İsrail, Filistin topraklarını nasıl silah laboratuvarına dönüştürdü?

Avustralyalı bir Yahudi gazeteci yazar tarafından kaleme alınan kitap, sorunun yanıtını veriyor.

İsrail'in Gazze Şeridi'nin kuzeyine düzenlediği bombardımandan sonra gökyüzüne yükselen dumanlar, 30 Ekim 2023 (AFP)
İsrail'in Gazze Şeridi'nin kuzeyine düzenlediği bombardımandan sonra gökyüzüne yükselen dumanlar, 30 Ekim 2023 (AFP)
TT

İsrail, Filistin topraklarını nasıl silah laboratuvarına dönüştürdü?

İsrail'in Gazze Şeridi'nin kuzeyine düzenlediği bombardımandan sonra gökyüzüne yükselen dumanlar, 30 Ekim 2023 (AFP)
İsrail'in Gazze Şeridi'nin kuzeyine düzenlediği bombardımandan sonra gökyüzüne yükselen dumanlar, 30 Ekim 2023 (AFP)

İmad el-Ahmed

Filistin, devletin evleri yıktığı, görülmeyen davalarla hapis cezası uyguladığı ve yüksek teknolojili cihazların, gözetleme sistemlerinin ve yazılımların geliştirildiği İsrail’in askeri sanayisinin ürünlerini test ettiği bir laboratuvara dönüştü.

Avustralyalı Yahudi gazeteci yazar Antony Loewenstein, “The Palestine Laboratory: How Israel Exports the Technology of Occupation Around the World” (Filistin Laboratuvarı: İsrail İşgal Teknolojisini Dünyaya Nasıl İhraç Ediyor?) başlıklı ilginç araştırma kitabını tamamladı. Geçtiğimiz mayıs ayında İngiliz yayınevi Verso Books tarafından yayımlanan kitap, İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarını telefon takip yazılımından Myanmar ordusuna gönderilen silahlara, Akdeniz’deki göçmenleri ve mültecileri izleyen dronlara kadar silah ve gözetleme teknolojisinin denenmesi, test edilmesi ve pazarlanması için nasıl bir laboratuvara dönüştürdüğünü istatistiklerle ve delillerle birlikte dikkatle detaylandırıyor.

“Apartheid rejimi halen sürüyor”

Kitabında, “Güney Afrika’daki apartheid rejimi 46 yıl sürdü. Bugün İsrail 75’inci yılına giriyor ve apartheid rejimi halen sürüyor” ifadelerini kullanan Loewenstein, kategorik görüşünü ve kitabın yedi bölümünde izleyeceği metodu okuyucusuna açıklamak amacıyla kitabının önsözünde London Review of Books dergisinden yaptığı bir alıntıyla başlıyor.

Lowenstein'ın çalışmasının özünü, silah ekonomisinde ve silahların pazarlanmasında kurumsal teknikler oluşturuyor. Loewenstein, kitabında işgalci İsrail’in ekonomi uzmanlarından birinin İsrailli silah üreticilerinin Filistinlilere uygulanan vahşiliğe ilişkin yaşanmış deneyimi yansıtan özel bir mesaj pazarladıklarını söylediğini aktarıyor.

The New York Times (NYT), The Guardian, BBC, The Washington Post, The Nation, The Huffington Post ve Haaretz gibi dünyanın önde gelen gazeteleriyle çalışmış olan Loewenstein, kitabının önsözünde ABD’nin eski başkanlarından George W. Bush ve Donald Trump dönemlerinde neo-conlardan (yeni muhafazakarlardan) biri ve “Global War on Terror (GWOT)’ (Teröre Karşı Küresel Savaş) politikasının mimarı olan Elliott Abrams’ın “İsrail'in rolü, askeri güç ve yenilikçiliğin bir örneği olarak taklit edilmesi gereken bir model oluşturuyor” şeklindeki sözlerine yer veriyor.

Yazar, Filistin hareketi ile Yahudi ulus devleti arasındaki farka odaklanırken Edward Said'in 1984 yılında ‘Anlatma izni’ başlıklı makalelerde yer alan görüşlerinden şu alıntıyı yapıyor:

“Siyonizm, Avrupa milliyetçiliğinin, anti-semitizmin ve sömürgeciliğin serasında büyüyen bir çiçektir. Öte yandan Arapların ve İslam dinin sömürge karşıtı güçlü duyarlılığının doğan Filistin milliyetçiliği, gerici dini duyguların hafif bir tonuna sahip olmasına rağmen 1967 yılından bu yana sömürgecilik sonrası laik düşüncenin merkezinde konumlanıyor.”

Yazar, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun 21. yüzyılda Yahudi ulusal devleti ve Filistin topraklarının ebedi işgali fikrini güçlendirdiğinin altını çiziyor.

