Hizbullah'ın Beyrut saldırısının üzerinden 40 yıl geçti… Nöbet tutan askerin intihar bombacısı hakkında hatırladığı şuydu: “Bana baktı ve gülümsedi”

Hizbullah’ın Beyrut'taki ABD Deniz Kuvvetleri karargâhına düzenlediği bombalı saldırının üzerinden kırk yıl geçti.

Al Majalla / Ajanslar
Al Majalla / Ajanslar
TT

Hizbullah'ın Beyrut saldırısının üzerinden 40 yıl geçti… Nöbet tutan askerin intihar bombacısı hakkında hatırladığı şuydu: “Bana baktı ve gülümsedi”

Al Majalla / Ajanslar
Al Majalla / Ajanslar

Sami Moubayed

23 Ekim, Hizbullah'ın Beyrut'taki ABD Deniz Kuvvetleri karargâhına düzenlediği bombalı saldırının 40’ıncı yıl dönümü...

Hizbullah'ın Beyrut'taki ABD Deniz Kuvvetleri karargâhına düzenlediği bombalı saldırının 40’ıncı yıldönümü, Hizbullah ile İsrail arasında gerilimin tırmandığı ve Gazze'nin bombalandığı döneme denk geliyor. ABD Ordusu, Hizbullah'a baskı yapmak ve İsrail ordusunun Gazze'ye karadan müdahale etmesi halinde Hizbullah'ın İsrail'in kuzeyine saldırmaması için Akdeniz'de Lübnan açıklarına devasa donanma gemileri konuşlandırdı.

Bu tarih, Hizbullah ile İsrail arasında gerilimin arttığı ve Gazze'nin bombalandığı döneme denk geliyor. ABD Ordusu, Hizbullah'a baskı yapmak ve İsrail ordusunun Gazze'ye karadan müdahale etmesi halinde Hizbullah'ın İsrail'in kuzeyine saldırmaması için Akdeniz'de Lübnan açıklarına devasa donanma gemileri konuşlandırdı.

23 Ekim 1983 tarihinde 241 ABD deniz piyadesinin ölümüne yol açan bu eylem, 11 Eylül 2001'e kadar ABD’lilere yönelik en ölümcül terör saldırısıydı. Nitekim bugüne kadar El Kaide dışında hiçbir terör örgütü o saldırıdakinden daha fazla asker öldürmedi.

Lübnan'da çok uluslu Amerikan-Fransız barışı koruma gücünün bir parçası olarak konuşlandırılan ABD kuvvetlerinin öldürülmesi kırk yıl önce gerçekleşmiş olmasına rağmen, bu İran'ın vekil gücünün oluşturduğu tehlikenin sürekli bir hatırlatıcısı olarak ön plana çıkıyor. Hizbullah'ın ABD’lileri en son hedef aldığı yıl, örgütün Suudi Arabistan'ın Dahran kentinde 19 ABD Hava Kuvvetleri mensubunun ölümüne yol açan el-Huber Kuleleri saldırısını gerçekleştirdiği 1996’ydı…

“Bana baktı ve gülümsedi…”

Lübnan'daki çokuluslu güçler karargâhındaki nöbetçi askerin, 23 Ekim 1983'te patlayıcı yüklü sarı Mercedes kamyonunu binaya sürerek 241 ABD deniz piyadesini öldüren intihar bombacısıyla ilgili hatırladığı tek şey buydu. Çok sayıda ABD askerinin öldüğü saldırıda 28 kişi ağır yaralandı ve bunlardan 13'ü birkaç gün içinde yaşamını yitirdi. On dakika sonra ikinci bir intihar bombacısı, Fransız kuvvetlerinin Remle el-Beyda bölgesindeki karargahına benzer bir saldırı düzenleyerek 58 Fransız askerini öldürdü.

ABD Deniz Kuvvetleri karargahına yapılan saldırı Lübnan iç savaşında önemli bir dönüm noktasıydı. Dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan bunu ‘aşağılık bir davranış’ olarak nitelendirirken, Fransız mevkidaşı François Mitterrand bombalanan alanı ziyaret etmek için Beyrut'a gitti. ABD Başkan Yardımcısı George Herbert Walker Bush, 26 Ekim 1983'te Lübnan'ın başkentine gelerek şunu söyledi: “Teröristler bizi korkutamayacak.”

ABD Deniz piyadeleri, İsrail'in Haziran ve Eylül 1982 arasında Lübnan'ı işgal etmesinden kısa bir süre sonra Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Başkanı Yaser Arafat'ın isteği üzerine Filistin birliklerinin Batı Beyrut'tan çekilmesini denetlemek için çokuluslu güçlerin parçası olarak Lübnan'a gelmişlerdi. Arafat, İsraillilerin Lübnan başkentinden geriye kalan bölgeyi işgal etmesini yalnızca ABD korumasının engelleyebileceğini düşünüyordu. Zira İsrail, FKÖ ile İsrail’i birbirinden ayıracak 40 km derinliğinde bir tampon bölge oluşturmak amacıyla Lübnan'ı işgal etmişti. Açıklanmayan hedef, FKÖ'yü ezmek ve tamamen ortadan kaldırmaktı.

ABD Elçisi Philip Habib, Filistin güçlerinin geri çekilmesini izlemek üzere 800 ABD askerinin Beyrut'a gönderilmesini denetledi. 25 Ağustos 1982'de geldiler ve görevlerini tamamlamaları için 30 günlük bir süre verildi. Ancak Filistinlilerin geri çekilmesi Eylül ayının ilk haftasında sona erdi ve aynı ayın 10’unda Reagan güçlerine ülkelerine dönme emri verdi.

