Sudan: Savaşa karşı ‘birleşik cephe’ oluşturulmasının önündeki engeller

Savaşın patlak vermesinin ardından uluslararası toplum, Sudan kriziyle başa çıkmadaki etkisizliğini gerekçelendirmek için Sudanlı sivil güçler arasındaki birlik eksikliğine vurgu yaptı.

30 Ağustos 2023'te Darfur Bölgesi Başkanı Mini Arko Minawi’ye eşlik eden askeri konvoydaki savaşçılar. (AFP)
30 Ağustos 2023'te Darfur Bölgesi Başkanı Mini Arko Minawi’ye eşlik eden askeri konvoydaki savaşçılar. (AFP)
TT

Sudan: Savaşa karşı ‘birleşik cephe’ oluşturulmasının önündeki engeller

30 Ağustos 2023'te Darfur Bölgesi Başkanı Mini Arko Minawi’ye eşlik eden askeri konvoydaki savaşçılar. (AFP)
30 Ağustos 2023'te Darfur Bölgesi Başkanı Mini Arko Minawi’ye eşlik eden askeri konvoydaki savaşçılar. (AFP)

Emced Ferid et-Tayyib

Sudan'da ordu güçleri ile Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) arasında savaşın patlak vermesinden bu yana, sivil siyasi güçlerin birleşik bir cephede birleştirilmesi konusu, Sudan meseleleriyle ilgili siyasi tartışmalarda güçlü bir şekilde gündeme geldi. Daha doğrusu bu tartışma 25 Ekim 2021 darbesinden bu yana tüm şiddetiyle sürüyor.

Aslında darbe öncesi geçiş döneminin istikrarsızlığının nedenlerinden biri de siyasi güçlerin parçalanmasıydı ve bunun çeşitli nedenleri vardı. Bunların en önemlisi, geçiş otoritesini kontrol etme mücadelesiydi. Bu mücadele, geçiş hükümetine farklı siyasi ve idari yönelimleri empoze etmeye çalışan siyasi kuluçka merkezi ve iktidar koalisyonu kavramının yaratılmasıyla sonuçlandı. Geçiş hükümetini kontrol etme mücadelesi verenler, reform programlarını veya hükümet kararlarını durdurmaktan ve aksatmaktan, askeri unsurun nüfuzunu kullanmaktan veya yürütme organı üzerinde kitlesel baskı oluşturmak için medyada popülist söylem kullanmaktan çekinmedi.

Sudan'ın siyasi taraflarının ‘birlikte çalışamama’ geçmişi var. Anlaşmazlıklar geçiş hükümetinin çalışmalarını sekteye uğrattı. Bir zamanlar etkili bir siyasi grup olan Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri (ÖDBG), hükümet görevleriyle ilgili tartışmalara girdi. Hükümetin bazı bölümleri üzerindeki kontrol, her biri kendi farklı gündemlerini sürdürmeye kararlı olan, farklı ideolojik gruplarla nasıl paylaşılacağına dair tartışmalarla doluydu.

Doğal olarak bu ilkesiz çatışmanın ilerlemesi birçok hükümet programının aksamasına yol açtı. Ordunun iktidarı ele geçirme açgözlülüğüne de yol açan bu çekişme ve rekabet, sivillerin bölünmesine ve ayrışmasına sebep oldu. Şimdiye kadar geriye kalan tek şey, devrimin gidişatını yönlendirmek için 2019'un başında oluşturulan orijinal koalisyondan kopuk yapılar, bir pankart ve bir isim.

25 Ekim 2021 darbesi öncesindeki geçiş döneminin istikrarsızlığının nedenlerinden biri de siyasi güçlerin parçalanmasıydı ve bunun çeşitli nedenleri vardı. Bunların en önemlisi geçiş otoritesini kontrol etme mücadelesiydi.

Darbeden sonra, çeşitli siyasi ve sivil kesimleri birleştirmek için birtakım girişimler oluşturuldu. O dönemde ÖDBG, siyasi ‘seçkinleri’ arkasında birleştirme çabalarına yönelik bu girişimlerden bazılarına çok etkili ve aktif bir şekilde katıldı. Bu arada darbeyi sona erdirmek ve iktidara geri dönüşünü garanti altına alacak bir tür sivil yönetimi yeniden tesis etmek için askeri kanatlarla müzakerelerini ve anlaşmalarını sürdürüyordu. Bu durum, insanların bu girişimleri, siyasi çizgisine destek sağlama ve bazı liderlerinin, orduyla önceden mutabakata vardığı bir oldubittiyi dayatma çabası olarak görmesine neden oldu. Hatta ittifakın izlediği yolu değerlendirme ve özeleştiri girişimleri bile oldu. Bunlar, gerçeklerin ve olayların üzerine atlayarak, konumları ve tarihleri ​​karıştırarak, dikkat dağıtmak ve konuya odaklanmak amacıyla, kamuoyunu genellikle tartışma konuları ile ilgisi olmayan ayrıntılarla doldurarak, kamusal imajı aklamak, bireyleri ve kurumları kriminalize etmek için tasarlandı.

hrt
Sudan'da yerinden edilmiş insanlar için barınağa dönüştürülen bir okulda yemek hazırlayan Sudanlılar. (AFP)

Savaşın patlak vermesinin ardından uluslararası toplum, Sudan kriziyle başa çıkmadaki etkisizliğini gerekçelendirmek için, Sudanlı sivil güçler arasındaki birlik eksikliğine vurgu yaptı. Sudan'da çalışan Batılı diplomatların, Sudan'daki felaketle ilgili her konuda operasyonel yetersizliklerine ilişkin sorulara yanıt verirken en sevdikleri bahane, sivil cephede birlik eksikliği oldu. Ama biz biliyoruz ki siviller silah taşımazlar ve ateşkes anlaşmalarına uymakla ilgilenen taraflar da değildirler. Bu savaşın sivil tarafı, uluslararası toplumun savaşı durdurma çabalarına tamamen dolaylı bir taraf olduğundan, ateşkes tartışmalarının hiçbirine katılmaya davet edilmeyenler de onlardı.

