Fransa, Gazze savaşıyla ilgili siyasi zayıflığını insani girişimlerle mi telafi ediyor?

Macron, bölgedeki liderlerle temaslarını yoğunlaştırsa da ufukta herhangi bir siyasi girişim varmış gibi görünmüyor

Fransa Cumhurbaşkanı Macron, İsviçre'deki Lozan Üniversitesi'nde düzenlenen bir konferansta AB hakkında konuştu, 16 Kasım 2023 (EPA)
Fransa Cumhurbaşkanı Macron, İsviçre'deki Lozan Üniversitesi'nde düzenlenen bir konferansta AB hakkında konuştu, 16 Kasım 2023 (EPA)
TT

Fransa, Gazze savaşıyla ilgili siyasi zayıflığını insani girişimlerle mi telafi ediyor?

Fransa Cumhurbaşkanı Macron, İsviçre'deki Lozan Üniversitesi'nde düzenlenen bir konferansta AB hakkında konuştu, 16 Kasım 2023 (EPA)
Fransa Cumhurbaşkanı Macron, İsviçre'deki Lozan Üniversitesi'nde düzenlenen bir konferansta AB hakkında konuştu, 16 Kasım 2023 (EPA)

Yedinci haftasına giren Gazze savaşının mağdurlarına insani yardım gönderme kararı alan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Batı ülkelerinin liderleri arasında bu alanda adım atan tek isim gibi görünüyor. Macron, pazar günü Mısır Cumhurbaşkanı, Katar Emiri, Filistin Devlet Başkanı ve İsrail Başbakanı ile yaptığı telefon görüşmelerinden ve Elysee Sarayı'nın bu görüşmelerle ilgili yaptığı açıklamaların ardından, dün X platformu (eski adıyla Twitter) hesabından yaptığı açıklamada, Gazze’ye insani yardımın mümkün olduğu kadar hızlı ve güvenli bir şekilde ulaşması ve bir ateşkes anlaşmasıyla sonuçlanacak acil bir insani ateşkesin ilan edilmesi gerektiğini vurguladı.

Macron’un Binyamin Netanyahu ile yaptığı telefon görüşmesine ilişkin Elysee Sarayı'ndan yapılan açıklamada, Fransa Cumhurbaşkanı'nın, İsrail Başbakanı’ndan dikkatini Gazze'deki mevcut askeri operasyonların neden olduğu insani felakete ve çok sayıda sivil can kaybına çektiği bildirildi. Açıklamaya göre Macron telefon görüşmesinde ayrıca, ‘teröristlerle siviller arasında ayrım yapılmasının ve sivillere koruma sağlanmasının gerektiğini’ vurguladı.

Fransa Cumhurbaşkanı dün X hesabından yaptığı paylaşımda tıpkı telefon görüşmeleriyle ilgili Elysee Sarayı'ndan yapılan açıklamalarda olduğu gibi, ülkesinin 9 Kasım’da Paris'in ev sahipliğinde düzenlenen uluslararası konferanstan başlayarak, Gazzeli sivillerin yararına başlattığı insani girişimlere ilişkin detaylardan bahsetti. Söz konusu konferansta uluslararası kuruluşlardan ve Avrupa Birliği'nden (AB), Birleşmiş Milletler Yakın Doğu'daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA) ve Kızılhaç gibi Birleşmiş Milletler (BM) kuruluşlarına ve sivil toplum kuruluşlarına bir milyar doların üzerinde yardım sağlandı. Macron, açıklamasında daha önce gönderilen 100 ton insani yardımın yanı sıra bölgeye önümüzdeki hafta 10 ton tıbbi yardım taşıyan Fransa Hava Kuvvetleri’ne ait bir uçak gönderme kararı aldığını belirtti. Fransa Cumhurbaşkanı, tıbbi yardım içinde yaklaşık 500 yaralının tedavisi için yeterli olacak iki mobil sağlık biriminin olduğunu kaydetti. Macron, aynı zamanda içinde 40 yatak kapasiteli bir hastanenin olduğu bir amfibi helikopter gemisinin önümüzdeki günlerde Mısır'a ulaşacağını ifade etti.

