2006 yılındaki Hizbullah ile 2023 yılındaki Hizbullah arasındaki fark

Hizbullah’ın performansına ve siyasi hedeflerine dair tartışmalar sürüyor. (Görsel: Chantal Jahchan)
Hizbullah’ın performansına ve siyasi hedeflerine dair tartışmalar sürüyor. (Görsel: Chantal Jahchan)
TT

2006 yılındaki Hizbullah ile 2023 yılındaki Hizbullah arasındaki fark

Hizbullah’ın performansına ve siyasi hedeflerine dair tartışmalar sürüyor. (Görsel: Chantal Jahchan)
Hizbullah’ın performansına ve siyasi hedeflerine dair tartışmalar sürüyor. (Görsel: Chantal Jahchan)

Halid Hamade

Hamas’ın 7 Ekim’de düzenlediği Aksa Tufanı operasyonuyla Gazze duvarını aşarak İsrail yerleşimlerine saldırması üzerine gözler, Hizbullah gruplarının işgal altındaki Celile’ye doğru bir sınır ihlali yapacağı beklentisiyle Güney Lübnan’a çevrildi.

Gazze savaşçılarının ve Lübnan ile diğer ülkelerdeki Hizbullah tabanının Hizbullah’ın Gazze’deki savaşa müdahalesinin kaçınılmaz olduğuna dair kanaati, Direniş Ekseni gruplarının defalarca dile getirdiği ‘meydanların birliği’ ilkesine dayanıyordu. Dayanaklardan bir diğeri de Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın birçok kez Hizbullah’ın savaşı İsrail içlerine doğru taşıyabileceğini belirtmesiydi.

Düzensiz çatışmalar, Şeb’a Çiftlikleri’nde başladı ve sonrasında tüm sınırlara yayıldı. Ancak bunlar, özellikle ABD’nin Tahran’ın Aksa Tufanı operasyonuna müdahalesine dair herhangi bir delilin olmadığını belirtmesinin ardından Tahran’ın Gazze’deki savaşa dair gerçek tutumunun ne olduğu yönündeki sorulara cevap bulmak için yeterli olmadı. Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan tarafından Beyrut’a ve sonrasında birçok başkente yapılan ziyaretlerde sergilenen İranlı tutumu, ABD tutumuyla karşı karşıya geldi. Bu tutum ayrıca, Gazze’de olup bitenlere verilecek tepkinin düzeyini belirlemekten sorumlu Hizbullah liderliğindeki Direniş Ekseni gruplarına desteğini de vurguladı.  

Her ne kadar Gazze’de şiddetin tırmanacağı konusunda uyarsa ve bir bölge patlaması olabileceğine işaret etse de İran’ın tutumları, İsrail’in Gazze’yi yakıp yıkması karşısında herhangi bir İranlı tepki göstermeden devam etti.

Ekim’de Gazze’deki operasyonların başlangıcından itibaren Hizbullah ile İsrail ordusu arasında her gün çıkan sınır çatışmalarının son derece koordineli ve disiplinli saha kısıtlamalarıyla yönetildiği görüldü. Bu, her iki tarafça da hedef alınan bölgelerin iki kilometreyi aşmayan sınırlı derinliğine bakılınca açıkça görülüyor. Sadece doğrudan askerî noktaların hedef alınmasına ve uygun mermi ve mühimmat kullanımında kontrollü olunmasına dair ortak bir sınır ötesi taahhüt de bunu ortaya koyuyor. Bu da operasyonların ritminin, İran ve ABD tarafından ABD’nin Tahran’a ve İran’ın da Gazze’ye yönelik tutumuyla örtüşecek şekilde yürütülen siyasi angajman kurallarının saha uygulamasından başka bir şey olmadığı sonucunu veriyor.  

2006 yılındaki savaş ile mevcut sınır ötesi çatışmalar arasında bir karşılaştırma, 23 günlük çatışmalardan sonra verilen kayıplar bakımından yerinde olabilir. Ancak 2006 yılında her iki tarafın ilan ettiği hedefler başta olmak üzere iki savaşın koşulları arasındaki büyük farka bakıldığında bu kıyaslama, saha gerçekliği bakımından uygun olmaz.

Bu saha kontrolü ve arka planda Tahran ile ABD’nin siyasi hedefleri, Hizbullah’ın 2006 yılındaki performansı ile mevcut performansı arasında bir karşılaştırma yapma ihtiyacı hissettiriyor. Savaşın gidişatı ve bölgedeki tüm ülkeler ve belki de yeni ittifakların oluşumu üzerindeki siyasi ve ekonomik yansımalarıyla paralel olarak Tahran’ın ve ABD’nin sözü edilen hedefleri, dikkatli çalışmalara konu olacaktır.