Aslında Sudan'ın istikrarının ve uzun vadede barışın sürdürülebilirliğinin sağlanması açısından, siviller arasında yaşanması gereken siyasi süreç büyük önem taşıyor. Diğer yandan iki taraf (Sudan ordusu ve HDK) üzerindeki baskının etkinliğini engelleyen şey, uluslararası toplumun krizle nasıl başa çıkılacağı konusundaki birlik eksikliği, uluslararası ve bölgesel girişimlerin çokluğudur.

Sudan’daki bu ilkesiz çatışmanın ilerlemesi birçok hükümet programının aksamasına yol açtı. Ordunun iktidarı ele geçirme açgözlülüğüne de yol açan bu çekişme ve rekabet, sivillerin bölünmesine ve ayrışmasına sebep oldu.

ÖDBG, 27 Nisan'da savaşı durdurmak ve demokrasiyi yeniden tesis etmek için Sivil Cephe'nin kurulduğunu duyurdu. Çok sayıda taban örgütünü ve ulusal şahsiyeti kuruluş bildirisini imzalamaya çekmeyi başardı. Ancak cephe, doğuştan itibaren geçmişin hastalıklarından etkilenmişti. İstenmeyen sivil aktörler, kuruluş bildirisini imzaladıktan sonra bile Cephe'nin bildirisinin dışında tutuldu. Cephe, sivilleri birleştirmeyi amaçladığı kadar, başka bir yere çizilen bir çizginin arkasında, kör siyasi desteği harekete geçirmeyi amaçlamıyordu.

Ardından, Mayıs 2023'te Cephe, Sudan ordusunu HDK milisleriyle özdeşleştirmek amacıyla, düzmece tecavüz iddialarının yer aldığı bir açıklama yayınladı. Açıklamayı yazanlar, tarafsızlık iddiası amacıyla, ordununkine benzer bir dizi suç uydurmaktan başka bir şey yapmadı. Ancak bu uydurmanın açığa çıkması, Cephe sahiplerinin bariz siyasi önyargılarını ortaya çıkardı ve Sudan çevrelerinde yoğun bir kargaşaya neden oldu. Cephe, açıklamayı geri çekmeye ve birkaç gün sonra özür dilemeye zorlandı. Bu özür, Cephe'yi kuran bildiriyi imzalayan birçok kişi ve kuruluşun geri çekilmesini engelleyemedi. Bunlardan en sonuncusu, geçtiğimiz hafta çekilen Kuzey Hartum Direniş Komiteleri'ydi. Komite yaptığı açıklamada, bu çekilmenin komite üyeleri tarafından yapılan taban oylamasının bir sonucu olduğunu belirtti. Anlaşmazlığın gerçek sebebi ise ÖDBG temsilcisinin, Cephe tarafından görevlendirilen bir komite tarafından hazırlanan siyasi vizyon önerisinde, HDK'nin suçlarından bahsetmeme veya kınamama ısrarıydı. Eylül ayı ortasında Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa'da yapılan toplantı sonrasında ayrılıkların artmasının altında yatan sebep budur.

Girişimler ve kilit bir soru

Sudanlı sivilleri birleştirme girişimleri yaygın hale geldi. Afrika Birliği (AfB) ile Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi (IGAD), bu birliğin yaratılmasını çalışmalarının ana hedefi olarak belirledi. Eski Sudan Başbakanı Abdullah Hamduk da aynı ilkeyi benimsedi. Sudan'ın eski Washington Büyükelçisi Nureddin Sati ve bazı sivil toplum aktivistleri, aynı hedefe yönelik başka bir girişim başlattı. İnsani Diyalog Merkezi, Avrupa Birliği'nin (AB) desteğiyle diğerlerinden önce bir adım attı. Sivillerin birleşmesi için pek çok girişimde bulunuldu. Sivil Cephe’nin kuruluşundan bugüne kadar zamanının çoğunu aralarındaki koordinasyon toplantıları kapladı. Uluslararası toplum, savaşı durdurma çabalarının önceliği açısından, bu önemli hedefin başlı başına neye hizmet ettiğini merak etmeden, bir an bile durmadan bu girişimlere desteğini ve eleştirisini seferber etti.

Sivillerin birleşmesi için pek çok girişimde bulunuldu. Sivil Cephe’nin kuruluşundan bugüne kadar zamanının çoğunu aralarındaki koordinasyon toplantıları kapladı.

Sudan sivil siyasi cephesini birleştirme çabalarının karşı karşıya olduğu temel sorun platform değil içerik sorunudur. Soru şu: HDK ile ne yapacağız?

Geldiğimiz noktada Sudan ordusunun yanlış davranışlarına ilişkin sorunun çözüldüğünü görüyoruz. Sudan ordusunun siyasallaşma hastalığından mustarip olduğu konusunda geniş bir sivil mutabakat var. Sudan ordusunun, siyaset yapma, ekonomik faaliyetlerde bulunma ve siyasallaşmış unsurları saflarında tutma çemberinden çıkaracak kapsamlı bir reforma ihtiyacı var. Sudan ordusu, özellikle de karar alma mekanizmasının önemli yönlerini kontrol eden, devrik İslamcı rejimin unsurlarını ortadan kaldırmak zorunda. Ancak HDK konusu tartışılırken anlaşmazlık net bir şekilde kendini gösteriyor. Bazıları, faşist doğasına rağmen HDK'yi korumanın önemini savunuyor. Bu kusurlu mantık, Sudanlıların Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimîn) yönetimine karşı çıktığını ve onu devirene kadar ona karşı mücadele ettiklerini görmezden geliyor. Sudan halkının yaşama, insan onuru, kişisel güvenlik, hatta kişisel eşyalara ve evlere sahip olma hakkını daha önce ihlal eden ve halen de ihlal etmeye devam eden milislere ne demeli?