Antony Loewenstein
Antony Loewenstein

Lowenstein'ın çalışmasının özünü, silah ekonomisinde ve silahların pazarlanmasında kurumsal teknikler oluşturuyor. Loewenstein, kitabında işgalci İsrail’in ekonomi uzmanlarından birinin İsrailli silah üreticilerinin Filistinlilere uygulanan vahşiliğe ilişkin yaşanmış deneyimi yansıtan ‘Terörle mücadelenin tek yolunun insanları görünüşlerine ve ten renklerine göre yargılamak olduğunu biliyoruz’ şeklindeki özel bir mesaj pazarladıklarını söylediğini aktarıyor.

Loewenstein’ın 11 Eylül olaylarından hemen sonra ABD güvenlik servislerinin İsrailleştirilmesi sürecinin izini sürmeye başlaması dikkat çekici. ABD güvenlik servisleri, 11 Eylül olaylarından sonra İsraillilerin Filistinlilere yönelik davranışlarını taklit etmeye başladı.

NYT yazarı Thomas L. Friedman bir makalesinde, yalnızca 4 milyonluk nüfusuyla İsrail'in dünyanın en büyük 10 silah ihracatçısından biri haline geldiğini yazdı.

Silahlar kim isterse ona satmak için

1980'lerde Guatemala'da bulunan İsrailli bir askeri danışman, “Yahudi olmayanların silahlarla ne yaptığı umurumda değil. Önemli olan Yahudilerin kazanması” ifadelerini kullanmıştı.

Loewenstein, kitabının ‘Silahlar kim isterse ona satmak için’ başlıklı ilk bölümde, her ne kadar İsrailliler Şili’deki rollerine ilişkin belgeleri yayınlamayı reddetseler de İsraillilerin Şili'deki Pinochet rejimiyle olan ilişkilerine değiniyor. Loewenstein, İsrail’in Pinochet rejimine kendi halkını baskı altına almasına yardımcı olmak için Şilili güvenlik personelini eğittiğini ve ABD Senatosu'nun 1976 yılında Şili’ye silah ambargosu uygulanması kararı almasından sonra bile Pinochet rejimine silah sağlamaya devam ettiğini yazdı. Loewenstein, İsrail'in kurulmasından bu yana aralarında Sri Lanka, Zimbabwe, Belçika ve Almanya'nın da bulunduğu pek çok ülkeye silah ihraç ettiğinin altını çizerken, İsrailli araştırmacı yazar Haim Bresheth-Zabner, İsrail ekonomisinin portakallardan vazgeçip el bombalarına yöneldiğini vurgulamıştı.

İsrail'in Gazze’ye düzenlediği hava saldırılarının ardından yıkılan bir evin enkazında kalanlara yardım etmeye çalışan Filistinliler, 21 Ekim 2023 (AP)
İsrail'in Gazze’ye düzenlediği hava saldırılarının ardından yıkılan bir evin enkazında kalanlara yardım etmeye çalışan Filistinliler, 21 Ekim 2023 (AP)

Yazar, İsraillilerin Kolombiya ile ilişkilerine ve orada yarım asırdır devam eden iç savaşta oynadıkları rolle ilgili olarak ise Amerikalıların ve İsraillilerin Kolombiya'da ölüm timlerini eğitip silahlandırdığını belirtirken 2004 yılından bu yana İsrail'de olduğu bilinen ve bir zamanlar aşırı sağcı bir milis grubuna liderlik eden büyük bir uyuşturucu kaçakçısının özgeçmişinde “Paramiliter güçler kavramını İsraillilerden kopyaladım” dediğini aktardı.

Binyamin Netanyahu: Özellikle İkiz Kuleler’e ve Pentagon'a yapılan saldırılar ile ABD’nin Irak’taki savaşının Amerikan kamuoyunu lehimize çevirmesinden faydalandık.

İran’a İslam Devrimi’nden önce Şah rejimi sırasında yapılan silah satışlarının yaklaşık 1,2 milyar dolar olduğu tahmin ediliyordu. İsrail, Endonezya’nın eski Devlet Başkanı Suharto'nun generalleriyle ve hatta Yahudi karşıtı görüşleriyle tanınan Romanya’nın eski Devlet Başkanı Nikolay Çavuşesku’yla gizli ticari ve askeri ilişkilere sahipti. İsrail’in Bükreş Büyükelçisi bir telgrafında ‘İsrail'i, ekonomik imkanlarından ve uluslararası ilişkilerinden yararlanabilecek zengin Yahudiler için bir buluşma noktası olarak gördüğünü’ söylüyor. Bunun yanında İsrail’in 1957-1986 yılları arasında Papa Doc ve oğlu Baby Doc yönetimi sırasında Haiti'ye Uzi model İsrail yapımı makineli tabanca ve zırhlı araçlar ihraç ettiği de biliniyor.

İsrail’in 1979 yılı sonuna kadar rejimi silahlandırmaya devam ettiği Nikaragua ve Somoza ailesiyle de uzun bir geçmişi vardı. 1979 yılından sonra Sandinist karşıtı devrimciler olan Kontra milisleri (Kontralar) İsrail ordusundan emekli özel kuvvet subaylarının liderliğindeki özel askeri şirketler aracılığıyla eğitildi.

