenistan’dan vaz mı geçti?

Ermenistan’ın devrimden sonraki takviminde önemli bir dönüm noktası 2020 sonbaharı oldu. Bu dönemde Azerbaycan, 1990’lı yıllarda Ermenistan’a karşı kaybettiği Dağlık Karabağ bölgesini ele geçirmek için yeni bir savaş başlattı ve Türkiye’nin de desteğiyle hızlı bir ilerleme kaydetti. Ermeni güçler ise uluslararası toplumdan herhangi bir destek görmedi, çünkü bölge, Azerbaycan’ın bir parçası olarak görülmesi dışında resmî olarak tanınmıyordu. KGAÖ’nün neden müdahale etmediği sorulduğunda Putin, Karabağ’ın Azerbaycan’ın bir parçası olarak tanındığını, bu yüzden de anlaşmanın yürürlüğe girmediğini belirterek şöyle dedi: “KGAÖ, kolektif güvenliğe ilişkin bir anlaşmadır ve üye ülkelerden herhangi birine yönelik saldırı halinde karşılıklı askeri desteğe izin verir. Kimse Ermenistan Cumhuriyeti topraklarına saldırmadı.”

KGAÖ’nün neden müdahale etmediği sorulduğunda Putin, Karabağ’ın Azerbaycan’ın bir parçası olarak tanındığını vurguladı.

Azerbaycan’ın savaştaki zaferi netleştiğinde Ermenistan bir kez daha Rusya’ya başvurdu. Rusya üçlü bir açıklama hazırladı. Bu açıklama ateşkesi garanti ediyor ve halen ellerinde bulundurdukları toprakların Azerbaycan’a iadesi de dahil olmak üzere Ermenistan’ın uyması gereken birtakım şartlar içeriyordu. Rusya, bölgeye barışı koruma gücü gönderdi ve bu görünürde Rusya’nın Ermenistan’ın güvenlik planlarındaki rolünü güçlendirdi. Ermenistan, Rusya ile ilişkilerine sadakatini sürdürdü. Hatta KGAÖ yükümlülükleri çerçevesinde Ocak 2021’de Kazakistan’da hukuku ve düzeni geri getirmek için güçlerini gönderdi.

Rusya, Ukrayna’yı işgal ettiğinde Ermenistan bu adımı açıkça kınamadı. Sonraki aylarda ise Rusya’nın Avrupa Konseyi’nden çekilmesine karşı oy kullandı ve Rusya’nın BM İnsan Hakları Konseyi üyeliğinin askıya alınması ve BM Genel Kurulu’nda kınanması kararlarının oylanmasında çekimser davrandı.

xsdfe
Dağlık Karabağ’daki Stepanakert yakınlarındaki “Biz Dağlarımızız” anıtı (AFP)

Denebilir ki Ermenistan-Rusya ilişkilerinin aldığı ilk ciddi darbe, Mayıs 2021’de, Azerbaycan’ın Ermenistan Cumhuriyeti’nin egemenliğine tâbi topraklara askerî müdahalede bulunmasıyla yaşandı. Başbakan, askerî destek almak için KGAÖ’ye başvurdu. Ancak iki ülke arasındaki ortak sınırların net bir şekilde çizilmediği, dolayısıyla bunun askerî saldırı sayılıp sayılamayacağının belirli olmadığı yönünde bir yanıt aldı. 2022 yılında Ermenistan’ın ev sahipliği yaptığı KGAÖ zirvesinde Başbakan Paşinyan, lafı dolandırmadan şöyle dedi:

“11 Mayıs 2021’den bu yana Azerbaycan, üç kez silahlı kuvvet kullanarak Ermenistan Cumhuriyeti’nin egemenliği altındaki yaklaşık 140 kilometrelik toprakları işgal etti. Bu işgaller, 11 Mayıs 2021, 14 Kasım 2021 ve 13 Eylül 2022’de gerçekleşti…Bu konuda KGAÖ’den ne görüyoruz? Bu gerçeğin, açıkça formüle edilmiş siyasi bir değerlendirme şeklinde kaydedilmesini. Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki sınırların çizilmediği bahanesiyle bu değerlendirmenin yapılmasından kaçınılmasını. Yani iddiaya göre bu, KGAÖ’nün yükümlülük alanında değil. Yükümlülük çerçevesi yoksa o zaman örgüt de yok.”