Fransız lider, amfibi helikopter gemisinin kritik vakaların tedavisinin yapılması ve yaralı sivillerin gerekirse yakınlardaki hastanelere götürülmesini kolaylaştırmak amacıyla gönderildiğini söyledi.

Ülkesinin, ‘yararlı ve gerekli olması halinde’ Fransa'da acil bakıma ihtiyaç duyan yaralı Gazzeli çocukların tedavisi için başta hava taşımacılığı olmak üzere mümkün olan tüm araçları seferber ettiğini söyleyen Fransa Cumhurbaşkanı, ülkesindeki hastanelerde 50'ye kadar hastayı kabul edecek şekilde gerekli düzenlemelerin yapıldığını da sözlerine ekledi.

Gazze Şehri'ndeki Şifa Hastanesi'nden bir grup yeni doğmuş bebeğin Mısır'a nakledilmeleri için hazırlayan bir hemşire (AP)
Gazze Şehri'ndeki Şifa Hastanesi'nden bir grup yeni doğmuş bebeğin Mısır'a nakledilmeleri için hazırlayan bir hemşire (AP)

Paris'teki siyasi kaynaklara göre Fransa’nın attığı bu adımda, siyasi olarak açıkça zayıf kalması karşısında insani yönlere odaklanması ve bu alanda yaptıklarını öne çıkarması dikkati çekiyor. Bunun aynı zamanda Fransa'nı Ortadoğu'daki olayların gidişatında etkisinin azaldığını ve Avrupa'da kolektif eylemin olmadığının bir göstergesi olduğunu vurgulayan kaynaklar, Paris'in siyasi yöndeki zayıflığını insani boyuta odaklanarak telafi etmeye çalıştığını, ancak sivillerin çektikleri sıkıntıları hafifletmek için insani çalışmaların önemine rağmen siyasi çalışmanın yerini alamayacağını düşünüyorlar.

Gerek Dışişleri Bakanlığı ve Savunma Bakanlığı düzeyinde gerekse cumhurbaşkanlığı düzeyinde olsun, Fransa diplomasisinin performansına ilişkin çeşitli değerlendirmelerde bulunan aynı kaynaklar, öncelikle Netanyahu ile yapılan görüşmede Macron'un Netanyahu’nun ‘dikkatini’ çok sayıda sivil can kaybına çekmesini ‘zayıf bir dil’ olarak gördüler. Paris’in İsrail’i Gazze’de yaptıkları karşısında ne eleştirdiğini ne de kınadığını hatırlatan kaynaklar, bunun yerine Gazze Şeridi Sağlık Bakanlığı'na göre Gazze’de öldürülenlerin sayısının en az 5 bini çocuk olmak üzere 12 bini aştığı gerçeğine dikkat çekmekle yetindiğinin altını çizdiler.

Macron'un kullandığı dil, son olarak pazar günü Gazze’de olanlar karşısında üzüntüsünü dile getiren BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Turk'un da aralarında bulunduğu uluslararası kuruluşların yetkililerinin kullandığı dilden ne kadar uzak görünüyor. Turk, yaptığı yazılı açıklamada, İsrail ordusunun bazı eylemlerinin savaş suçu teşkil edebileceğine işaret ederek “Gazze'de son 48 saat içinde yaşanan korkunç olaylar inanılır gibi değil” ifadelerini kullandı.

Öte yandan Macron, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'la yaptığı telefon görüşmesinde, bölge ülkelerinin liderleriyle yaptığı görüşmelerde yaptığı gibi, ‘Hamas'ın 7 Ekim'de düzenlediği terör saldırılarını kesin ve mümkün olan en sert şekilde kınaması gerektiğini’ hatırlattı. Buna karşın uygulamaları uluslararası insancıl hukuku ve savaş yasalarını ne kadar ihlal ederse etsin İsrail'i kınamak hala çok zor.