Start-up ulusu İsrail

Loewenstein, kitabının ‘11 Eylül eylemler için iyi bir dönem’ başlıklı ikinci bölümde Netanyahu’nun 11 Eylül gecesi bir Amerikan televizyon kanalında şunları söylediğini aktardı:

“Bu iyi bir şey, elbette bu olanların iyi olduğunu kastetmiyorum, ama anında sempati uyandıracak, halklarımız arasındaki bağları güçlendirecektir. Çünkü hepimiz onlarca yıldır terörün acısını çekiyoruz.”

Yazar, Netanyahu’nun 11 Eylül olaylarından yedi yıl sonra bir üniversitede katıldığı panelde yaptığı konuşmada, aynı mesajı yineleyerek “Özellikle İkiz Kulelere (Dünya Ticaret Merkezi) ve Pentagon’a (ABD Savunma Bakanlığı) yapılan saldırılar ile ABD’nin Irak’taki savaşının Amerikan kamuoyunu lehimize çevirmesinden faydalandık” dediğine dikkati çekti.

Dünyanın özlemini duyduğu askeri teçhizatı üreten İsrail, silah sektöründen milyarlar kazanıyor ve dünyaya Naomi Klein'ın ‘The Shock Doctrine: The Rise of Disaster Capitalism’ (Şok Doktrini: Felaket Kapitalizmin Yükselişi) adlı kitabında özetlediği gibi; “Doğduğumuzdan beri terörle mücadele ediyoruz. Size de bunu nasıl yapacağınızı öğreteceğiz” şeklinde net bir mesaj veriyor.

Dan Senor, “Start-up Nation: The Story of Israel's Economic Miracle” (Start-up Ulusu: İsrail’in Ekonomik Mucizesinin Öyküsü) adlı kitabında İsrail ordusunun ve hükümetinin, gelişen teknoloji şirketlerine finansman sağlayarak ve destek vererek dünyaya bir rol model oluşturduğunu vurguluyor. Start-up ulus ideolojisinin, yoğun iç ve küresel rekabet nedeniyle ürünlerin sürekli pazarlanmasını gerektirdiğine dikkati çeken Dan Senor, bundan dolayı teknoloji şirketlerinin, gençleri savunma sanayine ve bununla bağlantılı girişimlere katılmaya teşvik etmek için kitlesel reklam kampanyalarıyla pazarlama yaptığının altını çiziyor.

ABD’de 2001 yılında yaşanan 11 Eylül olaylarından yirmi yılı aşkın bir süre sonra İsrail'in oynadığı kumar, savunma ve gözetleme alanlarına olan uluslararası ilginin artmasıyla birlikte meyvesini verdi. İsrail, 2020 yılında ordusuna yaklaşık 22 milyar ABD dolar harcadı ve 345 milyon ABD doları üzerinde satış yaparak dünyanın en büyük on ikinci güvenlik ekipmanı tedarikçisi oldu.

Barışın önlenmesi

Yazar Loewenstein, kitabının ‘Barışı önlemek’ adlı üçüncü bölümünde Filistinlileri öldürmenin veya yaralamanın pizza sipariş etmek kadar kolay olduğunu söylüyor. Loewenstein, İsrail ordusunun sahip olduğu bu mantığı gözler önüne sermek için, ordu tarafından tasarlanan ve askerlerin etkisiz hale getirilecek herhangi bir hedefle ilgili bilgilendirme yapmasını sağlayan bir uygulamadan sorumlu İsrailli bir albayın askeri haberler yapan bir internet sitesine yaptığı açıklamada söylediği şu sözleri aktarıyor:

“Bu akıllı telefonunuzu kullanarak Amazon'dan kitap sipariş vermek ya da pizzacıdan pizza söylemek gibi bir şey.”

Majalla

İsrailli araştırmacı ve sosyoloji profesörü Baruch Kimmerling (ö. 2007), 2003 yılında siyasi cinayet terimini icat etti. Bu ifadeyi de Filistin halkının sosyal, siyasi ve ekonomik olarak meşru varlığını ortadan kaldırmayı amaçlayan bir süreç olarak açıkladı. Kimmerling’e göre bu süreç, Filistin halkının kısmen etnik temizliğe uğramasını ya da belki de ‘İsrail toprağı’ dediği topraklardan tamamen temizlenmesini da kapsayabilir.

İsrail, Uluslararası Ceza Mahkemesi'nde (UCM) düşmanca davranışlarının sonuçlarıyla ya da herhangi bir yaptırımla karşılaşabileceğine dair hiçbir endişesini dile getirmedi.

İsrail radyosunda yapılan bir tartışmada İsrail’in eski genelkurmay başkanlarından biri, Filistin halkına karşı keskin nişancı kullanma politikasını savunarak ülkelerin çocuklara karşı bile böyle bir politikaya ihtiyacı olduğunu söyledi.

İsrailli eski general, bu politikayı gerekçelendirirken radyo programının sunucusu ile aralarında şöyle bir diyalog geçiyor:

İsrailli eski general: Bir çocuk ya da bir yetişkin, bomba yerleştirmek ya da kameraların görüş alanı dışında kalan yerleri gözetlemek yahut başkalarının bizi öldürmek üzere İsrail Devleti topraklarına sızmasının önünü açmak için çitleri kesmek amacıyla çite yaklaşırsa…

Sunucu: O zaman cezası ölümdür.

