Hindistan, uluslararası zirve yolunda… Peki ulaşabilecek mi?

Hindistan ekonomisinin gelişmesi ve ülkenin teknolojik ve askerî ilerlemesi, Doğu Asya’daki ve Hint-Pasifik bölgesindeki jeopolitik dengeleri etkilerken, ABD ile Çin daima sahnede

Yükselen Hint askerî gücü, Yeni Delhi'yi uluslararası sahnede öne çıkaran unsurların başında geliyor
Yükselen Hint askerî gücü, Yeni Delhi'yi uluslararası sahnede öne çıkaran unsurların başında geliyor
TT

Hindistan, uluslararası zirve yolunda… Peki ulaşabilecek mi?

Yükselen Hint askerî gücü, Yeni Delhi'yi uluslararası sahnede öne çıkaran unsurların başında geliyor
Yükselen Hint askerî gücü, Yeni Delhi'yi uluslararası sahnede öne çıkaran unsurların başında geliyor

Günümüz dünyasında düşünmeye sevk eden sorgulamalar ve kendiliğinden yeni bir dünya düzeni oluşturmaya çalışan jeopolitik hareketler bağlamında insan, uluslararası düzeyde söz sahibi olmaya, bir diğer deyişle kendini küresel kutuplaşma merdiveninde bulmaya aday bazı ülkelere ilişkin bir soru işaretiyle karşılaşıyor. 

Hindistan, bu ülkelerden biri. Bir zamanlar Britanya İmparatorluğu'nun tacındaki mücevher ve gücünün omurgası olan ülke…

Londra uzun bir süre Hint Yarımadası'ndan gelen tedarik hatlarına dayanmıştı. 

'Hint Yarımadası' tabirinin Hindistan'la sınırlı olmayıp etrafındaki Pakistan'a ve Bangladeş'e kadar uzanan ve tarihî açıdan yeryüzünün en kadim ülkelerinden biri olan daha geniş bir coğrafi alanı ifade ettiği malum. 

Karşımıza çıkan ilk soru şu:

Her şeyden önce Hindistan, bir süper güç ve yeni dünyanın ya da 1980'lerin sonu ile 1990'ların başında Sovyetler Birliği'nin çöküşünden bu yana evrensel yetenekleri tekelinde tutan Amerikan sisteminden sonraki bir dünyanın oluşumuna ortak bir kutup olmak için istenen şartları taşıyor mu? 

Başkan Jimmy Carter döneminde ulusal güvenlik danışmanı olan çağdaş Amerikan bilgesi Zbigniew Brzezinski'ye göre herhangi bir süper gücü tanımlayan 4 faktör var:

Ekonomik güç

Toplumsal bütünlük gücü

Belirli bir ulusal hedef etrafında buluşma gücü

Silahlı güç ve yetenekleri

Kuşkusuz bu 4 faktör önemli. Ancak yeni değişkenler, bu dört sabit güce ortak olmaya başladı.

Bunlar arasında üç belirleyici var ki bunlar, neredeyse dünyayı şekillendiriyor:

Yapay zeka

Kuantum hesaplama

Teknolojik çipler

Hindistan'a bir bütün olarak bakıldığında bu ülkenin bir kutup bileşenlerine sahip olmakla birlikte toplumsal açıdan önemli bazı unsurlardan yoksun olduğunu görürüz.

Özellikle de ötekini kabul etmeyen radikal arka planlara sahip dinî hareketlerin büyüdüğünü göz önüne alınca. 

Şimdi bu sahneye özellikle Çin'in 1,412 milyarlık nüfusuna karşılık Hindistan nüfusunun 1,408 milyara yaklaşması ve Hindistan'ın nüfus bakımından Çin'i geçeceğine dair beklentiler ışığında ve Doğu Asya'da Rusya ve Çin için rahatsız edici olabilecek yeni Hint-Amerikan ittifakları bağlamında yakından bakmaya çalışacağız. 