Buna ilave olarak Dağlık Karabağ’daki Rus barışı koruma gücü de Ermenilerin beklenti düzeyine çıkamadı. Aralık 2022’de Azerbaycanlılar, Dağlık Karabağ bölgesini Ermenistan Cumhuriyeti’ne bağlayan Laçın Koridoru’nu kapattı. Bu koridor, sivillerin yolculuğu ve malların taşınması için hayati öneme sahip bir yol ve bu makalenin yazıldığı Eylül 2023 tarihinde kuşatma halen devam ediyor. Bu yolu kontrol etmesi için yetkilendirilen Rus barışı koruma güçleri, bu yolu yeniden açamıyor ya da bunu istemiyor gibiydi.

Ermenistan bir mesaj mı veriyor?

Rusya, Ukrayna’daki savaş devam ederken halihazırda petrol ve gaz için önemli bir geçiş pazarına dönüşen Azerbaycan’a daha da bağımlı hale gelmiş görünüyor. Azerbaycan, görünüşe bakılırsa Rusya hükümetinin duyurulmamış onayıyla Dağlık Karabağ bölgesinde daha fazla şey ele geçirmek için bu nüfuzu kullandı.

2023 yazında Başbakan Nikol Paşinyan, Ermenistan’ın Rusya’dan uzaklaştığına dair birkaç imada bulundu. Haziran 2023’te CNN Kanalı’na röportaj veren Paşinyan, şu ifadeleri kullandı:

Biz, Ukrayna’yla savaşında Rusya’nın müttefiki değiliz. Bu savaş ve bu çatışma karşısında endişe duyuyoruz, zira tüm ilişkilerimizi doğrudan etkiliyor.

Eylül ayında da eşi Anna Hakobyan, Ukrayna First Lady’si Olena Zelenska’nın davetine icabet ederek, bir yardım etkinliğine katılmak ve Ermenistan’dan insani yardımları teslim etmek için Kiev’i ziyaret etti. Ermenistan ayrıca, ABD ile 10 günlük ortak askerî tatbikat gerçekleştireceğini açıkladı. Eagle Partner 2023 adlı bu tatbikata 85 ABD askeri ile 175 Ermenistan askeri katıldı. La Repubblica gazetesine konuşan Paşinyan, güvenlik ihtiyaçlarını karşılamak için sadece tek bir ortağa güvenmenin stratejik bir hata olduğunu ve Rusya’nın ona göre yükümlülüklerini yerine getirmeyerek görünürde ‘bölgeyi terk ettiğini’ söyledi.

xcsdf
Stepanakert sakinlerinden iki kişi, 25 Eylül’de Dağlık Karabağ’dan ayrılmaya hazırlanıyor (Reuters)

Aynı zamanda Ermenistan’ın konumunu kuşatan tehlikelere de şu sözlerle dikkat çekti:

Ermenistan Rusya’nın destekçisi olmanın avantajlarından yararlanamıyor, çünkü Rusya’da, Ermenistan’ın Rusya’ya verdiği destek yeterli görülmüyor. Onlara göre Ermenistan, örneğin, Ukrayna meselesinde onlara yeterli yardımı sunmuyor. Diğer yandan Ermenistan, Batı’nın destekçisi olmanın muhtemel avantajlarından da yararlanamaz, çünkü Batı’dakiler Ermenistan’ı yeteri kadar Batı yanlısı görmüyor. Zira onların bakış açısına göre Ermenistan, örneğin, Ukrayna meselesinde Rusya’ya yeterince karşı çıkmıyor.