Ürdün tarafından gönderilen ve dün Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'a ulaşan sahra hastanesinin bileşenlerini taşıyan yardım konvoyu (AFP)
Ürdün tarafından gönderilen ve dün Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'a ulaşan sahra hastanesinin bileşenlerini taşıyan yardım konvoyu (AFP)

Macron, dün X platformundan yaptığı açıklamada, Fransa'nın insani ateşkes için ‘elinden gelen her şeyi yaptığını’ vurguladı. Fransa Cumhurbaşkanı, geçtiğimiz hafta İngiltere merkezli televizyon kanalı BBC'ye verdiği röportajda ‘doğrudan’ ateşkese varılması çağrısında bulunmuş, ancak daha sonra geri adım atmıştı. Fransız kaynaklar, Macron’un, bir yandan İsrail'in tepkisi, diğer yandan Fransa'daki Yahudi kuruluşların ‘tutumunu açıklığa kavuşturulmasını’ istemeleri karşısında neden geri adım attığının anlaşılabilir olduğunu düşünüyorlar. Kaynaklar, Macron’un ‘İsrail’i Gazze'de sivillerin ölümüne yol açan bombardımanları durdurmaya ve terörle mücadelenin sivilleri öldürmek anlamına gelmediğini düşünmeye çağırmasının’ İsrail tarafını kızdırdığını eklediler.

Macron, sivilleri hedef almanın hiçbir meşru yanı ve bunu haklı gösterecek bir nedeni olmadığını belirterek, İsrail'i uluslararası insancıl hukuka saygı göstermeye çağırmıştı. Ancak ertesi gün, İsrail'in kasten sivilleri öldürdüğünü söylemek istemediğini belirterek sözlerini açıklamak ve için İsrail Devlet Başkanı Isaac Herzog ile bir telefon görüşmesi yapmak zorunda kaldı.

Cumhurbaşkanı Macron'un, 15 Kasım’da BM Güvenlik Konseyi (BMGK) tarafından yayınlanan ve acil insani ateşkes çağrısı yapan uluslararası karardan bahsetmeyi reddetmesi, Fransa'nın tutumuyla ilgili açıklaması zor olan bir diğer noktayı oluşturuyor. Söz konusu karar oylanmış gibi davranıp bu kararın ölü bir metin olarak görmek Fransa gibi diğer Batılı ülkeler için de geçerli. BMGK’nın beş daimi üyesinin üzerinde uzlaştığı tek karar da bu. Söz konusu karar İsrail'e yönelik baskıya hukuki ve meşru bir zemin sağlarken başta ABD olmak üzere İsrail'i etkileyebilecek güçte olan taraflar bugüne kadar İsrail'e baskı yapacak ciddi bir çaba sarf etmediler.

Fransa’nın korkmadan ve çekinmeden siyasi olarak eleştirdiği tek konu, işgal altındaki Batı Şeria'da İsrailli yerleşimciler tarafından Filistinlilere uygulanan şiddeti kınamak. Macron, Abbas'la yaptığı görüşmede ‘Filistinli sivillere yönelik şiddet eylemlerini kınadığını’ ifade etti. Netanyahu ile yaptığı telefon görüşmesinde de ‘Filistinli sivillere yönelik şiddetin artmasından duyduğu derin endişeyi’ dile getiren Macron, Netanyahu’ya ‘şiddetin yayılmasını önlemek ve sükunetini korumak için mümkün olan her şeyi yapması’ çağrısında bulundu.



İran siyaseti: Tek bir ideolojik yörüngede sürekli aktivizm

Tahran'da bir kadın, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen baba Ali Hamaney ile oğlu Mücteba Hamaney’e ait afişlerin önünden geçiyor (AP)
Tahran'da bir kadın, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen baba Ali Hamaney ile oğlu Mücteba Hamaney’e ait afişlerin önünden geçiyor (AP)
TT

İran siyaseti: Tek bir ideolojik yörüngede sürekli aktivizm

Tahran'da bir kadın, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen baba Ali Hamaney ile oğlu Mücteba Hamaney’e ait afişlerin önünden geçiyor (AP)
Tahran'da bir kadın, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen baba Ali Hamaney ile oğlu Mücteba Hamaney’e ait afişlerin önünden geçiyor (AP)

Alex Vatanka

İsrail'in Ali Laricani ve Kemal Harrazi'ye yönelik suikastı, İslam Cumhuriyeti'nin siyasi sahnesinden iki önemli ismin uzaklaştırılmasıyla sınırlı değildi. Tahran'daki bazı siyasi ve analitik çevreler bunu daha az görünür ve geniş kapsamlı bir şeyi, rejimin uzlaşı dili ile konuşma yeteneğini silme girişimi olarak anladı. Bu iki suikast aynı zamanda Tahran'ın yıllardır dış dünyaya hitap etmesine yardımcı olan kişilerin etkisiz hale getirilmesiyle ilgili daha geniş bir bağlama da dahildi.