Bunun yanı sıra özellikle günlük çatışmalarda ölen Hizbullah savaşçılarının sayısının artmasıyla birlikte ister istemez Hizbullah’ın mevcut askerî performansı ile Lübnan ve yurt dışındaki Hizbullah kitlesinin Hizbullah’ın Temmuz 2006 saldırısı sırasındaki performansına dair hafızasında sakladığı görüntüler arasında ciddi bir karşılaştırma yapılıyor. Bu arada 2006 yılında düşman tarafından kullanılan araçların sınırlı olduğunu ve doğrudan silahlar ve insansız hava araçları kullanımıyla yetinildiğini belirtelim.

2006 yılındaki savaş ile mevcut sınır ötesi çatışmalar arasında bir karşılaştırma, 23 günlük çatışmalardan sonra verilen kayıplar bakımından yerinde olabilir. Ancak iki savaşın koşulları arasındaki büyük farka bakıldığında bu karşılaştırmanın saha gerçekliği bakımından isabetli olmadığı ortada. Her şeyden önce 2006 yılında her iki taraf da hedeflerini ilan etmişti. Ama şu an her ikisinin de hedefleri belli değil. Bu da sınırda yaşananların sırf ‘çatışmış olmak için çatışmaktan’ ibaret olduğu sonucuna götürüyor. Lübnan’ın güney sınırlarında ya da kuzey cephesi olarak adlandırılan bölgede olup bitenlerin siyasi hedeflerinden ve bunun sahadaki manevraların kısıtlanması üzerindeki etkisinden bağımsız olarak mevcut saha koşulları ile 2006 saldırısına eşlik eden koşullar arasında yapılan ve her ikisinde de farklı bir savaş sistemi ortaya koyan bir karşılaştırma bize şu sonuçları veriyor:

Hizbullah’ın 2006 yılında dayandığı güç noktaları:

1. Füze kullanımı: Hizbullah o dönemde füze yeteneklerini etkili bir şekilde kullandı ve İsrail güçleri, ülkenin kuzeyine yönelik her gün gerçekleşen füze yağmurunu durdurmakta yetersiz kaldı. Füzelerin coğrafi dağılımı şu şekildeydi:

- (Akka’dan Kiryat Shmona’ya kadar) Celile bölgesine 530 füze; (Hadera’dan Akka’ya kadar) kıyı bölgesine 221 füze; (Tiberya, Bet Şean ve Afula dahil) Ürdün Vadisi bölgesine 217 füze; ayrıca Yehuda ve Şomron (Samarya) bölgelerine düşen uzun menzilli iki füze. Hadera şehri, güneyde Hizbullah füzelerinin eriştiği en uzak mesafe olarak kaydedildi.

İsrail hükümetinin geç kalınmış bir karar olarak 9 Ağustos’ta kapsamlı bir kara operasyonu başlatma kararı alması, Hizbullah için elverişli bir fırsat oldu. Zira bu saldırı ordunun, büyük bir gerileme yaşadığı el-Hiyam Ovası’ndan başlayarak batıda Bayada bölgesinden ortada Aynata’ya ve Bint Jbeil’e kadar kara cephesi boyunca geriye kalan itibarını da yerle bir etti.

Raad-2 ve Raad-3 füzeleri de Hayfa şehrini vurdu. Bu saldırıda tren istasyonu zarar görürken, onlarca İsrailli de öldü veya yaralandı. Ardından füzeler, Hayfa sonrası aşamaya girdi ve Hayber modeli füzeler ilk kez Afula, Yukarı Nasıra ve Givat Ela yakınlarına düştü ki bu, İsrail’i şok etti. Bu bağlamda en gelişmiş donanma gemisi olan Sa’ar-5 korvetinin, Çin yapımı C-802 tipi gemisavar füzesiyle hedef alınmasının yaşattığı büyük şoku göz ardı edemeyiz.

2- Müstahkem mevzilerden çatışma: RAND Corporation’dan araştırmacı Benjamin Lambeth şöyle diyor:

Geleneksel güçlerle ilk kara saldırısı, 17 Temmuz’da Maroun el-Ras köyü yakınlarında başladı. Burada İsrailliler ilk kez Hizbullah’ın mevzilerindeki tahkimatın boyutunu fark etti. Daha önceden bunun farkında değillerdi. Günler geçtikçe pek çok İsrail ordusu komutanının, İsrail’in 1982’de gerçekleştirdiğine benzer bir saldırıyı başlatma konusunda isteksiz olduğu açığa çıktı.