Bu makalenin kaleme alınmasından sadece birkaç gün önce Azerbaycan, Dağlık Karabağ’daki ayrılıkçı silahlı Ermenilere karşı yeni bir operasyon başlattı ve bunun sonucunda yaklaşık 200 ayrılıkçı öldü. Rus barışı koruma güçleri, saldırıya uğrayan bölgelerde konuşlandırılmıştı, ancak eylemleri sivil halkın tahliye edilmesinden ibaret kaldı. Rusya’nın Ermenistan’ı ve bölgedeki saygınlığını kaybedip kaybetmediği henüz belli değil. Ama yeni bir jeopolitik düzenlemenin muhtemel olduğuna dair güçlü işaretler var.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Trump, uluslararası liderleri Barış Konseyi’nin ilk toplantısına davet etti

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
TT

Trump, uluslararası liderleri Barış Konseyi’nin ilk toplantısına davet etti

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump tarafından kurulan Barış Konseyi’nin 19 Şubat’ta yapılması planlanan ilk toplantısına bir dizi dünya lideri davet edildi.

Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei ve Macaristan Başbakanı Viktor Orban toplantıya katılmayı kabul ederken, Fransa, İtalya, Norveç, Çekya ve Hırvatistan liderleri daveti reddetti.

Romanya Cumhurbaşkanı Nicușor Dan dün Facebook üzerinden yaptığı açıklamada, toplantıya davet edildiğini duyurdu. Dan, ülkesinin Barış Konseyi’nin ilk oturumuna katılıp katılmama konusunda henüz nihai bir karar vermediğini ifade etti.

Dan, kararın ‘Romanya gibi fiilen konsey üyesi olmayan ancak tüzüğünün gözden geçirilmesi şartıyla katılmak isteyen ülkeler açısından toplantının formatına ilişkin Amerikalı ortaklarla yürütülecek görüşmelere’ bağlı olduğunu belirtti.

Macaristan Başbakanı Viktor Orban ise cumartesi günü yaptığı açıklamada, toplantıya davet edildiğini ve katılmayı planladığını duyurdu.

Buna karşılık Çekya Başbakanı Andrej Babis, cumartesi günü Barış Konseyi toplantısına katılmayı düşünmediğini açıkladı. Babis, TV Nova’ya yaptığı açıklamada, “Avrupa Birliği’ne (AB) üye diğer ülkelerle istişare içinde hareket edeceğiz. Bu ülkelerden bazıları konseye katılmayacaklarını ifade etti” dedi.

ABD Başkanı’nın Gazze savaşını sona erdirmeye yönelik planı uyarınca, Gazze Şeridi’nin yönetiminin, Donald Trump’ın başkanlığını yaptığı Barış Konseyi’ne bağlı olarak kurulacak Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi tarafından geçici olarak üstlenilmesi öngörülüyor.

Ancak konseyin tüzüğünde Gazze’ye açık bir atıf yer almıyor. Metin, konseye daha geniş bir misyon yükleyerek, dünyadaki silahlı çatışmaların çözümüne katkı sunmayı hedef olarak tanımlıyor.

Konseyin önsözünde ise Barış Konseyi’nin, ‘çoğu zaman başarısız olmuş yaklaşımları ve kurumları terk etme cesaretine sahip olması gerektiği’ vurgulanarak, Birleşmiş Milletler’e (BM) örtük bir eleştiri yöneltiliyor.

Bu durum, başta Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva olmak üzere bazı liderlerin tepkisini çekti. Macron ve Lula da Silva, geçtiğimiz haftanın başlarında yaptıkları açıklamalarda, ABD Başkanı’nın çağrısına karşılık olarak BM’nin güçlendirilmesi gerektiğini savunmuştu.

Hoşnutsuzluk

İtalya Dışişleri Bakanı Antonio Tajani ise ülkesinin anayasal engeller nedeniyle Barış Konseyi’ne katılmayacağını yineledi.

