Filistinlilerin "transferi" veya sınır dışı edilmesi fikri, siyasi Siyonizm'in babalarıyla başladı

İsrail, 52 yıl önce binlerce Gazzeliyi Sina'nın kuzeyine sürmek için gizli bir plan geliştirdi

Theodor Herzl 1898'de deniz yoluyla Filistin'e seyahat ederken
Theodor Herzl 1898'de deniz yoluyla Filistin'e seyahat ederken
TT

Filistinlilerin "transferi" veya sınır dışı edilmesi fikri, siyasi Siyonizm'in babalarıyla başladı

Theodor Herzl 1898'de deniz yoluyla Filistin'e seyahat ederken
Theodor Herzl 1898'de deniz yoluyla Filistin'e seyahat ederken

Sevsan Mehanna 

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi geçen 18 Ekim'de Gazze Şeridi'ndeki Filistinlilerin Sina'ya tehcir edilmesine karşı uyarıda bulundu.

Filistinlilerin Gazze'den Mısır'a göçe zorlanmasının ve ardından Batı Şeria'dan Ürdün'e sürülmesini takip edeceğini belirterek, ülkesinin 'Filistin meselesinin tasfiyesini' reddettiğini ve bunun 'son derece tehlikeli' bir durum olduğunu vurguladı.

Sisi, "Gazze'de şu anda yaşananlar Hamas'a karşı bir eylem değil, sivilleri Mısır'a sığınmaya ve göç etmeye zorlamak için bir girişimdir. Eğer göçe zorlama fikri varsa, Filistinliler neden Necef'e (Negev) taşınmasın?" dedi.

Diğer yandan Şarku'l Avsat gazetesi, yaklaşan bir savaştan yararlanarak yüz binlerce Filistinliyi tahliye etme planını ortaya çıkardı.

İsrail'de iktidardaki Likud Partisi'nin liderlerinden Amir Weitmann, partinin Liberaller kanadının başkanı olarak, mevcut savaşı, Gazze sakinlerini Sina'daki bir çadır kentine değil, Mısır'ın kalbine, Kahire ve diğer şehirlere sürmek için kullanmayı içeren bir proje sundu.

Binyamin Netanyahu hükümetini, tıpkı 1967 savaşından sonra aptal İsrail liderlerinin yaptığı gibi bu fırsatı kaçırmamaları konusunda uyaran Weitmann, projeyi İtalyan ekonomist Marcello De Monte ile birlikte hazırladı.

Proje, Netanyahu hükümetinin Ulusal Güvenlik Konseyi başkanı Meir Ben-Shabbat başkanlığındaki Misgav Ulusal Güvenlik ve Siyonist Strateji Enstitüsü tarafından yayımlandı.

İngiliz BBC ağının 30 Ekim'de yayınladığı bir raporda, raporun yazarının gördüğü gizli İngiliz belgelerinden alıntı yapılıyor: İsrail'in 52 yıl önce binlerce Filistinliyi Gazze'den Kuzey Sina'ya sürmek için gizli bir plan geliştirdiğini ve bunun İsrail ordusunun Haziran 1967'de Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Suriye'nin Golan Tepeleri ile birlikte Gazze'yi işgal etmesinden sonra gerçekleştiğini söylüyor. O dönemde Gazze, İsrail için güvenlik tehdidi haline gelmişti ve aşırı kalabalık mülteci kampları, işgal karşıtı direnişin merkezleri haline geldi ve işgalci güçlere ve işbirlikçilerine karşı operasyonlar başlatıldı.

Filistinlileri sınır dışı etme veya 'transfer' fikri Siyonizm'in ilk babalarından beri ortalıkta dolaşıyor

1991 yazında Filistin Araştırmaları Enstitüsü tarafından yayınlanan 'Sürgün'ün Siyonist Tasavvuru: Genel Tarihsel Bir Bakış' başlıklı çalışmada, akademisyen ve Filistinli-İngiliz tarihçi Nur Masalha, "Likud ve aşırı sağ çevrelerde, bu çevrelerin yerleşim kurmayı ve İsrail'e katmayı planladığı işgal altındaki topraklardan Arapların 'sürgününü' talep etme eğilimi yaygındır. Likud siyasetçileri, milletvekilleri ve bakanları Meir Kohen, Michael Dekel ve Ariel Şaron gibi bazıları, İşçi Partisi'nin ikiyüzlülüğü ve riyakârlığı nedeniyle büyük üzüntü duyuyor. 1976 savaşında işgal altındaki topraklardan Filistinlilerin tahliye edilememesinden dolayı hata işlendiğini söylüyorlar. Bu politikacılara göre, İşçi Partisi 1948'de Ben-Gurion, Yitzhak Rabin ve Yigal Allon'un uyguladığı politikayla tutarlı hareket etseydi, 'nüfus sorunu' olarak nitelendirdikleri Arap varlığının önlenmesi mümkün olurdu" değerlendirmesi yer alıyor. 

BBC'nin yukarıda bahsedilen raporunda İngilizlerin tahminlerine göre İsrail Gazze'yi işgal ettiğinde, bölgede 200 bin diğer Filistin bölgelerinden gelen mülteci vardı ve 150 bini de Filistinli yerli sakinlerdi.

Bunlar Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım ve İş Ajansı (UNRWA) tarafından destekleniyordu.

Tarihçi Masalha'nın belirttiği gibi, 'sürgün çözümü' konusunda öne sürülen öneriler, İsrail kamuoyunda, Filistinli mücadelenin işgalin sona ermesi ve iki devletli çözüme dayalı ulusal bağımsızlığın sağlanması için büyümesi ile birlikte geniş bir tartışma başlattı.

Çalışma, Filistinli nüfusun 'nakli' (transfer) fikrinin, (çalışma yayınladığında Knesset'te iki sandalye sahibi olan bir partinin başı olan) Rehavam Ze'evi'ye göre yalnızca Filistinlilerin toplu olarak işgal altındaki topraklardan tahliye edilmesini içeren bir planı içerdiğine işaret ediyor.

Bu kavram, Siyonizm'de o kadar köklüdür ki, ortadan kalkma umudu çok azdır. Fikir, Siyonist bakış açısının 'İsrail topraklarının Yahudilerin kalıtsal hakkı olduğu' ve Filistinli Araplar değil yalnızca Yahudilere ait olduğu şeklindeki temeline dayanıyor.

Bu, çoğu İsrail Yahudi'si tarafından benimsenen bir fikir. Doğal olarak Arapların 'yabancılar' olduğu veya İsrail/Filistin topraklarının Yahudiliği ve Yahudi egemenliğinin tekliğini kabul etmeleri ya da gitmeleri gerektiği sonucuna varıyor.

Araştırma, bu 'sürgün' talebinin, Filistin'de Siyonist yerleşimciliğin başlangıcına ve Siyonist siyasetin ortaya çıkışına kadar uzandığını belirtiyor.

Theodor Herzl'in (Yahudi devletinin manevi babası) günlerinden beri, Yahudi göçü ve Filistin'in Yahudiler tarafından yerleşim altına alınması devam ediyor.

Bu, Filistin topraklarının Araplardan Yahudilere tamamen devredilmesi ve ülkenin yeniden şekillendirilmesi ve Arap özelliklerinden arındırılması anlamına geliyor.