Hindistan bölgesel bir güç mü yoksa küresel mi?

Şurası kesin ki Hintliler, özellikle son yirmi yılda kendilerine, Britanya'dan bağımsızlaşmalarından 2000'lere kadarki dönemde olduğundan farklı bir gözle bakmaya başladılar. 

Hintlilere göre Hindistan, nüfus bakımından dünyanın en büyük ikinci ülkesi. Yukarıda da belirttiğimiz üzere birkaç yıl zarfında bu bakımdan en büyük ülke konumuna gelecek.

Coğrafi alan ve demokratik sistem bakımından ise en büyük yedinci ülke. 

Bu açıdan bakıldığında Hindistan'ı, küresel meselelerde Hindistan'ın bölgesel kapsamını aşacak ya da kendi sorunları ve açılarıyla sınırlı kalacak şekilde daha büyük bir rol almak için çabalarken görmek şaşırtıcı değil. 

Bugün dünya, Hindistan hükümetlerini izliyor. Bilhassa Narendra Modi hükümeti; Birleşmiş Milletler, G20, BRICS ve Asya Birliği gibi uluslararası kurumlara ve girişimlere katılmak suretiyle dünya meselelerinde daha büyük bir rol oynamaya çalışıyor. 

Bu doğrultuda Hindistan; iklim değişikliği, terörizm, ticaret, sağlık ve enerji gibi küresel meselelerde iş birliği çalışmalarına öncülük ediyor. 

Hindistan, kendi kalkınma modelini gelişmekte olan ülkeler için bir ilham kaynağı olarak kullanıyor ve yardım, yatırım ve uzmanlık sunuyor.  

Ayrıca Bollywood endüstrisi, filmleri, edebiyatı, sanatı, dansları, mutfağı ve başka şeyler üzerinden dünyadaki yumuşak etkisini artırmak için de kültürel ve yaratıcı gücünden nasıl faydalanacağını gayet iyi biliyor. 

2009'da Hindistan'ı ziyaret eden eski ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'ın "Hindistan sadece bölgesel bir güç değil, aynı zamanda küresel bir güç de" demesi bu yüzden mi?

Amerikan araştırma ve geliştirme kurumu RAND Corporation'da üst düzey savunma analisti olan ABD'li strateji uzmanı Derek Grossman da aynı görüşte.

Grossman'a göre Hindistan, gerçekten geleceğin süper gücü. Tüm işaretler, Hindistan'ın Güneydoğu Asya'da stratejik bir oyuncu haline gelebileceğini gösteriyor.

Nitekim bölgesel diplomatik faaliyet kapsamında Hindistan, yakın zamanda Vietnam'la bir silah anlaşması imzaladı, Güney Çin Denizi'ndeki egemenlik alanları konusunda Çin'le anlaşmazlık yaşayan Filipinler'in yanında durdu, Endonezya ile askerî iş birliğini geliştirdi ve bu sahne güç dengesi politikaları için bir model haline geldi. 

Yeni Delhi ile Washington arasında kaçınılmaz bir ittifak var (AP)
Yeni Delhi ile Washington arasında kaçınılmaz bir ittifak var (AP)

Grossman'ın dikkat çektiği bir diğer şey de şu ki: Hindistan'ın hamleleri, Hint-Pasifik bölgesinde Washington'ın yararına olan ve gözden kaçmayacak açık bir hedefle önümüzdeki birkaç yıl içinde Çin'i bölgesel olarak kontrol altına almaya çalışan jeopolitik hamlelerin bütünleşmesi ihtimalini güçlendiriyor. 

Görünüşe bakılırsa Hindistan, 'yerelden dalıp, küresele çıkma' stratejisini uygulama yolunda ilerliyor. 