Uzun yıllar boyunca Laricani, İran'ın sert gücü ile onu yurt dışında yönetmek için gereken diplomatik dil arasında tercüman rolünü oynadı. Onlarca yıllık deneyime sahip eski Dışişleri Bakanı Harrazi ise, rejimin stratejik sinyallerinin koruyucusuydu ve bu sinyallerin sırları ve bunları iletmenin yolları konusunda bilgi sahibiydi. Yıllarca bu iki adam merhum Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney'in en önemli dış politika danışmanları olarak hizmet etti. Suikastları ilk bakışta, diplomasinin yerini saha mantığına bıraktığı daha kapalı ve daha katı bir rejime doğru bir geçişi teyit ediyormuş gibi görünüyordu.

Ancak suikastın ardından yaşananlar daha karmaşıktı. Rejim dimdik ayakta kaldı ve karar alma mekanizmaları aksamadı. Onlarca yıldır İran devlet yönetimini karakterize eden dolaylı kanallar, siyasi sinyaller ve dikkatli hesaplar gibi kırılgan ateşkesten önce savaş da devam etti. Bu sonraki aşama, İslam Cumhuriyeti hakkında temel bir gerçeği ortaya çıkardı: Direncinin kişisel olmaktan ziyade kurumsal olduğu. Otorite, statüsü ne kadar yüksek olursa olsun tek bir kişinin elinde değil, bu tür şokları absorbe etmek için tasarlanmış kademeli bir yapının elinde. Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi, Devrim Muhafızları gibi kurumlar ve güvenliği siyasete bağlayan daha geniş ağ, İran stratejisinin temel itici güçleri olmaya devam ediyor. Laricani ve Harrazi'nin yokluğu zamanla siyasetin tonunu ve sunumunu değiştirebilir, ancak temel yönünü değiştirmedi.

Mevcut anı yanlış okumanın tehlikesi de işte burada yatıyor. Savaşın dayattığı sertleşmeyi gerçek bir ideolojik değişimle karıştırmak kolay. Sahne aynı zamanda hem net hem de sert görünüyor: Yeni Dini Lider Mücteba Hamaney, merhum babasının sahip olduğu bağımsızlık ve nüfuzdan yoksun; bu durum, kendisi konumunu sağlamlaştırmaya çalışırken de büyük olasılıkla devam edecek. Ayrıca ortada en deneyimli siyasi ve askeri figürlerinin çoğunu kaybettikten sonra küçülen bir siyasi sınıf var. Dahası Devrim Muhafızları liderliğindeki güvenlik kurumları karar alma süreçlerinde daha aktif ve kendi vizyonlarını empoze etmeye daha yatkın hale geldi. Rejimin resmi söylemi artık daha disiplinli ve belirsizliğe veya dışarıya taviz verme yönündeki herhangi bir belirtiye karşı daha az toleranslı. Bu tablonun ışığında, yaşananları ideolojik katılığın, yani kendisini daha İslamcı olarak tanımlayan, ülke içinde baskıya daha yatkın, Batı ve İsrail'e karşı daha da düşman bir rejimin kanıtı olarak değerlendirmek kolay görünüyor.