Dört gün sonra Lübnan'daki güvenlik durumu, 14 Eylül'de Cumhurbaşkanı Beşir Cemayel'in suikasta uğramasıyla daha da kötüleşti. Elie Hubeyka liderliğindeki Falanjist Lübnan Güçleri’nin, Cemayel'in öldürülmesine misilleme olarak Sabra ve Şatilla kamplarına saldırarak orada katliamlar gerçekleştirdi ve geriye binlerce masum Filistinli kurban kaldı.

(foto altı) ABD Deniz piyadeleri, patlamadan bir hafta sonra yıkılan karargahlarının enkazı altında ölüleri arıyor. (AFP)
ABD Deniz piyadeleri, patlamadan bir hafta sonra yıkılan karargahlarının enkazı altında ölüleri arıyor. (AFP)

Başkan Reagan, 18-20 Eylül tarihleri ​​arasında Beyaz Saray'da bir dizi toplantı yaptı. Toplantılar sonucunda ABD kuvvetlerinin “Lübnan hükümetinin başkenti üzerinde tam egemenliğini yeniden kazanmasına olanak sağlamak” misyonuyla Beyrut'a dönmesi kararlaştırıldı.

Ünlü ABD’li gazeteci Thomas Friedman o gün New York Times muhabiri olarak Beyrut'taydı. Başkan Reagan'ın kararını kendi deyimiyle ‘Amerikan suçu’ olarak değerlendiren Friedman’a göre eğer ABD’liler Beyrut'tan bu kadar çabuk çekilmeseydi Beşir Cemayel öldürülmeyecekti ve belki de Sabra ve Şatilla katliamı yaşanmayacaktı.

Bin 500 Amerikan askeri Lübnan'a döndü ve kardeşinin yerine cumhurbaşkanı seçilen Emin Cemayel onları Lübnan ordusunu eğitmeye davet etti. Eğitimin 1982 yılının sonlarında başlaması, Dürzi lider Velid Canbolat ve Şii Emel Hareketi'ndeki müttefiki Nebih Berri de dahil olmak üzere Cemayel kardeşlere karşı olan geniş bir yelpazedeki Lübnanlı siyasetçileri rahatsız etti.

Emin Cemayel'in ABD’lilerle iş birliğine ilk yanıt, 18 Nisan 1983'te, küçük bir Chevrolet kamyonunun Beyrut'taki ABD Büyükelçiliği karargâhına saldırıp 60'tan fazla insanı öldürdüğü gün geldi. Söz konusu saldırı, Cemayel’i projesinden caydırmadı ve 17 Mayıs 1983'te Lübnan ile İsrail arasında barış anlaşması imzalandı. Bu anlaşma, Müslüman ve Suriye yanlısı Lübnanlı politikacıları Cemayel’e karşı cephe almaya yöneltti. Dönemin başbakanı Şefik el-Vezzan, Batılı bir diplomatla yaptığı görüşmede bunu şöyle dile getirdi: “Bilmenizi isterim ki bugün hayatımdaki en üzücü gün. Bu anlaşma onurlu bir anlaşma değil.”

Lübnan İslami Cihad Hareketi

Lübnan İslami Cihad Hareketi (kendisiyle aynı adı taşıyan Filistinli örgütün ortaya çıkışından önce faaliyet gösteren Şii hareket), 23 Ekim 1983'te ABD Deniz Kuvvetleri karargahına yapılan saldırının sorumluluğunu üstlendi. Bu örgüt, o dönemde Lübnan'da faaliyet gösteren Şii milis gruplarından biriydi. Bazıları onu Hizbullah'ın doğuşunu hazırlayan örgüt olarak tanımladı ve 1983'ün başlarında kurulduğunu söyledi. Bazıları ise kurucusunun Hizbullah'ın lideri İmad Muğniye olduğunu iddia etti. Ancak Hizbullah daha sonraki yıllarda bunu yalanladı. Yapılan incelemelerde ABD Deniz Kuvvetleri karargahına çarpan kamyonun sürücüsünün İsmail Askeri isimli İran vatandaşı olduğu belirlendi. ABD’ye göre, İslami Cihad Hareketi’nin Genel Merkezi’nin Baalbek'te olduğu ve Tahran'daki devrimin başarısından dört yıl sonra İsrail ve ABD'yi Lübnan'dan çıkarmak için İran tarafından kurulduğu belirtildi.

“Ünlü ABD’li gazeteci Thomas Friedman o gün New York Times muhabiri olarak Beyrut'taydı. Başkan Reagan'ın kararını kendi deyimiyle ‘Amerikan suçu’ olarak değerlendiren Friedman’a göre eğer ABD’liler Beyrut'tan bu kadar çabuk çekilmeseydi Beşir Cemayel öldürülmeyecekti ve belki de Sabra ve Şatilla katliamı yaşanmayacaktı.”

İslami Cihad Hareketi, saldırıdan sonra AFP'nin Beyrut'taki ofisine şu bildiriyi gönderdi: “Bizler Allah'ın askerleriyiz. Bizler ne İranlı, ne Suriyeli, ne de Filistinliyiz; Kur’an-ı Kerim’in öğretisine uyan Müslümanlarız. Nisan ayındaki büyükelçilik bombalamasından sonra daha şiddetli vuracağımızı söylemiştik. Artık neyle karşı karşıya olduklarını anlıyorlar. Şiddet tek yolumuz olmaya devam edecek.”

