Hindistan, uluslararası zirve yolunda… Peki ulaşabilecek mi?

Hindistan ekonomisinin gelişmesi ve ülkenin teknolojik ve askerî ilerlemesi, Doğu Asya’daki ve Hint-Pasifik bölgesindeki jeopolitik dengeleri etkilerken, ABD ile Çin daima sahnede

Yükselen Hint askerî gücü, Yeni Delhi'yi uluslararası sahnede öne çıkaran unsurların başında geliyor
Yükselen Hint askerî gücü, Yeni Delhi'yi uluslararası sahnede öne çıkaran unsurların başında geliyor
TT

Hindistan, uluslararası zirve yolunda… Peki ulaşabilecek mi?

Yükselen Hint askerî gücü, Yeni Delhi'yi uluslararası sahnede öne çıkaran unsurların başında geliyor
Yükselen Hint askerî gücü, Yeni Delhi'yi uluslararası sahnede öne çıkaran unsurların başında geliyor

Günümüz dünyasında düşünmeye sevk eden sorgulamalar ve kendiliğinden yeni bir dünya düzeni oluşturmaya çalışan jeopolitik hareketler bağlamında insan, uluslararası düzeyde söz sahibi olmaya, bir diğer deyişle kendini küresel kutuplaşma merdiveninde bulmaya aday bazı ülkelere ilişkin bir soru işaretiyle karşılaşıyor. 

Hindistan, bu ülkelerden biri. Bir zamanlar Britanya İmparatorluğu'nun tacındaki mücevher ve gücünün omurgası olan ülke…

Londra uzun bir süre Hint Yarımadası'ndan gelen tedarik hatlarına dayanmıştı. 

'Hint Yarımadası' tabirinin Hindistan'la sınırlı olmayıp etrafındaki Pakistan'a ve Bangladeş'e kadar uzanan ve tarihî açıdan yeryüzünün en kadim ülkelerinden biri olan daha geniş bir coğrafi alanı ifade ettiği malum. 

Karşımıza çıkan ilk soru şu:

Her şeyden önce Hindistan, bir süper güç ve yeni dünyanın ya da 1980'lerin sonu ile 1990'ların başında Sovyetler Birliği'nin çöküşünden bu yana evrensel yetenekleri tekelinde tutan Amerikan sisteminden sonraki bir dünyanın oluşumuna ortak bir kutup olmak için istenen şartları taşıyor mu? 

Başkan Jimmy Carter döneminde ulusal güvenlik danışmanı olan çağdaş Amerikan bilgesi Zbigniew Brzezinski'ye göre herhangi bir süper gücü tanımlayan 4 faktör var:

Ekonomik güç

Toplumsal bütünlük gücü

Belirli bir ulusal hedef etrafında buluşma gücü

Silahlı güç ve yetenekleri

Kuşkusuz bu 4 faktör önemli. Ancak yeni değişkenler, bu dört sabit güce ortak olmaya başladı.

Bunlar arasında üç belirleyici var ki bunlar, neredeyse dünyayı şekillendiriyor:

Yapay zeka

Kuantum hesaplama

Teknolojik çipler

Hindistan'a bir bütün olarak bakıldığında bu ülkenin bir kutup bileşenlerine sahip olmakla birlikte toplumsal açıdan önemli bazı unsurlardan yoksun olduğunu görürüz.

Özellikle de ötekini kabul etmeyen radikal arka planlara sahip dinî hareketlerin büyüdüğünü göz önüne alınca. 

Şimdi bu sahneye özellikle Çin'in 1,412 milyarlık nüfusuna karşılık Hindistan nüfusunun 1,408 milyara yaklaşması ve Hindistan'ın nüfus bakımından Çin'i geçeceğine dair beklentiler ışığında ve Doğu Asya'da Rusya ve Çin için rahatsız edici olabilecek yeni Hint-Amerikan ittifakları bağlamında yakından bakmaya çalışacağız. 

Hindistan bölgesel bir güç mü yoksa küresel mi?

Şurası kesin ki Hintliler, özellikle son yirmi yılda kendilerine, Britanya'dan bağımsızlaşmalarından 2000'lere kadarki dönemde olduğundan farklı bir gözle bakmaya başladılar. 

Hintlilere göre Hindistan, nüfus bakımından dünyanın en büyük ikinci ülkesi. Yukarıda da belirttiğimiz üzere birkaç yıl zarfında bu bakımdan en büyük ülke konumuna gelecek.

Coğrafi alan ve demokratik sistem bakımından ise en büyük yedinci ülke. 

Bu açıdan bakıldığında Hindistan'ı, küresel meselelerde Hindistan'ın bölgesel kapsamını aşacak ya da kendi sorunları ve açılarıyla sınırlı kalacak şekilde daha büyük bir rol almak için çabalarken görmek şaşırtıcı değil. 

Bugün dünya, Hindistan hükümetlerini izliyor. Bilhassa Narendra Modi hükümeti; Birleşmiş Milletler, G20, BRICS ve Asya Birliği gibi uluslararası kurumlara ve girişimlere katılmak suretiyle dünya meselelerinde daha büyük bir rol oynamaya çalışıyor. 

Bu doğrultuda Hindistan; iklim değişikliği, terörizm, ticaret, sağlık ve enerji gibi küresel meselelerde iş birliği çalışmalarına öncülük ediyor. 

Hindistan, kendi kalkınma modelini gelişmekte olan ülkeler için bir ilham kaynağı olarak kullanıyor ve yardım, yatırım ve uzmanlık sunuyor.  

Ayrıca Bollywood endüstrisi, filmleri, edebiyatı, sanatı, dansları, mutfağı ve başka şeyler üzerinden dünyadaki yumuşak etkisini artırmak için de kültürel ve yaratıcı gücünden nasıl faydalanacağını gayet iyi biliyor. 

