Gazze konulu BRICS Zirvesi’nde ateşkes ve insani koridorların açılması çağrısı yapıldı

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ‘sivillere karşı işlenen vahşi suçları’ kınadı ve felaketin sona ermesi için ‘ortak eylem’ çağrısında bulundu.

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, dün gerçekleştirilen olağanüstü BRICS zirvesine katıldı (AP)
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, dün gerçekleştirilen olağanüstü BRICS zirvesine katıldı (AP)
TT

Gazze konulu BRICS Zirvesi’nde ateşkes ve insani koridorların açılması çağrısı yapıldı

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, dün gerçekleştirilen olağanüstü BRICS zirvesine katıldı (AP)
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, dün gerçekleştirilen olağanüstü BRICS zirvesine katıldı (AP)

BRICS grubu, Gazze'de kötüleşen son durumla temas hattına güçlü bir giriş yaptı. Ortadoğu'daki son gelişmelerin çevrim içi görüşüldüğü zirvede Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika'dan oluşan BRICS grubu liderleri ve BRICS üyeliğine davet edilen ülke liderleri, acil ateşkes yapılması ve insani koridorların açılması çağrısı yapıldı. Görüşmeye katılan ülkelerin liderleri, BRICS'in çatışmanın yatıştırılması ve siyasi sürece geçilmesi çabalarında önemli bir rol oynamaya hazır olduğunu teyit ederken, İsrail'in ‘soykırım’ suçundan ve insani yardımların girişini engellemekten sorumlu tutulması çağrılarda bulunuldu.

Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve Başbakanı Prens Muhammed bin Selman bin Abdulaziz, çevrim için BRICS zirvesi öncesinde yaptığı konuşmada, Gazze'de masum sivillere, sağlık kuruluşlarına ve ibadethanelere karşı işlenen vahşi suçların ve her geçen gün daha da kötüleşen bu insani felaketin durdurulması ve kararlı çözümlerin geliştirilmesi için ‘ortak eylem’ gerektiğini vurguladı. Veliaht Prens, BRICS zirvesinin Gazze halkının zor bir dönemden geçtiği sırada yapıldığını da sözlerine ekledi.

BRICS liderleri toplantısına katılan Suudi Arabistan heyetine Kral Selman bin Abdulaziz adına başkanlık yapan Veliaht Prens Muhammed bin Selman, askeri operasyonların derhal durdurulması, siviller için insani koridorların açılması ve uluslararası insani yardım kuruluşlarının görevlerini yerine getirebilmelerine olanak tanınması talebini yineledi. Veliaht Prens Bin Selman, Suudi Arabistan’ın bu konudaki tutumunun net ve sağlam olduğunu, Filistin halkının 1967 sınırlarında başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız, egemen bir Filistin devleti kurma yönündeki meşru haklarını elde etmelerini sağlayacak iki devletli çözüm ile ilgili uluslararası kararların uygulanması dışında Filistin'de güvenliği ve istikrarı sağlamanın yolu olmadığını vurguladı. Ayrıca ülkesinin Gazze halkına hava ve deniz yoluyla insani yardım ulaştırdığını ve Suudi halkının şimdiye kadar yarım milyar Suudi riyalini aşan bir bağış kampanyası başlattığını da sözlerine ekledi.

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman çevrim için BRICS zirvesine katıldı (SPA)
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman çevrim için BRICS zirvesine katıldı (SPA)

Suudi Arabistan’ın İsrail’in Gazze’ye karşı başlattığı savaşı görüşmek üzere 11 Kasım'da Riyad'da İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve Arap Birliği (AL) Olağanüstü Ortak Zirvesi düzenlediğini ve zirveden ortak bir kararın çıktığını hatırlatan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, bu ortak kararda İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik saldırganlığının kınandığını, saldırının her türlü bahaneyle haklı gösterilmesine karşı çıkıldığını, gıda, ilaç ve yakıt da dahil olmak üzere insani yardım konvoylarının Gazze Şeridi'ne derhal girmesi gerektiğinin vurgulandığını, Filistin halkının zorla yerinden edilmesinin reddedildiğini, İsrail'in Gazze Şeridi'ndeki hastaneleri hedef almasının kınandığını ve tüm ülkelerin İsrail'e silah ve mühimmat ihracatını durdurmaya çağrıldığını, Gazze'deki savaşa karşı uluslararası ortak bir tutum oluşturmak için İİT ve AL üyeleri adına harekete geçilmesi ve uluslararası kararlar çerçevesinde kalıcı ve kapsamlı bir barışa ulaşmak için ciddi bir siyasi sürecin başlatılması yönünde baskı yapılmaya başlanmasının vurgulandığını söyledi.

BRICS grubu liderleri ve BRICS üyeliğine davet edilen ülke liderlerinin katılımıyla düzenlenen Gazze konulu olağanüstü çevrim içi toplantıya, BRICS üyeliğine davet edilen ülkelerden biri ve BRICS Dönem Başkanı Güney Afrika’nın dostu olan bir ülke olarak ve hem İİT hem de AL zirvelerinin mevcut dönem başkanı sıfatıyla Suudi Arabistan da katıldı.