Fakat şu ana kadar elde edilen veriler bu sonucu tam olarak desteklemiyor, aksine daha açık bir şekilde baskıların dayattığı bir iç bütünlüğe işaret ediyor. Savaş ve iktidarın devri, sürekliliği sağlama konusunda en yetenekli kurumların, özellikle de Devrim Muhafızları'nın, istihbarat servislerinin ve onlarla müttefik siyasi figürlerin konumunu güçlendirdi. Bu da alternatif yaklaşımları kamuoyuna sunabilecek daha az sesin olduğu, daha dar bir yönetim ortamı yarattı.  Uzlaşıcı dile gelince, o da ortadan kaybolmadı, baskı ve denetime maruz kaldı ve her şeyden önce kişisel doğasından arındırıldı.

dvfvbf
Ali Laricani, Lübnan'ın başkenti Beyrut'taki İran büyükelçiliğinde, merhum İranlı General Kasım Süleymani'nin fotoğrafının önünde, 17 Şubat 2020 (AFP)

Donald Trump'ın Tahran'da bir “rejim değişikliği” gerçekleştiği iddiası ne kadar doğru olursa olsun, buradaki ayrım önemli çünkü İslam Cumhuriyeti'nin ideolojik çekirdeği fiili bir dönüşüme tanık olmadı. Batı hegemonyasına karşı direniş, İsrail düşmanlığı ve İslami referanslı rejime dayalı egemenlik anlayışı gibi kurucu unsurları, mevcut savaştan çok önce iyice kökleşmişti.

Mevcut anı yanlış okumanın tehlikesi, savaşın dayattığı sertleşmeyi gerçek bir ideolojik değişimle karıştırmakta yatıyor

Bunlar, çatışmanın ateşinde doğan yeni doktrinler değil, daha ziyade 1979'dan bu yana rejimin yapısına yerleşmiş ve onlarca yıldır süren çatışma ve uyumla pekişmiş, miras alınmış normlardır. Değişmekte olan bu ideolojinin içeriği değil, kendisini ifade ettiği koşullardır. Aynı şekilde rejimin hem içeride hem de dış baskılar karşısında taviz vermeye hazır olduğunu gösterdiği şartlardır. Bugün İran'ın Hürmüz Boğazı’nı kontrol etme kartına güvenmesi, siber baskıları ve asimetrik askeri tırmandırması, ideolojik çekirdeğindeki bir değişimi yansıtmaktan ziyade, savaş yürüten bir devletin araçlarını yansıtıyor.

Mücteba Hamaney'in yükselişi bu değişimi açıkça somutlaştırıyor. Uzun yıllar süren yönetimi ona çeşitli kanatlar arasında benzersiz bir otorite kazandıran babasının aksine, kendisi büyük ölçüde Devrim Muhafızlarına güveniyor. Yükselişini kolaylaştıran güvenlik teşkilatıyla daha yakından bağlantılı. Bu, kendi başına onu daha ideolojik kılmıyor ama ideolojinin ifadesinin, kimliği şimdiye kadar söylem disiplinine, toplum üzerindeki kontrolün sıkılaştırılmasına ve dış düşmanlarla mücadele ruhuna dayanan kurumlara daha fazla bağlı hale geldiği anlamına geliyor. Böyle bir ortamda, pratikte var olsa bile esnekliğin gösterilmesi zorlaşır.

Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’a davranış şekli de bu sonucu destekliyor. Savaş sırasında Körfez Arap ülkeleriyle gerilimi hafifletmeye yönelik erken girişimi - ki bu, İran'ın bölgesel diplomasisinin pratiğinden temel bir sapma teşkil etmiyordu - hızlı ve sert bir tepkiyle karşılandı. Bu hadise, söylemi yeniden kalibre etmek için mevcut marjın ne kadar dar olduğunu ortaya koydu. Önceki aşamalarda bu tür sinyalleri, rejimin mesajlarını yönlendirmek için kullandığı daha geniş bir sicile yerleştirmek mümkündü. Bugün ise zayıflığın kanıtı olarak okunma tehlikesi taşıyor. Pek çok ideolojik rejimde olduğu gibi bu rejimler sadece kendileri hakkında açıkladıkları ile değil, bu açıklamalarda yasakladıkları ve kısıtladıklarıyla da kendilerini ortaya koyarlar. Bu, daha derin bir ideolojik değişimin kanıtı olmasa da, rejimin baskı altında olduğunun, saflarını sıklaştırdığının ve iç sınırlarındaki kontrolleri sıkılaştırdığının bir göstergesidir.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Laricani ve Harrazi gibi isimlerin yokluğu bu süreci daha da netleştiriyor. Her iki adam da rejimin çekirdek üyeleriydi ve İslam Cumhuriyeti içindeki güç yapılarının derinlerine kök salmışlardı. Ancak bu rejim içinde, direniş söylemini sürdürürken bile diplomasiyi çatışmayı yönetmenin bir aracı olarak gören özel bir geleneği de temsil ediyorlardı. Onların yokluğu bu geleneğin ortadan kalkması anlamına gelmiyor. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi gibi isimler hâlâ mevcut ve Şura Meclisi Başkanı Muhammed Bakir Kalibaf gibi diğer isimler de güvenlik arka planını siyasi pragmatizmle birleştiriyor. Ancak denge değişti. İran diplomasisinin en belirgin yüzünü oluşturan siyasi sınıf küçüldü ve bununla birlikte kamusal alanda esneklik de azaldı. Bu dengeleyici ağırlığın ortadan kalkmasıyla rejim, doğası gereği artık daha ağır ve daha sağlam bileşenlere doğru meylediyor.