2009'da Hindistan'ı ziyaret eden eski ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'ın "Hindistan sadece bölgesel bir güç değil, aynı zamanda küresel bir güç de" demesi bu yüzden mi?

Amerikan araştırma ve geliştirme kurumu RAND Corporation'da üst düzey savunma analisti olan ABD'li strateji uzmanı Derek Grossman da aynı görüşte.

Grossman'a göre Hindistan, gerçekten geleceğin süper gücü. Tüm işaretler, Hindistan'ın Güneydoğu Asya'da stratejik bir oyuncu haline gelebileceğini gösteriyor.

Nitekim bölgesel diplomatik faaliyet kapsamında Hindistan, yakın zamanda Vietnam'la bir silah anlaşması imzaladı, Güney Çin Denizi'ndeki egemenlik alanları konusunda Çin'le anlaşmazlık yaşayan Filipinler'in yanında durdu, Endonezya ile askerî iş birliğini geliştirdi ve bu sahne güç dengesi politikaları için bir model haline geldi. 

Yeni Delhi ile Washington arasında kaçınılmaz bir ittifak var (AP)
Yeni Delhi ile Washington arasında kaçınılmaz bir ittifak var (AP)

Grossman'ın dikkat çektiği bir diğer şey de şu ki: Hindistan'ın hamleleri, Hint-Pasifik bölgesinde Washington'ın yararına olan ve gözden kaçmayacak açık bir hedefle önümüzdeki birkaç yıl içinde Çin'i bölgesel olarak kontrol altına almaya çalışan jeopolitik hamlelerin bütünleşmesi ihtimalini güçlendiriyor. 

Görünüşe bakılırsa Hindistan, 'yerelden dalıp, küresele çıkma' stratejisini uygulama yolunda ilerliyor. 

İlk başta 'Doğu Yasası' olarak bilinen şeyi ortaya atan Başbakan Narendra Modi hükümetinde Hindistan; Hint-Pasifik bölgesinin deniz sahasında yer alan ülkeler başta olmak üzere Güneydoğu Asya'nın çeşitli bölgelerinde ortaklıklarını istikrarlı bir şekilde güçlendiriyor.

Bu hamleler, Çin'in bölgede artan aşırılığına karşılık hukuka ve davranış standartlarına dayalı uluslararası düzeni korumak isteyen 'Güneydoğu Asyalı' ortaklarla iş birliği kurmayı hedefliyor. 

Hindistan, Asya bölgesinde yeni bir köşe taşı olmanın eşiğinde. Ama bu taş, Amerikan bayrağı rengine boyanmış, ABD'nin müttefikleri tarafından desteklenen ve aynı zamanda bu müttefikleri destekleyen bir taş. 

Sadece bir örnek vermek gerekirse; geçtiğimiz haziran ayında Vietnam Savunma Bakanı Phan Van Giang, Hindistanlı mevkidaşı Rajnath Singh'i Yeni Delhi'de ziyaret etti ve Hindistan'ın, Vietnam Donanması'na deniz güvenliği için bir füze kruvazörü vermeyi kabul ettiğini duyurdu. İki taraf ayrıca, siber güvenlik ve elektronik savaş alanında iş birliğinin yanı sıra, Vietnam ordusu personelinin denizaltılarıyla savaş uçaklarının işletimi için daha kapsamlı eğitilmeleri meselesinin görüşüldüğünü de açıkladı. 

Bu hareketlilik Vietnam sınırlarında kalmayarak Filipinler'e de uzandı.

Yeni Delhi, ABD ile bir savunma anlaşması olan Filipinler'le askerî ve güvenlik iş birliğini güçlendirmeye başladı. 

Yine haziran ayında Filipinler Dışişleri Bakanı Enrique Manalo, Yeni Delhi'yi ziyaret ederek, Hindistanlı mevkidaşı S. Jaishankar'la bir araya geldi.

Hindistan, 2016 yılında Lahey'deki Daimî Hakemlik Mahkemesi'nin, Güney Çin Denizi'ndeki egemenlik alanları konusunda Çin'le yaşadığı anlaşmazlıkta Filipinler lehine verdiği hakemlik kararının meşruiyetini ilk kez tanıdı.  

Hindistan'ın bölgesel yayılmasının uzaktan ve yakından açıkça görülmesinden sonra sormamız gereken soru şu:

Herkesin gördüğü üzere açıkça Çin'i kuşatmayı veya en azından tehdit etmeyi hedefleyen ABD'nin, özellikle AUCUS ve Quad ittifaklarının önemli bir unsuru haline geldikten sonra Hindistan'la bir ittifak planı var mı? 

Hindistan Silikon Vadisi, yüksek teknoloji endüstrisinde yerini almaya başladı
Hindistan Silikon Vadisi, yüksek teknoloji endüstrisinde yerini almaya başladı

Hindistan'ın kutup yörüngelerine doğru ilerlemesi ve Washington

2000'lerin başından bu yana, özellikle ABD'nin 2001'de Afganistan'ı, 2003'te de Irak'ı işgalinden sonra açıkça görüldü ki özellikle Rusya'nın ve Çin'in, ABD'nin Asya sahasında istediği gibi dolaşıp hareket etmesine izin vermeyeceklerine dair ileri görüşler ışığında ABD, kutup yörüngelerine güçlü bir şekilde yaklaşan Hindistan'a yatırım yaptı. 

Şubat 2004'te ABD-Hindistan iş birliğinin resmi, iki ülke arasında en büyük askerî hava tatbikatıyla ufukta belirmeye başladı.