Nisan 2019'da Ömer el-Beşir rejimini devirerek zafer kazanan Sudan devrimi, HDK Komutanı Korgeneral Muhammed Hamdan Daklu (Hamideti) ve milislerine, geçmişin suçlarından arınmaları için en büyük fırsatı verdi. Aynı fırsat Sudanlı ordu liderlerine de verildi, ancak iki taraf da bu fırsatı değerlendiremedi.

scdfv
HDK güçleri, 29 Haziran 2019'da Hartum'un güneyindeki Mayo bölgesinde ordu destekli bir yürüyüş sırasında. (AP)

Sudan ordusu ve HDK, sivil yönetim kurma çabalarına karşı her türlü komployu gerçekleştirdi. Ardından 25 Ekim 2021 darbesinde hep birlikte saldırıp onu devirmek için ittifak kurdu. Bu savaş çıkınca HDK eski faşist yüzünü ortaya çıkardı. Uzun yıllardır Darfur'da, Kordofan'da ve Sudan'ın diğer bölgelerinde uyguladığı toplu katliamları, yağma ve tecavüzleri bu kez ulusal ölçekte yeniden gerçekleştirdi. Bazıları, 1956 yılında bağımsızlığını sağlayan devletin işlevsizliklerinden bahsetti. Ayrıca HDK’nin demokrasi ve sivil yönetim inşa etme çabaları hakkında alternatif bir hayali anlatı yaratarak, onun suçlarını haklı çıkarmak ve dikkati başka yöne çekmek istedi. Kuşkusuz demokrasiyi inşa etmek ve sivil yönetimi kurmak, Sudanlıları yerinden etmekle, evlerini yağmalamakla, başkentlerini yok etmekle veya Batı Darfur'daki Masalitlerin başına geldiği gibi, Sudan halkının bazı unsurlarına karşı etnik temizlik uygulamakla gerçekleşemez.

Sudan ordusu ve HDK, sivil yönetim kurma çabalarına karşı her türlü komployu gerçekleştirdi, ardından 25 Ekim 2021 darbesinde hep birlikte saldırıp onu devirmek için ittifak kurdu.

Bazıları HDK'nin kurumsal varlığını sürdürme arayışlarına o kadar daldı ki, milislerin ihlallerine dikkat çeken herkesi savaşı uzatmayı amaçlamakla; milislerin suçlarına dikkat çeken herkesi ordunun yanında yer almakla suçladı. Sanki diğer insanları karşı tarafın yanında yer almakla suçlayarak, siyasi önyargılarından uzaklaşmaya çalışıyorlardı. Müzakere ve çözüm yoluyla savaşı durdurmaya en yakın pozisyonların HDK tutumları olduğunu iddia ederek bu aldatmacayı savundular. Ancak milisler, geçen hafta el-Aylafun'a düzenlenen saldırıda olduğu gibi, önceden güvenli olan yeni bölgelere savaşın yayılmasını hızlandırdı. Bu esnada durumun nasıl olabileceği konusunda kendilerine kulak verebilecek kimseyle konuşmadılar. HDK, el-Ubeyd ve Zalingei şehirlerine yönelik vahşi saldırısını yineleyerek devam ettirdi. Tuti Adası sakinlerini, para karşılığında çıkış ve dönüş izni verecek noktaya kadar kuşatma altına aldılar. Şartlar gereği adayı terk etmek zorunda kalan vatandaşlar, evlerinden ve sivil tesislerinden çıktılar.

Gerilim sonrası

Missouri Üniversitesi'nde Tarih Bölümü’nden Prof. Dr. Abdullah Ali İbrahim, 8 Ekim'de ÖDBG'ye yazdığı ‘Savaşı durdurma çağrısı, önce savaşın ilerlemesini durdurmakla başlar’ başlıklı açık mektupta bu çelişkiye dikkat çekti. İbrahim yazısında şu ifadeleri kullandı:

“Gerilimin tırmanması savaşta bir dönüm noktasıdır. ÖDBG, tarafsız ve ‘savaşa hayır’ ilkesine bağlı kaldıkları sürece, savaş olmadan kendi yerlerinde durmakla görevlendirilmiştir. Savaşın duracağı yoktur. Çünkü savaş, memleketine dönmek için geçici olarak sığınılan bölgelerde de yayılmaktadır. Bu yerinden edilmiş insanlar, savaşı durdurma savunucusunun elindeki bir emanettir. Hiç kimse, savaş karşısında ‘evet’ diyenlere, Sudan halkına duyduğu şefkat yüzünden onun gibi ‘hayır’ diyememiştir. Bu savaşta masumların ne erkek ne de dişi devesi var. İktidar hırsına yenik düşmüş iki generalin kurbanı oldukları bir savaşa katlanıyorlar. Eğer ‘Savaşa Hayır’ güçleri mevcut olsaydı, Kuzey Kordofan Eyaleti’ndeki Umm Ruvaba şehri, belki de HDK'nin ellerinden veya onun yüzünden başına gelenlerden kurtulmuş olacaktı. 14 Eylül'de ordunun şehirden çekilmesinin ardından HDK, kontrolünü genişletmek için geri döndü. Kaynaklar, HDK'nin geri dönmesinin ardından kentte tam bir kaos, yağma ve terörizm yaşandığını, kentin güney pazarındaki dükkanların çoğunun yıkılıp yağmalandığını, ayrıca bazı vatandaşların tutuklandığını söyledi.

Kaynaklar, marketlerin kapatıldığını ve vatandaşların çoğunun saldırıya uğrama korkusuyla evde kaldığını belirtirken, HDK ise işlerine dönmeleri, klinik ve marketler açmaları yönünde çağrıda bulundu. Ordunun savaşmadan ve gönüllü olarak terk ettiği bir kentte, savaşın sona ermesini isteyenlerin, HDK ile kent arasında açılan müzakere alanını, savaşın ilerlemesini önlemek için değerlendiremedikleri açıktır.

Bazıları HDK'nin kurumsal varlığını sürdürme arayışlarına o kadar daldı ki, milislerin ihlallerine dikkat çeken herkesi savaşı uzatmayı amaçlamakla; milislerin suçlarına dikkat çeken herkesi ordunun yanında yer almakla suçladılar.