İsrailli eski general: Ölüm. Evet. Bizim kanımızın mı yoksa onların kanının mı daha değerli olduğunu benimle tartışmak ister misin?

İsrail işgali fikrini dünyaya satmak

Loewenstein’ın ‘İsrail İşgali Fikrini Dünyaya Satmak’ başlıklı dördüncü bölümde İsrail’in, Avrupa Birliği'nin (AB) sınırlarını askerileştirme ve yeni gelenleri caydırmaya çalışma politikasında önemli bir oyuncu haline geldiğini ve bunun da 2015 yılında yaşanan yoğun göç akışından sonra yeniden canlanan bir politika olduğunu belirtti.

AB, 2020 yılında Airbus, Israel Aerospace Industries (IAI) ve diğer şirketlerle, göçmenleri izlemek üzere Akdeniz üzerinde bu şirketlerin imkanlarıyla sürekli drone uçurmak amacıyla 91 milyon doları değerinde iş birliği anlaşmaları imzalandığını duyurdu.

Loewenstein, Filistin'deki bu devasa askeri laboratuvarın refahını sürdürebilmesinin başlıca dayanağının dünyada yeterli sayıda ülkenin güvenini kazanması olduğunu ve bu konuda en büyük ödülün de Almanya’dan geldiğini vurguladı.

İsrail, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya'nın imajının onarılmasına yardımcı oldu. Almanya'ya da İsrail işgaline meşruiyet kazandırdı. Almanya, İsrail’den büyük miktarlarda savunma ekipmanı satın alarak geçmişte işlediği suçun kefaretini ödüyordu.

Küresel model

Loewenstein, ‘İsrail Hegemonyası için Kesintisiz Çağrı’ başlıklı beşinci bölümde, İsrail ile dünya arasında para kazanmanın ve çıkar alışverişinin sadece maddi çıkarlarla ilgili olmadığını, aksine dünyanın farklı yerlerinde istenmeyen topluluklarla nasıl başa çıkılacağına ilişkin bir ideolojik yakınlaşmanın da olduğunu söylüyor.

İsrail'in Gazze'ye düzenlediği bombardımanlar sonucu yıkılan evler, 21 Ekim 2023 (Reuters)
İsrail'in Gazze'ye düzenlediği bombardımanlar sonucu yıkılan evler, 21 Ekim 2023 (Reuters)

Loewenstein, Hindistan’da Narendra Modi hükümetinin Keşmir'le ilişkilerinde bu modelden etkilendiğini, hatta Modi hükümetinin İsrail’in işgaline karşı duyduğu hayranlığı da gizlemediğini belirtiyor. Hindistan'ın New York Konsolosu, 2019 yılının kasım ayında yaptığı bir açıklamada, “Ortadoğu'da başarılı bir modelimiz var, neden onun peşinden gitmiyoruz” demişti. Modi hükümeti, 2022 yılında Uttar Pradeş eyaletinde yaşayan Müslümanların evlerini buldozerlerle yerle bir ederken de aynı modeli izledi. Evlerin yıkılışı sırasında ortaya çıkan görüntüler, akıllara hemen Doğu Kudüs ve Batı Şeria'daki İsrail buldozerlerini getirdi.

Seni telefonundan tanıyorum

Loewenstein kitabının ‘İsrail Kitle Gözetleme Teknolojileri Telefonunuzda’ başlıklı altıncı bölümünde günümüzün gözetim teknolojilerinin herhangi bir ülkenin göstericileri öldürmesini ve uluslararası kamuoyu nezdinde imajını zedelemesini önlediğini kaydetti. Loewenstein, burada İsrailli insan hakları avukatı Eitay Mack'in bugün ‘bir sonraki Nelson Mandela'yı, daha kendisi bir Nelson Mandela olduğunu anlamadan tespit edip durdurabilirsiniz’ şeklindeki sözlerine dikkati çekiyor.

Loewenstein, Filistinlileri öldürmenin veya yaralamanın pizza sipariş etmek kadar kolay olduğunu söylüyor ve İsrail ordusunun sahip olduğu bu mantığı gözler önüne sermek için, ordu tarafından tasarlanan ve askerlerin etkisiz hale getirilecek herhangi bir hedefle ilgili bilgilendirme yapmasını sağlayan bir uygulamadan sorumlu İsrailli bir albayın sözlerini aktarıyor.