10 gün süren bu tatbikatta Hindistan, Amerikan F-15 savaş uçaklarına karşı Su-30 da dahil olmak üzere elindeki tüm büyük savaş uçaklarını kullandı. 

O dönemde gözlemciler bu tatbikatın hedefinin, iki tarafın hava kuvvetleri arasındaki koordinasyonu geliştirmek olduğunu ve bu tatbikatın iki ülkedeki askerî ittifakı güçlendirdiğini düşünüyorlardı. 

Aradan geçen 20 yıl boyunca Washington ile Yeni Delhi arasında çok sular aktı.

Gelişmelerin bazısı doğrudan duyurulurken, bazısı da perde arkasında yaşandı.

Gözlemciler, özellikle Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinden ve Çin'in de Tayvan'a benzer bir işgalde bulunacağından duyulan endişelerden sonra, Hindistan'ın ABD tarafından ele geçirilmesi gereken pahalı ve yüksek bir hedef haline geldiği sonucuna vardı. 

Görünüşe göre Hindistan ile ABD arasındaki ittifak, sadece askerî ve güvenlik düzeyinde değil.

Bu ittifakın son derece önemli bir ekonomik ve teknolojik boyutu da var.

Özellikle Hindistan'ın ve büyük şehirlerinin her yıl yaklaşık 20 bin yazılım uzmanıyla Kaliforniya'daki Silikon Vadisi'nin ana tedarikçisi haline geldiği göz önünde bulundurulursa. 

Beyaz Saray'daki koltuğuna kurulduğundan beri Başkan Biden yönetimi, Hindistan'la özellikle yapay zekâ alanında güçlü bir ortaklık geliştirmeye çalıştı.

Amaç ise elektronik çipler ve her türlü yarı iletken dünyasında Pekin'in önünü kesmek. 

Beyaz Saray, Çin'e karşı teknolojik savaşında kendi cephesini takviye etmeye çalışıyor.

Bunun için de Hindistanlı şirketlerle iş birliği kapılarını genişçe aralıyor ve onlara Amerikan sermayesinin Çin'den Hindistan'a göç etmesine imkân sağlayan ayrıcalıklar tanıyor.

Sahnenin tarihî arka planında ise Kovid-19 salgını sırasında Çin'in ABD içlerine olan tedarik zinciri durduğunda yaşananlar yer alıyor. 

İki ülke arasındaki iş birliğinin yönlerine hızlıca bir göz attığımızda özellikle kuantum fiziği ve ileri teknolojili ve yüksek performanslı uzay alanında ortak ilişkileri pekiştirmeye dönük derin bir gelecek vizyonu olduğunu görebiliriz.

İş o noktaya geldi ki Amerika'nın en büyük şirketlerinden biri olan General Electric, Hindistan'la jet motoru üretmek için ABD hükümetinden izin istedi.

Ayrıca yarı iletkenler, yapay zekâ ve pek çok gelişmiş icat konusunda da iş birliği söz konusu. 

Hindistan Başbakanı Modi'nin geçen haziran ayında yaptığı Washington ziyaretini takip edenler, ABD'nin Hindistan'a yaptığı yatırımın boyutunu anlayabilir.

Üstelik Hindistan, Rusya'ya yönelik Batılı yaptırımlara ortak olmayı reddetmiş ve Rus petrolünü düşük fiyatla satın almıştı.

Ama Joe Biden yönetimi bunu büyük ölçüde görmezden geldi. 

Görünürde Hindistan, ABD için stratejik bir hedef. Bu yüzden ABD, Hindistan'la olan ittifakına yoğunlaşıyor.  

ABD'nin iki hedefi var:

İlki ve şüphesiz en önemlisi, Çin'in ve Çinlilerin sürekli ve istikrarlı yükselişi karşısında Çin'in büyümesini durdurmak ve Yeni Delhi'yi maşa olarak kullanmak.

İkinci hedef ise Washington'ın Afganistan'da ve Pakistan'da bir tür radikal İslami uyanış olarak gördüğü şeye ve Hindistan'da yaklaşık 200 milyon veya daha fazla Müslümanın bulunmasına rağmen, Budist bloğunun en büyük ve en önemli kısmı temsil ettiği Yeni Delhi yakınlarında benzer herhangi bir ideolojik büyümeye karşı koymak. 

Modi, Beyaz Saray'ın bahçesinde kırmızı bir halı üzerinde yürürken binlerce Hint kökenli Amerikalı onun adını haykırıyor ve bir şeref kıtası onu selamlıyordu. 

O gün Biden, "ABD ile Hindistan arasındaki ilişkinin 21'inci yüzyılın en önemli ilişkilerinden biri olacağına hep inanıyordum" dedi.

Modi ise bu ziyaretin, ABD ile ortaklığa 'yeni bir yön' çizdiğini ifade etti. 

Daha sonra Kongre'nin her iki meclisi önünde yaptığı konuşmada Modi, ABD'nin Çin'e ilişkin endişelerine işaret etti ve Hint-Pasifik bölgesinin, ABD'nin de her zaman söylediği gibi 'özgür ve açık' olması gerektiğini teyit etti. 

Ancak Hindistan'a ve onun kutup olmasına dair bitmek bilmeyen sorular bizi alıp, Hindistan'ın ekonomik koşullarına ve askerî yeteneklerine ilişkin başka bir zemine çekiyor.

Bu koşullar ve yetenekler, onun yolunu açıyor ve uluslararası kutupluluk merdivenlerini tırmanmaya hak kazandırıyor mu? 

Hindistan'ın aya ilk yolculuğu dikkate değer bir başarı kaydetti (Reuters)
Hindistan'ın aya ilk yolculuğu dikkate değer bir başarı kaydetti (Reuters)

Hızlı bir ekonomi ve ileri bir askerî mertebe

Bir zamanlar Fransız İmparatoru Napolyon Bonapart, orduların mideleri üzerinde yürüdüğünden bahsetmişti.