Öte yandan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, çevrim içi gerçekleştirilen görüşmede yaptığı konuşmada insani ateşkes, rehinelerin serbest bırakılması ve Gazze'ye insani yardımların ulaştırılması konularında bir an önce anlaşmaya varılması gerektiğini vurguladı. Putin, ancak ‘en iyi yolun uzun süreli bir itidale ulaşmak olduğunu’ vurguladı.

Putin, BRICS Dönem Başkanı Güney Afrika’nın ve birkaç ay önce gruba tam üye olan İran'ın çağrısıyla düzenlenen olağanüstü zirvede, Rusya ve BRICS ülkelerinin Filistin-İsrail çatışmasının çözümünde önemli bir rol oynayabileceğini söyledi. Ülkesinin bu konuda sağlam ve sarsılmaz bir tutuma sahip olduğunu belirten Rusya Devlet Başkanı, “Uluslararası toplumu gerilimi düşürmeye, ateşkes sağlamaya ve Filistin-İsrail çatışmasına siyasi çözüm bulmaya yönelik çabalara katılmaya çağırıyoruz. Grubumuz (BRICS) bu çalışmada önemli bir rol oynayabilir” ifadelerini kullandı.

Tüm bu olayların aslında ABD'nin Filistin-İsrail anlaşmazlığında arabuluculuk konumunu tekeline alma arzusunun bir sonucu olduğunu söyleyen Putin, “Böylece Filistin meselesinin çözümüne yönelik tekel girişimlerin sonuçsuz kaldığı ortaya çıktı. Binlerce insanın ölümü, sivillerin toplu olarak sınır dışı edilmesi ve insani bir felaketin ortaya çıkması derin endişe verici konulardır. Bir meslektaşım az önce çok sayıda çocuğun öldürüldüğünden bahsetti. Bu korkunç bir şey ama çocukların anestezi olmadan ameliyat edilmesini de gördüğünüzde belirli duygular harekete geçiyor” şeklinde konuştu.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, dün yapılan çevrim içi BRICS zirvesine katıldı (AFP)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, dün yapılan çevrim içi BRICS zirvesine katıldı (AFP)

Putin, iki bağımsız devletin kurulmasını ve İsrail ile Filistin’in barış içinde bir arada yaşamasını öngören Birleşmiş Milletler (BM) kararlarının ihlal edilmesinin sonucunda Filistinlilerin nesillerdir adaletsizliğin içinde büyüdüklerini ve İsraillilerin bağımsız bir Filistin devletinin güvenliğini garanti edemediklerini söyledi. Rehinelerin serbest bırakılması ve sivillerin ve yabancıların Gazze'den tahliyesi için insani ateşkes ilan edilmesinin önemli olduğunu vurgulayan Putin, “En acil görev, uzun vadeli ve sürdürülebilir bir ateşkese varmak” dedi. Rus lider, Ortadoğu'da diğer ülkelerin savaşın içine çekilmesine ve çatışmanın bölgeye yayılmasına karşı uyardı.

Putin, ülkesinin gelecek yıl BRICS grubu dönem başkanlığını devraldığında, Filistin-İsrail çatışmasının çözümüne ilişkin temasları başlatmayı planladığını da sözlerine ekledi.

BRICS grubunun Filistin-İsrail çatışmasının yayılması konusunda görüşmelerini sürdürmesinin son derece faydalı olduğuna inandıklarını söyleyen Rus lider, “Değerli meslektaşlarım, herhangi bir itiraz olmazsa önümüzdeki yıl Rusya'nın dönem başkanlığı sırasında bu konuyla ilgili çevrim içi görüşmeler de dahil olmak üzere temaslara başlayacağız” diye konuştu.

Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika'dan oluşan BRICS grubu, geçtiğimiz ağustos ayında gerçekleştirilen Johannesburg Zirvesi'nde Arjantin, Mısır, İran, Etiyopya, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) gelecek yılın başlarından itibaren gruba tam üye olmaya davet edilmesi kararı alındığını duyurmuştu.

Diğer yandan BRICS’in olağanüstü bir zirve düzenlemesi çağrısında bulunan İran’ın Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi, BRICS üyesi ülkelerin liderlerine BM’deki ilgili kurumlar aracılığıyla ‘İsrail'in Gazze halkına karşı işlediği suçları durdurma’ yönünde bir karar çıkarılması çağrısında bulundu.

İran Cumhurbaşkanı Reisi, konuşmasında şunları söyledi:

“BM Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) Filistin'de barışı ve güvenliği sağlama ve ateşkes kararı alma görevini yerine getirememesi göz önünde bulundurulduğunda BRICS üyesi devletlerin BM çerçevesinde BM Genel Kurulu'nda bağlayıcı bir karar yayınlaması gerekiyor. İsrail'in Gazze halkına karşı işlediği suçları durdurmak için uluslararası barış mekanizmasının devreye sokulmalı.”

BRICS üyesi ülkelerin liderlerine, İsrail'i ‘terörist rejim’ ve ordusunu da ‘terör örgütü’ olarak tanımlaması çağrısında bulunan Reisi, “İsrail'in hastanelere, sağlık merkezlerine ve ibadethanelere saldırmaya devam etmesinin yanında kadınları, çocukları, doktorları, hemşireleri ve gazetecileri öldürmesi de bir terör eylemidir. İsrail rejimi terör rejimi, ordusu da terör örgütü olarak tanınmalı” ifadelerini kullandı.