Tajani cumartesi günü İtalyan haber ajansı ANSA’ya yaptığı açıklamada, “Anayasal kısıtlamalar nedeniyle Barış Konseyi’ne katılamıyoruz” dedi ve İtalya Anayasası’nın, tek bir liderin yönetiminde bir kuruluşa katılmayı öngörmediğini hatırlattı.

Geçtiğimiz cuma günü Brezilya Devlet Başkanı, 79 yaşındaki ABD Başkanı Donald Trump’ı, ‘yeni bir milletler topluluğunun efendisi’ olmaya çalışmakla suçladı.

Lula da Silva tek taraflılığa karşı çoğulculuğu savundu ve BM tüzüğünün adeta parçalanmasından duyduğu üzüntüyü dile getirdi.

Donald Trump, Barış Konseyi’ni geçtiğimiz ocak ayında Davos’ta düzenlenen forumda ilan etmişti.

Tüzüğe göre, Cumhuriyetçi Başkan Trump her şeye tam hâkim; yalnızca o diğer liderleri davet edebiliyor ve katılımlarını iptal edebiliyor. Sadece ‘üye devletlerin üçte ikisinin veto hakkını kullanması’ durumunda bu yetkisi sınırlanabiliyor.

Diğer liderlerin tepkisini çeken noktalar arasında, metinde Gazze’ye açık bir atıf bulunmaması ve üyelik maliyetlerinin yüksekliği yer alıyor. Konseyde kalıcı bir sandalye almak isteyen ülkelerin 1 milyar dolar ödemesi gerekiyor.


Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
TT

Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisinin cumartesi gecesi yaptığı ve çarşamba günü Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile bir araya gelmesinin beklendiğini duyurduğu çarpıcı açıklama, İran’la müzakerelerin ele alınacağı ve İsrail’in taleplerinin gündeme getirileceği iddiasına rağmen, bu dosyada gerçekte yeni bir gelişmeye işaret etmiyor. Aksine, söz konusu açıklamanın esas olarak Netanyahu’nun başta iç siyasi hesapları olmak üzere gerçek hedeflerini örtmeyi amaçladığı, bunların da büyük ölçüde İsrail’de fiilen başlamış olan seçim süreciyle bağlantılı olduğu değerlendiriliyor.

Bu değerlendirmeyi güçlendiren bir diğer unsur da Netanyahu’nun Washington ziyaretinin tarihini değiştirmesini gerekçelendirirken, ‘İran dosyasının aciliyeti’ olarak nitelediği unsuru öne sürmesi oldu.

Bilindiği üzere Netanyahu, bir hafta önce Washington’a ziyaret talebinde bulunmuş, ABD yönetimi de bu talebi kabul etmişti. Ziyaretin, başta İran dosyası olmak üzere, Başkan Donald Trump’ın Filistin meselesine ilişkin planı ve Netanyahu’nun karşı karşıya olduğu yolsuzluk davalarında olası bir af konusu gibi bir dizi başlığın ele alınması amacıyla ayın 18’inde gerçekleştirilmesi planlanıyordu. Trump’ın ertesi gün, yani ayın 19’unda Washington’da Barış Konseyi’ni toplantıya çağırması üzerine, Netanyahu’nun da konsey üyesi olması nedeniyle bu toplantıya katılacağı yönünde bir beklenti oluşmuştu.

dfert
ABD Başkanı Donald Trump, İran Dini Lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AFP)

Ancak Netanyahu daha sonra, toplantıya katılma ihtimali konusunda tereddütlerini dile getirdi ve gündemdeki planın ilerlemesi önünde koyduğu engelleri kaldırmasının istenmesinden çekindiğini ima etti. İsrail’in Kanal 12 televizyonu, ziyaret tarihinin öne çekilmesinin Netanyahu’nun 18’inde planlandığı gibi Washington’a gitmemesine ve dolayısıyla Barış Konseyi liderler toplantısına katılmamasına yol açabileceğini bildirdi. Fiiliyatta Netanyahu’nun, konsey üyelerinin Gazze konusunda yerine getirmesini talep edeceği yükümlülüklerden kaçınmak için toplantıya katılmaktan geri durduğu izlenimi oluştu.