Son zamanlarda sadece ordular değil, halklar da ilerlemek için daha fazla ekonomik istikrar faktörüne ihtiyaç duyuyor. 

Birçok küresel finans kurum ve kuruluşunun yayımladığı raporları takip edenler, Hindistan ekonomisinin ne kadar büyük bir hızla yükseldiğini ve tüm beklentilerin ötesinde büyüdüğünü anlayabilirler. 

Geçen şubat ayında Londra'daki araştırma merkezi World Population Review, Hindistan ekonomisinin hacmine dair bir rapor yayımladı.

Peki rakamlar, Hindistan'ın uluslararası kutuplara uzaklığı veya yakınlığı hakkında ne söylüyor? 

Özetle söyleyecek olursak rapor, Hindistan'ın ekonomik hacminin 2,94 trilyon dolara ulaştığını ve böylece ekonomik güç bakımından dünya çapında beşinci sıraya yerleştiğini belirtti. 

Yeni Delhi; Paris'i ve Londra'yı geride bıraktı. Bu da demek oluyor ki dünyanın merkezi Doğu Asya'ya doğru kayıyor.

Dünya artık Halford Mackinder'ın onlarca yıl önce söylediği gibi Batı merkezli değil. 

Dünyada en hızlı büyüyen ekonomik sektörlerden biri, Hindistan hizmet sektörüdür.

Bu sektör şu an ülke ekonomisinin yaklaşık yüzde 60'ını oluşturuyor ve işgücünün yüzde 28'ini içine alıyor. 

Hindistan ekonomisinin geleceği nedir?

Güvenilir kaynaklar tarafından yayınlanan raporların çoğunluğuna göre Hindistan ekonomisi, yıllık yüzde 5 oranında büyümeye aday ki bu onu, en hızlı büyüyen küresel ekonomilerden biri haline getirecek. 

En şaşırtıcı ve belki sonra da ürkütücü olan şey ise 2050 yılına kadar Hindistan'ın ABD'yi geride bırakarak dünyanın en büyük ikinci ekonomisi haline gelecek ve Hindistan'ın toplam küresel gelirdeki payının yüzde 15'e yükselecek olmasıdır. 

Bu ekonomik yükseliş, paralel bir askerî üstünlüğü de temin eder mi?

Bu sözde ve eylemde mümkün olabilir. Okurumuz, dünya çapındaki orduların konumlarını sınıflandıran Global Firepower'ın internet sitesinde dünya ordularına dair sıralamayı incelerse Hint ordusunun ABD, Rusya ve Çin'den sonra dördüncü sırada yer aldığını görecektir.  

Bu noktada insani unsur, önemli bir faktör olarak karşımıza çıkıyor. Nitekim Hint ordusunun asker sayısı 4,2 milyon olup, bunun 2,8 milyonu yedek güç. 

Nükleer güç düzeyinde de Hint ordusu, 90 ila 110 savaş başlığından oluşan nükleer bir cephaneliğe sahip ki bu, askerî anlamda onunla yüzleşmek isteyenlerin gözünü korkutmaya yeter.

Hindistan ordusunun savunma bütçesi ve yıllık harcamaları, 2020 yılında 61 milyar ABD dolarına ulaştı ki bu, GSYİH'nin yüzde 2,1'ini oluşturuyor. 

Ancak ekonomik ve askerî düzeydeki bu ilerlemeye rağmen, Hindistan ile kutup olma seviyesi arasında büyük bir mesafenin olduğunu ileri sürenler de mevcut.

Bollywood, Hindistan'ın yumuşak gücünün bir timsali
Bollywood, Hindistan'ın yumuşak gücünün bir timsali

Hindistan'ın kutupluluğu ve geleceğe dair şüpheli sesler

Nisan 2012 ortalarında, yani on yıldan fazla bir süre önce Hindistan Hava Kuvvetleri Komutan Yardımcısı Arjun Subramaniam, "Hindistan Bir Süper Güç Değildir, Asla da Olmayacak" başlıklı bir makaleyle hem Hintlileri hem de komşu ülkeleri şaşırttı. 

Görünüşe bakılırsa bu askerî lider, ülkesinin durumuna dair böyle bir yorum yaparken 2009 yılında Hillary Clinton'ın, Hindistan'ın bir süper güç olmaya aday olduğunu söylediği açıklamayı hareket noktası olarak aldı. 

Subramaniam, uluslararası ilişkiler alanındaki pek çok düşünüre göre herhangi bir süper gücün, dünyadaki konumu ne olursa olsun, kendi çıkar bölgelerinin tamamında nüfuz sahibi olma ve güç kullanma yeteneğine sahip olması gerektiğini düşünüyor. 

Subramaniam'a göre günümüzün çıkarları, uzayın derinliklerine kadar uzanıyor. Daha da önemlisi, neo-realistlere göre bugün gerçek bir süper gücün konumu, çıkarlarını ve yaşam tarzını korumak için diğer ülkelerin yönetim sistemlerini değiştirme ve hatta 'dünyayı daha güvenli bir yer haline getirmek' uğruna doğrudan çıkarlarının ötesinde gündemler benimseme arzusunda da kendini gösteriyor. 

Peki Hindistan, süper güçlerin ve büyük kutupların yaptığı bu gibi şeyleri gerçekten yapabilir mi?

Hindistan Hava Kuvvetleri mensubuna göre Hindistanlı siyaset yapıcılar ve stratejik uzmanlar şöyle dursun, aklı başında hiçbir Hintli, şu an böyle yüksek bir hedef düşleyemez. 