Güney Afrika Cumhurbaşkanı Cyril Ramaphosa ise BRICS Dönem Başkanı sıfatıyla yaptığı konuşmada, çatışan taraflara silah tedarikinin durdurulması çerçevesinde dünya ülkelerini Filistin-İsrail çatışmasını körükleyecek adımlar atmaktan kaçınmaya çağırdı.

Ramaphosa, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Tüm devletler itidalli davranmalı ve taraflara silah tedarikinin kesilmesi de dahil olmak üzere çatışmayı körüklemekten kaçınmalı.”

Güney Afrika Cumhurbaşkanı Cyril Ramaphosa, dün yapılan BRICS zirvesine katıldı (Güney Afrika Cumhurbaşkanlığı - AP)
Güney Afrika Cumhurbaşkanı Cyril Ramaphosa, dün yapılan BRICS zirvesine katıldı (Güney Afrika Cumhurbaşkanlığı - AP)

İsrail-Filistin çatışmasına barışçıl bir çözüm bulunması için acil ve kapsamlı bir ateşkese ulaşılmasının önemini vurgulayan Güney Afrika lideri, “Uluslararası toplumu Gazze Şeridi'ndeki acıları dindirecek ve çatışmaya adil ve barışçıl bir çözümün önünü açacak acil ve somut önlemler üzerinde anlaşmaya çağırıyoruz. Güney Afrika adına, derhal ve kapsamlı bir ateşkes sağlanması ve insani durumun iyileştirilmesine yönelik adımların başlatılması çağrısı yapıyoruz” şeklinde konuştu.

İsrail ve Hamas’ın çatışma sırasında uluslararası hukuku ihlal ettiklerini belirten Ramaphosa, ‘İsrail’in eylemlerinin, BM Sözleşmesi ve Cenevre Konvansiyonu da dahil olmak üzere uluslararası hukukun açıkça ihlali’ olduğunu söyledi.

Hamas’ın rehineleri elinde tutarak uluslararası hukuku ihlal ettiğini ve cezalandırılması gerektiğini ifade eden Güney Afrika Cumhurbaşkanı, İsrail’in de Filistinlileri toplu olarak cezalandırmak için yasa dışı aşırı güç kullanmasını ‘bir savaş suçu’ olarak nitelendirdi.

Filistin-İsrail anlaşmazlığının çözümünde uluslararası dayanışmanın önemini vurgulayan Ramaphosa, BRICS grubunun, Filistin-İsrail ihtilafında kalıcı barışın sağlanmasına yönelik uluslararası çabalarda belirleyici bir rol oynayabileceğinin altını çizdi.

Öte yandan Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, BRICS’in birlik ve iş birliğini teşvik etmek ve gelişmekte olan ülkelerin ortak çıkarlarını korumak için önemli bir platform olduğunu vurguladı.

Geçtiğimiz ağustos ayında Johannesburg'da yapılan son BRICS zirve sırasında zirveye katılan üye ülkelerin bayrakları (AFP)
Geçtiğimiz ağustos ayında Johannesburg'da yapılan son BRICS zirve sırasında zirveye katılan üye ülkelerin bayrakları (AFP)

Filistin-İsrail çatışmasına ilişkin tutumların yaklaştırılması ve olağanüstü BRICS zirvesi sırasında kararlaştırılanların ‘gruba yeni üyelerin katılmasının ardından iş birliği için iyi bir başlangıç’ olduğunu söyleyen Şi, Çin’in, Filistin-İsrail çatışmasının mevcut turunda ateşkesi ve yakalanan sivillerin serbest bırakılmasını bir öncelik olarak gördüğünü vurguladı.

BRICS üyesi ülkelerin şu anki durumda Filistin-İsrail sorununda adaletin ve barışın sesi olarak hareket etmesinin son derece gerekli olduğunun altını çizen Çin Devlet Başkanı, Gazze Şeridi'ndeki son savaşta çok sayıda sivilin ölmesine ve yaranmasına yol açtığını ve insani bir felakete dönüştüğünü vurgulayarak “Çin bu konuda derin bir endişe duyuyor” dedi.

Çin'in Gazze'de hızlı ve adil bir çözümü için yakında resmi bir uluslararası konferansın düzenlenmesi çağrısında bulunacağını açıklayan Şi, barışın güçlendirilmesi ve Filistin meselesine derhal, kapsamlı, adil ve kalıcı bir çözümün teşvik edilmesi konusunda uluslararası fikir birliğinin sağlanması için mümkün olan en kısa sürede daha güvenilir bir uluslararası barış konferansı düzenlenmesi gerektiğine işaret etti.

Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Ryabkov, BRICS üyesi ülkelerin temsilcileri tarafından hazırlanan Gazze’deki duruma ilişkin düzenlenen BRICS Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nin onaylandığını duyurdu.