Bu da nihayetinde Siyonist/Yahudi bir devletin kurulmasına yol açtı. Bütün bu fikir ve eylemler, Siyonist liderliğin düşünce ve pratiğindeki 'sürgün' fikriyle iç içedir. 

İsrail'de (Filistin ve komşu topraklarda) Yahudi çoğunluğu oluşturma fikri, homojen bir Yahudi devleti kurma fikriyle bağlantılı bir düşüncedir.

Siyonist liderlik, 'Filistin'deki ulusal haklar, yalnızca Yahudi halkına aittir' doktrinini yaymaya çalıştı ve 'Arap nüfus sorunu' olarak gördüğü probleme çözümler aramaya başladı.

Yerel Filistinli Arap nüfusunu taşıma ve yerinden etme ilkesinin entelektüel çerçevesi, Filistin'in nüfus, etnik ve dinsel gerçekliğini yeniden şekillendirmeyi amaçlayan bir kültürel şovenizm ideolojisiyle yakından bağlantılıydı.

Bu, 1948 yılına kadar çoğunlukla başka bir halkların yaşadığı bir ülkeyi, tek bir din olan Yahudi bir devlete dönüştürmeyi amaçlıyordu.

1948'de Celile'deki köylerinden kaçan Filistinli aileler yürüyerek Lübnan'a doğru (Keystone)
1948'de Celile'deki köylerinden kaçan Filistinli aileler yürüyerek Lübnan'a doğru (Keystone)

Yahudi asıllı İngiliz yazar ve sürgün fikrinin tutkulu destekçisi Israel Zangwill, 'Filistin, toprağı olmayan halk için halkı olmayan bir toprak' sloganını yaygınlaştırdı.

Gezgin Lord Lindsay 1838'de yayımlanan "Mısır, Edom ve Kutsal Topraklar Hakkında Mektuplar" adlı kitabında, "Filistin topraklarının kısırlığı ve çöküşü, toprağı vuran bir lanet yüzünden değil, basitçe 'eski sakinlerinin yokluğundan' kaynaklanıyordu" ifadelerine yer verdi.

Lindsay, Tanrı'nın iradesinin, 'yasal mirasçıların' dönüşünü engellememek için mevcut nüfusun çok fazla olmamasını istediğine inanıyordu.

Filistinli yazar ve araştırmacı Ahmed el-Debş, Lindsay'in inancına göre "eskiden verimli olan toprak, sadece sürgündeki çocuklarının geri dönmesini ve tarımsal kapasitelerine uygun sanayinin uygulanmasını bekliyordu. Böylece tekrar kalkınacak, tam bir refah ve lüks içinde olacak ve Süleyman Peygamber'in günlerinde olduğu gibi geri dönecek."

 'Boş ülke' fikri, daha sonra Dünya Siyonist Kongresi'nin başkanı olacak olan Chaim Weizmann tarafından da 1914'te yaptığı bir konuşmada dile getirilmişti.

Filistin asıllı İngiliz tarihçi Nur Masalha'ya göre, "En önemlisi, Weizmann'ın Yahudi Ajansı Yerleşim Departmanı başkanı Arthur Robin'e, kendisinin (Weizmann) 1917'de Balfour Deklarasyonunu nasıl elde ettiğine dair anlattığı anekdottur.

Robin, Filistinli Araplar hakkındaki fikirlerini sorduğunda Weizman şöyle cevap verdi:

İngilizler bize birkaç yüz bin siyah insan olduğunu söylediler, bunların hiçbir değeri yok.

Masalha, 'Tarihte Dört Bin Yıl' başlıklı kitabında İngilizcedeki 'zenci' (Nigger) kelimesinin 'doğrudan siyahlara ve Afrikalılara yönelik beyaz ırkçı bir hakaret' olduğunu söylüyor.

Aşağılayıcı içeriğin, İngiliz beyazların Tevrat'tan aldığı ve günlük konuşmalarda yaygınlaştırdığı başka bir aşağılayıcı İngilizce kelime olan 'Filistin'i çağrıştırdığına' işaret ediyor.

Arap topraklarını ele geçirme hamlesiyle ilgili olarak sürgün 'fikrinin tohumlarının' Siyonizm'in ilk günlerinden itibaren filizlendiğinin bir kanıtı olarak, Siyonist siyasi düşüncenin kurucusu Herzl, Siyonist hareketin gelecekteki temsilcisi olarak gördüğü siyasi örgüte verdiği isim olan 'Yahudi Birliği' durumundan 'devlet' durumuna geçiş düşüncesiyle ilgili 12 Haziran 1895 tarihli günlüğünde şunları yazdı:

Belirlenen topraklardaki özel mülkleri satın alırken nazik davranmalıyız. Yoksul nüfusu sınırın dışına çıkarmak için geçiş yaptıkları ülkelerde onlara iş bularak teşvik etmeye çalışacağız. Onları kendi ülkemizde çalıştırmaktan kesinlikle kaçınacağız. Mülk edinme ve yoksulları uzaklaştırma işlemleri, en büyük dikkat ve özenle yapılmalıdır.

Bazı kaynaklara göre Herzl, Osmanlı Sultanı 2. Abdülhamid'e mali bir anlaşma teklif etti ve "Filistin bizim unutamayacağımız tarihi vatanımızdır... Eğer Sultan bize Filistin'i verirse, bunun karşılığında Türkiye'nin tüm mali yönetimini biz üstleniriz." 

Herzl önerisinde yalnız değildi, gelecekteki Siyonist tekliflerin bir modelini oluşturdu. Diğer 'kurucu babalar' da benzer teklifler sundu.

O dönemde bu fikirler genellikle 'Arapların Arap ülkelerine toplu göçü' veya 'İsrailli toprak edinimi tarafından teşvik edilecek barışçıl göç' gibi yumuşak ifadelerle dile getirildi.

Ancak, Filistinli Arapları yerinden etme çağrıları da yapıldı. Bunlar, Herzl'in ilk yardımcılarından ve İngiltere'deki Siyonist hareketin örgütlenmesinde en hevesli isimlerden biri olan Zangwill gibi önde gelen Siyonistlerden geldi.

Zangwill, 1897'de Filistin'i ziyaret etti ve Filistinli Arapların gerçekliğini gördü. 7 yıl sonra, Manchester'da yaptığı bir konuşmada, zorunlu göç seçeneğinden yana tutumunu açıkladı.

Kudüs vilayetinin nüfus yoğunluğunun ABD'nin iki katı olduğunu, her metrekareye 52 kişinin düştüğünü, Yahudilerin ise bu sayının dörtte birini bile oluşturmadığını söyledi.

Bu nedenle, "Ya atalarımız gibi kılıç zoruyla, egemen olan Arap kabileleri çıkaracağız ya da çoğu yüzyıllardır bizi küçümseyen Müslümanlardan oluşan çok sayıda yabancı nüfusun varlığıyla mücadele edeceğiz" dedi.

Avusturya'nın başkenti Viyana'nın Hahambaşısı, Theodor Herzl'in 'Yahudi Devleti' adlı kitabında dile getirdiği fikirleri araştırmak için 1897'de İsviçre'nin Basel şehrinde düzenlenen Birinci Siyonist Kongresi'nden sonra Filistin'e iki temsilci gönderdi.

Bu temsilciler, Filistin'de yaptıkları araştırmanın ardından, "Gelin, yani Filistin güzel ama başka biriyle evlidir" şeklinde bir telgraf gönderdiler.