Ona göre Hindistan, Londra Ekonomi Okulu (London School of Economics) komitesinin 2009 yılında, Hindistan'ın önümüzdeki on yıllardaki geleceğine dair yayınlanan raporunda bahsettiği tüm boşlukları ve zayıf noktaları gidermeyi başarsa bile ABD ve eski Sovyetler Birliği, hatta şu an yükselen güç Çin gibi bir süper güç olmayacak. 

Hindistan Hava Kuvvetleri Komutan Yardımcısı'nın on yıl önce vardığı sonuçlar sarsıcı.

Zira ona göre Hintliler, ülkelerinin, kendi çıkarlarını korumak için caydırıcılık yeteneklerini geliştirmeye halen ihtiyacı olduğu gerçeğini atlamamalı. 

Aynı yolu izleyen, yani bugün Modi liderliğinde Hindistan'ın bir süper güç haline gelebileceğini kabul etmeyen başkaları da var mı? 

Meşhur Amerikan Yale Üniversitesi'nde öğretim görevlisi ve Hindistan'daki Politika Araştırmaları Merkezi'nde kıdemli araştırmacı olan Sushant Singh de geçtiğimiz eylül ayında Foreign Affairs dergisinde yayımlanan uzun makalesinde bu konuya dair bir değerlendirmede bulundu. 

Peki Singh, düşüncesini neye dayandırıyor?

Müstakil ve etraflıca bir okuma gerektiren, önemli ve tehlikeli bir şeye değinen Singh, Modi hükümetinin Hindistan'da desteklediği ve ona göre ülkeyi parçalayan fanatizme ve mezhepçiliğe ışık tutuyor.  

Sorunun kökü ne?

Singh'in makalesine göre bugünlerde Hindistan'da yaşanan hayret verici etnik ve ırksal gerilimlerin Modi döneminde azalacağını düşünmek için kayda değer bir sebep yok, ama gerilimlerin artacağını düşünmeye sevk eden pek çok sebep var.

Zira başbakanın merkezî ideolojik projesi, Hindu olmayanları en iyi ihtimalle ikinci sınıf vatandaş olarak sınıflandıran bir Hindu ulus devleti oluşturmak.

Öyleyse mevcut sahne, ülkedeki Hindu çoğunluğa mensup olmayan yüz milyonlarca Hintliyi ötekileştirmeye çalışan bir tür dışlayıcı gündemler olarak görülebilir mi?

Ki bu, şiddet ve kargaşa doğurma konusunda bolca sabıkası olan bir gündem.  

Singh'in okuması bizi, Hindistan'ın bu haliyle, Brzezinski'nin bahsettiği unsurlar arasında epey önemli bir unsuru, yani tek vatanın vatandaşları arasındaki toplumsal bütünlük gücünden yoksun olduğunu düşünmeye sevk ediyor.

Kuvvetle muhtemel bu güç, dünyayı etkileme gücüne sahip bir kutup devletinin oluşması için en önemli şart.

Hint evinin içeriden bölünmesi halinde kaçınılmaz sonuç olarak bu gücün göreceli ağırlığı şu veya bu şekilde azalacak. 

Özetle, şurası muhakkak ki iç krizlerin yakın veya öngörülebilir bir zaman diliminde sona ermesi şartıyla, Hindistan'ın kutup olacağı düşüncesini orta vadede destekleyen şeyler mevcut. 

Her halükârda Doğu Asya'daki jeopolitik dengeler meselesi, önümüzdeki yıllar içinde hızlı bir şekilde gelişip değişmeye devam edecek ve Ukrayna ile Tayvan meselesinde olduğu gibi, mevcut kutuplar arasında büyük tartışmalı dosyalar açık olduğu sürece de sahne istikrar kazanmayacak.

Zira bu krizlerin bir barış veya savaşla sona ereceğine dair net bir tablo olmadan geleceğe ilişkin jeopolitik tasavvurlar geliştirmek zor.

Hindistan da bunların hepsinde çeşitli koşullarda ve düzeylerde sahnenin merkezinde yer alıyor. 

Independent Arabia - Independent Türkçe



Trump, uluslararası liderleri Barış Konseyi’nin ilk toplantısına davet etti

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
TT

Trump, uluslararası liderleri Barış Konseyi’nin ilk toplantısına davet etti

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump tarafından kurulan Barış Konseyi’nin 19 Şubat’ta yapılması planlanan ilk toplantısına bir dizi dünya lideri davet edildi.

Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei ve Macaristan Başbakanı Viktor Orban toplantıya katılmayı kabul ederken, Fransa, İtalya, Norveç, Çekya ve Hırvatistan liderleri daveti reddetti.

Romanya Cumhurbaşkanı Nicușor Dan dün Facebook üzerinden yaptığı açıklamada, toplantıya davet edildiğini duyurdu. Dan, ülkesinin Barış Konseyi’nin ilk oturumuna katılıp katılmama konusunda henüz nihai bir karar vermediğini ifade etti.

Dan, kararın ‘Romanya gibi fiilen konsey üyesi olmayan ancak tüzüğünün gözden geçirilmesi şartıyla katılmak isteyen ülkeler açısından toplantının formatına ilişkin Amerikalı ortaklarla yürütülecek görüşmelere’ bağlı olduğunu belirtti.

Macaristan Başbakanı Viktor Orban ise cumartesi günü yaptığı açıklamada, toplantıya davet edildiğini ve katılmayı planladığını duyurdu.

Buna karşılık Çekya Başbakanı Andrej Babis, cumartesi günü Barış Konseyi toplantısına katılmayı düşünmediğini açıkladı. Babis, TV Nova’ya yaptığı açıklamada, “Avrupa Birliği’ne (AB) üye diğer ülkelerle istişare içinde hareket edeceğiz. Bu ülkelerden bazıları konseye katılmayacaklarını ifade etti” dedi.