Ryabkov, Rusya'nın zirveden çıkan sonuçların ve bildirgede yer alan tavsiyelerin Güney Afrika’nın BRICS Dönem Başkanlığı tarafından açıklanacağını da kaydetti.



Venezuela, Birleşik Krallık'taki altınlarını istiyor

Venezuela'daki depremlerde can kaybı artarken, Karakas yönetimi ekonomiyi toparlamaya çalışıyor (Reuters)
Venezuela'daki depremlerde can kaybı artarken, Karakas yönetimi ekonomiyi toparlamaya çalışıyor (Reuters)
TT

Venezuela, Birleşik Krallık'taki altınlarını istiyor

Venezuela'daki depremlerde can kaybı artarken, Karakas yönetimi ekonomiyi toparlamaya çalışıyor (Reuters)
Venezuela'daki depremlerde can kaybı artarken, Karakas yönetimi ekonomiyi toparlamaya çalışıyor (Reuters)

Venezuela yönetimi, Birleşik Krallık Merkez Bankası'ndaki 4 milyar dolar değerinde altınını geri almak istiyor.

Venezuela Ulusal Meclisi Başkanı Jorge Rodriguez, dünkü açıklamasında 31 ton altının iadesini istediklerini söyledi.

Haziranda yaşanan büyük depremlerin yaralarını sarmaya çalışan Latin Amerika ülkesinde aylık enflasyon da sert yükseldi.  

Venezuela Merkez Bankası, depremlerin yarattığı ekonomik sarsıntının da etkisiyle enflasyonun temmuzda yüzde 19,9'a vardığını açıkladı. Bu oran haziranda yüzde 13,8'di.

Reuters'ın Merkez Bankası verilerine dayanan hesabına göre temmuz ayı sonuçlarıyla yıllık enflasyon oranı yüzde 575,9 oldu.

Ülkenin geçici devlet başkanı Delcy Rodriguez'in ağabeyi Jorge Rodriguez, yeni ev inşaatları, sağlık hizmetlerinin güçlendirilmesi, elektrik tedarikinin sağlanması ve enkazın kaldırılmasına yönelik projelere odaklanacaklarını söyledi.

Ayrıca "Venezuela'nın Birleşik Krallık Merkez Bankası'ndaki uluslararası varlıklarının geri kazanılması için çabalarını yoğunlaştıracaklarını" söyledi. Bunda hem iktidarın hem de muhalefetin mutabık kaldığını vurguladı.

Delcy Rodriguez, ABD'nin 3 Ocak'ta düzenlediği operasyonla Nicolas Maduro'yu kaçırmasının ardından ülkenin başına geçmişti.

Karakas yönetimi, ilk kez 2018 sonunda Britanya'dan altınları iade etmesini istemişti. Ancak Londra yönetimi talebi reddetmişti.

Daha sonra Maduro hükümeti, pandemiyle mücadele kapsamında altınların iadesi için Mayıs 2020'de Birleşik Krallık Merkez Bankası'na karşı dava açmıştı.

Britanya Yüksek Mahkemesi ise Londra yönetiminin, Nicolas Maduro yerine muhalefet lideri Juan Guaido'yu devlet başkanı olarak tanıdığını bildirmişti. Bu gerekçeyle Maduro hükümetinin talebinin dikkate alınamayacağı vurgulanarak davanın reddine karar verilmişti.

2023'te ABD'ye kaçan Guaido, "başka amaçlarla kullanılacağı" iddiasıyla altınların Maduro yönetimine iadesine karşı çıkmıştı.

Diğer yandan Financial Times'ın analizinde Washington'ın, Delcy Rodriguez hükümetine yönelik bazı yaptırımları hafiflettiği hatırlatılıyor.

Donald Trump yönetimine yakın Venezuela lideri, geçen ay altınların iadesi için Kral III. Charles'a mektup yazdığını duyurmuştu.

24 Haziran'da meydana gelen 7,2 ve 7,5 büyüklüğündeki depremlerde can kaybı 6 bin 300'ü geçti.

Independent Türkçe, Financial Times, Reuters


Ulusal güvenliği düzenleme ile direniş ekonomisi arasında İran

Fotoğraf: Tahran artık seyrüseferi düzenlemekle Hürmüz Boğazı'nı açmayı birbirinden ayırıyor (AFP)
Fotoğraf: Tahran artık seyrüseferi düzenlemekle Hürmüz Boğazı'nı açmayı birbirinden ayırıyor (AFP)
TT

Ulusal güvenliği düzenleme ile direniş ekonomisi arasında İran

Fotoğraf: Tahran artık seyrüseferi düzenlemekle Hürmüz Boğazı'nı açmayı birbirinden ayırıyor (AFP)
Fotoğraf: Tahran artık seyrüseferi düzenlemekle Hürmüz Boğazı'nı açmayı birbirinden ayırıyor (AFP)

Hüda Rauf

İran'ın ABD ile savaşın başlamasından bu yana sahne olduğu dönüşümler artık yalnızca ardı ardına gelen askeri gelişmeler ya da yalnızca açık bir bölgesel krizi yönetme çabası değil. Tahran'da netleşen husus, askeri cephenin ekonomi, diplomasi, deniz yollarının yönetimi ve devlet kurumları içinde rollerin yeniden dağıtılmasıyla kesiştiği ulusal güvenlik doktrini ve karar alma mekanizmalarının kapsamlı bir şekilde yeniden formüle edilmesine daha yakın görünüyor.