İsrailli tarihçi Avi Shlaim, 'Demir Duvar - İsrail ve Arap Dünyası' isimi kitabında bu telgrafın, Siyonist hareketin temel sorununu ortaya koyduğunu belirtiyor.

Bu sorun, 'Yahudilerin bir devlet kurmayı planladığı topraklarda yaşayan Araplar' olarak tanımlanıyor.

Görüldüğü üzere, Yahudilerin 'İsrail topraklarında' bir ulus olarak yaşama hakkı fikri, Herzl'in siyasi Siyonist akımının ortaya çıkmasından önce, Siyonizm'in kurucu babalarından birçoğu tarafından ileri sürülmüş.

Bunlardan biri de işçi Siyonizm'inin kurucularından Alman Yahudi Moses Hess'tir. Hess, Yahudi ulusunun yeniden doğuşunu savunan ilk kişilerden biriydi ve şöyle demişti:

Yahudi ulusunu yeniden hayata döndürmek için, önce ulusumuzun siyasi diriliş fikrini canlı tutmalıyız ve bu umudu, ikinci kez derin bir uykuya dalmışken uyandırmalıyız. Doğu'daki siyasi koşullar, Yahudi devletlerinin yeniden dirilişinin organize edilmesine izin verecek kadar olgunlaştığında, bu dönüş, atalarımızın topraklarında koloniler kurarak gerçekleşecektir.

"İsrail'in kutsal terörü"

İsrail'in eski başbakanı Moşe Şaret'in anıları, 1955 yılında İsrail liderlerinin "Gazze'nin işgali hiçbir güvenlik sorununu çözmeyeceğini ve İsrail'in herhangi bir Arap tarafıyla savaş çıkararak bir derece gerginlik sağlamaya dayanan güç ilkesine" dayandığını ortaya koyuyor.

İsrailli yazar Livia Rokach, Şaret'in anıları üzerine yaptığı çalışmada, "Arap tehdidi, İsrail'in iç nedenlerle uydurduğu bir efsanedir ve Arap rejimleri her zaman İsrail'in yeni bir savaş için hazırlıklı olmasından korkmalarına rağmen, bunu tamamen inkar edemediler" ifadelerini kullandı.

Reuters'e göre Rokach, Şaret'in ifadesiyle Gazze ve Mısır'ın Sina Yarımadası'nın işgali, 'tehlikeler yaratarak ve savaşlar icat ederek' varlığını sürdürme gücünü alan İsrail liderlerinin 'gündeminde' olduğunu da sözlerine ekledi.

Rokach, 'Moşe Şaret'in Anılarından İsrail'in Kutsal Terörizmi' adlı kitabında, İsrail'in güvenliğinin, 'Filistin halkının kendi topraklarında kaderini tayin etme hakkını' reddetmenin resmi bir gerekçesi olarak kaldığını ve bu gerekçenin, İsrail'in uluslararası kararları ihlal etmesinin meşru bir açıklaması olarak kabul edildiğini belirtiyor.

Rokach, 'İsrailli katiller' olarak adlandırdığı kişilerin 'kovma ve soykırım' politikası uyguladığını ve Yahudi canlarını feda etmekten çekinmediğini, böylece gelecek misilleme operasyonlarını haklı çıkaracak bir derece provokasyon sağladığını söylüyor.

İsrailli yazara göre, Şaret'in ailesi, günlüklerinin yayınlanmasını önlemek için 'muazzam baskılara' maruz kaldı.

'Siyonist liderler' Şaret ve Ben-Gurion arasında, İsrail'in komşularını askeri bir çatışmaya sürüklemek için 'sürekli taciz eylemlerine' karşı çıkan Şaret'in 1956'da hükümetten 'kovulmasına' yol açan bir çatışma vardı.

Şaret, bu liderlerin 'suçlu ve megaloman siyasi ve askeri liderlik planını' gerçekleştirmek için kendi muhalif varlığını tasfiye etmelerinin gerekli olduğuna inanıyordu.

Şaret, 1953 yılının ekim ayında İsrail liderlerinin Sina Yarımadası'nı işgal etmeye hazır olduklarını, ancak Mısırlıların işgali 'kışkırtıcı bir meydan okumayla' kolaylaştırmadıkları için hayal kırıklığına uğradıklarını söylüyor.

Şaret, İsrail liderlerinin 'korkunç bir katliam' gerçekleştirdiklerine, dünyayı ilk olaydan uzaklaştırmak için sonraki heyecan verici bir operasyon icat ettiklerini söylüyor.

Manda süresi

Akademisyen Nur Masalha'ya göre, Filistinlilerin nüfus ve ulusal sorunlarının çözümü Filistin dışında ve daha geniş Arap dünyası içinde aranmalıydı.

Siyonist liderlik, Balfour Deklarasyonu ve İngiliz işgalinden sonra, Filistinli Yahudi nüfusu olan Yişuv'un çıkarları ile de güçlü ulusal özlemlere sahip olan yerli halk arasındaki çelişkiyi aşmaya çalıştı.

Siyonist liderler, İngilizlerle bağlantıya dayalı bir politika benimsediler ve Filistin'deki 'Arap nüfus sorununu' çözmek için Arap ülkelerine transfer yoluyla bir çözüm bulmak için İngiliz yetkililerle görüşmeler yaptılar.

Ayrıca, kurulacak Yahudi devletinden Filistinlilerin çıkarılıp Arap dünyasında yeniden yerleştirilmesi gerektiği fikri, 1930'lar ve 1940'lardaki Siyonist göçe zorlama planlarının temelini oluşturuyordu.

1920'lerin sonları ve özellikle 30'ların ortalarından itibaren baskın işçi partileri, Filistinli direnişin Yahudi göçü ve Siyonist yerleşim karşıtı tırmanışı üzerine yeniden değerlendirmeye başladı.

Bu direniş, 1936-1939'da zirveye ulaşan köylü tabanlı bir isyanla ifade edildi. Yişuv'a bağlı askeri güç olan Haganah'ın güçlendirilmesi, liderliğin giderek artan bir şekilde Arap nüfus sorununun köklü Siyonist çözümünün, yalnızca askeri güç konumundan ve Arap Filistin'de ekonomik, askeri ve yerleşimci bir gerçeklik kurulmasıyla sağlanabileceğine olan inancını besledi.

Bu nedenle, çözüm, yerli halkla anlaşma yoluyla değil, tehcirin gerçek hale geleceği bir askeri zaferle aranmalıydı.

Weizmann sürgün planı 1930

1930 yılında Chaim Weizmann, 'toprak' ve 'Arap nüfusu' sorunlarına 'köklü çözüm' bulma çabasında bir adım daha ileri gitti ve bazı İngiliz bakanlar ve yetkililerle özel görüşmelerde Arapları göçe zorlama planını sundu.

Sömürge Bakanlığı'na sunulan Weizmann planı, Filistinli Yahudi sermaye sahiplerinden toplanacak bir milyon Filistin lirası kredi verilmesini ve bu kredinin, Doğu Ürdün'deki Abdullah Emirliği'nde Filistinli köylü topluluklarının yerleştirilmesi için kullanılmasını öneriyordu.

Ancak, İngiliz Koloni Bakanı Lord Passfield, Filistinlilerin Siyonizm'e karşı ulusal muhalefetinin ne kadar güçlü olduğunu giderek daha fazla anladığı için projeyi hızla reddetti.