(foto altı) Dönemin ABD Başkan Yardımcısı George Herbert Walker Bush, 26 Ekim 1983'teki patlamanın olduğu alanı incelerken. (AFP)
Dönemin ABD Başkan Yardımcısı George Herbert Walker Bush, 26 Ekim 1983'teki patlamanın olduğu alanı incelerken. (AFP)

İran, İslami Cihad Hareketi’yle herhangi bir bağlantısı olduğunu reddetti. New York Times ise şunu yazarak örgütün varlığını sorguladı: “Lübnan polis kaynakları, Batılı istihbarat kaynakları, İsrail hükümeti kaynakları ve Beyrut'taki üst düzey Şii dini liderlerin hepsi İslami Cihad Hareketi diye bir örgütün olmadığına inanıyor.” Ancak hareket, Aralık 1983'te Kuveyt'teki büyükelçiliğin bombalanması ve 18 Ocak 1984'te Beyrut Amerikan Üniversitesi Rektörü Malcolm Kerr'in öldürülmesi de dahil olmak üzere Lübnan ve diğer ülkelerdeki birçok terörist operasyonun sorumluluğunu üstlendi. Hareketin üstlendiği son operasyon, ABD Deniz Kuvvetleri karargahı operasyonundan dokuz yıl sonra, Mart 1992'de Arjantin’in başkenti Buenos Aires'teki İsrail Büyükelçiliği’nin bombalanmasıydı.

Gecikmeli ve zayıf tepkiler

Fransızlar, Ekim 1983'teki saldırılara yanıt olarak, Bekaa Vadisi'ndeki İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) mevzilerine çok sayıda füze ateşledi. ABD Başkanı Ronald Reagan, Başkan Yardımcısı George Herbert Walker Bush, Dışişleri Bakanı George P. Shultz ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert MacFarlane'nin tavsiyesi üzerine aynı şeyi Baalbek'te yapmak istedi. Zikredilen isimlerin hepsi, ABD deniz piyadelerinin bombalanmasından yalnızca İran'ın sorumlu olduğuna inanıyordu. Ancak ABD Savunma Bakanı Caspar Weinberger, Tahran'ın operasyona dahil olup olmadığından emin olmadığını söyleyerek aynı fikirde olmadığını belirtmişti. Weinberger, yıllar sonra Eylül 2001'de Frontline’a verdiği röportajda şöyle dedi: “Halen Beyrut'taki ABD Deniz Kuvvetleri karargâhını kimin bombaladığına dair gerçek bilgimiz yok ve o zaman da kesinlikle bilmiyorduk.”

“İslami Cihad Hareketi, 23 Ekim 1983'te ABD Deniz Kuvvetleri karargahına yapılan saldırının sorumluluğunu üstlendi. Bu örgüt, o dönemde Lübnan'da faaliyet gösteren Şii milis gruplarından biriydi.”

Weinberger, ABD'nin gecikmeli ve zayıf tepkisinin ardındaki nedenin bu belirsizlik olduğunu iddia etti. USS New Jersey savaş gemisi, Eylül 1983'te Beyrut kıyılarına ulaşmıştı, ancak Beyrut'un dış mahallelerindeki Dürzi ve Şii hedeflerine 11 füze ateşlediği 14 Aralık 1983'e kadar herhangi bir misillemede bulunmadı. Daha sonra USS John F. Kennedy'e ait uçaklar geldi ve USS New Jersey dokuz saatlik bir süre boyunca Bekaa Vadisi'ndeki hedeflere 300 mermi atmadan önce Lübnan'daki Suriye hedeflerine saldırdı.

ABD'nin tepkisi bu nispeten çekingen noktada durdu ve Şubat 1984'e gelindiğinde Amerikan kuvvetleri, misyonlarına yönelik kongre desteğinin azalması nedeniyle Lübnan'dan çekilmeye başladı. İslami Cihad Hareketi, bundan kısa bir süre önce Amerikalılar ve Fransızlar 1984 yılbaşına kadar Lübnan'ı terk etmezlerse ‘dünya sarsılacak’ tehdidinde bulunmuştu. ABD’nin geri çekilmesi, Lübnan İslami Cihad Hareketi’nin verdiği mühletin dolmasından iki ay sonra, 26 Şubat 1984'te tamamlandı.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Cezayir’de eğitim reformu siyasi çevreleri böldü

Cezayir’de eğitim reformu konusundaki anlaşmazlıkların çözümü için Cumhurbaşkanı Tebbun’un müdahalesi bekleniyor. (Cumhurbaşkanlığı)
Cezayir’de eğitim reformu konusundaki anlaşmazlıkların çözümü için Cumhurbaşkanı Tebbun’un müdahalesi bekleniyor. (Cumhurbaşkanlığı)
TT

Cezayir’de eğitim reformu siyasi çevreleri böldü

Cezayir’de eğitim reformu konusundaki anlaşmazlıkların çözümü için Cumhurbaşkanı Tebbun’un müdahalesi bekleniyor. (Cumhurbaşkanlığı)
Cezayir’de eğitim reformu konusundaki anlaşmazlıkların çözümü için Cumhurbaşkanı Tebbun’un müdahalesi bekleniyor. (Cumhurbaşkanlığı)

Cezayir’de bu ayın başında eğitim sektöründe reformların açıklanmasının ardından siyasi kutuplaşmanın dozu yükseldi. Özellikle basında çıkan ve Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun’un, Eğitim Bakanı’nın reformları Bakanlar Kurulu’na sunmadığı gerekçesiyle geri çekebileceği yönündeki sızıntılar tartışmaları daha da alevlendirdi.