Dikkat çeken nokta, son gelişmelerin İran'ın savaşı ayrı bir askeri çatışma olarak değil, angajman kurallarını yeniden tanımlamaya yönelik uzun bir savaş olarak ele aldığını göstermesidir. Hürmüz Boğazı'ndan bölgesel cephelere, Washington ile dolaylı müzakerelerden Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi'nin yeniden düzenlenmesine kadar Tahran'ın aklı tek bir soruyla meşgul görünüyor: Baskılara karşılık veren bir devlet konumundan, rakibine maliyet yükleyen ve çatışmadan çıkış koşullarını hazırlayan bir devlet konumuna nasıl geçilir?

Burada uzun deneyime sahip askeri ve güvenlik figürlerinin karar alma sürecinin merkezine geri dönmesi özellikle önem taşıyor. Dolayısıyla Muhsin Rızai’nin, Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri olarak atanması ve bu özel anda yeniden ön sıralara dönüşü, İran'ın girdiği aşamanın doğasından ayrılamaz. O, yalnızca İran-Irak savaşı yıllarının çoğunda Devrim Muhafızlarına liderlik eden ve daha sonra ekonomik ve idari alana geçmeden önce onlarca yıl boyunca stratejik karar alma çevrelerinde yer alan eski bir yetkili ve komutan değil. Bu arka plan ona askeri, güvenlik, siyasi ve ekonomik deneyimlerin bir bileşimini kazandırıyor.

En önemlisi, Said Celili gibi isimlerin yanı sıra Rızai'nin varlığının, muhafazakar stratejik hareketin ulusal güvenlik sistemi içindeki doğrudan varlığını güçlendirmeye yönelik daha geniş bir eğilimi yansıtıyor olması. Bu mutlaka hükümetin ya da Dışişleri Bakanlığı'nın dışlanması anlamına gelmiyor; tam aksine, ulusal güvenlik kurumu kırmızı çizgileri belirleme, saha ile müzakere arasındaki ilişkiyi yönetme konusunda daha kararlı hale gelirken, hükümetin idari ve diplomatik dosyaların yönetimini üstleneceği şekilde rollerin yeniden dağıtılması anlamına geliyor olabilir.

Bu nokta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin yakın zamanda söyledikleri ışığında önemli. Tahran, bir yandan Washington ile doğrudan müzakere yapılmadığını vurguluyor, fakat arabulucular aracılığıyla iletişim kanallarını da kapatmıyor. Aynı zamanda Umman Sultanlığı ile Hürmüz Boğazı'nda geçici ve güvenli bir seyir rotasına ilişkin müzakereler devam ediyor. Arakçi perşembe günü, ABD'nin Boğaz konusunda daha fazla yanlış hesap riskiyle karşı karşıya olduğu konusunda uyard. Dolayısıyla Tahran, Washington'dan büyük bir tepki bekliyor gibi görünüyor.

Buradaki denklem açık; diplomasi devam ediyor ama İran'ın yeniden şekillendirmeye çalıştığı güç dengesinden bağımsız hareket etmiyor.

Tahran Hürmüz'ü bir baskı kartından bir güvenlik sistemine dönüştürmeye çalışıyor. Boğaz'ı artık yalnızca kapatılabilen veya açılabilen bir kart olarak ele almadığından, onu bölgesel güvenliği ve Basra Körfezi'ndeki seyrüseferi yeniden tanımlayacak bir araca dönüştürmeye çabalıyor.

İran-Umman müzakerelerine gelince, geçici bir seyrüsefer rotası oluşturma konusunda uzun bir yol kat edildi; Tahran ile önceden koordinasyon sağlanarak gemilerin İran kara sularından girip Umman kara sularına daha yakın bir rota üzerinden çıkmalarına izin veren düzenlemeler hakkında konuşuldu. Ancak İran aynı zamanda Umman'la teknik anlaşmaya varılmasının otomatik olarak Boğaz'ın yeniden açılması anlamına gelmediğini de vurguladı.

Bu nokta çok önemli, çünkü Tahran artık seyrüseferi düzenlemek ile boğazı açmak arasında ayrım yapıyor. Birincisi Umman ile müzakere edilebilecek teknik ve egemen bir dosya. İkincisi, ABD'nin davranışları ve İran'a taahhütleriyle, daha doğrusu İran'ın karşılığında ne alacağıyla bağlantılı siyasi ve güvenlikle ilgili bir karar.

Diğer bir deyişle İran, Hürmüz'ü denizdeki bir darboğaz noktasından stratejik bir müzakere platformuna dönüştürmeye çalışıyor.