Ardından, Ramsay MacDonald başkanlığındaki İngiliz hükümeti de projeyi reddetti.

Yişuv'un 1936'dan itibaren sunduğu sürgün planları

Nur Masalha, İngiliz Kraliyet Komisyonu tarafından sunulan Arapları göçe zorlama önerilerinin, Yahudi Ajansı'nın önde gelen liderlerinden, David Ben-Gurion, Moşe Şaret ve Chaim Weizmann gibi isimler tarafından gizlice verildiğine dair güçlü kanıtlar olduğuna inanıyor.

Çünkü Arapları yerinden etme fikri, Yahudi Ajansı liderlerinin komisyonun müzakereleri sırasındaki en önemli önceliklerinden biriydi.

Hatta bazı liderler bu fikri, Filistin'de bir Yahudi devleti kurmak için Arap nüfusunu azaltmanın bir yolu olarak görüyorlardı.

Ben-Gurion, zorla yerinden etme fikrine büyük önem veriyordu. 12 Temmuz 1937 tarihli günlüğünde, "Önerilen Yahudi devletinin vadilerinden Arapların zorla yerinden edilmesi, bize hiç sahip olmadığımız bir şey verebilir: Arap nüfusundan arındırılmış bir Celile. Taşınmayı uygulamak için kendimizi hazırlamalıyız" diye yazdı.

Ben-Gurion ayrıca, Filistinli Arapların çok azının Doğu Ürdün'e 'kendi isteğiyle' taşınmaya istekli olduğuna inanıyordu.

Ancak, 'zorlayıcı' maddelerin gelecekte uygulanması gerekiyordu. 5 Ekim 1937'de 16 yaşındaki oğlu Amos'a yazdığı önemli mektupta, "Arapları kovmalı ve yerlerini ele geçirmeliyiz... Necef ve Doğu Ürdün'deki Negev ve Ürdün'deki Arapların mülklerini ellerinden almak değil, gücümüz olduğunda bu yerlere yerleşme hakkımızı garanti altına almak için gerekirse zor kullanarak" diye yazdı. 

1948 Savaşı

1948 Savaşı sırasında, Haganah ve İsrail Ordusu'nun tehcir/kovma politikası, yazılı bir programdan ziyade bir inanç ve kararlılıktan kaynaklanıyordu.

Bu politika, 1930'lar ve 1940'lardaki tehcir planlarından ve ayrıca, Yahudi devleti oluşturmayı amaçlayan bazı içselleştirilmiş Siyonist ilkelerden ve varsayımlardan türedi.

İsrail ordusu devriyeleri, 1971'de Şeridi'ndeki işgale karşı gerilla operasyonları karşısında Gazze sokaklarında dolaşıyor (İsrail Ordusu)
İsrail ordusu devriyeleri, 1971'de Şeridi'ndeki işgale karşı gerilla operasyonları karşısında Gazze sokaklarında dolaşıyor (İsrail Ordusu)

Bu politika, siyasi ve askeri faktörlerin yanı sıra, küresel diplomatik durum gibi pragmatik hususlardan da etkilendi.

Ancak, tehcir doktrini 1948'de kapsamlı bir şekilde uygulanmadı ve tehcir politikası, kalan küçük Arap azınlığını (özellikle Celile ve daha sonra Küçük Üçgen'de) temizlemede başarısız oldu.

Pragmatik İsrail liderliği, yeni kurulan Yahudi devletinden üçte iki milyon Filistinliyi çıkarmayı başardı (bu Arapların, orada kalmalarına izin verilseydi, devletin çoğunluğunu oluşturacakları açıktır).

İsrail hükümetine 26 Ekim 1948'de sunulan Üçüncü Tehcir Komitesi'nin tavsiyesine göre, Hayfa gibi karmaşık şehirlerde Arapların nüfusu yüzde 15'i geçmemelidir.

Ayrıca, 1949'da 130 bin kişi olan küçük Arap azınlığının, genişletilmiş Yahudi devleti sınırları içinde kalması, pragmatik İşçi Partisi liderliğine göre Siyonist projeye herhangi bir tehdit oluşturmaz.

İsrail Devleti'nin kurulmasından sonra

1950'lerin başında, İsrail'in iktidardaki ve baskın siyasi gücü olan Mapai Partisi, Yahudi devletinde yaşayan Arapların gerçekliğini kavramak zorunda kaldı.

Parti, azınlık Araplarla başa çıkmak için sunulan seçenekleri tartıştı. İki temel eğilim vardı. İlk eğilim, bir şekilde Araplardan kurtulmayı amaçlıyordu.

Bu eğilimi, İsrail Devleti'nin ikinci başkanı Yitzhak Ben-Zvi ve Yahudi Milli Fonu'ndan Yosef Weitz temsil ediyordu.

Bu iki lider, 1930'ların ikinci yarısından beri en büyük tehcir savunucularındandı ve bu olasılığı destekliyorlardı.

Ancak, her ikisi de barış zamanında toplu sürgünün gerçekçi olmadığını ve hükümetin Arapların devlete 'bağlılığını' elde etmeye çalışması gerektiğini düşünüyordu.

Ancak, 'bazı sadakatsiz Araplar tespit edilirse, bu bize onlarla farklı bir şekilde, onları sürerek başa çıkma fırsatı verecektir' diye düşünüyorlardı.

Histadrut (İsrail İşçi Sendikaları Federasyonu) Arap Dairesi Başkanı R. Barakat da benzer görüşleri ifade ediyordu.

Ancak ikinci eğilim, İsrail'de kalan Arapların kalmaya kararlı olduklarını fark etti. Bu nedenle, bu görüşe sahip olanlar, kısa vadede, bu azınlıkla başa çıkmada 'güvenlik' yönünü diğer tüm hususlardan üstün tutmak gerektiğine inanıyorlardı.

1950'lerin başlarında, Başbakan David Ben-Gurion, Dışişleri Bakanı Moşe Şaret ve Yahudi Milli Fonu'ndan Yosef Weitz, 'Gali'deki Hıristiyan Arapları Güney Amerika'ya sürme' projesini görüşmek ve onaylamak için birlikte çalıştılar.

Weitz, bu proje için Kasım 1951'de Arjantin'e gönderildi. Görünüşe göre bu proje Weitz, Filistinli Hıristiyanları Arjantin'e göç etmeye ikna edememesi ve İsrailli yetkililerin İsrail vatandaşlarına karşı bariz zorlayıcı tedbirler kullanmaktan kaçınması nedeniyle başarısız oldu.

1950'lerin ortalarında, İsrail makamları, Filistinli mültecileri Libya'ya yerleştirmeyi amaçlayan bir tehcir planı hazırladı.

Plan, üst düzey bir komitenin gayri resmi toplantılarında tartışıldı. Görünüşe göre bu dördüncü 'tehcir' komitesi, İsrail'den Libya'ya birkaç yüz Filistinlinin sınır dışı edilmesine yol açtı.

Bu, özellikle yetkililerin şeflerine rüşvet verdiği bazı yoksul kabilelerden gelen Filistinlilerden oluşuyor. Bu komite, Süveyş Kanalı Krizi'nden sonra feshedildi.