ABD Başkanı’nın Gazze savaşını sona erdirmeye yönelik planı uyarınca, Gazze Şeridi’nin yönetiminin, Donald Trump’ın başkanlığını yaptığı Barış Konseyi’ne bağlı olarak kurulacak Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi tarafından geçici olarak üstlenilmesi öngörülüyor.

Ancak konseyin tüzüğünde Gazze’ye açık bir atıf yer almıyor. Metin, konseye daha geniş bir misyon yükleyerek, dünyadaki silahlı çatışmaların çözümüne katkı sunmayı hedef olarak tanımlıyor.

Konseyin önsözünde ise Barış Konseyi’nin, ‘çoğu zaman başarısız olmuş yaklaşımları ve kurumları terk etme cesaretine sahip olması gerektiği’ vurgulanarak, Birleşmiş Milletler’e (BM) örtük bir eleştiri yöneltiliyor.

Bu durum, başta Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva olmak üzere bazı liderlerin tepkisini çekti. Macron ve Lula da Silva, geçtiğimiz haftanın başlarında yaptıkları açıklamalarda, ABD Başkanı’nın çağrısına karşılık olarak BM’nin güçlendirilmesi gerektiğini savunmuştu.

Hoşnutsuzluk

İtalya Dışişleri Bakanı Antonio Tajani ise ülkesinin anayasal engeller nedeniyle Barış Konseyi’ne katılmayacağını yineledi.

Tajani cumartesi günü İtalyan haber ajansı ANSA’ya yaptığı açıklamada, “Anayasal kısıtlamalar nedeniyle Barış Konseyi’ne katılamıyoruz” dedi ve İtalya Anayasası’nın, tek bir liderin yönetiminde bir kuruluşa katılmayı öngörmediğini hatırlattı.

Geçtiğimiz cuma günü Brezilya Devlet Başkanı, 79 yaşındaki ABD Başkanı Donald Trump’ı, ‘yeni bir milletler topluluğunun efendisi’ olmaya çalışmakla suçladı.

Lula da Silva tek taraflılığa karşı çoğulculuğu savundu ve BM tüzüğünün adeta parçalanmasından duyduğu üzüntüyü dile getirdi.

Donald Trump, Barış Konseyi’ni geçtiğimiz ocak ayında Davos’ta düzenlenen forumda ilan etmişti.

Tüzüğe göre, Cumhuriyetçi Başkan Trump her şeye tam hâkim; yalnızca o diğer liderleri davet edebiliyor ve katılımlarını iptal edebiliyor. Sadece ‘üye devletlerin üçte ikisinin veto hakkını kullanması’ durumunda bu yetkisi sınırlanabiliyor.

Diğer liderlerin tepkisini çeken noktalar arasında, metinde Gazze’ye açık bir atıf bulunmaması ve üyelik maliyetlerinin yüksekliği yer alıyor. Konseyde kalıcı bir sandalye almak isteyen ülkelerin 1 milyar dolar ödemesi gerekiyor.


Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
TT

Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisinin cumartesi gecesi yaptığı ve çarşamba günü Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile bir araya gelmesinin beklendiğini duyurduğu çarpıcı açıklama, İran’la müzakerelerin ele alınacağı ve İsrail’in taleplerinin gündeme getirileceği iddiasına rağmen, bu dosyada gerçekte yeni bir gelişmeye işaret etmiyor. Aksine, söz konusu açıklamanın esas olarak Netanyahu’nun başta iç siyasi hesapları olmak üzere gerçek hedeflerini örtmeyi amaçladığı, bunların da büyük ölçüde İsrail’de fiilen başlamış olan seçim süreciyle bağlantılı olduğu değerlendiriliyor.

Bu değerlendirmeyi güçlendiren bir diğer unsur da Netanyahu’nun Washington ziyaretinin tarihini değiştirmesini gerekçelendirirken, ‘İran dosyasının aciliyeti’ olarak nitelediği unsuru öne sürmesi oldu.

Bilindiği üzere Netanyahu, bir hafta önce Washington’a ziyaret talebinde bulunmuş, ABD yönetimi de bu talebi kabul etmişti. Ziyaretin, başta İran dosyası olmak üzere, Başkan Donald Trump’ın Filistin meselesine ilişkin planı ve Netanyahu’nun karşı karşıya olduğu yolsuzluk davalarında olası bir af konusu gibi bir dizi başlığın ele alınması amacıyla ayın 18’inde gerçekleştirilmesi planlanıyordu. Trump’ın ertesi gün, yani ayın 19’unda Washington’da Barış Konseyi’ni toplantıya çağırması üzerine, Netanyahu’nun da konsey üyesi olması nedeniyle bu toplantıya katılacağı yönünde bir beklenti oluşmuştu.

dfert
ABD Başkanı Donald Trump, İran Dini Lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AFP)

Ancak Netanyahu daha sonra, toplantıya katılma ihtimali konusunda tereddütlerini dile getirdi ve gündemdeki planın ilerlemesi önünde koyduğu engelleri kaldırmasının istenmesinden çekindiğini ima etti. İsrail’in Kanal 12 televizyonu, ziyaret tarihinin öne çekilmesinin Netanyahu’nun 18’inde planlandığı gibi Washington’a gitmemesine ve dolayısıyla Barış Konseyi liderler toplantısına katılmamasına yol açabileceğini bildirdi. Fiiliyatta Netanyahu’nun, konsey üyelerinin Gazze konusunda yerine getirmesini talep edeceği yükümlülüklerden kaçınmak için toplantıya katılmaktan geri durduğu izlenimi oluştu.