Siyaset bilimci Hannah Arendt, ‘Totalitarizmin Kaynakları’ (The Origins of Totalitarianism) adlı kitabında, yalanlarıyla gerçeği bağdaştırarak güç kazanmaya çalışan liderlerin propagandalarından ve gerçeklerin aşırı derecede küçümsenmesinden bahsediyor. Çünkü onların yaklaşımlarındaki hakikat, tamamen onu uydurabilecek insanın gücüne bağlıdır. Belki de Sudan siyasetinin liderlerinin hatırlamaları gereken şey, birlik arayışlarının yeni bir totalitarizm üretme veya buna izin verme hedefi değil, totalitarizmi yenme hedefi olduğudur. Faşizm, onu görmezden gelen ya da geçici olarak ondan faydalanmaya çalışan başkalarının gübresiyle büyüyor.

Yanlış yaparak insan haklarına hizmet edilemez ve adalet, adaletsizlikle sağlanamaz. Şu sorunun cevabı üzerinde anlaşmaya varılabilir: “Faşiste ne yapacağız?”. Bu, Sudan'da adalet, demokrasi ve istikrar devletinin nasıl kurulacağı konusunda anlaşmaya varmanın ilk adımıdır.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Vefik Safa yetkilerinin azaltılmasının ardından Hizbullah'tan istifa etti

Vefik Safa (AP)
Vefik Safa (AP)
TT

Vefik Safa yetkilerinin azaltılmasının ardından Hizbullah'tan istifa etti

Vefik Safa (AP)
Vefik Safa (AP)

Hizbullah'ın "Koordinasyon ve İrtibat Birimi" başkanı Vefik Safa istifasını sundu. Bu, partinin iki genel sekreterinin ve üst düzey askeri liderlerinin öldürüldüğü İsrail'in sert saldırılarının ardından yapısını yeniden kurmaya çalışan parti liderliği için bir ilk oldu.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre konuyla ilgili bilgili kaynaklar, Hizbullah liderliğinin bugün üst düzey güvenlik yetkilisi Vefik Safa'nın istifasını kabul ettiğini bildirdi.

Lübnan güvenlik kurumlarıyla irtibattan sorumlu olan Safa, Ekim 2014'te İsrail'in düzenlediği bir suikast girişiminden sağ kurtulmuştu.

Vefik Safa, Hizbullah'ın siyasi danışmanı Hüseyin Halil ile birlikte (Reuters)Vefik Safa, Hizbullah'ın siyasi danışmanı Hüseyin Halil ile birlikte (Reuters)

İstifa, partinin Safa'nın yetkilerini azaltmasının ardından geldi. Bu durum, geçen yılın sonlarında başlayan ve bazı isimlerin görevden alınması ve yerlerine yeni isimlerin atanmasıyla sonuçlanan yapısal değişiklikle eş zamanlı olarak gerçekleşti.

Safa'nın halefinin kimliği konusunda çelişkili haberler ortaya çıktı, ancak kaynaklar partinin bazı gruplar için daha az kışkırtıcı ve devlet ve yabancı güçlerle ilişkilerinde farklı bir üslup benimseyecek bir isim aradığı konusunda hemfikirdi. Potansiyel halefler olarak adı geçen en öne çıkan isimler arasında Hüseyin Barada, Hüseyin Abdullah ve Muhammed Muhanna yer alıyordu.

Geçtiğimiz eylül ayında Beyrut sahil şeridindeki Raouche bölgesinde Hizbullah destekçileri, Nasrallah ve Safiyuddin'in suikastlarını anmak için bir araya geldi (AP)Geçtiğimiz eylül ayında Beyrut sahil şeridindeki Raouche bölgesinde Hizbullah destekçileri, Nasrallah ve Safiyuddin'in suikastlarını anmak için bir araya geldi (AP)

Safa'nın son görünümü, Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah'ın suikastının yıldönümü olan 25 Eylül'de Raouche Kayası'nda, Başbakan Nevvaf Selam'a hakaretler yağdıran parti destekçilerinden bazılarıyla birlikte gerçekleşti.


Gazze anlaşması: Arabulucuların Hamas’ın silah sorununu çözmek için sınırlı seçenekleri

Gazze şehrindeki Hamas üyeleri (AFP)
Gazze şehrindeki Hamas üyeleri (AFP)
TT

Gazze anlaşması: Arabulucuların Hamas’ın silah sorununu çözmek için sınırlı seçenekleri

Gazze şehrindeki Hamas üyeleri (AFP)
Gazze şehrindeki Hamas üyeleri (AFP)

Gazze anlaşmasının ikinci aşamasının 10 gün önce başlamasının ardından İsrail’in taleplerinin başında ‘Hamas’ın silahsızlandırılması’ yer alıyor. Ancak bu talebin nasıl hayata geçirileceğine dair belirsizlik sürerken, Hamas’ın Filistin devleti kurulmadan silahlarını teslim etmeye sıcak bakmaması süreci çıkmaza sokuyor.

Şarku’l Avsat’a konuşan uzmanlar, bu düğümün arabulucuları son derece sınırlı seçeneklerle karşı karşıya bıraktığını belirtiyor. Buna göre, ya silahların tamamen tasfiyesi ya da dondurulması yönünde bir formül bulunması ve Hamas’ın buna ikna edilmesi ya da harekete baskı uygulanması gerekiyor. Uzmanlar, bu başlığın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu başta olmak üzere İsrail iç siyasetinde seçim amaçlı bir baskı aracı olarak giderek daha fazla kullanılacağına dikkat çekiyor.

İsrailli muhalif lider Benny Gantz dün X platformu üzerinden yaptığı paylaşımda, ‘Hamas’ın silahsızlandırılması’ çağrısında bulundu.

İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz ise çarşamba günü yaptığı açıklamada, “Hamas silah bırakmayı kabul etmezse İsrail bu yapıyı tasfiye edecek” dedi. Netanyahu da salı günü ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile yaptığı görüşmenin ardından, ‘Gazze Şeridi’nin yeniden imarına yönelik herhangi bir adımdan önce Hamas’ın silahsızlandırılmasının vazgeçilmez bir şart olduğu’ konusunda ısrarcı olduğunu vurguladı.

Strateji uzmanı Tuğgeneral Semir Ragıb, arabulucuların seçeneklerinin sınırlı olduğunu ve önlerinde ya uzlaşı sağlamak ya da baskı uygulamak dışında bir yol kalmadığını ifade etti. Ragıb, silahsızlandırma talebinin İsrail, Washington, Avrupa Birliği (AB) ve bağışçı ülkeler tarafından defalarca dile getirildiğini ve artık savaşın durdurulması ile yeniden imarın önüne konulan temel engellerden biri haline geldiğini söyledi.

