Suikastının 60. yıldönümünde Kennedy ve Arap dünyası

Kolaj: Eduardo Ramon
Kolaj: Eduardo Ramon
TT

Suikastının 60. yıldönümünde Kennedy ve Arap dünyası

Kolaj: Eduardo Ramon
Kolaj: Eduardo Ramon

Sami Moubayed

John F. Kennedy, 26 Ağustos 1960’ta, iktidara gelmesine altı ay kala Temsilciler Meclisi’nin genç bir üyesiyken New York'taki Statler Hilton Oteli'nde Siyonist bir toplantıda yaptığı konuşmada şunları söyledi:

“İsrail ayakta kalacak ve zenginleşecek. Çünkü İsrail, umudun çocuğu ve cesurların evidir. Zorluklar onu yıldırmaz çünkü o, demokrasinin kalkanını, özgürlüğün kılıcını taşıyor.”

Bu konuşmasından aylar sonra ABD Başkanlığı koltuğuna oturan John Kennedy, ‘eski bir dostu’ olarak nitelendirdiği dönemin İsrail Başbakanı David Ben-Gurion'u Beyaz Saray'da ağırladı.

Ardından 15 Mart 1961 yılındaki başkanlık konferansında, bağımsız bir federal hükümet kuruluşu olan Ex-Im Bank’tan İsrail’e 25 milyon dolarlık bir kredi sağlanması kararı açıklandı.

Başkan Kennedy, İsrail'e silah ambargosunu kaldırmadan ve MIM-23 Hawk karadan karaya füzeler gibi gelişmiş silahların tedarikini onaylamadan önce İsrail'in Dimona şehrinde bir nükleer reaktör inşa edildiğini öğrendiğinde buna karşı çıkmadı ve bu konuyla soğukkanlılıkla ilgilenme kararı aldı.

Başkan Kennedy, Tel Aviv'le güçlü ilişkileri olmasına rağmen herkesin sevgisini kazanmış olmasından yararlanarak birçok Arap ülkesiyle de çok iyi ilişkiler kurmayı başardı. Arap liderler, Kennedy’nin başkan olarak seçilmesinden duydukları memnuniyeti ifade ederken, 20 Kasım 1963 tarihinde ABD’ Başkanı’na düzenlenen suikast haberini duyduklarında şok yaşadılar.

Al Majalla dergisi suikastının 60. yıldönümünde Kennedy’nin Arap dünyasıyla ilişkileri dosyasını açtı. Burada Kennedy’nin, kendisinden sonra göreve gelen ABD başkanları Jimmy Carter ve Bill Clinton gibi Ortadoğu'da herhangi bir barış anlaşması imzalanmasını sağlayamadığını, buna karşın kısa süren başkanlığı sırasında Araplar İsrail arasında herhangi bir bölgesel savaşın patlak vermediğini de belirtmek gerekiyor.

Kennedy, Harry Truman'dan sonra Gerald Ford'a kadar Ortadoğu’da bir savaşa tanık olmayan son ABD başkanıydı. Truman 1948 yılında Birinci Filistin Savaşı'nı yaşadı. Truman’dan sonra göreve gelen Dwight Eisenhower ise 1956'da Süveyş Savaşı'na tanık oldu ve bu savaşı durdurdu. Kennedy’den sonra göreve gelen Lyndon Johnson’ın döneminde 1967 yılındaki Haziran Savaşı patlak verdi. Ardından Başkan Richard Nixon döneminde 1973 Ekim Savaşı yaşandı.

Arap liderler, John Kennedy'nin 20 Ocak 1961'de ABD başkanı seçilmesini iyimserlikle karşıladılar. Çünkü Kennedy’nin Ortadoğu’da gerçek ve olumlu bir değişim yaratabileceğini düşünüyorlardı. Başkan Kennedy, seçilmesinden önce Filistin'i iki kez ziyaret etmiş, (ilki 1931'deydi) ve Fransa'nın Cezayir'deki sömürge politikalarını açıkça eleştirmişti. Yönetim kadrosuna Dışişleri Bakanı Dean Rusk, Ulusal Güvenlik Danışmanı McGurk Bundy ve Kahire Büyükelçisi John Baddow gibi Arap ülkelerine daha fazla açılmayı destekleyen tutumlarıyla tanınan kişileri seçti.

Kral Abdulaziz bin Suud ve Başkan Kennedy (Open Source)
Kral Abdulaziz bin Suud ve Başkan Kennedy (Open Source)

Kennedy, iktidara gelmeden önce fakir Arap ülkelerini desteklemek ve Sovyetler Birliği'nin bölgedeki nüfuzu ve hegemonyası altına girmelerini önlemek amacıyla Ortadoğu için BM ve Dünya Bankası'nın ortak denetiminde olacak özel bir fon kurulması çağrısında bulunmuştu. Bunun yanında başta Suudi Arabistan ve Ürdün olmak üzere ABD’nin bölgedeki müttefikleriyle olan köklü ilişkilerini de korumaya çalıştı.

Suudi Arabistan Kralı Abdulaziz bin Suud, Kennedy’nin başkanlık döneminin başlarında Zahran'daki ABD askeri üssüyle ilgili 1962 yılının nisan ayında süresi dolan anlaşmayı yenilemeyeceklerini açıklamıştı.

Suudi Arabistan Kralı Abdulaziz bin Suud, ABD'ye karşı daha sert bir tutum sergilemesi yönünde büyük bir baskı altındaydı. Bu yüzden Kennedy’nin başkanlık döneminin başlarında Zahran'daki ABD askeri üssüyle ilgili 1962 yılının nisan ayında süresi dolan anlaşmayı yenilemeyeceklerini açıkladı. Kennedy, bu şoku atlattı. İtidalli ve soğukkanlı bir şekilde Suudi Arabistan'ın üssü yönetmesine yardımcı olmak için teknik uzmanlar göndermek istediklerini, bununla birlikte Riyad'a 17 milyon dolar değerinde Amerikan silahı satmayı kabul ettiklerini söyledi. Kral Abdulaziz bin Suud, 1961 yılının kasım ayında tedavi için Boston'a gitti. Tedavisinin ardından taburcu edilen Kral Abdulaziz bin Suud, David Ben-Gurion'la görüşmesinden aylar sonra Başkan Kennedy ile ilk kez Washington'da görüştü.