Tahran'ın bakış açısına göre Boğaz'ın gerçek değeri yalnızca enerji akışını engelleme gücünde değil, aynı zamanda ABD ve müttefiklerini İran'ın güvenlik çıkarlarını hesaba katmaya zorlayan bir güce sahip olmasında da yatıyor. İran'dan, Boğaz'ın yeniden açılmasını Amerikan baskısına son verilmesi, yaptırımların kaldırılması, bazı askeri ve ekonomik kısıtlamaların kaldırılmasına bağlayan talepler bu nedenle geldi. Daha yeni haberler, Umman'la teknik görüşmelerin devam etmesine rağmen, Tahran'ın hâlâ tam olarak yeniden açılmanın ABD'nin davranışındaki bir değişikliğe bağlı olduğunu düşündüğünü doğruluyor. Bu da İran'ın daha fazla zaman kazanma manevrası olarak değerlendiriliyor.

Yeni İran doktrinindeki en önemli değişiklik, saldırıya karşılık verme mantığından, ilk etapta rakibin saldırıyı gerçekleştirme kabiliyetini engellemeye çalışma yaklaşımına geçiş yapılmasıdır.

Burada çoklu cephelerin önemi ortaya çıkıyor. Çatışma alanları genişledikçe ABD'nin askeri karar alma süreci daha karmaşık hale geliyor. İran açısından bakıldığında cephelerin çokluğu, tüm bu alanlar için tek bir operasyonel komutanlığın var olduğu anlamına gelmiyor. Daha ziyade amaç, İran ile ABD arasındaki doğrudan çatışma dursa bile baskının devam etmesine izin verecek bir tür operasyonel bağımsızlık oluşturmak olabilir. Bu nokta, savaşı geleneksel savaşlardan farklı kılıyor; çünkü bu durumda iki ülke arasındaki ateşkes her türlü bölgesel çatışmayı sona erdirmek için yetersiz hale geliyor.

İran müzakerenin imkansız olduğunu söylemiyor ama farklı bir pozisyondan gerçekleşmesini istiyor, dolayısıyla mesaj kanalları arabulucular aracılığıyla devam ediyor ve Pakistan, Katar ve Umman aktifken, Tahran ve Washington ise önceki anlaşmalara dönmenin koşullarını test ediyor.

Pakistan şu anda ateşkes döneminin sonu yaklaşırken ve Tahran'ın Hürmüz ve önceki Amerikan taahhütleri gibi konuların gelecekteki herhangi bir çözümden ayrılamayacağını vurguladığı bir dönemde, ABD-İran hattını yeniden başlatmaya çalışıyor. Burada hassas bir denklem ortaya çıkıyor: Saha müzakereyi ortadan kaldırmıyor ve müzakere de sahayı ortadan kaldırmıyor. Aksine, her bir taraf, koşullarını iyileştirmek için bunlardan birini kullanıyor.

Ekonomi: İran stratejisinin en zayıf halkası

Ancak savaşı inisiyatif alarak yönetme stratejisi temel bir sorunla karşı karşıya, o da İran ekonomisi. Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) son tahminleri bile İran ekonomisinin 2026'da yaklaşık yüzde 5,4 daralmasını, tüketici fiyatları enflasyonunun ise yüzde 68,9 civarında olmasını öngörüyor. IMF, büyüme beklentilerinin enerji ve ulaşımdaki kesintilerden etkilendiğini belirtiyor. Ancak aynı zamanda petrol ihracatında geçtiğimiz mart ve nisan aylarında yaşanan iyileşme ve ihracata yönelik bazı kısıtlamaların azaltılmasının beklenen daralmanın şiddetini hafiflettiğine de dikkat çekiyor.

Bu rakamlar, İran'ın savaşı sürdürme gücünün çıtasını belirlemede ekonomiyi belirleyici bir faktör haline getiriyor.

İran, Hürmüz'ü baskı için bir koz olarak kullanabilir ama savaşın içeriye maliyetini de göz ardı edemez. Ekonomik şoka bir süre dayanabilir ama bununla sınırsız olarak başa çıkamaz.

Öte yandan savaş, İran'da güvenlik politikası ile ekonomi politikası arasındaki koordinasyonun kırılganlığını gün yüzüne çıkardı. Enflasyon, döviz kuru, enerji krizi, kara ticaretindeki darboğazlar ve yatırımlardaki gerileme ulusal güvenlikten ayrı dosyalar değil. Özellikle de İran, ekonomiyi askeri ve siyasi direniş gücünün bir parçası olarak görmeye alışkın olduğundan. Dolayısıyla Rızai gibi askeri geçmişi ve ekonomik deneyimi birleştiren bir şahsiyetin geri dönüşü daha da önem kazanıyor.

Şimdi sorulması gereken soru şu: Kendisine uygulanan deniz ablukasıyla birlikte, yukarıda belirtilen koşullar altında İran direniş ekonomisine nasıl güvenmeye devam edecek? Diğer soruysa şu: İran savaş devletini yeniden mi inşa ediyor?

İran'ın sadece pozisyonları yeniden dağıtmakla kalmayıp aynı zamanda sanki karar alma mekanizmasını da uzun süreli çatışmalara uygun şekilde yeniden inşa ediyor gibi göründüğünü görüyoruz. Celili'nin ulusal güvenlik sisteminde devam eden varlığı ile birlikte Rızai'nin dönüşü, İran'ın mutlaka bir askeri yönetim modeline geri döndüğü anlamına gelmiyor. Ancak bu, ulusal politikanın belirlenmesinde askeri ve stratejik deneyimin ağırlık kazandığını açıkça yansıtıyor.