İlk başta 'Doğu Yasası' olarak bilinen şeyi ortaya atan Başbakan Narendra Modi hükümetinde Hindistan; Hint-Pasifik bölgesinin deniz sahasında yer alan ülkeler başta olmak üzere Güneydoğu Asya'nın çeşitli bölgelerinde ortaklıklarını istikrarlı bir şekilde güçlendiriyor.

Bu hamleler, Çin'in bölgede artan aşırılığına karşılık hukuka ve davranış standartlarına dayalı uluslararası düzeni korumak isteyen 'Güneydoğu Asyalı' ortaklarla iş birliği kurmayı hedefliyor. 

Hindistan, Asya bölgesinde yeni bir köşe taşı olmanın eşiğinde. Ama bu taş, Amerikan bayrağı rengine boyanmış, ABD'nin müttefikleri tarafından desteklenen ve aynı zamanda bu müttefikleri destekleyen bir taş. 

Sadece bir örnek vermek gerekirse; geçtiğimiz haziran ayında Vietnam Savunma Bakanı Phan Van Giang, Hindistanlı mevkidaşı Rajnath Singh'i Yeni Delhi'de ziyaret etti ve Hindistan'ın, Vietnam Donanması'na deniz güvenliği için bir füze kruvazörü vermeyi kabul ettiğini duyurdu. İki taraf ayrıca, siber güvenlik ve elektronik savaş alanında iş birliğinin yanı sıra, Vietnam ordusu personelinin denizaltılarıyla savaş uçaklarının işletimi için daha kapsamlı eğitilmeleri meselesinin görüşüldüğünü de açıkladı. 

Bu hareketlilik Vietnam sınırlarında kalmayarak Filipinler'e de uzandı.

Yeni Delhi, ABD ile bir savunma anlaşması olan Filipinler'le askerî ve güvenlik iş birliğini güçlendirmeye başladı. 

Yine haziran ayında Filipinler Dışişleri Bakanı Enrique Manalo, Yeni Delhi'yi ziyaret ederek, Hindistanlı mevkidaşı S. Jaishankar'la bir araya geldi.

Hindistan, 2016 yılında Lahey'deki Daimî Hakemlik Mahkemesi'nin, Güney Çin Denizi'ndeki egemenlik alanları konusunda Çin'le yaşadığı anlaşmazlıkta Filipinler lehine verdiği hakemlik kararının meşruiyetini ilk kez tanıdı.  

Hindistan'ın bölgesel yayılmasının uzaktan ve yakından açıkça görülmesinden sonra sormamız gereken soru şu:

Herkesin gördüğü üzere açıkça Çin'i kuşatmayı veya en azından tehdit etmeyi hedefleyen ABD'nin, özellikle AUCUS ve Quad ittifaklarının önemli bir unsuru haline geldikten sonra Hindistan'la bir ittifak planı var mı? 

Hindistan Silikon Vadisi, yüksek teknoloji endüstrisinde yerini almaya başladı
Hindistan Silikon Vadisi, yüksek teknoloji endüstrisinde yerini almaya başladı

Hindistan'ın kutup yörüngelerine doğru ilerlemesi ve Washington

2000'lerin başından bu yana, özellikle ABD'nin 2001'de Afganistan'ı, 2003'te de Irak'ı işgalinden sonra açıkça görüldü ki özellikle Rusya'nın ve Çin'in, ABD'nin Asya sahasında istediği gibi dolaşıp hareket etmesine izin vermeyeceklerine dair ileri görüşler ışığında ABD, kutup yörüngelerine güçlü bir şekilde yaklaşan Hindistan'a yatırım yaptı. 

Şubat 2004'te ABD-Hindistan iş birliğinin resmi, iki ülke arasında en büyük askerî hava tatbikatıyla ufukta belirmeye başladı.

10 gün süren bu tatbikatta Hindistan, Amerikan F-15 savaş uçaklarına karşı Su-30 da dahil olmak üzere elindeki tüm büyük savaş uçaklarını kullandı. 