Loewenstein kitabının ‘Sosyal Medya Filistinlileri Sevmiyor’ başlıklı yedinci bölümünde İsrail Yüksek Mahkemesi’nin Filistinlilerin sözlerinin ve paylaşımlarının gözleri önünde kaybolduğunu görmesi için, İsrail İnternet Birimi'ne 2021 yılında sosyal medya şirketleriyle gizlice iletişime geçerek, kullanıcıya danışmadan Filistinlilere ait beğenmedikleri paylaşımları kaldırması için yeşil ışık yaktığını öğrendikten sonra sosyal medyanın Filistinlileri sevmediği sonucuna varıyor. Facebook'un çatı şirketi Meta’nın sahip olduğu Instagram uygulamasında Mescid-i Aksa'ya2021 yılında yapılan baskınlardan sonra yapılan ve algoritmaların Mescid-i Aksa ifadesini Aksa Şehitleri Tugayları grubunun adıyla karıştırdığı paylaşımlar gibi bazı olaylara dikkati çeken Loewenstein, İsrail ürünlerini boykot eden kişilerin sosyal medya paylaşımlarının hedef alınmasıyla ilgili diğer vakalardan da bahsetti. İsrail Stratejik ve Medya İşleri Bakanlığı, sosyal medya şirketlerini ve İsrail’i eleştiren içeriklerin yayınlanmasına izin veren medya kuruluşlarını taciz etmek için kampanyalar düzenleyen bir sosyal medya ordusunun yer aldığı çevrimiçi bir uygulama üzerinde çalışan bir ekip kurdu.

Lübnan sınırındaki bilinmeyen bir nokta Merkava tankıyla konuşlanmış İsrail askerleri, 21 Ekim 2023 (AFP)
Lübnan sınırındaki bilinmeyen bir nokta Merkava tankıyla konuşlanmış İsrail askerleri, 21 Ekim 2023 (AFP)

Loewenstein kitabının sonunda İsrailli ünlü solcu gazeteci Gideon Levy'nin, Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinden sonra İsrail için bir uyarı niteliğinde olan ve hükümetini dersini almaya çağıran şu sözleri aktarıyor:

“Askeri güç yeterli değil. Tek başımıza hayatta kalmamız imkansız. Gerçek bir uluslararası desteğe ihtiyacımız var. Bunu sadece bomba atan silahlı insansız hava araçları (SİHA) geliştirerek satın alamayız.”

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Majalla’dan çevrilmiştir.



SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonu hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak?

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
TT

SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonu hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak?

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Suriye devlet kurumları arasındaki entegrasyon sorunsuz şekilde hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak? SDG, on yılı aşkın süredir sahip olduğu askerî ve bazı bölgelerdeki sivil nüfuzdan gerçekten vazgeçecek mi? Washington ve Erbil’in himayesinde 30 Ocak’ta varılan anlaşma tüm boyutlarıyla uygulanabilecek mi, yoksa yalnızca belirli başlıklarla mı sınırlı kalacak?

Şarku’l Avsat’ın görüştüğü isimlerin bir kısmı, metinden uygulamaya geçildiğinde başarı şansının sınırlı olduğunu savunurken; diğer bir kesim ise entegrasyon sürecinin bölgesel ve uluslararası destek altında yürütüldüğü sürece başarısızlık için gerçekçi bir neden bulunmadığı görüşünde.

sdvdfv
Suriye'nin Kamışlı kentinde, ABD askeri araçları, DEAŞ tutuklularını Suriye'den Irak'a taşıyan otobüslere eşlik etti (Reuters)

Sürecin başlangıcı, Kamışlı Uluslararası Havalimanı ile Rümeylan petrol sahasının devlete devredilmesiyle olumlu bir tablo çiziyor. Bu adımda bayrak indirme ya da personel gözaltıları gibi sembolik uygulamalara başvurulmaması, tarafların prensipte sürecin başarıya ulaşmasını istediğini gösteriyor. Suriyeliler, ülkenin yeniden birleşmesini, istikrarın sağlanmasını ve ekonomik canlanmayı umut ederken; geriye kalan ayrıntılar hâlâ soru işaretleri barındırıyor ve yanıtların uygulama aşamasında netleşmesi bekleniyor.

Karşılıklı çıkar

Hurşid Deli – Suriyeli Kürt siyaset analisti

Anlaşmanın sahada uygulanmaya başladığı açıkça görülüyor. Bunun başlıca nedeni, net bir yol haritası ve aşamalı adımlar içermesi. En önemlisi ise hem Suriye hükümeti hem de SDG açısından karşılıklı çıkarların söz konusu olması. Şam yönetimi için temel hedef Suriye’nin yeniden birleşmesi iken, SDG açısından çıkar; güçlerinin yerel bir yapı olarak varlığını sürdürmesi ve kontrol ettiği bölgelerin yönetiminde rol almaya devam etmesi. Bu durum, Kürtlerin gelecek dönemde Suriye siyasal yaşamına katılımını da güvence altına alıyor.

Deli’ye göre anlaşma yalnızca Şam ve SDG’nin çıkarlarıyla sınırlı değil; aynı zamanda uluslararası, bölgesel ve Arap desteğine de sahip. Anlaşma, Washington, Paris ve Erbil’in yoğun diplomatik çabaları sonucunda ortaya çıktı ve bu durum sürece bir tür uluslararası koruma ve garanti sağlıyor.