Dönemin Ürdün Kralı Hüseyin bin Talal, Kral Abdulaziz bin Suud’dan sonra ABD'ye en yakın ikinci Arap liderdi. Şarku'l Avsat'ın Majalla'dan aktardığı analize göre Kral Hüseyin, ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından 1962 mayısında Beyaz Saray’a yazılan bir mektupta ‘Arap bölgesinde istikrarın anahtarı’ olarak tanımlanıyordu. Kennedy yönetimi, Kral Hüseyin’le olan güçlü ilişkilerini sürdürdü. Seleflerinin Ürdün’e yaptığı yardımların toplamı 45 milyon doları aşmazken, Kennedy o yıl Ürdün’e 60 milyon dolar değerinde mali yardım sağladı.

Kennedy'nin yeni dostları

Başkan Kennedy’nin karşı karşıya olduğu asıl ve en büyük zorluk, 1956 temmuzunda Asvan Barajı’nın inşası için Dünya Bankası’nın sağlaması planlanan finansmanı geri çekmesinden sonra Sovyetler Birliği’ne yaklaşmaya başlayan dönemin Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnasır ile yeni bir sayfa açmaktı. Kennedy, Abdunnasır’ı Doğu kampından çekip ABD yörüngesine katmak istiyordu ama İsrail'in bunu kabul etmeyeceğini de çok iyi biliyordu. Abdunnasır'la en fazla Soğuk Savaş'taki konumu yeniden yapılandırabilir ve ne ABD ne de Sovyetler Birliği tarafında olup tarafsız kalacağı dikkatli ve olumlu bir iş birliği yapabilirdi.

Abdunnasır, Arap dünyasındaki yeri etkilenmediği sürece ABD'den ekonomik yardım kabul etme fikrini prensip olarak reddetmedi. Ancak ABD ile yakınlaşmasının önünde öncelikle tarihi Arap-İsrail çatışması ve Kongo'daki iç savaş konusunda Kennedy ile yaşadığı anlaşmazlık gibi büyük zorluklar vardı. Beyaz Saray, o dönemde Abdunnasır'a düşman olan tarafa askeri destek sağlarken, Mısır Cumhurbaşkanı’nın Kongo’daki müttefiklerini uluslararası komünizmin takipçileri olarak tanımlanıyordu.

Dönemin ABD Dışişleri Bakanı’nın Ortadoğu İşlerinden Sorumlu Yardımcısı Phillips Talbot, Başkan Kennedy'ye Kongo konusunda Mısır'la yaşadığı fikir ayrılığını aşması ve Abdunnasır'la daha gerçekçi bir politika izlemesini tavsiye etti. Talbot, Kennedy'ye gönderdiği tavsiye mektubunda şunları yazdı:

“(Mısır Cumhurbaşkanı Cemal) Abdunnasır'la geniş kapsamlı bir anlaşmaya varılabileceğine hiç şüphemiz yok. Bunun yanında (Mısır ile Suriye arasındaki ortak yapıya atıfla) Birleşik Arap Cumhuriyeti'ne yapılacak mütevazı yardımın Mısır'daki sanayi ve aşırı nüfustan kaynaklanan devasa zorlukların üstesinden gelmelerinde ve (onlara) komünist bloğa tamamen bağımlı olmanın bir alternatifi olduğunu söylemede yardımcı olacağını düşünüyoruz.”

Suriye'de ayrılıkçı darbe

Talbot, Başkan Kennedy’ye Cemal Abdunnasır'ı Washington'a davet etmesini ve Mısır'ın o yıl yaşadığı ve mahsulün yüzde 35'inin yok olmasına ve 100 milyon dolar değerinde büyük kayıplara yol açan ‘acı hasat’ mevsimini telafi etmek için iki yüz bin ton buğday yardımında bulunulmasını önerdi.

Cemal Abdunnasır, Arap dünyasındaki yeri etkilenmediği sürece ABD'den ekonomik yardım kabul etme fikrini prensip olarak reddetmedi. Ancak ABD ile yakınlaşmasının önünde öncelikle tarihi Arap-İsrail çatışması ve Kongo'daki iç savaş konusunda Kennedy ile yaşadığı anlaşmazlık gibi büyük zorluklar vardı.

Ancak ABD yönetimi Mısır'la yakınlaşma projesine henüz son dokunuşlarını yapmamışken 28 Eylül 1961 tarihinde Şam'da Birleşik Arap Cumhuriyeti'ni deviren bir askeri darbe gerçekleşti. Suriye'nin yeni liderleri, dünyanın tüm başkentlerine gönderdikleri telgraflarda Abdunnasır'ın polis devletinden ve sosyalist politikalarından bıktıklarını yazdılar. Suriye'nin BM’deki bağımsız ve tam egemen devlet olarak üyeliğinin geri verilmesini talep ettiler. Başkan Kennedy, darbe günü ABD’nin Lübnan’da konuşlu 6’ncı Filosu’na ait gemileri ziyaret etmeyi planlıyordu. Fakat Suriye'nin yakınlarında bulunmamak ve ayrılıkçı darbenin ABD tarafından planlandığının düşünülmesini önlemek amacıyla ziyareti iptal etti. Ardından ABD yönetimi, 10 Ekim 1961 tarihinde Suriye’deki yeni rejimi resmen tanıma kararı aldı. Suriye'nin yeni Başbakanı Dr. Memun el-Kuzbari'ye bu kararla ilgili bir telgraf gönderildi. Ancak bu adım, Mısır Cumhurbaşkanı Abdunnasır'ı çileden çıkardı.