Bu değerlendirme, Netanyahu’nun anlaşmanın ikinci aşamasının, hatta ilk aşamasının uygulanması önüne ciddi engeller koyduğuna dair uluslararası alanda giderek güçlenen kanaate dayanıyor. Tahminlere göre İsrail, anlaşmayı günde üç ila dört kez ihlal ediyor. Refah Sınır Kapısı, sahada yaşananların niteliğine dair bu bağlamdaki örneklerden yalnızca biri olarak öne çıkıyor.

Netanyahu’nun tutumundaki bu değişiklik neden oldu?

Merkezi iddia, İran dosyası etrafında şekilleniyor. İsrail Kan 11 televizyonuna göre Netanyahu, cumartesi sabahı ABD Başkanı Donald Trump’ın ‘Umman müzakerelerinde olumlu ilerleme’ sağlandığı ve İran’ın gerçekten bir anlaşmaya varmak istediği yönünde bir hissiyat oluştuğuna dair açıklamalarını takip etmesinin ardından, Washington ziyaretini ayın 18’inden öne çekme kararı aldı.

Netanyahu’nun ofisinden yapılan açıklamada, ziyaret tarihinin öne alınmasının gerekçesi olarak İran’ın ‘aldatıcı’ olduğu ve kendisine herhangi bir taviz verilmemesi gerektiği görüşü öne çıkarıldı. Açıklamada, bu tutumu pekiştirmek amacıyla, ‘Tahran’la yürütülecek her türlü müzakerenin, balistik füze programının sınırlandırılmasını ve İran ekseni olarak tanımlanan yapıya verdiği desteğin durdurulmasını içermesi gerektiği’ vurgulandı. Netanyahu’ya yakın kaynaklar ise İsrail Başbakanı’nın, Trump’tan İran’ın İsrail’i tanımasını ‘gerçek barış niyetinin kanıtı’ olarak dayatmasını talep etmeyi planladığını aktardı.

Kan 11, Tel Aviv’in, Başkan Trump’ın İran’la müzakerelere başlanmadan önce ‘İsrail’le önceden üzerinde uzlaşılan bazı noktalardan geri adım atmasından’ endişe duyduğunu bildirdi. Bu çerçevede İsrail basınında yer alan değerlendirmelerde, Netanyahu’nun ofisinin açıklaması bir güç gösterisi olarak yorumlandı; İsrail’in süreci pasif biçimde izlemediğini göstermek ve karar alma sürecinde geç kalınmadan önce ABD yönetimi üzerinde etki oluşturmak amacı taşıdığı belirtildi.

İsrail’in altı talebi

Siyasi dramanın unsurlarını tamamlamak istercesine Netanyahu, İsrail Hava Kuvvetleri Komutanı’nın da kendisine Washington ziyaretinde eşlik edeceğini açıkladı. Netanyahu, bu adımın amacının, İran’a yönelik bir saldırının gerekliliğini anlatmak olduğunu belirterek, böyle bir darbenin İran’ın kapasitesini felç edeceğini ve özgüvenini sarsacağını savundu. Netanyahu ayrıca dün hükümet koalisyonunu oluşturan parti liderleriyle bir toplantı ve bunun yanı sıra Bakanlar Kurulu’nun ayrı bir oturumunu toplama çağrısı yaptı.