Lambeth değerlendirmesinin sonunda ‘askerlerin Lübnan’ın güneyine girdiği zamanda görevler ve hedefler konusundaki büyük kafa karışıklığını’ eleştiriyor ve İsrail ordusunun daha önceki saldırılarının ayırt edici özellikleri olan odaklanmanın ve gücün o kara saldırılarında olmadığına dikkat çekiyor.  

cdfevgr
Güney Lübnan’daki Ayta eş-Şaab kasabası semaları, İsrail bombardımanı nedeniyle dumanla kaplandı. (AFP)

Kara saldırılarına sahne olan sınır köyleri İsrail ordu birlikleri için tam anlamıyla küçük düşme duraklarına dönüştü. İsrail hükümetinin geç kalınmış bir karar olarak 9 Ağustos’ta kapsamlı bir kara operasyonu başlatma kararı alması da Hizbullah için elverişli bir fırsat oldu. Zira büyük bir gerileme yaşadığı el-Hiyam Ovası’ndan başlayarak batıda Bayada bölgesinden ortada Aynata’ya ve Bint Jbeil’e kadarki kara cephesi boyunca ordunun geriye kalan itibarını da yerle bir etti. Aynata’da 30’dan fazla askeri öldü. Bu hezimet, yaklaşık otuz Merkava tankının kaybıyla efsanevi bir ders aldığı el-Huceyr Vadisi’nde doruğa ulaştı.  

3- İsrail Hava Kuvvetleri’nin sınırlı gücü: İsrail’in yoğun olarak konuşlandırılmış ve işletimi kolay platformlardan kısa menzilli füzelerin fırlatılmasını önleme yeteneği sınırlıydı. İsrail, bu füzelerin yüzde 90’ından fazlasını imha ettiğini iddia etse de kısa menzilli Katyuşa roketlerinin savaşın son gününe kadar fırlatılmaya devam etmesi, Hizbullah’ın bu savaştaki zaferinin sembolü haline geldi.

Hizbullah, 2006 yılında İsrail’de bir şoka sebep olan füze sisteminin kullanımına müsaade etmeyen ve sınırlardan sızarak Gazze savaşçılarının yaptığı gibi yerleşimlere saldırma imkânı vermeyen bariz kısıtlamalarla birlikte güneydeki askerî durumla yüzleşti.

4- Savaşın İsrail içlerine taşınması: İsrail içlerine yönelik füze bombardımanı, içerideki cephe için yıpratıcı bir durumun oluşmasına katkı sağladı. Özellikle o bölgelerdeki yerleşimcilerin yaşam düzenini bozmak, içlerine korku salmak ve gündelik hayatlarını sekteye uğratmak amacıyla kuzeydeki yerleşim yerlerine sürekli ve yoğun saldırı düzenlendi. Bu durum, İsrail’in Lübnanlı sivilleri hedef alması ile Hizbullah’ın İsrail iç cephesini hedef alması arasında bir caydırıcılık dengesi kurdu. Nitekim savaş dönemi boyunca bir milyondan fazla İsrailli yerleşimci sığınaklarda kalmaya mecbur olurken, yaklaşık 300 bin kişi de bir süreliğine evlerini terk ederek güneye sığındı. Böylece Hizbullah, İsrail iç cephesini savaş cephesinin bir parçası haline getirmeyi başardı.

Şarku’l Avsat’ın Al-Majalla’dan aktardığına göre Aksa Tufanı’nın mimarları ve operasyonun arkasındaki siyasi hedeflere tutunanlar, 7 Ekim’den bu yana Hizbullah’a yeni angajman kuralları dayattılar. Hizbullah, 2006 yılında İsrail’de bir şoka sebep olmuş füze sisteminin kullanımına müsaade etmeyen ve sınırlardan sızarak Gazze savaşçılarının yaptığı gibi yerleşimlere saldırma imkânı vermeyen bariz kısıtlamalarla birlikte güneydeki askerî durumla yüzleşti. Yeni savaş sisteminde İsrail’in, 2006’da başarısız olan ordusunun itibarını geri kazanmak için Güney Lübnan üzerinden bir kara saldırısı yapması pek mümkün görünmüyor. Aynı şekilde Hizbullah’ın da el-Huceyr Vadisi ve el-Hiyam Ovası’ndaki dersleri tekrar vermek için düşmanı içlere doğru çekmesi pek mümkün gözükmüyor.

Angajman kuralları

Hizbullah, yaptıklarıyla Gazze’ye ne verebiliyor? Gazze’deki savaşın siyasi hedefleri, Hizbullah’ın tahkim edilmiş bölgelerinden çıkmasını, böylece unsurlarının her gün ölmesini ve füzelerini kullanmaktan menedilmesini mi gerektiriyor? Tahran, Gazze savaşçılarına gerçekten destek olmayı istiyor mu?