Ragıb’a göre Netanyahu ve benzer siyasi aktörler silahsızlandırma dosyasını seçimlerde kullanacak ve anlaşmayı her an sabote edebilecekler. Özellikle ikinci aşama çok sayıda mayın barındırıyor ve Netanyahu, özellikle çekilmeyle ilgili başlıklara yaklaşmak istemiyor.

 Gazze şehrinin Şeyh Rıdvan mahallesinde yıkılmış binaların enkazı arasında ilerleyen Filistinliler (AFP)Gazze şehrinin Şeyh Rıdvan mahallesinde yıkılmış binaların enkazı arasında ilerleyen Filistinliler (AFP)

Askeri strateji uzmanı Tümgeneral Semir Ferec, mevcut seçeneklerin giderek daraldığını belirterek, silahların tamamen tasfiye edilmesinden ziyade dondurulması yönündeki bir seçeneğin daha olası olduğunu ifade etti. Ferec, Hamas’ın elindeki silahların füze ya da insansız hava aracı (İHA) niteliğinde olmadığını ve bu nedenle teslim edilebileceğini söyledi. ABD ve İsrail’in silah maddesinin uygulanmasında ısrarcı olduğunu kaydeden Ferec, bunun İsrail’in geri çekilmesiyle eş zamanlı gerçekleşmesi ve yeni bir savaşın önüne geçecek garantilerin sunulması gerektiğini vurguladı.

Öte yandan Reuters’a konuşan Hamas kaynakları, çarşamba günü yaptıkları açıklamada, hareketin silahsızlanma konusunu diğer Filistinli gruplarla görüşmeyi kabul ettiğini, ancak Washington ya da bölgesel arabulucuların kendilerine silahsızlandırmaya dair ayrıntılı ve somut bir teklif sunmadığını belirtti.

İsrail’in Kanal 13 televizyonu, geçtiğimiz ocak ayının sonunda, ABD’nin Hamas’a silahlarını çok uluslu bir güce teslim etmesi için birkaç haftalık süre tanıyan bir belge hazırladığını bildirmişti. Habere göre, bu sürede uyum sağlanmaması halinde İsrail’e ‘dilediği gibi hareket etme’ konusunda yeşil ışık yakılacak.

Ferec, Hamas’ın manevra alanının son derece sınırlı olduğuna dikkat çekerek, özellikle Mısır, Katar ve Türkiye başta olmak üzere arabulucularla hızlı bir uzlaşıya varması gerektiğini, zira İsrail’in şu aşamada en büyük engeli bu dosya üzerinden yarattığını ifade etti.

Ragıb ise Hamas’ın önünde, Trump planı ve silahsızlanma maddesini uygulamaktan başka bir seçenek bulunmadığını savundu. Ragıb, bu sürecin uzatılmaması ya da dolaylı yollardan aşılmaya çalışılmaması gerektiğini, ‘çünkü kaybedilen her günün ateşkes anlaşması için bir tehdit anlamına geldiğini’ dile getirdi.

Ragıb, Gazze’de polis güçlerinin önümüzdeki günler ya da haftalar içinde konuşlandırılacağını, istikrar gücünün de devreye girebileceğini belirterek, bu aşamadan sonra manevra alanının daha da daralacağına dikkat çekti.


Kürdistan rüyası kritik bir dönüm noktasında: Dış güçlerin ihaneti mi, yoksa bir yanılsamanın sonu mu?

Almanya’nın Frankfurt kentinde Suriyeli Kürtlerle dayanışma için düzenlenen gösteriye katılan bir Kürt protestocu (DPA)
Almanya’nın Frankfurt kentinde Suriyeli Kürtlerle dayanışma için düzenlenen gösteriye katılan bir Kürt protestocu (DPA)
TT

Kürdistan rüyası kritik bir dönüm noktasında: Dış güçlerin ihaneti mi, yoksa bir yanılsamanın sonu mu?

Almanya’nın Frankfurt kentinde Suriyeli Kürtlerle dayanışma için düzenlenen gösteriye katılan bir Kürt protestocu (DPA)
Almanya’nın Frankfurt kentinde Suriyeli Kürtlerle dayanışma için düzenlenen gösteriye katılan bir Kürt protestocu (DPA)

“Kürtlerin dağlar dışında dostu yoktur” ifadesi boşuna söylenmiş bir söz değil. Bu söz, Kürtlerin Osmanlı döneminden modern ulus devletlere (Türkiye, İran, Irak ve Suriye) kadar yüzyıllar boyunca sığındıkları dağlık bölgelerin hikâyesini anlatıyor. Bu, Kürtlerin defalarca karşılaştıkları bir senaryo; jeopolitik çıkarları değiştiğinde dış güçler onları terk etmeden önce koruma veya özerklik vaatleri verir.

Rojava projesinin kuzeydoğu Suriye’de çöküşüyle birlikte, bölgesel destekli Türkiye etkisinin Kürdistan hayalini sona erdirip erdirmediği sorusu gündemde.

Suriye’deki bu dönüşümü, bölgedeki son olayları anlamak için tarihsel bir bağlamda okumak gerekiyor.

Geçtiğimiz yıl mart ayında, Kürdistan’ın dört bölgesini temsil eden yetkililer, Diyarbakır’da buluştu. Toplantıda, ‘kolektif hafızada tarihsel baskılar ve Kürt devleti hayalleri’ gündeme geldi. 2025 yılı, Kürt hareketi için umut verici bir dönem olarak görülüyordu: Güney Kürdistan (Kuzey Irak) özerk yönetiminde istikrarlıydı; Kuzey Kürdistan (Güneydoğu Türkiye) ise Abdullah Öcalan’ın PKK ile Ankara arasındaki çatışmayı sona erdirmeye yönelik girişimini, Türkiye Kürtlerinin tüm haklarının tanınması açısından bir dönüm noktası olarak bekliyordu. Bu etkiyle Batı Kürdistan (Kuzey Suriye) da Beşşar Esed rejiminin çökmesini fırsat bilip kendi projesini ilerletmeyi umut ediyordu. Öte yandan Doğu Kürdistan (Kuzeybatı İran) hâlâ yakın vadede bir perspektife sahip değildi.