Bu değerlendirme, Netanyahu’nun anlaşmanın ikinci aşamasının, hatta ilk aşamasının uygulanması önüne ciddi engeller koyduğuna dair uluslararası alanda giderek güçlenen kanaate dayanıyor. Tahminlere göre İsrail, anlaşmayı günde üç ila dört kez ihlal ediyor. Refah Sınır Kapısı, sahada yaşananların niteliğine dair bu bağlamdaki örneklerden yalnızca biri olarak öne çıkıyor.

Netanyahu’nun tutumundaki bu değişiklik neden oldu?

Merkezi iddia, İran dosyası etrafında şekilleniyor. İsrail Kan 11 televizyonuna göre Netanyahu, cumartesi sabahı ABD Başkanı Donald Trump’ın ‘Umman müzakerelerinde olumlu ilerleme’ sağlandığı ve İran’ın gerçekten bir anlaşmaya varmak istediği yönünde bir hissiyat oluştuğuna dair açıklamalarını takip etmesinin ardından, Washington ziyaretini ayın 18’inden öne çekme kararı aldı.

Netanyahu’nun ofisinden yapılan açıklamada, ziyaret tarihinin öne alınmasının gerekçesi olarak İran’ın ‘aldatıcı’ olduğu ve kendisine herhangi bir taviz verilmemesi gerektiği görüşü öne çıkarıldı. Açıklamada, bu tutumu pekiştirmek amacıyla, ‘Tahran’la yürütülecek her türlü müzakerenin, balistik füze programının sınırlandırılmasını ve İran ekseni olarak tanımlanan yapıya verdiği desteğin durdurulmasını içermesi gerektiği’ vurgulandı. Netanyahu’ya yakın kaynaklar ise İsrail Başbakanı’nın, Trump’tan İran’ın İsrail’i tanımasını ‘gerçek barış niyetinin kanıtı’ olarak dayatmasını talep etmeyi planladığını aktardı.

Kan 11, Tel Aviv’in, Başkan Trump’ın İran’la müzakerelere başlanmadan önce ‘İsrail’le önceden üzerinde uzlaşılan bazı noktalardan geri adım atmasından’ endişe duyduğunu bildirdi. Bu çerçevede İsrail basınında yer alan değerlendirmelerde, Netanyahu’nun ofisinin açıklaması bir güç gösterisi olarak yorumlandı; İsrail’in süreci pasif biçimde izlemediğini göstermek ve karar alma sürecinde geç kalınmadan önce ABD yönetimi üzerinde etki oluşturmak amacı taşıdığı belirtildi.

İsrail’in altı talebi

Siyasi dramanın unsurlarını tamamlamak istercesine Netanyahu, İsrail Hava Kuvvetleri Komutanı’nın da kendisine Washington ziyaretinde eşlik edeceğini açıkladı. Netanyahu, bu adımın amacının, İran’a yönelik bir saldırının gerekliliğini anlatmak olduğunu belirterek, böyle bir darbenin İran’ın kapasitesini felç edeceğini ve özgüvenini sarsacağını savundu. Netanyahu ayrıca dün hükümet koalisyonunu oluşturan parti liderleriyle bir toplantı ve bunun yanı sıra Bakanlar Kurulu’nun ayrı bir oturumunu toplama çağrısı yaptı.

Netanyahu’nun çarşamba ve perşembe günleri bir dizi görüşme gerçekleştirmesi, cuma günü ise İsrail’e dönmesi planlanıyor. Program kapsamında ABD Başkanı ile görüşmenin yanı sıra, Başkan Yardımcısı JD Vance, Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı General Brad Cooper ve müzakere dosyasından sorumlu özel temsilciler Steve Witkoff ile Jared Kushner’la da bir araya gelmesi öngörülüyor.

fvev
İsrail'in Demir Kubbe füze savunma sistemi, İran’dan Tel Aviv’e fırlatılan balistik füzeleri önlüyor. (EPA)

Sağcı İsrail gazetesi Israel Hayom, bu çarpıcı ziyareti, Netanyahu’nun İran dosyası konusunda Trump’ı altı İsrail talebini benimsemeye ikna etme girişimi olarak yorumladı. Buna göre ilk iki talep, balistik füze dosyasının müzakerelere dahil edilmesi ve bu füzelerin menzilinin 300 kilometreyle sınırlandırılması ile İsrail’in bölgede ‘vekil güçler’ olarak tanımladığı yapılara verilen İran desteğinin sona erdirilmesini kapsıyor.

Nükleer başlık altında ise İsrail’in dört ek talep ileri sürdüğü belirtiliyor. Bu talepler; İran’ın nükleer programının tamamen ortadan kaldırılmasının garanti altına alınması, tüm zenginleştirilmiş uranyum stoklarının ülke dışına çıkarılması, oranı ne olursa olsun her türlü uranyum zenginleştirme faaliyetinden vazgeçilmesi ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) müfettişlerinin İran’a geri dönerek nükleer tesislere ani denetimler yapma yetkisine sahip olmalarını içeriyor.

Beyaz Saray’ın içindeki lobi

Gazete, Netanyahu’nun bu yaklaşımı Witkoff ve Kushner’a kabul ettirmeye çalıştığını, ancak müzakereler sürecinde bu iki ismin kendi tezlerine ne ölçüde bağlı kalacağından kuşku duyduğunu aktardı. Bu nedenle Netanyahu’nun, doğrudan Trump’la görüşmenin belirleyici seçenek olduğu kanaatini taşıdığı ve ABD Başkanı’nı ikna edebilecek tek kişinin kendisi olduğuna inandığı belirtildi.

Netanyahu’nun, ABD ekibinin diğer üyelerine kıyasla daha sert bir çizgide gördüğü Başkan Yardımcısı JD Vance ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun desteğini arkasına almayı hedeflediği, bu yolla İran’la anlaşmaya varılmasından yana olan eğilime karşı Beyaz Saray içinde bir baskı grubu oluşturmayı amaçladığı ifade ediliyor.