Kennedy, suikasttan birkaç dakika önce Dallas’ta otomobilinden halkı selamlarken (Getty Images)
Kennedy, suikasttan birkaç dakika önce Dallas’ta otomobilinden halkı selamlarken (Getty Images)

Ridgway Knight, ABD’nin yeni Şam büyükelçisi olarak atandı. Başbakan Kuzbari, ABD'den buğday, un ve pirinç almak için hiç vakit kaybetmeden Büyükelçi ile görüşmelere başladı. Büyükelçi, ABD Dışişleri Bakanlığı'ndan Suriye hükümetine acilen 15 milyon dolarlık kredi sağlamasını istedi. Şam, bu adıma Washington'daki en iyi büyükelçilerinden biri olan büyük şair Ömer Ebu Rişe’yi atayarak yanıt verdi. Ebu Rişe, Beyaz Saray'da sıcak bir şekilde karşılandı. Ebu Rişe, şiirlerine ve akıcı İngilizcesine hayranlığını ifade eden Kennedy ile iyi bir şahsi ilişki kurdu. Ancak Halep'in değerli şairi bile ABD Senatosu’ndaki Cumhuriyetçilerin muhalefeti nedeniyle ABD’den gerekli krediyi alamayınca Kuzbari hükümeti yardım için Batı Almanya'ya yönelmek zorunda kaldı. Almanlar 25 milyon dolarlık bir yardımda bulunmayı teklif ettiler. Ancak Kuzbari, Suriye'nin ihtiyacının en az 40 milyon dolar olduğunu söyledi. Bunun üzerine Bank of America (BofA) devreye girerek, Birleşik Arap Cumhuriyeti döneminde Abdunnasır'ın 1958 tarihli Tarım Reformu Kanunu ve Temmuz 1961'de bankaların kamulaştırılmasına ilişkin kararlar çerçevesinde uyguladığı sosyalist politikanın etkilerinin aşılması için Şam hükümetine 5 milyon dolarlık bir kredi sağladı.

Johnson'ın Filistinli mültecilerle ilgili planı

Suriye’deki ayrılıkçı dönemin sonlarında başbakanlık görevini üstlenen Halid el-Azm, yaptığı bir açıklamada şunları söyledi:

“ABD’nin politikası, komünizme saldırmayı, mültecileri yeniden yerleştirmeyi ve İsrail'e garanti vermeyi amaçlayan politikasını gerçekleştirecek bir hükümetin Suriye'de kurulabileceğine inanarak ayrılıkçı harekete karşı çıkmamak yönünde değişti. Ardından hükümetimin tutumu nedeniyle beklentileri olmadı ve hayal kırıklığına uğradı. Bu yüzden Kennedy, yeniden Abdunnasır’ı destekleyerek önceki planına geri döndü.”

ABD Dışişleri Bakanlığı'ndan bazı isimler, 1949 yılında Suriye'deki ilk darbenin mimarı Hüsnü Zaim'in yapığı eski bir öneriye dayanarak, 200 bin mültecinin Suriye'ye yerleştirilmesi fikrini öne sürdüler.

O dönemde Ortadoğu’daki sorunların temelinde Arap-İsrail çatışması vardı. Bu durum ve bu sorundan kaynaklanan; başta mülteci meselesi ve geri dönüş hakkı olmak üzere tüm zorluklar halen devam ediyor. Kennedy yönetimi, bölgede bir barış süreci önerecek kadar ilerleme kaydedemedi, ancak Filistinli mülteciler sorununun çözümü için çaba gösterdi. Kennedy döneminin başlarında Filistinli mülteci sayısı komşu ülkeler, Batı Şeria ve Gazze Şeridi'ne toplam 1,5 milyona ulaşmıştı. Kennedy, Ortadoğu'da sorunları çözerek ya da telafi ederek istikrarın yeniden sağlanabileceğini düşünüyordu. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Dean Rusk, 13 Temmuz 1961 tarihinde Başkan Kennedy’ye bir mektup yazdı.

Mektupta şu ifadeler yer aldı:

“Araplarla İsrail arasında kalıcı bir çözüme ulaşmanın çok zor olduğu kabul edilse de mülteci meselesinde ilerleme kaydedilmesi, Arap ülkeleri ile İsrail arasında geçici bir uzlaşının anahtarı olabilir.”

Dönemin Carnegie Uluslararası Barış Vakfı Başkanı Joseph E. Johnson, mülteciler için özel elçi olarak seçildi. Başkan Kennedy, 1961 yılının ağustos ayında Johnson’ın atamasının yapıldığı kararı imzaladı ve 15 Ekim 1961 tarihinden önce bölgeyi ziyaret ederek mültecilerin durumu hakkında kendisine bir rapor sunmasını istedi. ABD Dışişleri Bakanlığı'ndan bazı isimler, 1949 yılında Suriye'deki ilk darbenin mimarı Hüsnü Zaim'in yapığı eski bir öneriye dayanarak, 200 bin mültecinin Suriye'ye yerleştirilmesi fikrini öne sürdüler. Johnson, hiçbir hayale kapılmadan bölgeye geldi ve mülteci sorununun hemen çözülemeyeceğini, en azından bunun bir nesil boyu süreceğini sık sık yineledi. Johnson’ın planı, Filistinli mültecilerin ya yeniden yerleştirilmeleri ya da tazminat ödenmesine fikrine dayanıyordu. Plana göre Filistinli mültecilerin her biri, kendi topraklarına dönmek ya da oluşturulacak bir fonla tazminatlarının ödeneceği başka bir ülkeye yerleştirilmek arasında seçim yapma hakkına sahipti.

İsrail, ABD’nin bu planını bütünüyle reddetti ve mültecilerin topraklarına dönüşünü ulusal güvenliğine tehdit olarak gördü. Ancak Johnson’ın görevini zorlaştıran bazı Arap ülkelerinin BM daimi temsilcilerinin Filistinli mültecilerin, 1947 tarihli Filistin’i Bölme Planı’nda önerilen Arap devletinin parçası olan köylere ve kasabalara geri dönmelerine ilişkin talepleriydi. İsrail parlamentosu Knesset, 6 Kasım 1961 tarihinde Johnson’ın planının reddedilmesi yönünde oy kullandı. Daha sonra Arap ülkeleri yeni bir öneriyle geldiler ve Tel Aviv hükümetinin el koymaması için Filistinli mültecilerin İsrail'deki mallarının kontrolü ve yönetimi hakkının BM’ye verilmesi çağrısında bulundular. Önerilerini oylanması için BM’ye sundular, ancak ABD’nin daimi temsilcisi öneri taslağına karşı oy kullandı. İsrail'in isteği üzerine Johnson, 1962 baharında her bir mülteci kampındaki koşulların ayrı ayrı görüşülmesi amacıyla yeniden bölgeye gönderildi. Ancak bu kez de başarılı olamayan Johnson, 3 Ocak 1963'te görevinin başarısız olduğunu açıkladı.