Türkiye’nin güneydoğusundaki Kürtler, 27 Şubat 2025'te PKK lideri Abdullah Öcalan’ın PKK’nın feshedilmesi çağrısının ardından, Öcalan’ın serbest bırakılmasını talep eden bir gösteri düzenledi. (AP)Türkiye’nin güneydoğusundaki Kürtler, 27 Şubat 2025'te PKK lideri Abdullah Öcalan’ın PKK’nın feshedilmesi çağrısının ardından, Öcalan’ın serbest bırakılmasını talep eden bir gösteri düzenledi. (AP)

Bu tartışmalara katılanlar arasında oluşan büyük umutlar, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi (KDSÖY) bölgesinin kaybedilmesiyle yerini hayal kırıklığına bıraktı. Suriye Kürtleri artık bir yandan Türkiye tehdidi, diğer yandan Ankara’nın müttefiki durumundaki Şam yönetimi arasında sıkışma riskiyle karşı karşıya.

İran’da devam eden gösteriler ise hem fırsatlar hem de zorluklar sunuyor. İran Kürt güçleri, örneğin İran Kürdistan Demokrat Partisi (KDPİ), onlarca yıldır bu anı bekliyor; geçmişte İran Şahı ve İslam Devrimi rejimiyle çatışmalar yaşamışlardı. İran ve Türkiye’den Kürt milisler, İran-Irak sınırındaki Zagros Dağları’nın bir parçası olan Kandil Dağı’na sığınıyor. Burası hem Türk hava kuvvetleri hem de İran topçusu tarafından düzenli olarak bombardımana uğrayan engebeli bir bölge. Son dönemde İran insansız hava araçları (İHA) da Kandil Dağı üzerinde devriye yapmaya başladı.

Türkiye-İran kesişimi ve Kürt-Kürt rekabeti

Türkiye, sadece İsrail ve nükleer dosya üzerinden değil, kendi ulusal güvenliği açısından en büyük tehdit olarak gördüğü Kürtler konusunda da Tahran ile çıkarlarının kesiştiği bir alan bulmaya çalışıyor. Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre Türk istihbaratı, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nu (DMO), Kürt milislerin Kandil Dağı’ndan İran içine geçerek gösterilerden faydalanmayı denediği konusunda uyardı. Bu koşullar altında, sınırlı savaş kapasitesi ve dış güçlerden güvenilir bir destek olmaması nedeniyle Kürt milisler iki öncelikle hareket ediyor: Kuzey Suriye’de tamamen sona ermeyen bir tehdit ve Kuzeybatı İran’da henüz netleşmemiş bir fırsat.

Bu yeni dinamik, tarih boyunca tehlike karşısında bir araya gelmeye alışkın olan Kürt hareketinde kaygı yaratıyor. Suriye hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında bir çatışma olasılığının zirveye ulaştığı dönemde, Türkiye’de bir Kürt lider “Zor zamanlardan geçiyoruz” derken, Irak’taki bir Kürt lider, “Ulusal Kürt birliğinin ortaya çıkması bizim kurtuluşumuz olacak” ifadesini kullandı.

Kürt lider Mesud Barzani, geçtiğimiz cumartesi günü Erbil vilayetinin Pirmam (Masif Selahaddin) şehrinde ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile yaptığı görüşmede (Kürdistan Demokrat Partisi – KDP)Kürt lider Mesud Barzani, geçtiğimiz cumartesi günü Erbil vilayetinin Pirmam (Masif Selahaddin) şehrinde ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile yaptığı görüşmede (Kürdistan Demokrat Partisi – KDP)

Bugünkü gelişmeleri anlamak için Kürt hareketinin modern tarihine dair bir okuma yapmak gerekiyor. Burada gölgesini en çok hissettiren dinamik, Abdullah Öcalan ile Mesud Barzani arasındaki tarihsel rekabet. Bu rekabetin doğası, Recep Tayyip Erdoğan’ın 2003’te Kürt sahnesinin önüne geçmesiyle değişti. Öcalan’ın barış girişimi ve mart ayında Diyarbakır’da Barzani temsilcisinin Öcalan’ın serbest bırakılması çağrısında bulunması gibi dolaylı uzlaşma adımlarına rağmen, bu iki tarihî liderlik arasındaki ilişki hâlâ doğrudan ve istikrarlı bir çizgiye oturmuş değil. SDG lideri Mazlum Abdi, örgütlenme ve saha yönetiminde yetkinliğini kanıtladı, ancak henüz Kürtlerin tarihî liderlik düzeyine ulaşacak bir meşruiyete sahip değil. Bu nedenle, Rojava’nın kaderinin kritik dönemeçlerinde, özellikle Beşşar Esed rejiminin düşüşü sonrası hem Barzani hem de Öcalan, Abdi’yi kendi taraflarına çekmeye veya karar sürecini etkilemeye çalıştı.

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi ile görüştü. (Mazlum Abdi’nin X hesabı)ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi ile görüştü. (Mazlum Abdi’nin X hesabı)