Bu çerçevede, SDG’nin askerî ve sivil kurumlarının Suriye devlet yapısına entegrasyonunun başarısız olacağına dair somut bir gerekçe bulunmadığı görüşü öne çıkıyor. Elbette bazı teknik ve idari zorluklar ortaya çıkabilir; ancak mevcut siyasi ve sahadaki koşullar, bu engellerin aşılmasına imkân tanıyor.

dsvfr
12 Ocak 2026'da Halep'in Şeyh Maksud mahallesinde SDG ile yaşanan çatışmaların ardından (AP)

Deli, anlaşmanın SDG ve Asayiş’in nüfuzundan tamamen vazgeçmesini öngörmediğini, aksine bu nüfuzun Savunma ve İçişleri bakanlıkları bünyesinde yeniden yapılandırıldığını belirtiyor. Asayiş güçlerine önümüzdeki dönemde temel bir rol verilirken, SDG’nin askerî yapısı Haseke’de üç tugaydan oluşan bir tümen ve Kobani’de Halep güvenlik komutanlığına bağlı bir tugay şeklinde organize edilecek. SDG ve Suriye ordusu birlikleri, şehir merkezlerinden Şeddadi ve Cebel’de belirlenecek noktalara çekilecek.

Bu yeniden yapılanmanın hedeflerinden biri de DEAŞ’la mücadelede yeni ve etkin bir mekanizma oluşturmak. SDG’nin bu alandaki uzun tecrübesi ve uluslararası koalisyonla yürüttüğü iş birliği, entegrasyonu askerî açıdan da anlamlı kılıyor.

Ayrıca SDG ve Asayiş’in  isimleri değişse dahi varlığını sürdürmesi, Kürt bölgelerindeki halk için önemli bir güven unsuru olarak görülüyor. Bu durum, Kürt bileşenin dışlanmadığı bir Suriye vizyonunu destekliyor. Cumhurbaşkanı Şara’nın Kürt meselesine yönelik kapsayıcı yaklaşımı ve bu konuda yayımlanan 13 sayılı kararname de süreci güçlendiren unsurlar arasında yer alıyor.

Uygulamada engeller

Samer el-Ahmed – Doğu Suriye uzmanı gazeteci ve araştırmacı

SDG ile varılan anlaşma iki temel faktörün sonucu. İlki, Suriye ordusunun halk desteğiyle birlikte Cezire bölgesinde sahada güç kazanması ve SDG’ye yönelik birikmiş toplumsal tepki. İkincisi ise özellikle ABD’nin tutumundaki değişim ve SDG’ye verilen siyasî-askerî desteğin azalmasıyla birlikte Şam’ın uluslararası koalisyonla yeniden temas kurması.

Teorik olarak anlaşma, SDG için devlet dışı bir askerî yapıdan ulusal bir çerçeveye geçiş açısından tarihî bir fırsat sunuyor. Aynı zamanda Kürtlerin haklarını Suriye devleti içinde elde etmesinin de önünü açıyor.

Ancak uygulamaya geçildiğinde başarı ihtimali sınırlı görünüyor. Zira SDG’nin fiilî yapısı hâlâ büyük ölçüde PKK’nın etkisi altında. Entegrasyon, PKK açısından bölgesel nüfuz, finansman ve stratejik alan kaybı anlamına geliyor ve bu durum örgütün anlaşmayı isteksizce uygulamasına yol açıyor.

Temel sorun, SDG içindeki Suriyeli bazı liderlerin niyetinden ziyade, karar alma yetkisine sahip olmamaları. Ağır silahların devri, Semalka Sınır Kapısı’nın kontrolü, yabancı unsurların bölgeden çıkarılması ve şehirlerden çekilme gibi kritik dosyalar hâlâ çözümsüz.

Bu nedenle süreç, Şeyh Maksud ve 10 Mart anlaşmalarında olduğu gibi zaman kazanmaya dayalı bir modele dönüşebilir. Kısa vadede askerî çatışma ihtimali düşük olsa da, anlaşmanın uygulanmasını zorlamak için baskı unsuru olarak gündeme gelebilir.

Şam yönetimi ise Haseke üzerindeki tam egemenliği yeniden tesis etme konusunda kararlı. Bu hedefin, barışçıl yollarla ya da gerekirse askerî seçenekle hayata geçirilmesi planlanıyor. Sahadaki ve siyasetteki göstergeler, bu yaklaşımın hem halk desteğine hem de bazı uluslararası aktörlerin örtük onayına sahip olduğunu gösteriyor.

Sivil ortak arayışı

Hüseyin Çelebi – Gazeteci yazar

PKK ve Suriye uzantılarının, sahip oldukları nüfuz ve ayrıcalıklardan kolayca vazgeçmesi gerçekçi değil. Özerk yönetim deneyimi, örgütün yarım yüzyıllık mücadelesinin tek somut kazanımı olarak görülüyor. Bu yapı, Esad yönetiminin devrim sürecinde zorunlu olarak verdiği bir alanın ürünüydü.