dfvfdv
İranlı bir kadın, Washington ile Tahran arasındaki barış görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından, Tahran'da Mücteba Hamaney'in posterinin yanından geçiyor, 13 Nisan 2026 (AFP)

Pek çok ideolojik rejimde olduğu gibi bu rejimler de sadece kendileri hakkında açıkladıklarıyla değil, bu açıklamalarda yasakladıkları ve kısıtladıklarıyla da kendilerini ortaya koyarlar

Burada öne çıkan diplomasinin ortadan kalkması değil, dönüşümüdür. Müzakereler, İslamabad'daki son ABD-İran görüşmelerinde olduğu gibi, nerede gerçekleşirse gerçekleşsin, gittikçe daha fazla güvenlik ve siyasetin kesişim noktasında duran ve her iki alanda da rahat hareket eden, melez olarak tanımlanabilecek isimler tarafından yürütülüyor. Onlar için uzlaşma bir taviz değil, gücün bir uzantısı olarak sunuluyor. Kelime dağarcığı değişir ama derin hesaplar aynı kalır.

Bu, mevcut anın paradoksunu açıklamaya yardımcı olabilir. Zira yüzeyde rejim daha katı, daha baskıcı, daha merkezi ve belki de dışarıyla ilişki kurmada daha isteksiz görünüyor. Ancak bu yüzeyin altındaki stratejik mantık, açık bir süreklilik düzeyini ortaya koyuyor. İran hâlâ bir kısıtlamalar sistemi içerisinde hareket ediyor. Ekonomik baskı, askeri güç dengesizliği ve bölgesel karışıklıkların tümü, saf bir direniş politikasının başarabileceklerine sınırlamalar getiriyor. Hayatta kalmak en büyük öncelik olmaya devam ediyor ve hayatta kalmak her zaman bir dereceye kadar dikkatli kalibrasyon gerektirmiştir. Pakistan'da Amerikalılarla müzakere için büyük ve üst düzey bir İran heyetinin gönderilmesi de bu değerlendirmeyi pekiştiriyor.

Bütün bunlara rağmen rejimin ideolojik aşırılık aşamasına girdiği sonucuna varmak için henüz çok erken görünüyor. Aşırılığın tezahürleri gerçektir, ancak bunların doktrinin kendisindeki bir değişiklikten ziyade kurumsal ve prosedürel değişiklikler olarak anlaşılması daha doğrudur. Kimliği diplomasiyle bağlantılı olan isimlerin azalmasının ardından rejim, daha fazla güvenlik servislerinin hakimiyeti altına girerken, retorik sapmalara karşı daha az toleranslı ve dengede daha zayıf hale geldi. Bu değişiklikler devlete daha ideolojik bir görünüm kazandırır ancak bu görünüm daha derin bir sürekliliği maskeleyebilir. Daralma dönüşümle eş anlamlı değildir.