1967 Savaşı sonrası

İsrail'in 1967 Savaşı'nda kazandığı zafer ve Filistin'in geri kalanını işgali, tehcir fikrinin yeniden canlanmasına katkıda bulundu.

1967 zaferinden sonra, 'Erez Yisrael' (İsrail Toprakları) kavramı, sadece muhafazakar Herut (daha sonra Likud oldu) kampına özgü olmaktan çıktı, tüm ana Siyonist partilere, hatta pragmatikliği ile bilinen İşçi Partisi'ne kadar yayıldı.

Yayılmacı eğilim, savaştan hemen sonra kurulan ve tüm "kurtarılmış" topraklara yerleşmeyi amaçlayan Tüm İsrail Toprakları hareketinde ifadesini buldu ve ilhak yönündeki bu eğilim, tüm İsrail parti sınırlarını aştı.

Masalha, 'Tam İsrail'in savunucularının çoğunun Filistinlileri, en azından Batı Şeria ve Gazze halkını sürmek istediğini belirtiyor.

'Gush Emunim' yerleşim hareketinin medya departmanı tarafından yayınlanan 'Hükümetimizin Gerçekçi Politikası' başlıklı bir makalede, 'Tam İsrail Hareketi'nin önde gelen liderlerinden biri olan Israel Shep-Eldad, Filistinlilerin geçmişte Kenanlılarla yaşadıkları aynı çıkmazla karşı karşıya olduklarını belirtti.

Filistinlilerin seçmek zorunda kalacakları seçeneğin, ana vatanlarından göç etmek olduğunu ve bunun siyasi Siyonizm için yeni olmadığını ifade etti.

Eldad'a göre, Yahudi ahlakı, savaş zamanı hariç, tek seferde toplu sürgünü yasaklasa da en iyi yol, 'özgür topraklarda' ekonomik zorluklar yaratarak, Arapları geniş çaplı göçe teşvik ediyor.

Independent Arabia - Independent Türkçe



Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar, Kassam Tugayları’nın Kuzey Tugay Komutanı’nın suikasta kurban gittiğini doğruladı

İzzeddin el-Beyk
İzzeddin el-Beyk
TT

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar, Kassam Tugayları’nın Kuzey Tugay Komutanı’nın suikasta kurban gittiğini doğruladı

İzzeddin el-Beyk
İzzeddin el-Beyk

Gazze Şeridi’ndeki Hamas Hareketi’nden dört kaynak, İsrail’in bugün Kassam Tugayları’nın Kuzey Tugay Komutanı İzzeddin el-Beyk’i, Gazze kentinin kuzeybatısındaki Nasr mahallesinde bulunduğu bir meskene düzenlenen saldırıyla öldürdüğünü doğruladı.

Kaynaklar, Şarku’l Avsat’a yaptıkları ayrı açıklamalarda, ‘Aşmavi’ lakabıyla tanınan el-Beyk’in, savaş uçakları tarafından gerçekleştirildiği değerlendirilen ve meskeni hedef alan saldırıda atılan 3 füze sonucunda olay yerinde hayatını kaybettiğini belirtti. Kaynaklar, füzelerin hedefin öldüğünden emin olmak amacıyla kullanılmış olabileceğini ifade etti.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Yisrael Katz da operasyonu duyurarak el-Beyk’in öldürüldüğünü doğruladı.

Şarku’l Avsat muhabirinin aktardığına göre saldırı sabaha karşı saat 03.30’da gerçekleşti. Saldırının ardından daire alevler içinde kaldı ve yangın, sivil savunma ekiplerinin müdahalesiyle söndürülene kadar yarım saatten fazla sürdü.

İsrail ordusunun, hedef alınan kişiyi ya patlamanın etkisiyle ya da bu füzelerden yayılan zehirli duman nedeniyle öldürmek amacıyla yoğun yangına yol açan füzeler kullandığı görülüyor.

Saldırı, yaklaşık iki ay önce gündüz saatlerinde benzer bir saldırının düzenlendiği başka bir binanın bitişiğindeki konut binasında gerçekleşti. Söz konusu saldırıda, Kassam Tugayları’na bağlı Gazze Tugayı’nın operasyonlar komutanı ve 7 Ekim 2023 saldırısında önemli rol oynayan isimlerden Edhem Nesman öldürülmüştü.

Önceki suikast girişimi

El-Beyk, geçtiğimiz mayıs ayının sonlarında, Hamas’ın Gazze Şeridi’ndeki Kassam Tugayları’nı sırasıyla Muhammed es-Sinvar’ın ardından komuta eden İzzeddin el-Haddad ve Muhammed Avde’nin öldürülmesinden birkaç gün sonra bir suikast girişiminin hedefi olmuştu.

Söz konusu saldırıda Gazze Tugayları Komutan Yardımcısı ve Zeytun Taburu Komutanı İmad İslim öldürülmüştü. O dönemde Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar, İslim ile el-Beyk’in yanı sıra Gazze Tugayları’nın yeni komutanı Muhanned Receb arasında bir toplantı yapılmasının planlandığını, ancak saldırı düzenlendiğinde diğer iki ismin bölgeye henüz ulaşmadığını belirtmişti.

Bu operasyon, Kassam Tugayları’nın Han Yunus Tugayı Komutanı Muhammed el-Yazuri ile Refah Tugayı Komutanı Nail Ebu Ubeyd’in öldürülmesinden yaklaşık iki hafta sonra gerçekleştirildi.

İzzeddin el-Beyk kimdir?

48 yaşındaki İzzeddin el-Beyk, Hamas’ın en önemli kalelerinden biri olan Cibaliye Mülteci Kampı’ndaki Felluce bölgesinde yaşayan ve uzun yıllardır hareketin önde gelen mensupları arasında yer alan bir isimdi. 1990’ların sonunda camilerdeki faaliyetlere katılmasının ardından Hamas’a dahil olan el-Beyk, İkinci İntifada’nın başlamasıyla Kassam Tugayları bünyesinde çalışmaya başladı. İsrail’in kampa ve Beyt Lahiya beldesine yönelik kara operasyonlarına karşı koyma faaliyetlerinde belirgin ve etkin bir rol üstlendi. El-Beyk, 2004 yılında Cibaliye Mülteci Kampı’nı hedef alan kapsamlı bir İsrail askeri operasyonuna karşı koyarken Yasin tanksavar roketlerini ilk kullanan isimlerden biri oldu.

Hamas kaynaklarının Şarku’l Avsat’a verdiği bilgilere göre el-Beyk, Kassam Tugayları’nın Cibaliye Mülteci Kampı’ndaki ve bugün Nuhbe olarak adlandırılan ilk özel birliklerinden birine komuta etti. Uzun yıllar boyunca Cibaliye Mülteci Kampı bölgesindeki Batı Taburu’nun komutanlığını yürüttü. Daha sonra bu görevden ayrılarak Kuzey Tugayı istihbarat biriminin başına geçti. Kasım 2023’te Ahmed el-Gandur’un öldürülmesinin ardından ise Kuzey Tugayı’nın komutanı oldu.

Kaynaklar, el-Beyk’in Kuzey Tugayı istihbarat biriminin başındayken, dönemin Gazze Şeridi genelindeki istihbarat sorumlusu Muhammed Avde’nin ‘gözde adamı’ olarak nitelendirildiğini belirtiyor. İkili arasında özel bir ilişki bulunduğu, her ikisinin de Cibaliye Mülteci Kampı’nda yaşadığı ifade ediliyor.