Bu mesele, Arap milliyetçisi muhafazakâr akım ile devletin en önemli kurumlarında güçlü nüfuza sahip Frankofon akım arasındaki eski mücadeleyi yeniden gündeme taşıdı.

vfgrthyju
Cezayir Eğitim Bakanı Muhammed Sağir Saadavi (Bakanlık)

Milli Eğitim Bakanı Muhammed Sağir Saadavi’nin ağustos ayının ilk haftasında eğitim müfettişleriyle yaptığı toplantıda pedagojik düzenlemeler olarak adlandırılan değişiklikleri açıklamasının ardından tartışmalar her geçen gün büyüdü. Dil, din, kültür ve kimliğin yanı sıra Fransız sömürge döneminin (1830-1962) bu unsurlar üzerindeki etkisine ilişkin eski ideolojik anlaşmazlıklar da tartışmanın içine dahil oldu.

Destek ve diyalog çağrıları arasında

Reform kapsamında üçüncü sınıftan itibaren İngilizce dersinin müfredata dahil edilmesi, Fransızca eğitiminin dördüncü sınıfa ertelenmesi ve ortaöğretimde bazı derslerin yeniden düzenlenmesi öngörülüyor. Bunların başında, fen bilimleri alanlarında bakalorya sınavına girecek öğrenciler için felsefe dersi geliyor.

Değişikliklerin resmiyet kazanmasının ardından sosyal medya platformlarında ve televizyon programlarında tartışmalar ve karşılıklı sert açıklamalar başladı.

Tartışma, özellikle eğitim müfredatı uzmanı ve eski Milli Eğitim Bakanı Nuriye Bin Gıbrit’in (2015-2019) eski danışmanı Ahmed Tissa’nın özel bir televizyon kanalına verdiği röportajın ardından alevlendi. Tissa, bakanlığın bazı tercihlerinin gerekliliğini sorgularken özellikle felsefe, İslam eğitimi ve Fransızcanın müfredattaki konumuna dikkat çekti.

cs
Nahda Hareketi Genel Sekreteri Muhammed Zuveybi (Parti medyası)

O tarihten bu yana tepkiler, siyasi çevreler de dahil olmak üzere hızla arttı. Reform tartışması, eski ideolojik ayrışmaların da etkisiyle giderek daha geniş bir siyasi bölünmeye dönüştü.

Yeni Cezayir Cephesi Başkanı Cemal bin Abdüsselam, dün düzenlediği basın toplantısında Fransızcanın eğitim müfredatında tutulmasının öncelikle Fransa’ya hizmet ettiğini savundu. Bin Abdüsselam, Fransızcanın bilim, bilgi ve teknoloji alanlarında artık geride kaldığını söyledi.

Buna karşılık muhalefetteki İşçi Partisi lideri Luiza Hanun, parti kadrolarıyla gerçekleştirdiği toplantıda reform projesinin ertelenmesini ve üzerindeki baskının kaldırılmasını, Cumhurbaşkanı’nın himayesinde ulusal bir tartışma başlatılmasını istedi.

Hanun, felsefe dersini temel bir alan olarak görüyor ve partisinin ders saatlerinin azaltılmasına veya farklı eğitim alanları arasında yeniden dağıtılmasına karşı çıktığını belirtiyor.

Diller konusunda ise Arapça ile Amazigcenin yanı sıra Fransızca ve İngilizcenin birbirini tamamladığı bir yaklaşım çağrısında bulunan Hanun, bir dilin başka bir dille aceleyle değiştirilmesinin, gerekli pedagojik şartlar oluşturulmadan gerçekleştirilemeyeceğini vurguladı.

drtyj
Eğitim Bakanı’nın bakanlık kadrolarıyla toplantısı (Bakanlık)

Yeni Nesil Partisi Başkanı el-Ahdar Emkıran da Her Şey Cezayir için internet sitesinde yayımlanan makalesinde, Milli Eğitim Bakanlığı’nın kararları etrafında yürütülen tartışmanın, Fransızca ve İngilizce gibi yabancı dillerin konumu veya bazı derslerin yeniden düzenlenmesi gibi konuların yalnızca sosyal medyada geçici bir tartışmaya indirgenmesine karşı uyardı.

Siyasi cephelerden karşılıklı salvo

İslami çevrelerin önde gelen isimlerinden ve eski Toplum İçin Barış Hareketi Başkanı Abdürrezzak Makri de pazartesi günü sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda tartışmaya dahil oldu. Makri, laik akımı ve Fransa’nın hizmetkârlarını sert şekilde eleştirdi.

Makri, «Bu kişileri bu günlerde birdenbire harekete geçiren nedir? Resmi düzeyde onları harekete geçiren bir şey mi oldu? Yoksa Fransa onlara bir şey mi vaat etti?» diye sordu. Makri’nin açıklamaları, ilkokul eğitiminde Fransızcanın rolünün azaltılmasına karşı çıkan kesimlere yönelikti.

Makri ayrıca, «Bu akım neden Arapçadan nefret ediyor? Bilim, refah ve kalkınma alanlarında ana dili konuşanların bile terk ettiği, dünyadaki kullanım alanı sınırlı olan ve her geçen gün gerileyen yabancı bir dili savunmalarının nedeni nedir?» ifadelerini kullandı.

Makri, söz konusu akımın halk desteğine sahip olmadığını savunarak, «Herhangi bir seçimde rekabet edemedi, buna rağmen önemli kararları etkiliyor... Neden?» diye sordu.

Paylaşım, destekleyenler ile karşı çıkanlar arasında yeni bir tartışma başlattı.

Cumhurbaşkanı’nın politikalarını destekleyen Demokratik Ulusal Birlik Partisi üyesi Nesim Brahimi, İslami lidere hitaben, “Sizinle aynı fikirde olmayanları suçlayıp ihanet ve başka bir ülkeye hizmet etmekle itham ettiğinize göre, sizi Türkiye’ye bağlı olmakla suçlayanlara kızmamalısınız” dedi.