Irak

Kennedy yönetimi son olarak 14 Temmuz 1958'de ülkedeki monarşi rejimini deviren askeri darbe sırasında ABD ile ilişkileri gerilen Irak meselesiyle karşı karşıya kaldı.

Başkan Kennedy, 1962 nisanında dönemin Irak Başbakanı Abdulkerim Kasım hükümetini devirmek için Bağdat'ta bir askeri darbe yapma fikrini dikkatlice değerlendirdi. Kasım hükümeti düşünce duyduğu mutluluğu gizlemeyen Kennedy, yönetimine Irak'la daha önce askıya alınan silah anlaşmasının onaylanması talimatı verdi. Kennedy’nin ölümünden sonra anlaşma Bağdat'ın yeni yöneticileriyle yapıldı.

Kennedy yönetiminin ilk aylarında dönemin Irak Başbakanı Abdulkerim Kasım, İngiltere'den yeni bağımsızlığını kazanan Kuveyt'i işgal etmek ve ülkesine katmak amacıyla ordusunu seferber etti. İngiltere, Kuveyt'i korumak için beş bin asker göndererek Kasım’ın bu adımına karşılık verdi. Başkan Kennedy ise Abdulkerim Kasım'ı bu işten vazgeçirmek ve tehditlerini gerçekleştirmesini engellemek için ABD Deniz Piyadeleri’ni Bahreyn'de konuşlandırdı. Savaş patlak vermedi ve Irak Başbakanı Kasım, hızla geri adım attı. Kuveyt'e onu işgalden korumak için Suudi Arabistan liderliğindeki ortak Arap güçleri gönderildi. Kasım, 1963 yılının şubat ayındaki darbe sırasında öldürülene kadar başbakanlık görevine devam etti.

Başkan Kennedy, 1962 nisanında Irak Başbakanı Abdulkerim Kasım hükümetini devirmek için Bağdat'ta bir askeri darbe yapma fikrini dikkatlice değerlendirmiş, Kasım hükümeti düşünce duyduğu mutluluğu gizlememişti. Kennedy, yönetimindeki yetkililere Irak'la daha önce askıya alınan silah anlaşmasının onaylanması talimatı verdi. Ancak Bağdat'ın yeni yöneticileriyle yapılan 55 milyon dolar değerindeki anlaşma Kennedy’nin ölümünden sonra imzalandı.

Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir



Cezayir ile doğu komşusu Tunus’un arasını kim bozmaya çalışıyor?

Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said, Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun’u  Tunus-Kartaca Uluslararası Havalimanı'nda karşılıyor, 22 Nisan 2024 (AFP)
Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said, Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun’u  Tunus-Kartaca Uluslararası Havalimanı'nda karşılıyor, 22 Nisan 2024 (AFP)
TT

Cezayir ile doğu komşusu Tunus’un arasını kim bozmaya çalışıyor?

Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said, Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun’u  Tunus-Kartaca Uluslararası Havalimanı'nda karşılıyor, 22 Nisan 2024 (AFP)
Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said, Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun’u  Tunus-Kartaca Uluslararası Havalimanı'nda karşılıyor, 22 Nisan 2024 (AFP)

Rabia Abdusselam

Bugünlerde sosyal medya platformları, kamuoyunu manipüle etmeyi ve Tunus ile Cezayir’in arasını bozmayı amaçlayan yanıltıcı çıkarımlar ve sahte veya hileli hesaplarla dolup taşmış durumda. Bazı Tunuslu analistler ile eleştirel seslerin, Cezayir'den İtalya'ya gönderilen ve Tunus topraklardan geçen doğalgazın transit ücretlerine ilişkin imzalanan anlaşmaların “yeniden gözden geçirilmesini” talep etmesi, tamamen beklenmedik bir gelişmeydi. İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin Cezayir'e yaptığı son ziyaretin ardından gelen bu talepler, mali ve lojistik transit ücretlerinin “gözden geçirilmesi”ne odaklanıyor.

Bu hikaye, Tunus'taki hükümet karşıtı ve mevcut otoriteye muhalif tutum sergileyen partilerin çoğunun, Tunus-Cezayir anlaşmasıyla ilgili uydurma bir belge etrafında yürüttüğü dezenformasyon ve yalan kampanyasından farklı değil. Cezayir ve Tunus muhalefetine bağlı sosyal medya ve internet sitelerinde yayınlanan ve “çok gizli” ibaresi taşıyan bu uydurma belge, “Cezayir ordusuna ciddi iç karışıklık, isyan, darbe girişimi veya kurumsal istikrarı ve mevcut anayasal düzenin devamlılığını tehdit edebilecek herhangi bir durumda Cumhurbaşkanı Kays Said rejimini korumak için müdahale etmesi yetkisi verildiğini” iddia eden bir belge. Söz konusu belge, önceden koordinasyon sağlanmadan bu anlaşmanın hükümleriyle ilgili güvenlik veya savunma alanlarında yabancı bir tarafla herhangi bir anlaşma veya ortaklık kurulmasını da yasaklıyor. Bir diğer maddesi ise, “birinci tarafın askeri ve güvenlik birimlerinin, ikinci tarafın yetkili makamlarıyla önceden koordinasyon sağladıktan sonra, tehlikeli terörist unsurları takip etmek ve etkisiz hale getirmek amacıyla sınır hattından 50 kilometreyi geçmeyecek bir mesafeye kadar ikinci tarafın topraklarına girebileceğini” öngörüyor.