Kaynaklara göre el-Beyk, son savaş sırasında ‘Generaller Planı’ olarak adlandırılan ve Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Filistinlilerin yerinden edilmesini amaçlayan planın başarısızlığa uğratılmasında rol oynadı. El-Beyk ve beraberindeki savaşçılar, İsrail ordusuyla doğrudan çatışmalarda mevzilerini korudu.

Kendisiyle yakından tanışan Hamas kaynaklarından biri, el-Beyk’in usta bir keskin nişancı olduğunu ve bir dönem Kuzey Tugayı’ndaki operasyonların yönetiminden sorumlu olduğunu belirtti. Kaynak, el-Beyk’in halk arasında sevilen isimlerden biri olduğunu da ifade etti.

El-Beyk, savaş öncesinde ve savaş sırasında çok sayıda suikast girişiminin hedefi oldu. Bunlardan biri son savaşın ikinci yarısında Cibaliye Mülteci Kampı’nda gerçekleştirildi. Saldırıda koruması öldürülürken el-Beyk saldırıdan sağ kurtuldu.


Sağlık sektörü de eğitim sektörüne katıldı... Sektörel protestolar UBH’yi kuşatıyor

Batı Libya’da sağlık sektörü çalışanlarının düzenlediği protesto gösterisinden, 28 Eylül 2026 (Libya Sağlık Sektörü Hareketi Birliği)
Batı Libya’da sağlık sektörü çalışanlarının düzenlediği protesto gösterisinden, 28 Eylül 2026 (Libya Sağlık Sektörü Hareketi Birliği)
TT

Sağlık sektörü de eğitim sektörüne katıldı... Sektörel protestolar UBH’yi kuşatıyor

Batı Libya’da sağlık sektörü çalışanlarının düzenlediği protesto gösterisinden, 28 Eylül 2026 (Libya Sağlık Sektörü Hareketi Birliği)
Batı Libya’da sağlık sektörü çalışanlarının düzenlediği protesto gösterisinden, 28 Eylül 2026 (Libya Sağlık Sektörü Hareketi Birliği)

Batı Libya’daki çok sayıda sağlık çalışanı, dün Trablus’ta Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) binası önünde ‘haklarını’ talep etmek üzere toplandı. Eylem, ülkede öğretmenlerin genel greviyle eş zamanlı gerçekleşirken, Libya’da hükümeti giderek artan taleplerle karşı karşıya bırakan mesleki protestoların tırmandığı bir döneme denk geldi.

Başkent Trablus’taki es-Sikke Yolu üzerinde bulunan hükümet binası önünde yüzlerce sağlık personeli, diş hekimi ve sağlık sektörü çalışanı toplandı. Göstericiler, aralarında maaşların artırılmasının da bulunduğu dokuz talebin Trablus’taki yetkililer tarafından yerine getirilmesi çağrısında bulundu.

Protesto, pazar akşamı hükümet binası önünde düzenlenen barışçıl bir gösteri sırasında güvenlik görevlilerinin bazı doktorlara saldırması üzerine düzenlendi. Olay, çok sayıda Libyalının tepkisine yol açarken, olayın soruşturulması yönündeki çağrılar da arttı.

Sağlık çalışanları, protestolarının ‘yıllardır devam eden sıkıntılar ve geçim baskıları, fiyatlardaki artış, biriken borçlar ve sağlık sektöründeki koşulların kötüleşmesi’ nedeniyle gerçekleştirildiğini belirtti. Çalışanlar, taleplerinin çalışma koşullarının iyileştirilmesini ve sağlık çalışanlarının insanca yaşayabilecekleri koşulların güvence altına alınmasını amaçladığını vurguladı.

Libya Sağlık Sektörü Hareketi Birliği tarafından dün yayımlanan ve çalışanların açıklamalarının aktarıldığı bildiride, eylemin ‘geçici bir öfke anı olmadığı, yıllarca süren sabrın ardından’ gerçekleştirildiği belirtildi. Açıklamada, sağlık çalışanlarının ‘zor’ olarak nitelendirdiği koşullara rağmen, görevlerini yerine getirmeye ve vatandaşlara hizmet etmeye kararlı mesleki kadro ve uzmanların görevlerini sürdürdüğü kaydedildi.

Çalışanlar, taleplerinin ‘kişisel kazanımlarla ilgili olmadığını’, sağlık sektörü çalışanlarının koşullarının iyileştirilmesini ve görevlerini yerine getirebilecekleri uygun bir çalışma ortamının sağlanmasını hedeflediğini vurguladı. Açıklamada ayrıca sağlık sisteminin reforme edilmesi ve Libya vatandaşlarına sunulan sağlık hizmetlerinin seviyesinin yükseltilmesi çağrısı yapıldı.

cdfghyju
Batı Libya’da sağlık sektörü çalışanlarının düzenlediği protesto eylemine katılan iki çocuk, 28 Eylül 2026 (Libya Sağlık Sektörü Hareketi Birliği)

Çalışanlar, taleplerinin küçümsenmesi veya sorgulanmasına yönelik girişimleri reddederken, eylemlerini sürdürme ve vatandaşların hayatını doğrudan ilgilendiren temel sektörlerden biri olarak sağlık sektörünü geliştirme konusundaki kararlılıklarını vurguladı.

Libya’daki sağlık çalışanlarının talepleri arasında maaşların artırılması, ek ödemeler ve yan hakların uygulanması, sağlık sigortası sağlanması, personel yapısının genişletilerek düzenlenmesi ve personel açığının giderilmesi yer alıyor. Çalışanlar ayrıca ilaç, tıbbi malzeme ve cihazların temin edilmesini, görevlerini yerine getirirken korunmalarını, ulusal insan kaynağının korunmasını ve uzmanların özel sektöre veya yurt dışına yönelmesine neden olan sorunların giderilmesini talep ediyor. Sendikaların ve meslek kuruluşlarının, çalışanları ve sağlık sektörünü ilgilendiren kararlara dahil edilmesi de talepler arasında bulunuyor.

Libya Genel Diş Hekimleri Sendikası da dün bir gösteri düzenleyerek tüm sağlık sektörü çalışanlarına, ‘sağlık sektörünün tarihindeki en büyük protesto gösterisi’ olarak nitelendirdiği eylemde toplanma çağrısı yaptı. Sendika, sektörde çalışanların ‘meşru ve adil haklarının’ talep edilmesini istedi.

Libya Sağlık Sektörü Hareketi Birliği ise pazar günü Libya’daki ‘çok sayıda tıbbi ve yardımcı sağlık personeli ile idari çalışanın, Trablus’taki es-Sikke Yolu üzerinde bulunan Başbakanlık binası önünde barışçıl bir protesto düzenledikleri sırada hükümet binasını korumakla görevlendirilen güç tarafından saldırıya uğramasına’ tepki gösterdi ve olayı kınadı.

j78k
Güvenlik güçleri, pazar günü Trablus’taki UBH binası önünde doktorların düzenlediği barışçıl eylemi dağıttı. (Milletvekilleri ve Devlet Yüksek Konseyi üyelerinin hesapları)

Devlet Yüksek Konseyi (DYK) üyesi Ebu’l Kasım Kuzeyt de olaya dikkat çekerek protesto sırasında bir güvenlik görevlisinin bir doktorun yakasından tuttuğunu gösteren fotoğrafı paylaştı. Kuzeyt, alaycı bir ifadeyle, “Sivil devletin polisi, üniversite hocalarına saldırdıktan sonra bugün de doktorları boğuyor!” dedi.