Bununla birlikte bu süreç geniş kapsamlı riskler taşıyor. İç alanları aşırı daralan rejimler zamanla hem ifade esnekliğini hem de düşünce esnekliğini kaybedebilir. Diplomatik seslerin ikinci plana itilmesi, güvenlik aktörlerinin statüsünün yükselmesi ve yumuşak olarak yorumlanabilecek her şeye karşı duyarlılığın artması, zamanla uyumun zorlaştığı bir ortamın zeminini hazırlar. Savaşın dayattığı birlik olarak başlayan şey, uzun sürerse sertleşerek daha yerleşik ve kalıcı bir özelliğe dönüşebilir.

Şu anda yapılabilecek en dengeli değerlendirme, İslam Cumhuriyeti'nin doktrinlerinin özünde açıkça daha ideolojik bir hale gelmediğidir. Değişen, bu doktrinlerin nasıl yönetilip ifade edildiğine odaklanma düzeyidir. Sonuç olarak Laricani ve Harrazi'nin diğer birçok yetkiliyle birlikte suikasta uğraması, rejimin müzakere kabiliyetini ortadan kaldırmadı, aksine bu görevi yürütenlerin kimliğini değiştirdi. 28 Şubat'tan bu yana yaşanan gerçek dönüşüm, yeni ve daha sert bir ideolojinin ortaya çıkması değil, ideolojinin kendisinin artık daha az sayıda ve en sağlam, sert aktörler tarafından empoze edilmesi ve ifade edilmesidir.


ABD ve İran görüşmelerde ilerleme kaydedildiğini belirtiyor... Nükleer dosya ve Hürmüz Boğazı konusunda ise anlaşmazlıklar var

ABD ve İran görüşmelerde ilerleme kaydedildiğini belirtiyor... Nükleer dosya ve Hürmüz Boğazı konusunda ise anlaşmazlıklar var
TT

ABD ve İran görüşmelerde ilerleme kaydedildiğini belirtiyor... Nükleer dosya ve Hürmüz Boğazı konusunda ise anlaşmazlıklar var

ABD ve İran görüşmelerde ilerleme kaydedildiğini belirtiyor... Nükleer dosya ve Hürmüz Boğazı konusunda ise anlaşmazlıklar var

Ateşkesin sona ermesine birkaç gün kala, İranlı baş müzakereci Muhammed Bakır Kalibaf, son dönemde ABD ile yapılan görüşmelerde ilerleme kaydedildiğini, ancak nükleer dosya ve Hürmüz Boğazı konusunda önemli anlaşmazlıkların sürdüğünü açıkladı. ABD Başkanı Donald Trump ise Tahran ile ‘çok iyi görüşmeler’ yapıldığını belirtirken, hayati öneme sahip deniz ticaret koridoru konusunda ‘şantaj’ girişimlerine karşı uyarıda bulundu.

İran dün Hürmüz Boğazı’nı bir gün açık tutmasının ardından yeniden kapattığını duyurdu. Tahran yönetimi, bu adımın İran limanlarına yönelik ABD ablukasına yanıt olduğunu ve söz konusu ablukanın ateşkesin ihlali anlamına geldiğini savundu. İran Dini Lideri Mücteba Hamaney ise ülkenin donanmasının düşmanlarına ‘yeni ve ağır yenilgiler’ yaşatmaya hazır olduğunu söyledi.

Diğer taraftan Trump, diplomatik temaslara olumlu yaklaşmasına rağmen boğazın kapatılmasını sert şekilde eleştirdi ve uzun vadeli bir anlaşmaya varılamaması halinde yeniden ‘bombalama operasyonlarına başlanabileceği’ yönünde tehditte bulundu.


Kudüs Gücü Komutanı, savaşın etkilerini görüşmek üzere Bağdat’ta

İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani (Reuters)
İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani (Reuters)
TT

Kudüs Gücü Komutanı, savaşın etkilerini görüşmek üzere Bağdat’ta

İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani (Reuters)
İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani (Reuters)

İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani, Ortadoğu’daki savaşın yansımalarını görüşmek ve Tahran’a bağlı silahlı grupların liderleri ile temaslarda bulunmak üzere Bağdat’ı ziyaret etti. Iraklı bir yetkili dün AFP’ye yaptığı açıklamada ziyareti doğruladı.