Yeni angajman kuralları, Hizbullah’ı düşmanı müstahkem bölgelerde bekleme ve doğru zaman ve mekânda zaferler elde etme imkânından mahrum etti. Hizbullah bu sefer sınır şeridi boyunca yerin üstünde savaşıyor ve tanksavar silahlarını düşman tarafından görülen ve tahkim edilmesi zor olan yeni bölgelerden fırlatıyor. Bu esnada düşman askerleri de kendi mevzilerini ve Hizbullah’ın ateş menziline yerleştirilen zırhlılarını siper ediniyor.

Bu noktada akla gelen sorular şunlar:

Hizbullah, yaptıklarıyla Gazze’ye ne verebiliyor? Gazze’deki savaşın siyasi hedefleri, Hizbullah’ın tahkim edilmiş bölgelerinden çıkmasını, böylece unsurlarının her gün ölmesini ve füzelerini kullanmaktan menedilmesini mi gerektiriyor? Tahran, Gazze savaşçılarına gerçekten destek olmayı istiyor mu?

Gazze’de İsrail’in, Hamas’ın ortadan kaldırılması ve Filistinlilerin göç ettirilmesi gibi hedeflerinin yüksek tavanı, kalıcı bir ateşkese varmayı engelliyor. Lübnan’da ise hem Hizbullah’ın hem de İsrail’in bu sınır ötesi çatışmanın sebeplerini bilmemesine rağmen kimse ateşkes için çabalamıyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



100 yıllık karışıklık: Lübnan ve Suriye yeni bir kavşakta

Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara ve Lübnan Devlet Başkanı Joseph Avn Mısır'daki Olağanüstü Arap Zirvesi sırasında görüştü (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara ve Lübnan Devlet Başkanı Joseph Avn Mısır'daki Olağanüstü Arap Zirvesi sırasında görüştü (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
TT

100 yıllık karışıklık: Lübnan ve Suriye yeni bir kavşakta

Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara ve Lübnan Devlet Başkanı Joseph Avn Mısır'daki Olağanüstü Arap Zirvesi sırasında görüştü (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara ve Lübnan Devlet Başkanı Joseph Avn Mısır'daki Olağanüstü Arap Zirvesi sırasında görüştü (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)

Tony Bouloss

1920'de Büyük Lübnan'ın deklarasyonundan bu yana, Lübnan-Suriye ilişkileri ağır bir vesayet ve inkâr mirası ile yönetildi. Şam, onlarca yıl boyunca Lübnan'ı bağımsız, tam egemen bir devlet olarak tanımayı reddetti ve sınırlar kardeşler değil, düşmanlar arasında belirleniyormuş gibi davrandı. Bu anlayış, iç savaş sırasındaki (1975) doğrudan müdahaleler ve daha sonra Suriye kuvvetlerinin 2005 yılına kadar Lübnan’da kalmasını sağlayan Taif Anlaşması (1989) ile pekişti. Askeri çekilmeden sonra bile Suriye’nin nüfuzu, başta Hizbullah olmak üzere yerel araçlar aracılığıyla devam etti.

Bugün, Beşşar Esed rejiminin Aralık 2024'te devrilmesinden sonra denklem kökten değişti. Şam, Lübnan’ın egemenliğine saygı duyduğunu deklare ettiği, Baas Partisi'ni feshettiği ve kaçakçılık yollarını kapattığı yeni bir aşamaya geçti. Öte yandan Lübnan, General Joseph Avn'ın ocak ayında cumhurbaşkanı seçilmesinden, 1969 Kahire Anlaşması'ndan bu yana ilk kez, silahın Lübnan devletinin elinde toplanmasına yönelik tarihi kararların alınmasından bu yana kritik bir dönüm noktası yaşıyor. Bu, geçmişin sayfalarını kapatıp, sınırları net ve belirlenmiş egemen bir devlete doğru bir sayfa açmak için nadir bir fırsat.

Vesayetten devlete

Esed rejiminin yarım asırdan fazla süren hakimiyetinden sonra ayrılması, Lübnan'ın çok çektiği vesayet dönemini sona erdirdi. Artık “iki ülke tek halk” ifadesini tekrarlayan veya Beyrut'a kendi iç kararlarını dayatan kimse yok. Suriye hükümeti, geçen mart ayında Cidde'de Suudi Arabistan himayesinde Lübnan ile sınırları belirlemek ve güvenlik koordinasyonunu artırmak için müzakerelere başladı. Bu eşi benzeri görülmemiş bir gelişme, zira iki taraf ilk kez Arap himayesi ve uluslararası destek altında iki bağımsız, eşit devlet olarak bir araya geliyor.