İşin ironik yanı, Tahran'ın güvenlik alanındaki bu sıkılaştırmayı aynı zamanda diplomatik süreçten kopmaya dönüştürmemeye çalışmasıdır. Ekonomik baskıları hafifletmek için müzakereye ihtiyacı var, bir baskı aracı olarak Hürmüz'e ihtiyacı var, gidişatı kontrol edilemeyecek açık bir çatışmadan kaçınmak için arabuluculara ihtiyacı var.

Böylece İran stratejisi üç paralel seviyeye dayanıyor: Askeri caydırıcılık, ekonomik-deniz baskısı ve dolaylı diplomasi. Her seviye diğer ikisine ek güç kazandırıyor.

Ancak savaşı yönetmede başarılı olmak, mutlaka savaş sonrasını yönetmede başarılı olmak anlamına gelmiyor.

Şarku’l Avsat’ın Independet Arabia’dan aktardığı analize göre İran, Hürmüz'deki koşullarını iyileştirebilse, müzakere kanallarını koruyabilse ve rakiplerinin askeri hedeflerine ulaşmasını engelleyebilse bile, enflasyondan, gerileyen yatırımlardan, zayıf üretkenlikten ve döviz krizinden muzdarip bir ekonomiyle karşı karşıya olmaya devam edecek. İşte büyük paradoks da burada gizli; İran göreceli askeri zayıflığını müzakere gücüne dönüştürebilir, ancak ekonomik zayıflığını kalıcı güce dönüştüremez.

Bu nedenle Tahran için asıl mücadele sadece üslerde ve boğazlarda değil, aynı zamanda savaş ekonomisinden savaş sonrası aşamayı finanse edebilecek bir ekonomiye geçiş yapabilmesidir.

İran’ın hareketlerinde son aylarda tanık olunan dönüşümün özü, Tahran'ın artık müzakereyi çatışmanın sonu olarak değil, çatışmanın başka yollarla devamı olarak gördüğüdür.

Eğer askeri caydırıcılığı, seyrüsefer anahtarları üzerindeki göreceli kontrolü, ekonomik baskıyı ve dolaylı diplomasiyi birleştirmeyi başarabilirse, savaştan ekonomik olarak daha zayıf ama bölgesel güç dengesini yönetme konusunda daha deneyimli çıkması mümkün.

Ancak ekonomik sorunlarını çözemezse, askeri ve müzakere başarısı kısa vadeli bir zafere dönüşebilir. Çünkü stratejik bir boğazı kapatabilen ülke, rakiplerine maliyet yükleyebilir, ama bölgesel etki uygulamak isteyen bir ülkenin eninde sonunda gücün bedelini ödeyebilecek bir ekonomiye ihtiyacı var ki bu da savaş sonrası İran'ı bekleyen bir meydan okumadır. Şimdilik, İslamabad Mutabakat Zaptı olarak bilinen ve 60 günlük süresinin sona ermesine günler kalan ateşkesin yenileneceğinin açıklanmasıyla, askeri yıpratma ve deniz ablukasının devamı ile karşı karşıya olabiliriz.


Trump, Pentagon’a uçak gemisini “buharlı mancınık” kullanacak şekilde yeniden tasarlama talimatı verdi

USS George H.W. Bushuçak gemisinin güvertesinden bir F-18 savaş uçağı kalkış yapıyor, (CENTCOM)
USS George H.W. Bushuçak gemisinin güvertesinden bir F-18 savaş uçağı kalkış yapıyor, (CENTCOM)
TT

Trump, Pentagon’a uçak gemisini “buharlı mancınık” kullanacak şekilde yeniden tasarlama talimatı verdi

USS George H.W. Bushuçak gemisinin güvertesinden bir F-18 savaş uçağı kalkış yapıyor, (CENTCOM)
USS George H.W. Bushuçak gemisinin güvertesinden bir F-18 savaş uçağı kalkış yapıyor, (CENTCOM)

ABD Başkanı Donald Trump, Savunma Bakanlığına (Pentagon), yeni bir uçak gemisinin tasarımını değiştirerek mevcut savaş uçaklarının kalkışında tercih ettiği geleneksel buharlı mancınık sisteminin, elektromanyetik sistemlerin yerine kullanılmasını istedi.

İngiliz The Guardian gazetesi, Trump’ın 2017’den bu yana her yıl bu sistemin kullanılmasını önerdiğini ve dijital sistemleri “fazlasıyla karmaşık” bulduğunu belirtti.

Trump dün, Savaş Bakanı Pete Hegseth ile Donanma Bakan Vekili Hung Tsao’ya, en az 2017’den beri istediği değişikliği gerçekleştirmeleri yönünde talimat veren bir ulusal güvenlik muhtırası imzaladı. Trump bu fikri ilk kez 2017 yılında Time dergisine verdiği bir röportajda dile getirmişti.

Muhtıra, Pentagon yöneticilerine, hâlihazırda takviminde iki yıllık gecikme bulunan “Doris Miller” uçak gemisinin inşası kapsamında, “uçakların fırlatılmasında kullanılan buhar ve hidrolik sistemlerin elektromanyetik fırlatma sistemiyle değiştirilmesi için gerekli adımları içeren bir plan” hazırlamaları amacıyla 60 gün süre tanıyor.