Netanyahu’nun çarşamba ve perşembe günleri bir dizi görüşme gerçekleştirmesi, cuma günü ise İsrail’e dönmesi planlanıyor. Program kapsamında ABD Başkanı ile görüşmenin yanı sıra, Başkan Yardımcısı JD Vance, Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı General Brad Cooper ve müzakere dosyasından sorumlu özel temsilciler Steve Witkoff ile Jared Kushner’la da bir araya gelmesi öngörülüyor.

fvev
İsrail'in Demir Kubbe füze savunma sistemi, İran’dan Tel Aviv’e fırlatılan balistik füzeleri önlüyor. (EPA)

Sağcı İsrail gazetesi Israel Hayom, bu çarpıcı ziyareti, Netanyahu’nun İran dosyası konusunda Trump’ı altı İsrail talebini benimsemeye ikna etme girişimi olarak yorumladı. Buna göre ilk iki talep, balistik füze dosyasının müzakerelere dahil edilmesi ve bu füzelerin menzilinin 300 kilometreyle sınırlandırılması ile İsrail’in bölgede ‘vekil güçler’ olarak tanımladığı yapılara verilen İran desteğinin sona erdirilmesini kapsıyor.

Nükleer başlık altında ise İsrail’in dört ek talep ileri sürdüğü belirtiliyor. Bu talepler; İran’ın nükleer programının tamamen ortadan kaldırılmasının garanti altına alınması, tüm zenginleştirilmiş uranyum stoklarının ülke dışına çıkarılması, oranı ne olursa olsun her türlü uranyum zenginleştirme faaliyetinden vazgeçilmesi ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) müfettişlerinin İran’a geri dönerek nükleer tesislere ani denetimler yapma yetkisine sahip olmalarını içeriyor.

Beyaz Saray’ın içindeki lobi

Gazete, Netanyahu’nun bu yaklaşımı Witkoff ve Kushner’a kabul ettirmeye çalıştığını, ancak müzakereler sürecinde bu iki ismin kendi tezlerine ne ölçüde bağlı kalacağından kuşku duyduğunu aktardı. Bu nedenle Netanyahu’nun, doğrudan Trump’la görüşmenin belirleyici seçenek olduğu kanaatini taşıdığı ve ABD Başkanı’nı ikna edebilecek tek kişinin kendisi olduğuna inandığı belirtildi.

Netanyahu’nun, ABD ekibinin diğer üyelerine kıyasla daha sert bir çizgide gördüğü Başkan Yardımcısı JD Vance ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun desteğini arkasına almayı hedeflediği, bu yolla İran’la anlaşmaya varılmasından yana olan eğilime karşı Beyaz Saray içinde bir baskı grubu oluşturmayı amaçladığı ifade ediliyor.

Buna karşılık İsrailli uzmanlar, füze dosyasının nükleer programla ilgili her türlü müzakerenin zaten doğal bir parçası olduğunu vurguluyor. Uzmanlara göre, nükleer başlık taşıyabilecek gelişmiş balistik füzeler olmadan bir nükleer silah üretmenin herhangi bir anlamı bulunmuyor ve ABD’li müzakereciler de bu gerçeğin farkında. Bu nedenle söz konusu çevreler, İsrail’in bu bağlamda sergilediği paniğin büyük ölçüde yapay olduğu görüşünde.

Nitekim daha önce Netanyahu hükümetinde bakan olarak görev yapan ve halen savunma sanayii şirketi Rafael’in Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yürüten Yuval Steinitz’in de dile getirdiği üzere, İsrail’in esasen bir nükleer anlaşmaya varılmasını istemediği belirtiliyor. Bu bakış açısına göre, koşulları ne olursa olsun her türlü anlaşma kötü kabul ediliyor ve yaptırımların kaldırılması ile mali kaynak akışının yeniden başlaması nedeniyle Tahran’daki rejimin gücünü artıracağı savunuluyor. İsrail tarafı, söz konusu kaynakların Hizbullah’tan Iraklı gruplara, Hamas ve İslami Cihad Hareketi’nden Yemen’deki Husilere kadar İran’ın bölgedeki müttefiklerine aktarılacağını öne sürüyor.

cdf
İran’ın başkenti Tahran’da ABD ve İsrail’i kınayan bir duvar resmi (AFP)