Onlarca yıldır hayali çizgiler olarak kalan sınırlar bir öncelik haline geldi. Teknik komiteler çalışmalarına başladı, eski Fransız haritaları Beyrut'a iade edildi ve yasadışı geçiş noktaları kapatıldı. En önemlisi, yeni Şam, artık kaçakçılık faaliyetlerinin korunmayacağını ve Hizbullah'ın himaye ettiği mali kaosu besleyen uyuşturucu fabrikalarının kapatılacağını duyurdu. Bu değişiklikler, uzun zamandır beklenen normal bir ilişkiye kapıyı aralıyor.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre Ordu Komutanı Joseph Avn'ın cumhurbaşkanı seçilmesi, bölgesel eksenlere boyun eğen bazı seleflerinin aksine, Lübnan içinde bir dönüm noktası oluşturdu. Avn açık ve egemen bir söylem ile görevine başladı; ordu dışında kimse silah sahibi olmayacak, vekalet savaşları yok ve Lübnan, herkesle dengeli ilişkiler kurmaya çalışan tarafsız bir devlettir. Temmuz ayındaki Ordu Günü konuşmasında ise, Cumhurbaşkanı Hizbullah'a silahlarını teslim etmesi çağrısında bulunarak, “Ya devlet ya da çöküş” uyarısında bulundu.

Açıklamalar ile yetinmedi; bu tutumunu pratik adımlara da dönüştürdü. 5 Ağustos'ta Bakanlar Kurulu, orduya yıl sonundan önce tüm yasadışı silahları toplamak için bir plan hazırlama görevini verdi. Bu, Taif Anlaşması'ndan bu yana eşi benzeri görülmemiş ve “Şii İkilisi” bakanlarının çekilmesine rağmen oybirliğiyle alınan bir karardı. İkili silah döneminin sona erdiğini ve egemenliğin bir seçim sloganı değil, bir devlet projesi haline geldiğini gösteren resmi bir açıklamaydı.

Kahire Anlaşması'nın sonu

1969'da imzalanan Kahire Anlaşması, Filistinlilerin Lübnan'daki silahlı varlığını yasallaştırarak, onlarca yıl sürecek bir iç militarizasyonun kapısını açmıştı. O zamandan beri, devlet kontrolü dışındaki silahlar -FKÖ'den solcu milislere ve Hizbullah'a kadar- Lübnan denklemine hakim oldu. Bugün, yarım yüzyıl sonra ilk kez, Lübnan devleti silahın yalnızca kendi elinde toplanacağına resmen karar verdi.

Ordu da kararı uygulamaya başladı; FKÖ ile koordinasyon içinde Filistin kamplarındaki silahları teslim aldı. Litani Nehri'nin güneyindeki Hizbullah mevzilerinin yüzde 85'ini UNIFIL desteğiyle dağıttı ve binlerce personeli askere alarak, dışarıdan mali destek sağlayarak askeri kuvvetini güçlendirdi. Bu, egemenlik kavramının özü olan meşru silah üzerindeki devlet tekeline kademeli bir geri dönüş anlamına geliyor.

Bu dönüşümü desteklemede Arap ve uluslararası, özellikle de Suudi Arabistan'ın rolü göz ardı edilemez. Riyad, sınırları belirleme müzakerelerine ve çalışmalarına ev sahipliği yaptı ve Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman'ı, Krallığın hem Lübnan hem de Suriye'nin istikrarını destekleme taahhüdünü teyit etmek üzere görevlendirdi. Suudi Arabistan, Maşrık (Levant) bölgesinin güvenliğinin birbiriyle bağlantılı olduğunu ve Lübnan-Suriye sınırının kontrolünün, gerginlikleri önlemek ve milislerin kullanacağı herhangi bir boşluğu doldurmak için bir ön koşul olduğunu idrak ediyor.

Suudi Arabistan'ın rolü yalnızca diplomatik sponsorlukla sınırlı değil; Lübnan, egemenliğini ve kurumlarını yeniden tesis etme sancılarından kurtulduktan sonra Beyrut’un istikrarına olan güveni yeniden tesis edecek finansal ve ekonomik desteği de içeriyor. Bu açılım ile birlikte Lübnan, İran ve Hizbullah'ın etkisiyle yıllardır süren izolasyonu telafi eden bir Arap desteğiyle çevrili durumda.