Cezayir'e karşı keskin bir düşmanlık

Yukarıda zikredilen maddeler, Cezayir'in bağımsızlığından bu yana dış politikasını yöneten en önemli ilke olan komşu ülkelerin iç işlerine karışmama ilkesiyle tamamen çelişiyor. Ayrıca, mevcut anayasanın 31. maddesi, ordunun ülke sınırları dışında herhangi bir operasyona katılmasını yasaklamaktadır. Madde şu şekildedir: “Cezayir, diğer halkların meşru egemenliğini ve özgürlüğünü ihlal etmemek için savaşa başvurmaktan kaçınır ve uluslararası anlaşmazlıkları barışçıl yollarla çözmek için çaba gösterir. Cezayir ayrıca, Birleşmiş Milletler, Afrika Birliği ve Arap Birliği çerçevesinde ve bunların ilke ve amaçlarına tam uyum içinde, yurtdışı barış koruma operasyonlarına katılabilir.”

En sıradan okuyucu bile belgenin geçersizliğini ve aleyhindeki güçlü kanıtları teyit edebilir. Son maddedeki BM'ye bir kopyasının teslim edilmesini öngören yazılı ifade de bunun kanıtı

Cezayirli gazeteci Osman Lahyani

Bu “sahte” belge, anlaşmanın özünü gizlemesine rağmen, Tunus muhalefeti için değerli bir kaynak olmaya devam ediyor. Bu durum, jeopolitik konulara ve Cezayir'in uluslararası ilişkilerine (özellikle Fransa ile Tunus ve Libya gibi komşu ülkelerle) odaklanan yazılarıyla tanınan Cezayirli gazeteci ve yazar Osman Lahyani tarafından da doğrulandı. Yerel “el-Haber TV” kanalında yayınlanan “Sağ ve Sol” programına konuk olarak katıldığında, “Ekim 2025'te imzalanan askeri anlaşma, 2002'de imzalanan önceki anlaşmanın bir güncellemesidir. Bu güncelleme, elbette, terör tehditlerinin yeni biçim ve yöntemleri, kontrolsüz silah ve uyuşturucu kaçakçılığı ve insan kaçakçılığı ile ilgili güvenlik ve askeri değişikliklerden kaynaklanmaktadır” açıklamasını yaptı. “Bu tehditler, sadece Cezayir ve Tunus değil, tüm komşu ülkelerin ortak sınırlarını güvence altına almak için askeri anlaşmalarını güncellemesini gerektiriyor. Bunu Suudi Arabistan ve Pakistan örneğinde de gördük; 17 Eylül'de, yakın güvenlik ittifakı kurmak için ortak bir stratejik savunma anlaşması imzalandı ve taraflardan birine yönelik herhangi saldırının diğerine de yönelik saldırı olarak kabul edileceği belirtildi” diye ekledi. Lahyani sözlerine şöyle devam etti: “En sıradan okuyucu bile belgenin sahte olduğunu teyit edebilir. Son maddedeki BM’ye bir kopyasının teslim edilmesini öngören ifade bunun inkar edilemez bir kanıtıdır.”

fdvbdf
Tunus askerleri, Batı Tunus'taki Cebel-i Şambi bölgesinden görüldüğü üzere, Cezayir sınırına yakın bir yerde devriye geziyor, 11 Haziran 2013 (Reuters)

Zaman zaman, bazı Tunuslu elitlerden sert eleştiriler geliyor. Eski Tunus Cumhurbaşkanı Munsif Marzuki'nin, kuruluşundan beri Arap Mağrip Birliği'ne egemen olan donukluk ve tıkanmadan sürekli olarak Cezayir'i sorumlu tutması buna bir örnek teşkil ediyor. Muhalif siyasi aktivist ve eski cumhurbaşkanı adayı Safi Said'in pozisyonları ve her zaman tartışma yaratan eski Tunus Dışişleri Bakanı Ahmed Venis'in “iddiaları” da önemli.

Cezayir ve Tunus cumhurbaşkanları, Tunus'taki muhalefet grubuna büyük bir şüphe, kaygı ve gerilim ile karışık güvensizlikle bakıyorlar

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun'un  30 Aralık 2025'te iki kanadı ile parlamentoya yaptığı konuşma, Tunuslular için normal ya da geçici değildi. Görünüşte sıradan olan konuşması, hem doğrudan hem de dolaylı mesajlar içeriyordu. Nitekim “Cezayir ve Tunus arasında parayla satın alınmış kişiler kullanılarak anlaşmazlık yaratma girişimleri olduğunu” vurguladı. “İki ülke arasındaki ilişkileri bozmayı amaçlayan tehlikeli bir komplo” konusunda uyardı. Anlaşmanın şartlarına atıfta bulunarak, “Cezayir ordusunun Tunus topraklarına ayak basmadığını ve basmayacağını” vurguladı. Ayrıca, bu provokasyonların nihai amacının “iki taraf arasında siyasi çekişme çıkarmak olduğunu ve asıl hedefin Tunus Cumhuriyeti olduğunu” belirtti. Sonra da, “Tunus'a zarar vermek isteyen herkes önce Cezayir'i aşmak zorundadır” diye etti. Bu, Cezayir'in Libya, Mali ve Burkina Faso gibi komşu ülkelerde meydana gelen ve özellikle düzensiz göçmen akını nedeniyle sosyal düzeyde ciddi sonuçlar doğuran darbe senaryolarının tekrarlanmasından duyduğu korkuyu açıkça yansıtıyor.