Trump 2017 yılında Time dergisine verdiği röportajda, “Biliyorsunuz, mancınık çok önemli” demiş ve ardından isimlerini vermediği bazı donanma subaylarıyla yaptığını söylediği bir konuşmayı anlatmış, şöyle demişti: “Bu nedir?” Onlar da “Bu bizim dijital mancınık sistemimiz” diye yanıt vermişti. Trump ise bunun kendisine kötü göründüğünü belirterek, “Dijital sistem nedir? Fazlasıyla karmaşık. Bunu anlamak için Albert Einstein olmanız gerekir” demişti.

Trump sözlerini şöyle sürdürmüştü: “Şimdi daha fazla uçak gemisi satın almak istiyorsunuz. Hangi sistemi kullanacaksınız?” Onlar da “Dijital sistemle devam edeceğiz” diye cevap vermişti. Trump ise “Hayır, bunu yapmayacaksınız. Yeniden buhar sistemine döneceksiniz” dediğini aktarmıştı. Trump ayrıca dijital sistemin yüz milyonlarca dolara mal olduğunu ve iyi çalışmadığını savunmuştu.

31 Temmuz'da bir Amerikan F-18 savaş uçağı, USS Abraham Lincoln uçak gemisinin güvertesinden kalkış yapıyor (AFP).
31 Temmuz'da bir Amerikan F-18 savaş uçağı, USS Abraham Lincoln uçak gemisinin güvertesinden kalkış yapıyor (AFP).

The Guardian’ın Trump’ın açıklamaları üzerinde yaptığı incelemeye göre Trump, bu hikâyeyi bazı ayrıntıları değiştirerek 2017’den bu yana neredeyse her yıl yeniden anlattı.

2018’de Trump, o dönemde Hong Kong’da demirli bulunan USS Ronald Reagan uçak gemisinin komutanıyla Şükran Günü dolayısıyla yaptığı telefon görüşmesinde bu konuya değindi.

2019’da konuşmasının ayrıntılarını Cumhuriyetçi bağışçılara yönelik bir bağış gecesinde anlattı. 2020’de, ABD’nin pandemiyle mücadele ettiği dönemde, bu hikâye seçim kampanyası konuşmalarında tekrar tekrar gündeme geldi. 2021’de Muhafazakâr Siyasi Eylem Konferansı’nda (CPAC) hikâyeyi yeniden anlattı; 2022’de Teksas’taki bir seçim mitinginde, 2023’te ise Iowa’daki seçim kampanyası sırasında aynı konuya değindi.

Trump, 2024 seçimlerinden önceki son seçim etkinliklerinden birinde de aynı hikâyeyi medya yorumcusu Tucker Carlson’a anlattı.

2025’te yeniden göreve dönmesinin ardından Trump, Tulsi Gabbard’ın Ulusal İstihbarat Direktörü olarak yemin ettiği törende buharlı mancınık konusunu gündeme getirdi. Ayrıca Japonya’da konuşlu USS George Washington uçak gemisinin mürettebatına yaptığı açıklamalarda da aynı konuya değindi.

Trump geçen ay Pensilvanya’daki Ordu Harp Akademisi’nde yaptığı konuşmada, “19 milyar dolara bir uçak gemisi inşa ettik, bu çılgınca” dedi.

Trump sözlerini şöyle sürdürdü: “Her türlü modern teknolojiye sahipti ve fırlatma sistemlerinde (mancınıklarda) buhar kullanmak yerine elektrikli sistemler kullandılar.”

Kararı ilk duyuran The Wall Street Journal (WSJ)gazetesine göre, Donanmanın üst düzey yetkilileri ve savunma sanayisindeki bazı yöneticiler bu adıma karşı çıktı. Bunun nedeni, yeni nesil uçak gemilerinin tasarımının temel unsurlarından biri olarak kabul edilen böylesine karmaşık bir sistemin sökülmesinin yaratacağı devasa maliyet.

Uçak gemileri için elektromanyetik uçak fırlatma sistemini üreten General Atomics şirketi, Trump’ın buhar sistemlerine dönme kararının “dikkatli bir şekilde yeniden değerlendirilmesi gerektiğini” belirtti.

Şarku’l Avsat’ın WS’den aktardığına göre şirket gazeteye yaptığı açıklamada, yeni gemideki çalışmaların yaklaşık yüzde 50 oranında tamamlandığını ve “bu aşamada rotanın değiştirilmesinin maliyet, takvim ve sistemlerin entegrasyonu açısından önemli riskler doğuracağını” ifade etti.

Trump’ın uçak gemisinin yeniden tasarlanması yönündeki kararı, USS Abraham Lincoln uçak gemisinde ruh sağlığı sorunlarının kötüleştiğine ilişkin haberlerle eş zamanlı olarak geldi. Yaklaşık 5 bin denizci ve deniz piyadesinden oluşan gemi mürettebatı, İran savaşı bağlamında, şimdiye kadarki en uzun deniz konuşlandırmalarından birinde görev yapıyor.