Tüm bu olumlu gelişmelere rağmen, ele alınması gereken önemli sorunlar hâlâ mevcut. Çökmüş Lübnan ekonomisine yük olan yaklaşık 1,5 milyon Suriyeli mülteci bulunuyor ve bunların geri dönüşü için uluslararası garantiler ile desteklenen ortak bir plana ihtiyaç var. Tutuklular ve kayıp kişiler meselesi iki ülke arasında hâlâ açık bir yara, öte yandan Lübnan ekonomisinin köklü reformlara ve Uluslararası Para Fonu (IMF) ve uluslararası toplumla güvenin yeniden tesis edilmesine ihtiyacı var. Cumhurbaşkanı Avn ve hükümeti, bu sorunlar çözülmeden egemenliğin yeniden tesis edilemeyeceğinin ve devletin meşruiyetini, vatandaşlarının günlük krizlerini çözdüğü ölçüde inşa ettiğinin farkında.

Uzlaşmanın önündeki engeller

Olumlu göstergelere rağmen, temel bir soru hâlâ ortada duruyor: Bugün Lübnan-Suriye anlaşmasının tamamlanmasını engelleyen nedir?

Veriler iki ana faktöre işaret ediyor. Birincisi, Hizbullah'ın devlete yönelik sürekli baskısı ve kökten seçenekleri engellemesiyle temsil edilen Lübnan'ın iç durumu. Hizbullah, doğudan gelen tehditlerle yüzleşme bahanesiyle Suriye ile ilişkilerin elinde bir koz olarak kalmasını sağlamaya çalışıyor ve böylece nihai bir uzlaşıya varma girişimlerini engelliyor.

İkinci faktör ise, bazı Lübnan güçlerinin yeni Suriye hükümetine ilişkin siyasi duruşuyla ilgili. Bu güçlerin bir kısmı, Şam'daki mevcut aşamayı, temel olmaya değmeyen geçici bir aşama olarak görüyor. Bazıları, Esed döneminin sona erdiğini ve yeni bir siyasi aşamanın başladığını kabul etmeyi reddediyor ve Suriye'deki gelişmeleri geçici olarak değerlendiriyor. Bu tereddüt veya inkâr, Lübnan'ın doğu komşusuyla ilişkiler konusunda birleşik ve kararlı bir tutum geliştirmesini engelliyor.

Bu iki faktör -bir yanda Hizbullah'ın baskısı, diğer yanda bazı siyasi güçlerin tereddüdü- nihai bir ayrılığı engelleyen bir duvar oluşturuyor ve Lübnan'ı geçmişin mirası ile geleceğe dair özlemleri arasında sıkışmış halde bırakıyor.

Bir daha karşımıza çıkmayabilecek bir fırsat

Lübnan ve Suriye bugün tarihi bir anın eşiğinde. Esed rejiminin düşüşü ve Hizbullah'ın gücünün azalması, iki ülke arasındaki normal ilişkinin önündeki iki ana engeli ortadan kaldırdı. Joseph Avn'ın seçilmesi devlet kavramına itibarını iade etti ve Kabine'nin silahın yalnızca ordunun elinde toplanması kararı, egemenliğe giden yeni bir süreç başlattı. Suudi Arabistan ve Arap desteği de bu sürecin pekiştirilmesi için vazgeçilmez bir kılıf sağlıyor.

Ancak fırsat ebedi değil. Lübnanlılar rehavete kapılırsa veya Suriyeliler vesayet içgüdülerine geri dönerse, birçokları gibi bu fırsat da kaçırılabilir. Bu, hukukun üstünlüğü ve net sınırlar temelinde yeni bir Lübnan'ın inşa edildiği andır. Bir asırlık karışıklığın ardından belki de sayfayı çevirip Beyrut ile Şam arasında denkliğe dayanan bir ilişki kurmanın zamanı gelmiştir. Bu ilişki Lübnan'ın bağımsızlığını koruyacak, Suriye'nin istikrarını sağlayacak ve savaştan bitkin düşmüş iki halk için farklı bir geleceğin kapısını açacaktır.


Şera'nın Suriye vilayetlerini ziyaretleri, yönetimine olan halk desteğini güçlendiriyor

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, Humus vilayetinde Daru’s Selam proje paketinin temelini attı. (Suriye Cumhurbaşkanlığı)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, Humus vilayetinde Daru’s Selam proje paketinin temelini attı. (Suriye Cumhurbaşkanlığı)
TT

Şera'nın Suriye vilayetlerini ziyaretleri, yönetimine olan halk desteğini güçlendiriyor

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, Humus vilayetinde Daru’s Selam proje paketinin temelini attı. (Suriye Cumhurbaşkanlığı)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, Humus vilayetinde Daru’s Selam proje paketinin temelini attı. (Suriye Cumhurbaşkanlığı)