Düşmanlığın arka planı ve sırları

Cumhurbaşkanının konuşmasında ilettiği mesajlar arasında, “Tunus çok güçlü ve bazıları onu kolay av olarak göstermeye çalışıyor, ancak Cezayir'in komşusu olduğu için bunda yanılıyorlar. Cumhurbaşkanı Kays Said ne İsrail ile ilişkileri normalleştirenlerden ne de bunun peşinde koşanlardandır” vurgusu da yer alıyordu. İşte meselenin özü de burada yatıyor. Cezayir Cumhurbaşkanı Tunuslulara, ülkelerini ve Cezayir ile ilişkilerini hedef alan, Batılı güçler tarafından organize edilen ve temel amacı bölgeyi parçalamak ve İsrail ile “normalleşmeyi” pekiştirmek olan bir komplodan açık ve net olarak bahsetti. Cezayir'in güneydoğusundaki Biskra Üniversitesi'nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Profesörü olan Nur Sabah Aknuş yaptığı değerlendirmede, “Cezayir ve Tunus arasındaki organik bağı ve sistematik entegrasyonu koparmak ve her ikisini de zayıflatmak için çalışan kilit ülkeler var. Böylece Cezayir, jeopolitik derinliği olan kardeş ve müttefik Tunus'tan izole edilirken, diğer yandan Tunus, içine sızmayı kolaylaştırmak için zayıflatılmak isteniyor” dedi. Ona göre, iki ülkenin sürekli ve tekrarlanan bir şekilde hedef alınmalarının temel nedeni: “İsrail'i tanımayı ve ilişkileri normalleştirmeyi reddeden tutumları, dünya çapındaki haklı davalara verdikleri destek ve neo-kolonyal güçlere karşı duruşlarıdır. Ne Tunus ne de Cezayir, resmi veya halk düzeyinde, iç krizlerini kullanarak onları normalleşme yönünde tavizler vermeye iten dış baskılara rağmen, Filistin davasını destekleyici tutumlarından vazgeçmediler.”

Cezayir ve Tunus cumhurbaşkanları, Tunus'taki muhalefet grubuna büyük bir şüphe, kaygı ve gerilim ile karışık bir güvensizlikle bakıyorlar. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre stratejik ve güvenlik çalışmaları konusunda uzman Cezayirli araştırmacı Zenasni Muhammed, konuyu şöyle açıkladı: “Cezayir, bazı Tunuslu grupların, özellikle de muhalefet bloğuna bağlı olanların, dış güçlerden destek arayışında olmalarından endişe ediyor. Cumhurbaşkanı Tebbun daha önce Tunuslu güçleri, diğer ülkelerde gördüğümüz gibi, çoğu zaman kötü niyetli olan ve ülkeyi istikrarsızlaştıran dış baskılara boyun eğmemeleri konusunda uyarmıştı.”

Zaman zaman görülen sert tutumlara rağmen, iki ülke arasındaki resmi ilişkiler eşitlik, iç işlerine karışmama ve egemenliğe karşılıklı saygı temelinde güçlü kalmaya devam ediyor

Tunus'taki siyasi sisteme yönelik artan muhalefetle birlikte, bir siyasi analist şu gözlemde bulunuyor: “Cezayir kendisini zor bir güvenlik ikileminin içinde buldu. Özellikle Tunus, diğer komşularına kıyasla Cezayir'in en güvenli sınırını oluşturduğu için doğu komşusuyla iyi komşuluk ilişkilerini sürdürmek zorunda. Aynı zamanda Cezayir, Tunus'un iç işlerine karışmama ile her iki ülkenin karşı karşıya kaldığı ortak baskılar ve meydan okumalar ile mücadelede dış ittifakların gereklilikleri arasında hassas bir denge kurmaya çalışıyor. Bu durum, Tunus muhalefetine Cezayir'in Tunus'taki mevcut rejimin tarafını tutuyor gibi görünebilir.”

f
Tunus'un güneyindeki Gabes şehrinde bulunan devlete ait fosfat işleme tesisinin (gübre fabrikası) bacasından tüten duman, 31 Ekim 2025 (AFP)

Zaman zaman görülen sert tutumlara rağmen, iki ülke arasındaki resmi ilişkiler eşitlik, iç işlerine karışmama, egemenliğe karşılıklı saygı ve ortak çıkarları güvence altına almak için yapılan üst düzey ziyaretler temelinde güçlü kalmaya devam ediyor. İki ülke arasındaki stratejik ortaklık, derin tarihi ve ekonomik bağlarla da karakterize ediliyor. Cezayir, Tunus'a yılda yaklaşık 2 milyar metreküp doğalgaz tedarik ederek enerji ihtiyacının büyük bir kısmını karşılıyor.

Şubat 2025'te yayınlanan son raporlar, Cezayir'den yapılan elektrik ithalatının ulusal tüketimin yaklaşık yüzde 14'ünü karşıladığını ortaya koyuyor. Diğer rakamlar, Cezayir'in Tunus'un elektriğinin yüzde 94 ila 96'sını üretmek için kullandığı doğalgazın tedarikinde oynadığı hayati rolü teyit ediyor ki, bu da iki ülke arasındaki enerji entegrasyonunu stratejik hale getiriyor. İki ülke arasındaki anlaşmalar ayrıca Cezayir'in, Tunus toprakları üzerinden İtalya'ya yaptığı doğal gaz ihracatı için Tunus'a yıllık yaklaşık 420 milyon dolar transit ücreti ödediğini de ortaya koyuyor. Bütün bunlar, iki ülke arasındaki ilişkinin ekonomik ve endüstriyel entegrasyonu hedefleyen karşılıklı faydaya dayalı olduğunu açıkça teyit ediyor.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Mazlum Abdi ve İlham Ahmed entegrasyon sürecini ele almak üzere Şam’da görüşmelerde bulunuyor

Tuğgeneral Ziyad el-Ayiş, SDG komutanı Mazlum Abdi ile Haseke Valisi  Nureddin İsa Ahmed ve bazı askeri ile güvenlik komutanlarının katılımıyla bir toplantı düzenlendi (SANA)
Tuğgeneral Ziyad el-Ayiş, SDG komutanı Mazlum Abdi ile Haseke Valisi  Nureddin İsa Ahmed ve bazı askeri ile güvenlik komutanlarının katılımıyla bir toplantı düzenlendi (SANA)
TT

Mazlum Abdi ve İlham Ahmed entegrasyon sürecini ele almak üzere Şam’da görüşmelerde bulunuyor

Tuğgeneral Ziyad el-Ayiş, SDG komutanı Mazlum Abdi ile Haseke Valisi  Nureddin İsa Ahmed ve bazı askeri ile güvenlik komutanlarının katılımıyla bir toplantı düzenlendi (SANA)
Tuğgeneral Ziyad el-Ayiş, SDG komutanı Mazlum Abdi ile Haseke Valisi  Nureddin İsa Ahmed ve bazı askeri ile güvenlik komutanlarının katılımıyla bir toplantı düzenlendi (SANA)

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi ve Özerk Yönetim’in dış ilişkiler sorumlusu İlham Ahmed, Suriye’deki devlet kurumlarına entegrasyon sürecinin takibi kapsamında Salı günü Şam’a gitti.