Çelebi’ye göre entegrasyon büyük ölçüde şekli kalacak. PKK, idari ve güvenlik yapılarını yeraltına taşıyarak “gölge yönetim” yoluyla etkisini sürdürmeye çalışacak. Tehdit, kadrolaşma ve mali baskılar bu stratejinin araçları olmaya devam edecek.

sdervr
Suriye hükümeti heyetinin Pazar günü Kamışlı Uluslararası Havalimanı'nı yeniden açmak için yaptığı ziyaret sırasında Kürt iç güvenlik güçlerine mensup kişiler havalimanı dışında nöbet tutuyor (Reuters)

Bu nedenle entegrasyonun başarısı, Şam’ın yaklaşımına bağlı. PKK’nın geçmişte imzaladığı anlaşmalara uymadığı biliniyor. Hükümetin yalnızca silahlı güç olduğu için SDG’yi ödüllendirmemesi, buna karşılık Kürt toplumundan sivil ortaklar bularak onları desteklemesi gerektiği vurgulanıyor.

Entegrasyonun önündeki 3 temel engel

El-Mu‘tasım Keylani – Hukuk ve uluslararası ilişkiler araştırmacısı

Haseke’deki entegrasyon süreci, yalnızca idari değil; Suriye krizinin özüne dokunan çok katmanlı bir sınav niteliği taşıyor.

Birinci engel, derinleşmiş güven krizidir. Yıllar süren çatışmalar ve fiilî özerk yönetim deneyimi, hem Kürt toplumunda hem de merkezî otorite çevrelerinde karşılıklı kaygılar yarattı. Bu kriz, yalnızca söylemlerle değil; somut garantiler ve şeffaf mekanizmalarla aşılabilir.

İkinci engel, egemenlik ve güvenlik boyutudur. Çoklu askerî otoriteler ve sınır aşan bağlantılar, ulusal entegrasyonu zayıflatıyor. Silahlı yapılar arasındaki sadakat çatışması sona ermeden kalıcı istikrar mümkün değil.

Üçüncü engel ise ekonomik ve hizmet alanındaki zorluklar. Haseke halkı entegrasyonu, günlük yaşamındaki iyileşmelere göre değerlendirecek. Hizmetlerde ve gelir dağılımında yaşanacak başarısızlıklar, sürecin meşruiyetini hızla aşındırabilir. Ayrıca yerel yönetimden devlet yapısına geçişte net bir ademimerkeziyetçilik vizyonunun olmaması, entegrasyonu biçimsel bir adıma dönüştürme riski taşıyor.

Sonuç olarak Haseke’deki entegrasyon; güven, egemenlik, ekonomi ve yönetişim başlıklarında eş zamanlı sınavlarla karşı karşıya. Bu engellerin aşılması, geçici denge politikalarıyla değil; hukuka dayalı, kapsayıcı ve ulusal bir projeyle mümkün olabilir.


Türkiye ve Ürdün, Gazze’de barış planının uygulanmasının sürdürülmesi gerektiğini belirtti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
TT

Türkiye ve Ürdün, Gazze’de barış planının uygulanmasının sürdürülmesi gerektiğini belirtti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Ürdün Kralı II. Abdullah, Gazze’de barış planının hayata geçirilmesinin önemini, ateşkesin kalıcı biçimde sürdürülmesini, yeniden imar sürecinin başlatılmasını ve bölge halkına insani yardımların kesintisiz ulaştırılmasını ele aldı.

Türk kaynaklara göre, Erdoğan ile Kral II. Abdullah, cumartesi günü İstanbul’daki Dolmabahçe Sarayı’nda bulunan Cumhurbaşkanlığı Ofisi’nde gerçekleştirdikleri görüşmede, iki ülke arasındaki ilişkiler ile bunların farklı alanlarda geliştirilme yollarını değerlendirdi; bölgesel ve uluslararası gelişmeleri masaya yatırdı.

Ürdün Kralı’nın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daveti üzerine Türkiye’ye yaptığı kısa ziyaret kapsamında, iki lider önce baş başa bir görüşme gerçekleştirdi, ardından iki ülke heyetlerinin katılımıyla genişletilmiş bir toplantı yapıldı.

Görüşmelerde Gazze’deki son durum ve barış planının ikinci aşamasının uygulanması ayrıntılı biçimde ele alındı. Taraflar, ateşkesin sürdürülmesi gerektiğini vurgularken, devam eden İsrail ihlallerini kınadı; insani yardımların sürdürülebilir şekilde ulaştırılmasının önemine ve Filistinlilerin zorla yerinden edilmesine yönelik her türlü girişimin reddedilmesi gerektiğine dikkat çekti.

Toplantılarda ayrıca Suriye’deki gelişmeler de ele alındı. Erdoğan ve Kral II. Abdullah, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve egemenliğinin korunmasının, ülkenin istikrarını sarsmaya yönelik girişimlerin reddedilmesinin ve Suriyelilerin ülkelerine gönüllü ve güvenli şekilde dönüşlerinin sağlanmasının gerekliliğini vurguladı.

Kaynaklara göre, ikili ve genişletilmiş görüşmelerde bölgedeki diğer gelişmeler de değerlendirildi; taraflar, bölgesel istikrarın sağlanması için iş birliği ve ortak çalışma iradesini teyit etti.

efrgt87kı8
Erdoğan ile Ürdün Kralı’nın, iki ülke heyetlerinin katılımıyla gerçekleştirdiği genişletilmiş görüşmelerden bir kare (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Görüşmelere Türkiye tarafında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, MİT Başkanı İbrahim Kalın ve Cumhurbaşkanlığı Dış Politika ve Güvenlik Başdanışmanı Akif Çağatay Kılıç katılırken, Ürdün tarafından da muhatap isimler yer aldı.