Suriye'nin orta kesiminde yer alan Hama kenti, Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera’ya yönelik halk desteğinin merkezi gibi görünüyordu. Ahmed eş-Şera, cuma günü sürpriz bir ziyaret gerçekleştirerek Humus, Hama ve İdlib olmak üzere üç Suriye vilayetini kapsayan bir tur yaptı. Bu ziyaret sırasında kendisini coşkuyla karşılayan binlerce kişinin oluşturduğu kalabalığın spontane bir şekilde bir araya gelmesi dikkat çekiciydi. Bu durum, yeni Suriye yönetiminin halk desteğinde düşüş yaşandığını öne süren bazı medya raporlarını çürüten bir adım olarak değerlendirildi. Söz konusu raporlar, temmuz ayında yüzlerce kişinin hayatını kaybettiği Suveyda olaylarının ardından ortaya çıkmıştı. Ülkede artan iç sorunlar, bazı bölgelerde yükselen bağımsızlık ya da kendi kaderini tayin etme çağrılarıyla daha da ciddi bir hâl alırken, İsrail’in Suriye topraklarına yönelik saldırılarını sürdürmesi de bu karmaşık tabloya eklenmiş durumda.

Anonim kalmayı tercih eden hükümete yakın kaynaklar Şarku’l Avsat'a, Şera'nın yönetiminin ülkedeki beş şehir (Dera, Deyrizor, Humus, İdlib ve ülkenin merkezi olarak kabul edilen Hama) üzerine kurulu olduğunu söyledi. Bu şehirlerin homojen ve uyumlu bir yapıya sahip olduğunu ve sağlam bir temel oluşturduğunu belirten kaynaklar, Humus ve Hama'da halkın aşırı coşkusuna dikkat çekti. İdlib, son yıllarda Beşşar Esed rejimine karşı mücadelede Şera'nın ana üssüydü.

Kaynaklar, Şera'nın tüm Suriye illeriyle, özellikle başkent Şam ve ekonomik başkent Halep ile ilgilendiğini, ancak yeni hükümetin bu beş şehri devlet otoritesini inşa etmek için güvenebileceği temel bir kuluçka merkezi olarak gördüğünü bildirdi.

cdfvghy
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, cuma günü Hama vilayetinden gelen üst düzey yetkililer ve önemli şahsiyetlerle bir araya geldi. (Suriye Cumhurbaşkanlığı)

Cumhurbaşkanı Şera, cuma günü Humus ve Hama vilayetlerinin sakinlerini ziyaret ederek sürpriz yaptı. İdlib sakinleri ise cuma günü vilayetin kırsal kesimindeki kasabaları ziyaret ettikten sonra turunu kendileriyle bir toplantıyla sonlandıracağını umduklarını söylediler. Şera'nın turunun önceden duyurulmamış olması, insanların onu karşılamak için toplanmasını engellemedi. Humus'ta cuma sabahı sokaklar ve meydanlar kalabalıktı; çekilen video görüntülerinde yaşlı kadınlar görülüyordu. Bu kadınlardan biri, Suriye Cumhurbaşkanı’nı görmek için sabırsızlandıklarını söyledi. Humuslu genç erkekler de onu korumak için Hama şehrine doğru yola çıktıktan sonra konvoyuna eşlik ettiler. Şera, Humus'un karşılamasına sıcak bir şekilde yanıt verdi ve konuşma yapmaya hazırlıklı olmasa da kalabalığa şöyle seslendi: “Humus halkı, bana iyi bakın, çünkü ben sizin damadınızım.”

Cumhurbaşkanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre ziyareti sırasında Şera, ‘devletin vatandaşlarıyla doğrudan iletişim kurma ve onların isteklerini dinleme konusundaki istekliliğini vurgulamak’ amacıyla Humus vilayetinden üst düzey yetkililer ve önemli şahsiyetlerle bir araya geldi. Humus gezisi sırasında Şera, Vali Abdurrahman el-Ama'nın da katılımıyla Daru’s Selam proje paketinin temelini attı. Şera ayrıca, yeniden inşa planlarının yeni aşamasının başlangıcını ve eyaletteki yatırımların teşvikini müjdeledi.