Kaani’nin ayrıca, Nuri el-Maliki’nin yeniden göreve gelme ihtimalinin zayıflamasının ardından, Irak’ta başbakan adayının belirlenmesi sürecinde yaşanan ‘siyasi tıkanıklık krizini’ de ele alacağı belirtildi.

Söz konusu ziyaret, İran ile ABD-İsrail arasında 8 Nisan’da yürürlüğe giren ve iki hafta sürmesi öngörülen ateşkesin ardından Kaani’nin kamuoyuna yansıyan ilk yurt dışı ziyareti oldu.

Bağdat yönetimi, uzun süredir dış politikasında etkili olan iki rakip güç (İran ile ABD) arasında denge kurmaya çalışıyor.

40 günden uzun süren savaşın etkilerinden Irak da kaçınamadı. Bu süreçte, Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) ve İran’a yakın silahlı gruplara ait noktalar, ABD ve İsrail’e atfedilen saldırıların hedefi oldu. Buna karşılık, ABD çıkarları Iraklı grupların üstlendiği saldırılarla hedef alınırken, Tahran da ülkenin kuzeyinde İranlı Kürt muhalif gruplara yönelik operasyonlar düzenledi.

Kaani’nin, Bağdat’ta ‘siyasi güçlerin liderleri ve bazı silahlı grup komutanlarıyla bir dizi görüşme gerçekleştirmeye başladığı’ bildirildi. Üst düzey bir Iraklı yetkili, temaslarda ‘bölgesel gerilimin düşürülmesi ve bunun Irak’a yansımalarının’ ele alındığını aktardı.

Yetkili, İran heyetinin ayrıca ‘Irak içinde Tahran’a yakın gruplar arasında tutum birliği sağlanması ve durumun Irak ile bölgede güvenlik açısından tırmanmaya sürüklenmemesini garanti altına alma’ hedefi taşıdığını ifade etti.

Ziyaret, İran’a yakın etkili bir silahlı gruptan bir kaynak ile Koordinasyon Çerçevesi’ne yakın iki kaynak tarafından da doğrulandı. Söz konusu ittifak, parlamentodaki en büyük blok konumunda bulunuyor ve Tahran’a yakın Şii partilerden oluşuyor.

Kaani, DMO bünyesinde dış operasyonlardan sorumlu Kudüs Gücü’nün başında bulunuyor. Kaani, görevi devraldığı Kasım Süleymani’nin Ocak 2020’de Bağdat Havalimanı yakınlarında ABD saldırısında öldürülmesinin ardından Irak’a birçok kez ziyaret gerçekleştirdi. Ancak bu tür ziyaretler nadiren kamuoyuna açıklanıyor.

Iraklı yetkili, mevcut ziyaretin aynı zamanda ‘Iraklı taraflar arasında uzlaşı sürecini desteklemeye ve görüş ayrılıklarını gidermeye yönelik yoğun İran diplomatik trafiğinin bir parçası’ olduğunu, özellikle hükümetin kurulması ve güç dengeleri konusundaki anlaşmazlıkların sürdüğünü belirtti.

Koordinasyon Çerçevesi, ocak ayında Nuri el-Maliki’yi, seçimlerin ardından başbakanlık için Muhammed Şiya es-Sudani’nin yerine aday göstermişti. Ancak ABD’nin Maliki’nin yeniden göreve gelmesi halinde Bağdat yönetimine desteği kesme tehdidinde bulunması, Irak siyasetinde belirsizliğe yol açtı.

Iraklı siyasi kaynaklar, pazartesi günü AFP’ye yaptıkları açıklamada, Maliki’nin 2006-2014 yılları arasında iki dönem yürüttüğü başbakanlık görevine geri dönme ihtimalinin zayıfladığını belirtti.

Irak parlamentosu, 11 Nisan’da Nizar Amidi’yi cumhurbaşkanı olarak seçti. Anayasaya göre Amidi’nin, seçilmesinden itibaren 15 gün içinde parlamentodaki en büyük blok tarafından gösterilen adayı hükümeti kurmakla görevlendirmesi gerekiyor.