Abdullah Öcalan, PKK ile Türkiye hükümeti arasındaki barış sürecini, Suriye hükümeti ile SDG arasında bir uzlaşmayı kolaylaştırma önerisi üzerinden yürütmeye çalıştı. Bu süreçte Mesud Barzani devreye girdi; Ocak 2025’te Mazlum Abdi’yi Erbil’e davet ederek, Şam ile iletişim kanalları açmasını ve Türkiye sınırlarını güvence altına almasını tavsiye etti. Bu yaklaşım, 10 Mart’ta Ahmed eş-Şera ile Abdi arasında sağlanan anlaşmada sonuç buldu. Barzani son dönemde PKK milislerinin Suriye’den çekilmesini, çözüm sürecini kolaylaştıracak bir adım olarak önerdi; Öcalan ise Abdi’yi Suriye’nin resmi güçleriyle bütünleşmeye ikna edebileceğini savunuyor. Erdoğan hükümeti, PKK’nın Şera-Abdi anlaşmasını engellediğini vurgulayarak bu farklılığı siyasi avantaj olarak kullandı. Bu durum, Suriye Kürtleri arasında Öcalan’ın kaderiyle kendi meselelerinin bağlanmasına yönelik hoşnutsuzluğu artırdı; aynı zamanda Barzani, Amerikalıların SDG ile yürüttüğü müzakerelerde merkezi bir rol üstlendi. Tüm bu tehdit ve gerilimlere rağmen, Şera hükümeti ile SDG arasında açık bir savaş olasılığı sınırlı kaldı. Bunun başlıca nedenleri, Öcalan’ın barış girişimiyle Türkiye istihbaratı ile SDG arasında doğrudan ve daha önce benzeri görülmemiş iletişim kanalları açılması ve hem Türk hükümeti hem de PKK’nın, böyle bir savaşın Türkiye içindeki sonuçlarını iyi hesaplaması oldu.

Diyarbakır’da Kürtler, Suriye güçlerinin ülkenin kuzeydoğusundaki Kürt bölgelerine girmesini protesto etti. (AFP)Diyarbakır’da Kürtler, Suriye güçlerinin ülkenin kuzeydoğusundaki Kürt bölgelerine girmesini protesto etti. (AFP)

Öcalan ile Türk hükümeti arasındaki müzakerelerde kilit rol oynayan Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nin (DEM Parti) Dış İlişkiler Komisyonu Eş Sözcüsü Ebru Günay, geçen yılın sonunda Halep’teki Kürt mahallelerine yönelik saldırıları ‘uluslararası bir komplo’ olarak nitelendirdi. Günay, saldırıların Şera hükümeti ile İsrail arasında Paris’te imzalanan anlaşmanın hemen ardından gerçekleştiğini vurguladı. Günay, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ‘Şam İçişleri Bakanı gibi davrandığını’ ve Şera hükümetine büyük miktarda Türk zırhlı araç ve piyade tüfeği sevk edildiğini belirtti. Kuzeydoğu Suriye’de yaşananların Türkiye’deki barış sürecine etkisini de değerlendiren Günay, bunun ‘derin bir güvensizlik ortamı yarattığını ve bu sürecin Kürtlerin Türkiye içindeki siyasi konumunu da ellerinden alarak sonuçlanacağı algısını güçlendirdiğini’ ifade etti. Buna karşın Günay, Öcalan’ın barış girişiminin hâlâ aktif olduğunu ve Türk hükümetinin bu çerçevede çabalarını sürdürdüğünü vurguladı. Ancak ‘meclisteki işleyişin aksak veya yavaş olduğunu’ belirterek, PKK’nın tasfiyesi ve kalıcı barış koşullarının ancak ‘kararlı yasal düzenlemelerle’ mümkün olabileceğini söyledi.

2 Şubat 2026’da hükümet güçlerinin girdiği Suriye’nin Haseke kentinde bir Kürt milis (AFP)2 Şubat 2026’da hükümet güçlerinin girdiği Suriye’nin Haseke kentinde bir Kürt milis (AFP)

Sözler ve terk edilişlerle dolu bir tarih

Gerçekten de Kürtlerin özgürlük hayalleri zaman zaman şekilleniyor, ancak uzun sürmüyor. Özellikle üç yıl arayla yaşanan iki önemli tarih bu durumu gösteriyor: 1920’deki Sevr Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü sonrasında bağımsız bir Kürdistan vaadi verirken; 1923’teki Lozan Antlaşması, Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını görmezden gelerek modern Türkiye’nin sınırlarını pekiştirdi. 1946 yılında Kuzeybatı İran’da kurulan Kürt Mahabad Cumhuriyeti ise yalnızca 11 ay ayakta kalabildi. Moskova ile Tahran arasında sağlanan bir uzlaşma, Sovyet ordusunun Kuzeybatı İran’dan çekilmesine yol açtı.

Bunu takiben Kürtler için sürekli bir mücadele ve defalarca terk edilme döngüsü başladı. Soğuk Savaş’ın zirvesinde, 1975’teki Cezayir Anlaşması, ABD, İsrail ve İran’ın Irak Kürt ayaklanmasını desteklemeyi aniden bırakmasıyla sonuçlandı; karşılığında Bağdat, Şattü’l Arap’ın ortasını sınır olarak kabul etti. Bu adım, İran Şahı’nın Irak Kürtlerine desteğini çekmesine ve onları Saddam Hüseyin rejiminin insafına bırakmasına yol açtı.

 Kamışlı’da Abdullah Öcalan’ın resmini tutan SDG destekçilerinin çizildiği bir duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)Kamışlı’da Abdullah Öcalan’ın resmini tutan SDG destekçilerinin çizildiği bir duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)

Üniversite öğrencisiyken Marksist eğilimler taşıyan Öcalan, 1978’de PKK’yı kurdu. 1980’deki darbenin ardından Suriye’ye sığındı. Bu sırada Mesud Barzani, 1979’da Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) liderliğini devralmıştı. 1991 baharında Washington, Kürtleri Saddam Hüseyin rejimini devirmeye teşvik etti, ancak Irak sınırında konuşlanan ABD güçleri Kürtlerin kitlesel katliamlarını durdurmak için müdahale etmedi. Bu durum, Kürtler arasında Washington’a duyulan güvensizliğin başlangıcı oldu. 2017’de yapılan Kürdistan Bölgesi referandumu, Bağdat yönetiminin İran desteğiyle başlattığı askeri operasyonla etkisiz hale getirildi ve Mesud Barzani yönetimden uzaklaştırıldı. Öcalan ise Soğuk Savaş sonrası stratejik değerini kaybetti ve Hafız Esed rejiminin ekonomik zayıflığı, onu daha savunmasız bıraktı. 1998’de Ankara ile Şam arasında imzalanan Adana Anlaşması’nın ardından Suriye hükümeti PKK ile ilişkilerini kesti ve Türkiye’nin askeri tehditleri üzerine Öcalan’ı Suriye’den sınır dışı etti. Büyük başkentler Öcalan’a sığınma kapılarını kapatırken, Washington Irak ve Balkanlarla meşguldü; ABD’nin sessizliği Öcalan’ın 1999’da Kenya’da tutuklanmasına yol açan dolaylı bir onay anlamına geldi.