29 Ocak’ta imzalanan anlaşmanın uygulanmasından sorumlu başkanlık ekibinin sözcüsü Ahmed Hilali, Kürt yetkililerin Şam’daki temaslarının entegrasyon sürecini takip etmek, şu ana kadar kaydedilen ilerlemeyi değerlendirmek ve sonraki adımları ele almak amacı taşıdığını söyledi.

Hilali, resmi medya platformlarında yayımlanan açıklamasında, Mazlum Abdi’nin Cumhurbaşkanlığı temsilcisi Ziyad el-Ayiş ile görüştüğünü, ayrıca Abdi’nin Dışişleri Bakanı Esad Şeybani ve Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile ayrı ayrı görüşmeler gerçekleştirdiğini belirtti. Bu görüşmelerin öneminin, SDG dosyasının uluslararası ve bölgesel etkiler alanından çıkarılarak ulusal bir iç sürece taşınması olduğunu ifade etti.

29 Ocak anlaşmasının uygulanması kapsamında, Suriye İçişleri Bakanlığı’nın önümüzdeki günlerde Haseke vilayetindeki tüm cezaevlerini devralmaya hazırlandığı bildirildi.

sdvfv
Haseke’de, Suriye hükümetiyle yapılan anlaşma kapsamında SDG tarafından serbest bırakılan tutukluların ardından ailelerinin toplanması (11 Nisan) (Reuters)

Sözcü Hilali daha önce yaptığı açıklamada, hükümetin SDG’den cezaevi dosyasını devralma yönünde ilerleme sağladığını, bunun taraflar arasında daha önce yaşanan düzensiz ve kontrolsüz tahliyeleri sona erdirmeyi amaçladığını söylemişti. Başkanlık gözetiminin bazı tıkanma noktalarını aştığı ve serbest bırakma sürecini hızlandırdığı da belirtildi.

Haseke basın ofisinden yapılan açıklamaya göre SDG kendi kontrolündeki cezaevlerinden altı tutukluyu serbest bıraktı. Bu, dördüncü tahliye grubu olarak kaydedildi. Süreç, başkanlık ekibi ve Tuğgeneral Mervan el-Ali’nin gözetiminde gerçekleştirildi. Böylece hükümet ve SDG cezaevlerinden serbest bırakılanların sayısı yaklaşık 1500’e ulaştı. SDG cezaevlerinde farklı suçlamalarla yaklaşık 500 tutuklu kaldığı, ayrıca SDG’ye bağlı yaklaşık 300 tutuklunun da yakın zamanda serbest bırakılmasının planlandığı aktarıldı.

Rudaw’a konuşan Hilali, sürecin son aşamaya yaklaştığını, sayıların mutlak kesinlik taşımadığını çünkü listelerin karşılıklı doğrulama ve güncellemelerden geçtiğini söyledi. Ancak genel olarak “tahliyelerde somut ilerleme” bulunduğunu vurguladı.

vfdb f
Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani’nin, Münih Güvenlik Konferansı kapsamında ABD Kongresi’nden bazı üyelerle yaptığı görüşmelere SDG lideri Mazlum Abdi ve İlham Ahmed de katıldı. (Suriye Dışişleri Bakanlığı)

Yetkili ayrıca askeri yapıya da değinerek, entegrasyon sürecinin teknik açıdan ileri aşamaya geldiğini ve Haseke vilayetinde üç tugaydan oluşan bir yapı üzerinde çalışıldığını ifade etti. Ancak resmi duyurunun, nihai mutabakatların tamamlanması ve kurumsal onay süreçlerinin bitirilmesine bağlı olduğu belirtildi.

Suriye hükümeti, 29 Ocak’ta SDG ile ateşkes ve kapsamlı bir anlaşma konusunda uzlaştığını açıklamıştı. Anlaşma, askeri ve idari güçlerin kademeli entegrasyonunu, Haseke ve Kamışlı merkezlerine güvenlik güçlerinin girişini ve devletin tüm sivil kurumlar, sınır kapıları ve idari yapıları devralmasını içeriyor.


Hizbullah, Lübnan’ın İsrail’le müzakerelerine siyasi ve askeri gerilimle karşılık veriyor

Güney Lübnan’daki beldelerde yıkıma ait bir görüntü (AFP)
Güney Lübnan’daki beldelerde yıkıma ait bir görüntü (AFP)
TT

Hizbullah, Lübnan’ın İsrail’le müzakerelerine siyasi ve askeri gerilimle karşılık veriyor

Güney Lübnan’daki beldelerde yıkıma ait bir görüntü (AFP)
Güney Lübnan’daki beldelerde yıkıma ait bir görüntü (AFP)

Hizbullah, ABD’nin himayesinde Lübnan ile İsrail arasında yürütülen doğrudan müzakerelere iki yönlü siyasi ve askeri bir yaklaşım ile karşılık veriyor. İlk yaklaşım, müzakereleri reddetme ve devleti “İsrail ile müzakere kararını gözden geçirmeye” çağırma şeklinde ortaya çıkarken, bu adımın “Lübnanlılar arasındaki ayrışmayı artıracağı” savunuluyor. Öte yandan örgüt, İsrail’e yönelik roket saldırılarını artırarak sahadaki yanıtın devam edeceği mesajını veriyor.

Siyasi açıklamalar

Hizbullah’ın parlamentodaki Direnişe Vefa Bloku milletvekillerinden Hüseyin Fadlallah, yaptığı açıklamada “Beyrut’taki iktidarın yeterli olmadığını, bireysel ve zaman zaman mezhepsel çıkarların ulusal çıkarların önüne geçtiğini” söyledi.

Meclis’te düzenlediği basın toplantısında, hükümetin düşmana taviz vermeyi artırdığını ve Lübnanlılar arasındaki ayrışmayı derinleştiren yanlış bir yola girdiğini belirten Fadlallah, “Lübnan makamları hesaplarını yeniden gözden geçirmeli ve halkına dönmelidir” dedi.