Brahimi’nin bu sözleri, Makri’nin Müslüman Kardeşler çizgisine bağlılığına gönderme olarak değerlendirildi.

gthy

Tartışmanın tarafları, konuyu sonuçlandırmak üzere Cumhurbaşkanı Tebbun’un hakemliğini beklerken, El Haber ve Le Soir d’Algérie gazeteleri pazar günü aynı içeriğe sahip iki makale yayımladı.

Makalelerde, eğitim veya ekonomi gibi devletin herhangi bir sektörünü ilgilendiren yapısal bir değişiklik veya reformun, Cumhurbaşkanı’nın bizzat başkanlık ettiği Bakanlar Kurulu toplantısında görüşülüp incelenerek onaylanmadığı sürece yürürlüğe giremeyeceği ve resmiyet kazanamayacağı vurgulandı.

Bu değerlendirme, tartışmalı reformun ülkenin üst makamları tarafından henüz onaylanmamış, Eğitim Bakanı tarafından ortaya atılan bir girişimden ibaret olduğu şeklinde yorumlandı.

Böylece tartışmanın bir tarafında reformu destekleyenler, diğer tarafında uygulama öncesinde ulusal bir konferans düzenlenmesini isteyenler, bir başka tarafta ise bakanlığın bazı tercihlerine mesafeli yaklaşanlar yer aldı.

İslami ve muhafazakâr partiler, bakanlık tarafından açıklanan reform yönelimlerine geniş destek verdi. Nahda Hareketi Genel Sekreteri Muhammed Zuveybi, basına yaptığı açıklamada Eğitim Bakanlığı’nın girişimine «koşulsuz» destek verdiklerini belirtti.

Zuveybi, reformların, kendi ifadesiyle Cezayirli yeteneklerin önündeki engel oluşturan «dil bariyerini» kaldırmayı ve ülkenin bilimsel araştırmalara ve uluslararası iletişime açılmasını hedeflediğini belirterek, burada özellikle Fransızcanın rolünün azaltılmasına işaret etti.


Irak, “sessiz savaşta” silahlı gruplarla karşı karşıya; bir İHA’nın “tank mühimmat stokunu patlattığından” şüpheleniliyor

Irak ordusu, Amerikan yapımı Abrams tanklarıyla bir geçit töreninde (Arşiv-Irak Başbakanlık Ofisi)
Irak ordusu, Amerikan yapımı Abrams tanklarıyla bir geçit töreninde (Arşiv-Irak Başbakanlık Ofisi)
TT

Irak, “sessiz savaşta” silahlı gruplarla karşı karşıya; bir İHA’nın “tank mühimmat stokunu patlattığından” şüpheleniliyor

Irak ordusu, Amerikan yapımı Abrams tanklarıyla bir geçit töreninde (Arşiv-Irak Başbakanlık Ofisi)
Irak ordusu, Amerikan yapımı Abrams tanklarıyla bir geçit töreninde (Arşiv-Irak Başbakanlık Ofisi)

Güvenlik ve istihbarat kaynakları, Irak makamlarının ağustos ayının başında Bağdat'ın kuzeyindeki Taci Üssü'nde stratejik bir depoda meydana gelen patlamanın İHA saldırısından kaynaklandığından şüphelendiğini bildirdi. Kaynaklar, patlamanın Irak ordusuna ait tank ve zırhlı araç mühimmat stoklarında ağır hasara yol açtığını belirtti.

Olayın, yetkililerin daha önce “yüksek sıcaklıkların neden olduğu” şeklinde açıkladığı bir yangınla başladığı ifade edildi.

Kaynaklara göre soruşturmacılar, “henüz modeli belirlenemeyen bir İHA'nın, 9. Zırhlı Tümen'e ait mühimmat deposu patlamadan önce üssün üzerinde uçtuğuna” inanıyor. Patlama sonucunda çok sayıda zırhlı araç ve ABD yapımı Abrams tanklarına ait mühimmatın imha olduğu tahmin ediliyor.

İki subay, Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, soruşturmacıların “üsteki termal kamera kayıtlarını incelediğini ve görüntülerde mühimmat deposu ile tank mermileri patlamadan önce üssün güneyinden bölgeye doğru gelen uçan bir cisim görüldüğünü” söyledi.

Subaylardan biri, “Tanklara ait teçhizatımızın büyük bölümünü kaybettik (...) Şu anda 9. Zırhlı Tümen'in, tankların içinde bulunan mühimmat dışında tek bir mermi bir stoğu kalmadı” dedi.

Bir istihbarat yetkilisi de “mühimmat deposunun büyük olasılıkla bir İHA tarafından hedef alındığını” söyledi.

Irak'ın resmi haber ajansı, 2 Ağustos'ta Savunma ve İçişleri bakanlıklarındaki yetkililere dayandırdığı haberinde, “Bağdat'ın kuzeyindeki Taci Üssü'nde bir mühimmat deposunda yüksek sıcaklıkların neden olduğu yangın çıktığını” bildirmişti.

İlk açıklamalarda saldırı ihtimali dışlanmış olsa da üst düzey bir askeri yetkili, Şarku’l Avsat’a, “istihbarat birimlerinin olayın koşullarını netleştirmek amacıyla teknik bir soruşturma yürüttüğünü” söyledi. Yetkili daha fazla ayrıntı vermedi.

Yetkililer, saldırının, silahlı grupların “resmi güvenlik kurumlarını silah üstünlüğü sağlayan unsurlardan mahrum bırakma” girişimlerinin çok sayıdaki göstergesinden biri olarak değerlendirildiğini belirtiyor.

Kaynaklara göre hedef alınan mühimmat deposunda Irak ordusunun en önemli muharip birliklerinden birinin temel cephaneliğini oluşturan yaklaşık 50 bin mermi bulunuyordu. Ancak saldırının yol açtığı gerçek kaybın boyutu henüz kesinleşmiş değil.