Sendika ve sağlık kuruluşları, Libya Başsavcısı’ndan saldırı olayıyla ilgili ‘derhal ve acil bir soruşturma’ başlatılmasını ve olaya karışan herkesin hesap vermesini talep etti. Kuruluşlar ayrıca sağlık çalışanlarına tam koruma sağlanması çağrısında bulundu.

Libyalı akademisyen Farac Derdur, “Cehalet devletin kurumlarına kök saldığında bilimin değeri geriler, doktor ve öğretmen aşağılanırken silahlı oluşumlara mensup kişiler sahnenin önüne çıkar” dedi. Derdur, “Yeterlilikten yoksun bu ayrım, ülkenin durumunun düzelmesini engelliyor ve kaynaklarının her geçen gün daha fazla tüketilmesine yol açıyor” ifadesini kullandı.

Derdur, Facebook hesabından yaptığı paylaşımda ücret yapısındaki büyük farklılığa da dikkat çekerek, “Yıllarını zorlu bilim dallarında eğitim almaya adamış bir doktorun 2 bin dinarı aşmayan bir maaş alması, silahın başında yer alanların ise bunun katbekat fazlasını kazanması nasıl mümkün olabilir?” diye sordu.

Baskıların ardından UBH, Petrol Tesisleri Muhafızları mensuplarının maaşlarının artırılmasını kabul etti. Bu karar, Libya’daki öğretmenler ile sağlık sektöründe çalışanların geniş kesimlerinin tepkilerini artırırken, Misrata Havalimanı çalışanları ve sivil havacılık personeli de mesleki taleplere dayalı protestolara katıldı. Çalışanlar, ‘mali ve idari durumlarının düzenlenmesi’ çağrısında bulundu.

Bu gelişmelerin yanı sıra Libya’daki öğretmen hareketi, tüm okullarda genel grev kararını sürdürüyor. Eğitim Bakanı Muhammed el-Karyu ise öğrencilerin eğitim hakkının korunması amacıyla okulların derhal açılması ve öğrencilerin kabul edilmesi için belediyelerdeki eğitim müdürlerine pazar günü yazılı talimat gönderdi.

Öğretmenlerin tepkisini yatıştırmaya yönelik bir girişim olarak Karyu, dün sabah Genel Sağlık Sigortası Fonu Yönetim Kurulu ile bir toplantı gerçekleştirdi. Toplantıda, eğitim sektöründeki öğretmen ve idari personel için uygulanacak sağlık sigortası programının hayata geçirilmesine ilişkin mekanizmaları belirleyecek ortak bir yaklaşım ele alındı.

fgthyju
Pazar günü Batı ve Orta bölgelerden bir dizi eğitim müfettişiyle geniş kapsamlı bir toplantı düzenlendi. (UBH Eğitim Bakanlığı)

Toplantıda, gerekli verilerin toplanması ve güncellenmesi ile bunların Bilgi ve Dokümantasyon Merkezi’ne iletilmesini sağlayacak yöntem ve mekanizmalar ele alındı. Böylece sektörde çalışanların tamamına sağlık sigortası sağlanmasına ilişkin onaylı düzenlemenin hazırlanması amaçlanıyor.

UBH Sağlık Bakanı Muhammed el-Guc da pazar akşamı sağlık sektöründe çalışanların taleplerini görüşmek üzere tıp sendikaları, yardımcı sağlık meslekleri ve tıbbi laboratuvar temsilcileri ile sağlık hizmetleri ve hastane yöneticileriyle bir araya geldi.

El-Guc, bakanlığın yayımladığı açıklamada, çalışanların çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve mali haklarının artırılması yönündeki taleplerinin meşru olduğunu belirtti. El-Guc, söz konusu taleplerin yasal çerçeve ve mevcut imkanlar doğrultusunda karşılanması için çalışmaların sürdüğünü kaydetti.


Mısır’da düzenlenen Filistin ulusal diyaloğunun gündeminin başında seçimlerin ertelenmesi yer alıyor

(foto altı) Fetih Hareketi Merkez Komitesi, hareketin başkan yardımcısı Hüseyin eş-Şeyh’in başkanlığında el-Bire şehrinde toplandı. (WAFA)
(foto altı) Fetih Hareketi Merkez Komitesi, hareketin başkan yardımcısı Hüseyin eş-Şeyh’in başkanlığında el-Bire şehrinde toplandı. (WAFA)
TT

Mısır’da düzenlenen Filistin ulusal diyaloğunun gündeminin başında seçimlerin ertelenmesi yer alıyor

(foto altı) Fetih Hareketi Merkez Komitesi, hareketin başkan yardımcısı Hüseyin eş-Şeyh’in başkanlığında el-Bire şehrinde toplandı. (WAFA)
(foto altı) Fetih Hareketi Merkez Komitesi, hareketin başkan yardımcısı Hüseyin eş-Şeyh’in başkanlığında el-Bire şehrinde toplandı. (WAFA)

Halil Musa

Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas’ın önümüzdeki günlerde Mısır’da ‘kapsamlı bir ulusal diyalog’ gerçekleştirilmesi yönündeki çağrısı, 28 Kasım’da yapılması planlanan genel seçimlerin ertelenmesine yönelik seslerin yükseldiği bir dönemde geldi.

Gözlemciler bu çağrıyı, seçimlerin iptal edildiği 2021 yılının aksine, ertelenmesi konusunda bir uzlaşı platformu olarak değerlendiriyor. Nitekim 2021’de seçimlerin düzenlenmesi kararı Hamas ile varılan tam bir uzlaşıyla alınmış olmasına rağmen Abbas, erteleme adımını ulusal bir mutabakat olmaksızın tek taraflı olarak atmıştı.

Erteleme konusunda genel mutabakat

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre  üst düzey bir Filistinli yetkili; Fetih, Hamas ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin (FHKC) her birinin farklı gerekçelerle seçimlerin ertelenmesini istediğini, Washington ve Tel Aviv’in de erteleme taraftarı olduğunu belirtti. Yetkili, “Filistinli grupların ulusal diyalog toplantılarında seçimlerin zamanında yapılması konusunda uzlaşması halinde seçimler gerçekleştirilecek; ancak bu grupların erteleme üzerinde mutabık kalmaları durumunda ise seçimler ertelenecek” değerlendirmesinde bulundu.

Mahmut Abbas’ın önümüzdeki günlerde Mısır’da yapılması planlanan ulusal diyalog toplantılarına katılması bekleniyor. Bu hamle, Temmuz 2023’te Mısır’ın el-Alemeyn kentinde gerçekleşen görüşmelerden bu yana bu ölçekte atılan ilk adım olma özelliğini taşıyor.

Seçimler önemli

Fetih Hareketi Merkez Komitesi, diyalog sürecini başlatmak üzere bir heyet oluşturdu. Komite, ‘meşruiyetlerin yenilenmesi ve Filistin siyasi sisteminin birliğinin güçlendirilmesi için bir çıkış noktası olarak seçimlerin gerçekleştirilmesinin’ önemini vurguladı. Ancak Komite, ‘seçimlerin Doğu Kudüs ve Gazze Şeridi de dahil olmak üzere tüm Filistin topraklarında düzenlenmesi için gerekli koşulların hazırlanması ve Merkez Seçim Kurulu’nun görevlerini özgürce yerine getirmesine imkân tanınması’ gerektiğinin altını çizdi. Seçimlerin ertelenebileceğine işaret eden Komite, ‘işgal yönetiminin halkımızın seçimlere katılımının önüne koyduğu engellerin kaldırılması’ çağrısında bulundu.