Netanyahu’ya yakın isimlerden Steinitz’e göre masadaki alternatifler ya askerî bir saldırı düzenlenmesi ya da mevcut durumun dondurulması. Steinitz, askerî seçeneği en ideal çözüm olarak görürken, böyle bir adımın İran’daki yönetimi zayıflatacağını ve çöküşe giden süreci hızlandıracağını savundu. Mevcut durumun dondurulması ise ikinci en önemli seçenek olarak değerlendiriliyor; zira bu yol, bir anlaşmaya varılmasını engelliyor, yaptırımların yürürlükte kalmasını sağlıyor ve rejimi ekonomik ve toplumsal açıdan zayıflatmayı hedefliyor.

Steinitz, bu bağlamda Netanyahu’nun elinde haziran ayındaki savaşla ilgili önemli bir koz bulunduğunu da vurguladı. O dönemde ağır darbeler indirildiğini, buna karşın tek bir Amerikan askerinin dahi zarar görmediğini hatırlattı.

Steinitz’e göre Netanyahu, her hâlükârda Trump’tan, İsrail’in geleneksel tutumuna destek vermesini sağlamaya çalışıyor. Bu tutum, İsrail’in İran’la yapılabilecek herhangi bir anlaşmanın tarafı olmadığı ve böyle bir anlaşmanın kendisini bağlamadığı anlayışına dayanıyor. Steinitz, bu yaklaşımın ardında, İran üzerinde savaş tehdidi kılıcını sürekli olarak sallandırma gerekliliğine dair güçlü bir inancın yattığını belirtiyor.

Bu durum, Netanyahu’nun söz konusu tutumu Trump’ın otoritesine zarar vermeden nasıl dile getireceği ve Witkoff ile Kushner’a karşı Beyaz Saray içinde bir lobi oluşturup oluşturamayacağı sorularını gündeme getiriyor. Aynı zamanda Netanyahu’nun, İran liderliğini provoke edecek ve müzakerelerden çekilmeye zorlayacak adımlar atmayı mı hedeflediği, yoksa İranlı yetkililerin yeterli siyasi olgunluk göstererek Netanyahu’nun hamlelerini boşa çıkarıp Trump’la bir anlaşmaya doğru ilerleyip ilerlemeyeceği de tartışma konusu oluyor.

Netanyahu’nun bu aşamada asıl odağının, fiilen başlamış olan seçim süreciyle birlikte derinleşen iç siyasi krizi ve kamuoyu yoklamalarında gerileyen konumu olduğu dikkate alındığında, şu anki temel hedefinin iç kamuoyundaki yerini güçlendirecek bir Amerikan tutumunun ortaya çıkması olduğu değerlendiriliyor. Netanyahu’nun, İran’a karşı duran lider, hatta Trump’ın ifadesiyle bir ‘savaşçı’ ya da ‘kahraman’ olarak sunulmasının, mevcut koşullarda kendisi açısından özel bir önem taşıdığı ifade ediliyor.


Machado: Dün serbest bırakılan Venezuelalı muhalif Guanipa, ağır silahlı adamlar tarafından kaçırıldı

Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
TT

Machado: Dün serbest bırakılan Venezuelalı muhalif Guanipa, ağır silahlı adamlar tarafından kaçırıldı

Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)

Venezuela muhalefet lideri ve Nobel Barış Ödülü sahibi Maria Corina Machado, muhalefet üyesi Juan Pablo Guanipa'nın dün hapisten çıktıktan kısa bir süre sonra Karakas'ta "ağır silahlı adamlar" tarafından kaçırıldığını duyurdu.

Machado, X platformunda yaptığı paylaşımda, "Dakikalar önce Juan Pablo Guanipa, Karakas'ın Los Choros mahallesinde kaçırıldı. Sivil kıyafetli, ağır silahlı dört araç geldi ve onu zorla götürdü. Derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz" ifadelerini kullandı.