ABD yapımı M1 Abrams tankları 2010 yılında Irak ordusunda hizmete girdi (AP)
ABD yapımı M1 Abrams tankları 2010 yılında Irak ordusunda hizmete girdi (AP)

9. Zırhlı Tümen yeniden konuşlanıyordu

Dokuzuncu Zırhlı Tümen, Irak ordusunun en önemli birliklerinden biri olarak öne çıkıyor. Birliğin ilk kez yaklaşık 1975'te kurulduğu, 1982'de lağvedildiği ve 2004'ten sonra yeniden oluşturulduğu değerlendiriliyor. Merkezi Bağdat'ın kuzeyindeki Taci'de bulunan tümen, ordunun başlıca müdahale birliklerinden biri olarak stratejik görevler üstleniyor.

Tümenin silah envanterinin önemli bir bölümünü ABD menşeli sistemler oluştuyor. Özellikle Abrams tankları ve M113 personel taşıyıcıları, Irak'ın zırhlı gücünün belkemiğini oluşturuyor.

Bir güvenlik kaynağı Şarku’l Avsat’a, “Taci Üssü'ndeki tank ve zırhlı araç mühimmatının hedef alınmasının, 9. Zırhlı Tümen birliklerinin Erbain ziyareti için güvenliği sağlamak amacıyla farklı bölgelere yeniden konuşlandığı bir dönemde gerçekleştiğini” söyledi.

Kaynak, “askeri yetkililerin saldırıdan haberdar edilir edilmez Taci Üssü'ndeki tümen karargâhına geldiğini” belirtti. Yetkililerin, bölgenin güvenliğinden sorumlu subay ve askerlerin görevlerini durdurmasına karar verdiği, askeri istihbarattan bir soruşturma ekibinin de olay yerini incelemek üzere bölgeye ulaştığı belirtildi.

Irak'ın kısa süre önce aralarında ABD yapımı tank ve zırhlı araç mermilerinin de bulunduğu mühimmat açığını kapatmak amacıyla acil tedarik sözleşmeleri talep ettiği öğrenildi.

Bu talebin Taci Üssü'ndeki olay nedeniyle oluşan kayıpların telafisiyle bağlantılı olduğu düşünülüyor.

Irak Savunma Bakanlığı Sözcüsü ile Güvenlik Medya Hücresi Başkanı, Şarku’l Avsat’ın yorum taleplerine yanıt vermedi.

Irak İçişleri Bakanlığı Sözcüsü Tümgeneral Mikdad Miri ise bugün düzenlediği basın toplantısında, “İzin alınmadan havalanan her İHA terör eylemi olarak değerlendirilir” dedi. Miri, “bütün silahların devletin kontrolü altında olması gerektiğini” vurguladı.

Sessiz savaş

Bir istihbarat yetkilisi Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “ilk soruşturmaların, silahlı bir grubun Bağdat'ın güneyinde bir mevziyi kullanarak Taci Üssü'ndeki hedefe doğru İHA gönderdiği sonucuna ulaştığını” söyledi.

Yetkililere göre saldırı, silah bırakmayı reddeden grupların, düzenli güçleri düzensiz gruplar karşısında sahada üstün kılan askeri varlıklardan mahrum bırakmaya yönelik “yoğun çabalarını” gösteriyor.

Kaynaklar, “silahlı grupların Irak güvenlik güçleriyle yaşanabilecek herhangi bir çatışmaya karşı önleyici planlar yürüttüğünü ve tank mühimmatı gibi çatışmalarda düzenli güçlere üstünlük sağlayan askeri varlıkları etkisiz hale getirmeyi amaçladığını” ifade etti.

Koordinasyon Çerçevesi ittifakından bir siyasi yetkili, “Irak hükümeti radikal gruplarla sessiz ve hassas bir savaş yürütüyor; yerel ve bölgesel çekinceler ve riskler nedeniyle bunun açık bir çatışmaya dönüşmesini istemiyor” değerlendirmesinde bulundu.

Irak Başbakanı Ali Zeydi (AFP)
Irak Başbakanı Ali Zeydi (AFP)

Bir siyasi yetkili, daha önce silahların devletin kontrolünde toplanması planını reddettiğini açıklayan bir silahlı grup liderinin, “hükümet veya ABD silahları zorla toplamak için güç kullanmaya karar verirse, grubunun ve diğer grupların hükümetle askeri bir çatışmaya hazır olduğunu” söylediğini belirtti.

Irak Başbakanı Ali Zeydi, ABD'nin ülkedeki askeri gücünü çekmesi ve silahlı grupların silahlarını devletin kontrolüne bırakması için belirlenen son tarih olarak 30 Eylül 2026 tarihini belirledi.

Ancak İran müttefiki olan Hizbullah Tugayları, Seyyid el-Şuheda Tugayları ve Nuceba Hareketi şu ana kadar silahlarını devlete teslim etmeyi reddediyor. Bu gruplara yakın aktivistler, “Direniş Ekseni'nin Amerikalılar ülkeden çekildikten sonra bile silahlarını teslim etmeyeceğini” savunurken, kamuoyu önünde meydan okuyan bir üslupla “devletin silahlarının grupların elinde toplanması” çağrısı da yaptılar.

Kimliğinin açıklanmasını istemeyen bir silahlı grup yöneticisi, “direniş silahlarının geleceğine yalnızca bu ekseni kuran taraf karar verebilir” ifadesini kullandı. Yetkili bu ifadeyle İran'a atıfta bulundu.