2 Şubat 2026’da Suriye güçleri şehre girerken Haseke’nin dış mahallelerinde nöbet tutan iki SDG mensubu (AP)2 Şubat 2026’da Suriye güçleri şehre girerken Haseke’nin dış mahallelerinde nöbet tutan iki SDG mensubu (AP)

Rojava rüyasının sonu

KDSÖY 10 yılı aşkın süre varlığını sürdürdü; geçici bir anayasa ve federasyon modeli benimsedi. Bu süre, Mahabad Cumhuriyeti’nin yalnızca 11 ay sürebilmesiyle kıyaslandığında oldukça uzun. SDG, Kürt mücadelesinin deneyimlerinden dersler çıkardı: kurumlar inşa etti, DEAŞ’a karşı savaştı ve uluslararası meşruiyet kazanmaya çalıştı. Ancak, karşılaştığı engel hâlâ aynıydı. Bu bir başarısızlık değil; Ortadoğu’nun yapısal gerçeği bu: hükümet dışı silahlı projeler, yalnızca büyük güçlerin temel çıkarlarıyla sürekli uyum sağladığında sürdürülebilir. SDG bu aşamaya ulaşamadı; çünkü özerklik, egemenlik olmadan yalnızca geçici bir durum.

Bu dönüşüm, romantik askeri yaklaşımlardan uzak, siyasi direnişe odaklanan bir gerçekçilik aşamasını temsil ediyor. SDG projesinin stratejik belirsizliği sona erdi: fiilen sağlanan özerklik ve dış koruma artık geçerli değil. Halkın kendi kaderini tayin hakkı, geri dönülmez haklar güvence altına alınmadan hayal olmaktan öteye gidemez. Bu durum, güç dengesini Şera hükümeti lehine ciddi şekilde değiştirdi. Anlaşma, yarı-federal yapıyı sona erdiriyor, kültürel varlığı ve yerel nüfuz hedeflerini düşürüyor. Cumhurbaşkanı Şera’nın çıkardığı kararname ile Kürtlerin bazı haklara kavuşması tarihî bir adım olsa da bu adım, Araplar ve Kürtler arasında Suriye’de yeni bir tarih sayfası açmak yerine daha çok Amerikalıları memnun etmeye yönelik görünüyor.

Son gelişmeler, Rojava projesi açısından en büyük darbe değil. Projenin ilk kaybı, 2018’de Türkiye’nin Afrin’deki Kürt çoğunluklu sınır bölgesine yönelik askeri operasyonuyla yaşandı. İkinci kırılma noktası ise 2019’da Türkiye’nin Tel Abyad ve Resulayn gibi sınır şehirlerini ele geçirdiği operasyon oldu. Bu hamle, KDSÖY’nin önceden birbirine bağlı sınır bölgelerini parçaladı.

PKK lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısına yanıt olarak 11 Temmuz 2025’te Kandil Dağı’nda düzenlenen silah bırakma töreninden (AFP)PKK lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısına yanıt olarak 11 Temmuz 2025’te Kandil Dağı’nda düzenlenen silah bırakma töreninden (AFP)

Son bölüm

Son dönüşüm en öngörülebilir olan oldu. SDG’nin Deyrizor ve Rakka’daki demografik ağırlığı ve coğrafi kontrolü abartılmıştı; kabilelerin sadakatlerini değiştirmesiyle bu rol sona erdi. Bu nedenle, ABD’nin çekilmesi dramatik bir etki yaratmadı; durum, Haseke’deki son cephede daha kritik olabilirdi. 2018’in mayıs ayında Trump’ın Suriye’den ani çekilme kararı sonrası, SDG Moskova’ya yöneldi. Washington’daki bürokratlar çekilme kararından geri adım atsa da Pentagon SDG’ye Moskova ile yakınlaşmalarının ABD desteğinin bırakılması anlamına geleceğini bildirdi. O dönemde, Washington’ın SDG’den tamamen vazgeçme fikri olgunlaşmamıştı; ancak Esed rejiminin çöküşü süreci hızlandırdı.

Irak’ın işgali ve DEAŞ’ın yükselişi, Irak Kürtlerinin özerklik kazanma fırsatlarını artırdı. Ancak 2017’deki Kürdistan referandumu karşısında ABD’nin sessizliği, başarılı olma ihtimalini sona erdirirken, Irak’taki Amerikan rolünü ve Saddam rejiminin düşüşünden sonra Kürtlerin elde ettiği kazanımları zedelemedi. Suriye deneyimi ise farklıydı: ABD, Suriye’de aktif bir rol üstlenmek istemedi. Amerikalılar, Kürtleri DEAŞ ile mücadele ve Moskova’nın Suriye’de kontrolü ele geçirmesini engellemek için kullandı; DEAŞ tehdidi sona erip Rusya çekilince, Washington açısından Kürtlerin rolü de tamamlandı.

Amerikalılar, şiddetin patlak vermemesi ve Haseke’ye yaklaşılmaması koşuluyla yeşil ışık yaktı; Moskova ise Kamışlı’daki üssünü tamamen boşalttı. Mazlum Abdi mesajı anladı.

Suriye’deki bir Kürt yetkili Şarku’l Avsat’a verdiği demeçte, Amerikalıların tutumundaki değişimin, Şeyh Maksud mahallesi savaşında Beyaz Saray’ın kararını netleştirmesiyle başladığını belirtti. Yabancı devlet koruması, özellikle Amerikan hava desteği çekildiğinde, Kürtler savunmasız hale geliyor. Tarihsel olarak Kürt hareketleri, rejimlerin çöküşünde devrimci anlar ve devletlerin otoritesini yeniden tesisinde hayatta kalma anları arasında gidip geliyor. Suriye’deki bu anlaşma, Kürtlerin varoluş mücadelesinden, hayatta kalma safhasına geçişini işaret ediyor; hedefler yok olmuyor, sadece istikrar dönemine giriyor.