Fadlallah güneyden ordunun çekilerek bölgenin işgale açık hale getirildiğini ve böylece düşmana fırsatlar verildiğini ileri sürdü.

“Düşman, Bint Cubeyl sahasını yok etse de içinde fotoğraf çekmeyi başaramadı” diyen Fadlallah, İsrail’in “sahadaki yenilgisini Washington’daki müzakerelerle telafi etmeye çalıştığını” iddia etti.

Milletvekili, Lübnan hükümetine “İsrail ile müzakere kararını yeniden gözden geçirme” çağrısını yineleyerek, bunun “Lübnanlılar arasındaki ayrışmayı artıracağını” savundu.

vd
Güney Lübnan’da yıkılmış binaların enkazı arasında dalgalanan bir İsrail bayrağı (AFP)

Bu açıklamalar, Hizbullah Siyasi Konseyi üyesi Vekif Safa’nın, örgütün devam eden müzakerelerle ilgilenmediğini söylemesinin ardından geldi. Safa, AP’ye yaptığı açıklamada “Müzakerelerin sonuçlarıyla hiç ilgilenmiyoruz, bizi bağlamıyor. Anlaşmalar ne olursa olsun bağlı değiliz” ifadelerini kullanmıştı.

Askeri gerilimi

Hizbullah, bu tutumunu sahada da yaklaşık bir saat içinde İsrail’e 40’a yakın roket atarak göstermeye çalıştı. Özellikle kuzeydeki yerleşim yerleri hedef alındı.

Örgüt ayrıca, Yukarı Celile’de bir askeri noktaya yönelik bir seyir füzesinin fırlatıldığını gösteren bir video yayımladı ve İsrail’in “Maskaf Am” mevkiinde askerlerin toplandığı bir alanın hedef alındığını duyurdu.

Buna ek olarak, insansız hava aracı (İHA) saldırıları ve farklı bölgelere roket salvoları düzenlendiği de açıklandı.

Devlet dışı müzakere denklemi

Gelişmelerin anlamına ilişkin değerlendirmede bulunan emekli tuğgeneral Said Kazzah, “Hizbullah’ın bu aşamada İsrail’e net bir denklem dayatmaya çalıştığını; kendisini Lübnan devleti üzerinden yürütülen müzakerelerden bağımsız, ateşkes konusunda muhatap alınması gereken tek taraf olarak konumlandırmak istediğini” söyledi.

Kazzah’a göre örgüt Lübnan devletinin bu dosyada yetkinliğini ve özellikle güney sınırındaki güvenlik müzakerelerini yürütme kapasitesini fiilen tanımıyor. Bu yaklaşımın iki hedefi olduğunu belirten Kazzah, bunlardan ilkinin örgütün müzakere şartlarını dayatabilen bir aktör olarak konumunu güçlendirmek, ikincisinin ise bu kartı İran’ın ABD ile yürüttüğü daha geniş müzakere sürecinde kullanmak olduğunu ifade etti.

dvfv
Güney Lübnan’da yıkılmış binaların yanından geçen bir yolda ilerleyen İsrail ordusuna ait zırhlı araçlar (AFP)

Kazzah ayrıca zamanlamaya dikkat çekerek, güneydeki askeri operasyonların sürdüğünü ve “Hizbullah’ın İsrail ordusuyla fiili çatışma halinde olmaya devam ettiğini” söyledi. Sabah saatlerinde yaklaşık 40 roket atılmasının, İsrail yerleşimlerinde okulların yeniden açılmasıyla aynı zamana denk gelmesinin sembolik bir anlam taşıdığını belirterek bunun “savaşın sona ermediği ve Washington’daki müzakere sürecinin otomatik bir ateşkes anlamına gelmediği” mesajını taşıdığını ifade etti.

Kazzah, örgütün geçmişte olduğu gibi dolaylı müzakere modelini yeniden üretmeye çalıştığını, 1993, 1996 ve 2000 yılları ile 2006 savaşı örneklerinde olduğu gibi uluslararası arabulucular üzerinden bir iletişim kanalı kurulduğunu hatırlattı. Lübnan devletinin ise çoğu zaman bu süreçte doğrudan taraf olmaktan ziyade, sonuçların resmileştirildiği bir yapı olarak kaldığını söyledi.

Bu yaklaşımın daha yakın dönemde deniz sınırlarının belirlenmesi sürecine de yansıdığını belirten Kazzah, burada da fiilen Hizbullah’ın dayattığı bir denklem oluştuğunu, devletin ise çoğunlukla süreci tamamlayan resmi bir aktör rolünde kaldığını ifade etti.

Siyasi mesajlar, askeri örtüyle

Emekli Tuğgeneral Naci Melaab ise farklı bir değerlendirme yaparak, askeri gerilimin belirleyici bir savaş kapasitesinden ziyade “siyasi ve varoluşsal bir mesaj” taşıdığını söyledi.

Melaab, İran’ın füze doktrininde çoklu salvo saldırılarının hava savunma sistemlerini yıpratmaya yönelik olduğunu, ancak mevcut operasyonların bu düzeyde bir etkinlik taşımadığını belirtti.

“Hizbullah’ın bugün yürüttüğü askeri faaliyetler, İsrail’e yalnızca sınırlı zararlar verebiliyor; güç dengesi üzerinde belirleyici bir değişiklik yaratmıyor” diyen Melaab, İsrail’in gelişmiş savunma sistemleri ve sivil altyapı hazırlığı sayesinde bu tür saldırılara karşı yüksek bir dayanıklılık sergilediğini ifade etti.

İsrail’in özellikle insansız hava araçları alanındaki teknolojik üstünlüğüne dikkat çeken Melaab, bunun sahada bu tür operasyonlara karşı koymayı zorlaştırdığını söyledi.

Tırmanışın müzakere bağlamıyla bağlantılı olduğunu belirten Melaab “Yaşananlar askeri olmaktan çok siyasi bir mesajdır; devlet değil, savaş ve barış kararının hâlâ Hizbullah’ın elinde olduğu vurgulanmaktadır. İsrail saldırılarını sürdürürse biz de devam ederiz” mesajını taşıdığını ancak bunun sahada belirleyici bir askeri sonuç üretmediğini ifade etti.