Taci Üssü'ne yönelik saldırı doğrulanırsa, Irak ordusu mühimmat stoklarının güvenliğini sağlama konusunda kritik bir sınamayla karşı karşıya kalacak. Zeydi hükümeti bir yandan silahların devlet tekeli altında toplanması için mücadele ederken, diğer yandan İran müttefiki grupların kontrolündeki silahlı bölgeler üzerinde sahadaki hakimiyetini güçlendirmeye çalışıyor.

Haziran 2025'te bir İHA saldırısının ardından Taci Üssü'nden yükselen alevler (X).
Haziran 2025'te bir İHA saldırısının ardından Taci Üssü'nden yükselen alevler (X).

Taci Üssü daha önce de İHA saldırısına uğramıştı

Taci'nin hedef alınması münferit bir olay değil. 24 Haziran 2025'te, ABD ile İran arasında yaşanan 11 günlük savaş sırasında üs, kamikaze İHA saldırısına uğramıştı. Dönemin Silahlı Kuvvetler Başkomutanı Sözcüsü Sabah el-Numan'a göre saldırıda Bağdat'ın kuzeyindeki Taci Üssü'nde bulunan iki radar sistemi zarar gördü.

Irak makamları o dönemde saldırının arkasındaki tarafın belirlenmesi amacıyla soruşturma başlatıldığını açıkladı, ancak soruşturmanın sonuçları bugüne kadar kamuoyuna duyurulmadı.

ABD güçleri, Avustralya, Yeni Zelanda ve ABD askerlerinin Iraklı personeli eğitmek, donatmak ve yetiştirmek amacıyla kullandığı son mevzinin de boşaltılmasının ardından 23 Ağustos 2020'de Taci Üssü'nden çekilmişti.


Şam ile Moskova arasında Tartus ve Hmeymim üslerinin geleceğine dair mutabakat zaptı

Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ve beraberindeki heyet, Suriye ile Rusya arasındaki mutabakat zaptı kapsamındaki tesis ve birimleri yerinde incelemek üzere Tartus Limanı'nda bir saha ziyareti gerçekleştirdi (Suriye Dışişleri Bakanlığı)
Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ve beraberindeki heyet, Suriye ile Rusya arasındaki mutabakat zaptı kapsamındaki tesis ve birimleri yerinde incelemek üzere Tartus Limanı'nda bir saha ziyareti gerçekleştirdi (Suriye Dışişleri Bakanlığı)
TT

Şam ile Moskova arasında Tartus ve Hmeymim üslerinin geleceğine dair mutabakat zaptı

Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ve beraberindeki heyet, Suriye ile Rusya arasındaki mutabakat zaptı kapsamındaki tesis ve birimleri yerinde incelemek üzere Tartus Limanı'nda bir saha ziyareti gerçekleştirdi (Suriye Dışişleri Bakanlığı)
Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ve beraberindeki heyet, Suriye ile Rusya arasındaki mutabakat zaptı kapsamındaki tesis ve birimleri yerinde incelemek üzere Tartus Limanı'nda bir saha ziyareti gerçekleştirdi (Suriye Dışişleri Bakanlığı)

Suriye Dışişleri Bakanlığı tarafından dün yapılan açıklamada, Şam ve Moskova'nın Tartus ve Hmeymim'deki Rus üslerinin geleceğini belirleyen bir mutabakat zaptına ulaştıkları bildirildi.

Suriye Arap Haber Ajansı’nın (SANA), Dışişleri Bakanlığı Medya ve İletişim Müdürlüğü'nden aktardığına göre "Dışişleri ve Diaspora Bakanlığı'nın yürüttüğü bir buçuk yıllık yoğun müzakere ve görüşmelerin ardından, Hmeymim ve Tartus'taki iki Rus üssünün geleceği nihai olarak karara bağlandı. Varılan mutabakat muhtırası, iki taraf arasındaki ilişkilerin gelecek dönemine ilişkin çerçeveyi çiziyor" ifadelerini kullandı.

SCDFVG
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Suriye'deki Hmeymim Üssü'nü ziyareti sırasında, 12 Aralık 2017 (Getty)

Söz konusu mutabakat uyarınca, Rusya’nın Mart 2011’de başlayan halk ayaklanmasının ardından Beşşar Esed rejimi lehine Eylül 2015’te gerçekleştirdiği kapsamlı askeri müdahaleyle Suriye kıyılarında kurduğu askeri varlığının yeniden yapılandırılması süreci başlıyor.

Mutabakat metninde, başta Hmeymim Havaalanı ve Tartus Limanı'ndaki 4. ticari rıhtım olmak üzere sivil nitelikli tesislerin yönetiminin Suriye devleti tarafından üstlenilmesi ve bu tesislerin kademeli olarak sivil idari sisteme dahil edilmesi öngörülüyor.

RGTHYJ
Rusya ve Suriye liderleri, her iki ülkenin heyetlerinin katılımıyla Moskova'daki Kremlin Sarayı'nda düzenlenen çalışma kahvaltısında bir araya geldi, Ekim 2025 (EPA)

Askeri üslerin ve tesislerin statüsüne ilişkin olarak taraflar, bu yapıların işlevinin yeniden tanımlanması hususunda mutabakata vardı. Buna göre karşılıklı çıkarları koruyacak yeni düzenlemeler kapsamında söz konusu yapılar, askeri üs olmaktan çıkarılarak ortak eğitim ve rehabilitasyon merkezlerine dönüştürülecek.

Mutabakat zaptı ayrıca, dönüşüm sürecinin tamamlanması için azami üç aylık bir takvim öngörüyor. Yeni düzenlemeler, bu sürenin ardından yürürlüğe girecek.

Yaklaşık bir buçuk yıl önce başlayan müzakerelerden bu yana atılan en kritik adım olan bu gelişme, Suriye-Rusya ilişkilerinde yeni bir dönemin kapısını aralıyor.