Ürdün Kralı’nın Türkiye ziyareti, Türkiye ile Suriye arasındaki Cilvegözü (Bab el-Hava) sınır kapısı üzerinden Türkiye ve Yunanistan’a yönelik kara taşımacılığının 15 yıl aradan sonra yeniden başlatılmasının hemen ardından gerçekleşti.

Ulaştırma bakanlıkları arasında yürütülen ortak koordinasyon ve çabalar sonucunda gümrük ve idari engellerin kaldırılmasıyla hayata geçirilen uygulama kapsamında, cuma günü üç tır deneme amaçlı olarak Türkiye topraklarına giriş yaptı.

Söz konusu adımın, bölgesel kara taşımacılığı haritasında nitelikli bir sıçrama yaratması ve Ürdün’ü, Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa kıtasına bağlayan önemli bir ticaret hattını yeniden canlandırması bekleniyor. Bu hat, Cilvegözü (Bab el-Hava) ve Öncüpınar (Bab es-Selame) sınır kapıları üzerinden işleyecek.


Arap ve İslam dünyası, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenlik kurma girişimini reddediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
TT

Arap ve İslam dünyası, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenlik kurma girişimini reddediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)

Suudi Arabistan, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar, Endonezya, Pakistan, Mısır ve Türkiye dışişleri bakanları, İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria’da yasa dışı İsrail egemenliğini dayatmayı, yerleşimleri pekiştirmeyi ve yeni bir hukuki ve idari fiili durum oluşturmayı hedefleyen karar ve uygulamalarını en sert ifadelerle kınadı. Söz konusu adımların, Batı Şeria’nın yasa dışı ilhakına yönelik girişimleri hızlandırdığı ve Filistin halkının zorla yerinden edilmesine yol açtığı vurgulandı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan ortak bildiride, İsrail’in işgal altındaki Filistin toprakları üzerinde herhangi bir egemenliğinin bulunmadığı bir kez daha yinelendi. Bakanlar, İsrail’in Batı Şeria’da sürdürdüğü yayılmacı politikalar ve hukuka aykırı uygulamaların bölgede şiddeti ve çatışmayı körüklediği uyarısında bulundu.

fevfev
İsrail ordusuna ait buldozerler, Batı Şeria’nın Ramallah kentinin batısındaki Şukba köyünde Filistinlilere ait üç evi yıktı. (AFP)

Bakanlar, bu hukuka aykırı uygulamaları kesin bir dille reddettiklerini belirterek, söz konusu adımların uluslararası hukukun açık bir ihlali olduğunu, iki devletli çözümü baltaladığını ve Filistin halkının 4 Haziran 1967 sınırları içinde, başkenti Kudüs olan, bağımsız ve egemen bir devlet kurma yönündeki devredilemez hakkına saldırı niteliği taşıdığını vurguladı. Açıklamada, bu uygulamaların bölgede barış ve istikrarın sağlanmasına yönelik devam eden çabaları da sekteye uğrattığı ifade edildi.

Bakanlar ayrıca, işgal altındaki Batı Şeria’da hayata geçirilen bu yasa dışı uygulamaların hükümsüz ve geçersiz olduğunu, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin özellikle 1967’den bu yana, Doğu Kudüs dahil olmak üzere işgal altındaki Filistin topraklarının demografik yapısını, karakterini ve statüsünü değiştirmeyi amaçlayan tüm İsrail uygulamalarını kınayan 2334 sayılı kararı başta olmak üzere BM kararlarının açık ihlali anlamına geldiğini kaydetti. Açıklamada, 2024 yılında Uluslararası Adalet Divanı (UAD) tarafından yayımlanan danışma görüşüne de atıf yapılarak, İsrail’in işgal altında bulunan Filistin topraklarındaki politika ve uygulamalarının ve bu topraklardaki varlığının hukuka aykırı olduğu hatırlatıldı.

sdfrg
İsrailli askerler, işgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinde yerleşimcilerin yaptığı bir tur sırasında nöbet tutuyor. (Reuters)

Bakanlar, uluslararası topluma yasal ve ahlaki sorumluluklarını üstlenmesi çağrısını yineleyerek, İsrail’i işgal altındaki Batı Şeria’da tehlikeli tırmanışı ve yetkililerinin kışkırtıcı açıklamalarını durdurmaya zorlaması gerektiğini vurguladı.

Açıklamada, Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkının ve iki devletli çözüm temelinde, uluslararası meşruiyet kararları ile Arap Barış Girişimi doğrultusunda devletini kurma yönündeki meşru taleplerinin karşılanmasının, bölgede güvenlik ve istikrarı garanti altına alacak adil ve kapsamlı bir barışa ulaşmanın tek yolu olduğu ifade edildi.