Buna karşılık İsrailli uzmanlar, füze dosyasının nükleer programla ilgili her türlü müzakerenin zaten doğal bir parçası olduğunu vurguluyor. Uzmanlara göre, nükleer başlık taşıyabilecek gelişmiş balistik füzeler olmadan bir nükleer silah üretmenin herhangi bir anlamı bulunmuyor ve ABD’li müzakereciler de bu gerçeğin farkında. Bu nedenle söz konusu çevreler, İsrail’in bu bağlamda sergilediği paniğin büyük ölçüde yapay olduğu görüşünde.

Nitekim daha önce Netanyahu hükümetinde bakan olarak görev yapan ve halen savunma sanayii şirketi Rafael’in Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yürüten Yuval Steinitz’in de dile getirdiği üzere, İsrail’in esasen bir nükleer anlaşmaya varılmasını istemediği belirtiliyor. Bu bakış açısına göre, koşulları ne olursa olsun her türlü anlaşma kötü kabul ediliyor ve yaptırımların kaldırılması ile mali kaynak akışının yeniden başlaması nedeniyle Tahran’daki rejimin gücünü artıracağı savunuluyor. İsrail tarafı, söz konusu kaynakların Hizbullah’tan Iraklı gruplara, Hamas ve İslami Cihad Hareketi’nden Yemen’deki Husilere kadar İran’ın bölgedeki müttefiklerine aktarılacağını öne sürüyor.

cdf
İran’ın başkenti Tahran’da ABD ve İsrail’i kınayan bir duvar resmi (AFP)

Netanyahu’ya yakın isimlerden Steinitz’e göre masadaki alternatifler ya askerî bir saldırı düzenlenmesi ya da mevcut durumun dondurulması. Steinitz, askerî seçeneği en ideal çözüm olarak görürken, böyle bir adımın İran’daki yönetimi zayıflatacağını ve çöküşe giden süreci hızlandıracağını savundu. Mevcut durumun dondurulması ise ikinci en önemli seçenek olarak değerlendiriliyor; zira bu yol, bir anlaşmaya varılmasını engelliyor, yaptırımların yürürlükte kalmasını sağlıyor ve rejimi ekonomik ve toplumsal açıdan zayıflatmayı hedefliyor.

Steinitz, bu bağlamda Netanyahu’nun elinde haziran ayındaki savaşla ilgili önemli bir koz bulunduğunu da vurguladı. O dönemde ağır darbeler indirildiğini, buna karşın tek bir Amerikan askerinin dahi zarar görmediğini hatırlattı.

Steinitz’e göre Netanyahu, her hâlükârda Trump’tan, İsrail’in geleneksel tutumuna destek vermesini sağlamaya çalışıyor. Bu tutum, İsrail’in İran’la yapılabilecek herhangi bir anlaşmanın tarafı olmadığı ve böyle bir anlaşmanın kendisini bağlamadığı anlayışına dayanıyor. Steinitz, bu yaklaşımın ardında, İran üzerinde savaş tehdidi kılıcını sürekli olarak sallandırma gerekliliğine dair güçlü bir inancın yattığını belirtiyor.

Bu durum, Netanyahu’nun söz konusu tutumu Trump’ın otoritesine zarar vermeden nasıl dile getireceği ve Witkoff ile Kushner’a karşı Beyaz Saray içinde bir lobi oluşturup oluşturamayacağı sorularını gündeme getiriyor. Aynı zamanda Netanyahu’nun, İran liderliğini provoke edecek ve müzakerelerden çekilmeye zorlayacak adımlar atmayı mı hedeflediği, yoksa İranlı yetkililerin yeterli siyasi olgunluk göstererek Netanyahu’nun hamlelerini boşa çıkarıp Trump’la bir anlaşmaya doğru ilerleyip ilerlemeyeceği de tartışma konusu oluyor.

Netanyahu’nun bu aşamada asıl odağının, fiilen başlamış olan seçim süreciyle birlikte derinleşen iç siyasi krizi ve kamuoyu yoklamalarında gerileyen konumu olduğu dikkate alındığında, şu anki temel hedefinin iç kamuoyundaki yerini güçlendirecek bir Amerikan tutumunun ortaya çıkması olduğu değerlendiriliyor. Netanyahu’nun, İran’a karşı duran lider, hatta Trump’ın ifadesiyle bir ‘savaşçı’ ya da ‘kahraman’ olarak sunulmasının, mevcut koşullarda kendisi açısından özel bir önem taşıdığı ifade ediliyor.


Machado: Dün serbest bırakılan Venezuelalı muhalif Guanipa, ağır silahlı adamlar tarafından kaçırıldı

Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
TT

Machado: Dün serbest bırakılan Venezuelalı muhalif Guanipa, ağır silahlı adamlar tarafından kaçırıldı

Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)
Muhalefet lideri Juan Pablo Guanipa, cezaevinden tahliye edildikten kısa bir süre sonra (AFP)

Venezuela muhalefet lideri ve Nobel Barış Ödülü sahibi Maria Corina Machado, muhalefet üyesi Juan Pablo Guanipa'nın dün hapisten çıktıktan kısa bir süre sonra Karakas'ta "ağır silahlı adamlar" tarafından kaçırıldığını duyurdu.

Machado, X platformunda yaptığı paylaşımda, "Dakikalar önce Juan Pablo Guanipa, Karakas'ın Los Choros mahallesinde kaçırıldı. Sivil kıyafetli, ağır silahlı dört araç geldi ve onu zorla götürdü. Derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz" ifadelerini kullandı.