Suriye'deki yeni yönetimin, Rusya’nın iki askeri üsteki varlığını hedef almadığı, süreç boyunca bu varlığın sürdüğü ve tarafların üslerin geleceğine ilişkin müzakere yürüttüğü kaydedildi. Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şaraa ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ikili ilişkilerin korunması ve geliştirilmesi yönündeki arzularını vurgulayarak uzlaşmacı bir tutum sergiledi.

Şara, göreve gelmesinden bu yana Moskova'yı iki kez ziyaret etti. İlk ziyaretini Esed'in devrilmesinin ardından Putin ile ilk görüşmesini gerçekleştirdiği 15 Ekim 2025'te yapan Şara, ikinci ziyaretini ise 28 Ocak 2026'da gerçekleştirdi.

Bu ikinci görüşmede Putin, Şara'nın Suriye'nin toprak bütünlüğünü yeniden sağlama çabalarını takdirle karşılarken, Şara da Rusya'nın Suriye ve bölgenin istikrarında ‘tarihi bir role’ sahip olduğunu vurguladı.

Araştırmacı Abdulvahab Assi, mutabakat zaptının Hmeymim ve Tartus üslerinin işlevini değiştirerek Rusya’nın Suriye’deki askeri varlığını fiilen en alt düzeye indirdiğini değerlendirdi. Assi’ye göre bu adım, her şeyden önce Rusya’yı, üssün tamamının yerine geçecek ortak eğitim ve rehabilitasyon tesislerinden birine dönüştürülmesi beklenen dördüncü rıhtıma komşu askeri rıhtım üzerindeki bağımsız yönetim hakkından mahrum bıraktı. Bunun yanı sıra Rusya, sivil (ticari) rıhtımdan yararlanma ve burayı yönetme imkanını da kaybetti.

FRGTHY
Suriye Cumhurbaşkanı Şara’nın kontrolü devralmasının ardından Lazkiye Uluslararası Havalimanı’nda resmi yetkililerin katılımıyla gerçekleştirilen geziden bir kare (Sivil Havacılık ve Hava Taşımacılığı Genel Kurumu)

Ancak Assi, Suriye rejiminin 2017’de Rusya ile imzaladığı önceki mutabakat muhtırası uyarınca 11 gemi kapasiteli askeri rıhtıma demirleyen gemilerin akıbetine ilişkin resmi maddelerde veya açıklamalarda bir ifade yer almadığı sürece, mevcut mutabakatın Rusya’nın Tartus Limanı’na sınırlı erişim sağlamasını kesin olarak engellemediğini de sözlerine ekledi.

Sivil Havacılık ve Hava Taşımacılığı Genel Kurumu Lazkiye Havalimanı’nı devraldı

Bu kapsamda Sivil Havacılık ve Hava Taşımacılığı Genel Kurumu bugün Lazkiye Uluslararası Havalimanı’nı devraldı. Kurum Başkanı Ömer Husri, bu adımı Suriye havalimanlarının geri alınması, yeniden işletilmesi ve ulusal sivil havacılık sistemine dahil edilmesi sürecinde önemli bir aşama olarak nitelendirdi.

Husri, sosyal medya hesaplarından yaptığı açıklamada, kurumun uzman ekiplerinin havalimanının, tesislerinin ve sistemlerinin teknik ve operasyonel değerlendirme çalışmalarına başladığını belirtti. Bu çalışmaların, yenileme ve hazırlık seviyesini artırma planının hazırlanmasına zemin oluşturacağını kaydeden Husri, nihai hedefin havalimanını onaylanmış güvenlik ve işletme standartlarına uygun şekilde yeniden faaliyete geçirmek ve uçuşlara açmak olduğunu ifade etti.

Eski adıyla Basil Esed Uluslararası Havalimanı olarak bilinen Lazkiye Uluslararası Havalimanı, Rusya'nın 2015'teki müdahalesinden bu yana Suriye'deki operasyonları için ana merkez olarak kullandığı askeri Hımeymim Hava Üssü ile sivil havalimanının iç içe geçmesi sebebiyle neredeyse tamamen Rusya'nın kontrolü altındaydı.

Rus güçleri, pistleri genişleterek entegre lojistik tesisler inşa etmiş ve bölgedeki hava trafiğini yönetmek üzere gelişmiş hava savunma sistemleri konuşlandırmıştı.

Rus güçlerinin havalimanına katı kısıtlamalar getirmesi ve bitişik üssündeki askerleri ile askeri teçhizatının güvenliğini gerekçe göstererek buranın ticari sivil uçuşlara tamamen açılmasını defalarca reddetmesi, havalimanındaki sivil havacılık faaliyetlerini sekteye uğratmıştı.

Suriye Tartus Limanı'ndaki Ticari Sahaları Rusya'dan devraldı

Gümrük ve Sınır Kapıları Genel Kurumu tarafından dün yapılan açıklamada, Suriye Arap Cumhuriyeti ile Rusya Federasyonu arasında yürütülen bazı görüşmelerin ardından, Tartus Limanı bünyesinde Rus tarafınca kullanılan 4 numaralı rıhtım ile buna bağlı depo ve tesisler dahil tüm ticari sahaların Suriye tarafına devredilmesi konusunda anlaşmaya varıldığı bildirildi.

Kurum Başkanı Kuteybe Bedevi, Dışişleri ve Gurbetçiler Bakanı Esad Hasan eş-Şeybani, Tartus Valisi Ahmed eş-Şami ve beraberindeki heyet eşliğinde Tartus Limanı'na saha ziyareti gerçekleştirerek mutabakat kapsamındaki tesis ve yapıların mevcut durumunu yerinde inceledi.