Fetih yöneticilerinden Cibril er-Racub ise genel seçimlerin ertelenmesini ve ulusal uzlaşının sağlanmasının ardından gerçekleştirilmesini; sürecin de genel seçimlerle değil, devlet başkanlığı seçimleriyle başlatılmasını talep etti. Filistinli siyasetçi Avni el-Meşni ise seçimlerin ertelenmesi konusunun ‘Kahire’deki ulusal diyalog çağrısının temelini oluşturduğunu, bunun nedeninin de herkesin bu karar üzerinde uzlaşması ve hiçbir gruba bu sorumluluğun yüklenmemesi arzusu olduğunu’ belirtti.

Merkez Seçim Kurulu’nun tutumu

El-Meşni, “Seçimlerden beklenen, sonuçların seçim tarihlerini belirleyen tarafın şartlarıyla örtüşmesidir; zira bu taraf yalnızca kendisinin kazanacağı bir seçim istemektedir” değerlendirmesinde bulundu. El-Meşni sözlerini şöyle sürdürdü: “Erteleme için bir bahane arıyorlar. Bu görevi Merkez Seçim Kurulu’na yıkmaya çalıştılar, ancak Kurulun bu görevi reddetmesi ve seçimleri düzenlemeye hazır olduğunu teyit etmesi nedeniyle başarısız oldular.”

Filistin Merkez Seçim Kurulu’nun aktardığına göre, Gazze Şeridi’nde seçimlerin düzenlenmesi için iki plan hazırlandı. İlk plan, İsrail’in seçim materyali ve ekipmanının oy verme tarihinden bir hafta önce bölgeye girişine izin vermesine dayanıyor. Merkez Seçim Kurulu Sözcüsü Ferit Taamallah’a göre alternatif plan ise ‘seçim ekipmanları ile oy sandıklarının doğrudan Gazze Şeridi’nde imal edilmesini’ öngörüyor.

Kudüs kentindeki seçim sürecine ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Taamallah, Seçim Kurulu’nun planının -1996, 2005 ve 2006 yıllarında olduğu gibi- kentin varoşlarındaki oy verme merkezlerine dayandığını, yani kentteki Filistinlilerin oylarını bu varoşlarda kullanacağını açıkladı. Taamallah, bu durumun İsrail’in kentte oy kullanma hakkına sahip 140 bin kişiden sadece 6 bininin kentteki posta merkezlerinde oy kullanmasına izin vermesiyle eş zamanlı yürüyeceğini belirtti. İsrail’in Kudüs’te seçim yapılmasına izin vermemesi meselesine de değinen Taamallah, bu sorunun ‘teknik olarak aşılabileceğini, ancak meselenin teknik olmaktan ziyade siyasi olduğunu’ vurguladı.

El-Meşni’ye göre, Filistin’in iki büyük siyasi hareketinin seçimleri erteleme yönündeki arzusu nedeniyle mevcut eğilim, ‘Fetih Hareketi’ne seçimleri ertelemesi için bir çıkış yolu sağlayan FHKC’nin erteleme girişimini kabul etme yönünde’ ağırlık kazanıyor.

Söz konusu girişim; genel seçimlerin ertelenmesini, ‘mevcut engeller ve karmaşık koşullar nedeniyle’ Ulusal Konsey’in yeniden oluşturulmasını ve uzlaşıya dayalı bir geçiş dönemine geçilmesi çağrısını içeriyor.

FHKC, “Halkımızın acil ihtiyaçlarının karşılanmasına, direnişinin desteklenmesine; çatışma ve çekişmelerden uzak, özgür ve kapsamlı seçimlerin düzenlenebilmesi için siyasi, hukuki ve toplumsal zeminin hazırlanmasına öncelik verilmesi” çağrısında bulundu.

Girişime göre geçiş dönemi, ‘seçimler için gerekli bir çıkış noktası oluşturacak ve sürecin yeni bir bölünme ile iç çatışma alanına dönüşmesini engelleyecek.’ Metin, “Halkımızın tüm kesimleri ile siyasi ve toplumsal unsurlarının kapsamlı bir temsilini yansıtacak şekilde geçiş dönemi için yeni bir Ulusal Konsey oluşturulmasını” ve belirlenecek geçiş süreci boyunca görev yapacak birleşik bir ulusal uzlaşı hükümetinin kurulmasını öngörüyor.

Girişim, seçimler konusunda ise ‘ulusal meşruiyetin yenilenmesi için bir gereklilik olarak’ kapsamlı seçim ilkesinin benimsenmesini ve katılım için hiçbir ön koşul olmaksızın seçimlerin eş zamanlı olarak düzenlenmesi hususunda uzlaşıya varılmasını talep ediyor.

Erteleme talepleri

Siyasi araştırmacı Cihad Harb, ulusal diyalog çağrısının ‘Devlet Başkanı Mahmut Abbas’ın seçimlerin ertelenmesi konusunda Filistinli grupların onayını alma arzusundan’ kaynaklandığı değerlendirmesinde bulundu. Harb, “Birlik kurulması ve siyasi program gibi geniş kapsamlı konularda bir ulusal diyalogdan söz ettiğimizde, bu durum Filistin’in iç düzenlemelerine ilişkin bir geçiş sürecini gerektirir” dedi. Filistinli grupların seçimlere hazır olduklarını beyan etmelerine rağmen erteleme temennisinde bulunduklarını belirten Harb, “Fetih Hareketi iç hatlarda sürece hazır olmadığı için erteleme istiyor. Seçim kurulunca listelerin oluşturulması kararı ve hareketin 8. Kongresi’nden çıkan sonuçların bünyesinde yarattığı karmaşa nedeniyle henüz listesini bile netleştirmiş değil” ifadelerini kullandı.

Hamas hareketine ilişkin değerlendirmesinde ise Harb, örgütün ‘önümüzdeki aylarda uluslararası alanda kabul görüp göremeyeceğini bekleyip gördüğüne, bir başka deyişle aldığı ağır darbelerin ardından Gazze Şeridi’ndeki varlığını bugünkünden daha geniş ve etkin şekilde pekiştirme üzerine bahis oynadığına’ dikkat çekti.

Filistin Devlet Başkanı, genel seçimler için adaylık başvuru süresini 12 günden 18 güne çıkarma kararı almıştı. Böylece adaylık için yasal süre 26 Eylül’den 13 Ekim’e kadar uzatılmış oldu. Abbas’a göre sürenin uzatılması, ‘ulaşım zorlukları, coğrafi engeller ve seçim sürecini çevreleyen olağanüstü koşullar altında adaylara ve listelere daha fazla esneklik sağlamayı’ hedefliyor.

Başvuruların geçen cumartesi günü başlamasının ardından Batı Şeria’nın el-Bire kentinde ve Gazze Şeridi’ndeki Deyr el-Balah’ta yer alan Merkez Seçim Kurulu’na yedi aday listesi sunuldu.