Hama şehrinde halk Şera’yı şehrin girişinde yedi deve keserek karşıladı. Hama'daki yerel kaynaklar Şarku’l Avsat'a, Hama'nın Suriye'nin en önemli koyun eti üretim merkezi olduğunu söylediler. Ancak, deve seçilmesinin nedeni, Hama halkının ‘Baas rejiminin baskısı karşısında develer kadar sabırlı olduklarını ve son nefeslerine kadar sabırlı olup Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera'nın yanında durmaya hazır olduklarını’ göstermekti. Şera'nın Hama'nın ileri gelenleriyle yaptığı toplantıya katılan kaynaklara göre Suriye Cumhurbaşkanı, Hama halkına üç yıl önce İdlib'te Hama’dan gelen bir heyetle yaptığı toplantıyı hatırlattı. O toplantıda heyet ona bir kılıç ve Hama'yı kurtarma sözü vermişti. Şera, o zaman onlara Şam'ın kurtarılmasına katılmaya hazır olup olmadıklarını sorduğunu ve onların ‘sözlerini yerine getirip onunla birlikte Şam'a girdiklerini’ belirtti. Hama halkı cuma günü, 2012 yılında Beşşar Esed rejimine karşı en büyük gösterilere sahne olan el-Asi Meydanı'nda Şera'yı karşılamak için toplandı ve İsrail aleyhine sloganlar attı.

sdfrgt
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, Hama vilayetinin önde gelen isimleriyle bir araya geldi. (Suriye Cumhurbaşkanlığı)

Aynı durum Şera'nın vilayetin kırsal kesimindeki Maarat en-Numan ve Serakib'te vatandaşlarla yaptığı toplantı sırasında İdlib vilayetinde de yaşandı. İdlib şehrinin es-Saat Meydanı'nda da çok sayıda vatandaş onu karşılamak için toplandı.

Gözlemciler, 6 Mart'ta kıyı kesiminde yaşanan olaylardan önce başladığı ziyaret turlarına devam eden Şera'nın, Suriye vatandaşlarını yeni bir Suriye inşa etme projesine devam etmek için bir araya getirmeye çalıştığını söyledi. Şera'nın, Arap kabilelerinin Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile anlaşmazlığın çözülmesindeki gecikmeden dolayı öfkeli olduğu doğudaki Deyrizor ve kuzeydoğudaki Rakka vilayetlerini de ziyaret etmesi bekleniyor.

Suriye Cumhurbaşkanı’nın bu hamlesi, eylül ayı ortasında yapılacak Halk Meclisi seçimleri ve Birleşmiş Milletler (BM) toplantılarına katılmak üzere New York'a yapacağı seyahatten önce geldi. Bu gelişmelerin arka planında, ABD'nin İsrail ile bir güvenlik anlaşması veya mutabakat imzalanması için baskı yaptığına dair haberler yer alıyor.


Husi milisleri İsrail’in bakanları katlettiğini kabul etti

Ahmed El-Rehavi (AFP)
Ahmed El-Rehavi (AFP)
TT

Husi milisleri İsrail’in bakanları katlettiğini kabul etti

Ahmed El-Rehavi (AFP)
Ahmed El-Rehavi (AFP)

İsrail'in perşembe günü düzenlediği saldırının ardından üç gün süren elektrik kesintisinden sonra Husi grubu dün yaptığı açıklamada, saldırıda Başbakan Ahmed el-Rehavi ve bazı bakanların öldüğünü, çok sayıda kişinin de yaralandığını doğruladı.

Bu saldırı, İran yanlısı grubun İsrail ile çatışmaya girmesinden bu yana siyasi unsurlar açısından uğradığı en ağır kayıp oldu. Gözlemciler Tel Aviv'in, Husi'ler tarafından Tel Aviv'e fırlatılan bir insansız hava aracı (İHA) tarafından ilk İsrailli'nin öldürülmesinden bir yıldan fazla bir süre sonra, istihbarat alanında önemli bir atılım gerçekleştirdiğine inanıyor.

Husi grubu, daha sonra yaptığı açıklamada, kurumlarının kayıplara rağmen işlevini sürdüreceğini sadık destekçilerine güvence vermek amacıyla, el-Rehavi'nin birinci yardımcısı Muhammed Ahmed Miftah'ı onun görevlerini yerine getirmek üzere atadığını duyurdu.

Husi'ler açıklamasında, ölen ve yaralananlarla ilgili ayrıntı vermedi, ancak Şarku’l Avsat’ın yerel kaynaklardan aktardığına göre ölenlerin arasında savunma ve güvenlikten sorumlu başbakan yardımcısı Celal el-Ruveyşan, ulaştırma, ticaret ve enformasyon bakanları ile bazı bakanların da bulunuyor.

Geçen perşembe akşamı gerçekleştirilen saldırılar, kaçırılan Yemen'in başkenti Sana'da, Hadda yerleşim bölgesinin yakınındaki bir ev, Cebel Atan'daki bir yer ve liderlik toplantıları için kullanılan başkanlık sarayının yakınındaki üçüncü bir yer olmak üzere üç hassas noktayı hedef aldı. Görgü tanıkları, patlamaların şiddetli olduğunu ve binaları tamamen tahrip ettiğini doğrularken, grup ertesi sabaha kadar çevredeki sokakları kapattı.