O dönemde gözlemciler bu tatbikatın hedefinin, iki tarafın hava kuvvetleri arasındaki koordinasyonu geliştirmek olduğunu ve bu tatbikatın iki ülkedeki askerî ittifakı güçlendirdiğini düşünüyorlardı. 

Aradan geçen 20 yıl boyunca Washington ile Yeni Delhi arasında çok sular aktı.

Gelişmelerin bazısı doğrudan duyurulurken, bazısı da perde arkasında yaşandı.

Gözlemciler, özellikle Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinden ve Çin'in de Tayvan'a benzer bir işgalde bulunacağından duyulan endişelerden sonra, Hindistan'ın ABD tarafından ele geçirilmesi gereken pahalı ve yüksek bir hedef haline geldiği sonucuna vardı. 

Görünüşe göre Hindistan ile ABD arasındaki ittifak, sadece askerî ve güvenlik düzeyinde değil.

Bu ittifakın son derece önemli bir ekonomik ve teknolojik boyutu da var.

Özellikle Hindistan'ın ve büyük şehirlerinin her yıl yaklaşık 20 bin yazılım uzmanıyla Kaliforniya'daki Silikon Vadisi'nin ana tedarikçisi haline geldiği göz önünde bulundurulursa. 

Beyaz Saray'daki koltuğuna kurulduğundan beri Başkan Biden yönetimi, Hindistan'la özellikle yapay zekâ alanında güçlü bir ortaklık geliştirmeye çalıştı.

Amaç ise elektronik çipler ve her türlü yarı iletken dünyasında Pekin'in önünü kesmek. 

Beyaz Saray, Çin'e karşı teknolojik savaşında kendi cephesini takviye etmeye çalışıyor.

Bunun için de Hindistanlı şirketlerle iş birliği kapılarını genişçe aralıyor ve onlara Amerikan sermayesinin Çin'den Hindistan'a göç etmesine imkân sağlayan ayrıcalıklar tanıyor.

Sahnenin tarihî arka planında ise Kovid-19 salgını sırasında Çin'in ABD içlerine olan tedarik zinciri durduğunda yaşananlar yer alıyor. 

İki ülke arasındaki iş birliğinin yönlerine hızlıca bir göz attığımızda özellikle kuantum fiziği ve ileri teknolojili ve yüksek performanslı uzay alanında ortak ilişkileri pekiştirmeye dönük derin bir gelecek vizyonu olduğunu görebiliriz.

İş o noktaya geldi ki Amerika'nın en büyük şirketlerinden biri olan General Electric, Hindistan'la jet motoru üretmek için ABD hükümetinden izin istedi.

Ayrıca yarı iletkenler, yapay zekâ ve pek çok gelişmiş icat konusunda da iş birliği söz konusu. 

Hindistan Başbakanı Modi'nin geçen haziran ayında yaptığı Washington ziyaretini takip edenler, ABD'nin Hindistan'a yaptığı yatırımın boyutunu anlayabilir.

Üstelik Hindistan, Rusya'ya yönelik Batılı yaptırımlara ortak olmayı reddetmiş ve Rus petrolünü düşük fiyatla satın almıştı.

Ama Joe Biden yönetimi bunu büyük ölçüde görmezden geldi. 

Görünürde Hindistan, ABD için stratejik bir hedef. Bu yüzden ABD, Hindistan'la olan ittifakına yoğunlaşıyor.  

ABD'nin iki hedefi var:

İlki ve şüphesiz en önemlisi, Çin'in ve Çinlilerin sürekli ve istikrarlı yükselişi karşısında Çin'in büyümesini durdurmak ve Yeni Delhi'yi maşa olarak kullanmak.

İkinci hedef ise Washington'ın Afganistan'da ve Pakistan'da bir tür radikal İslami uyanış olarak gördüğü şeye ve Hindistan'da yaklaşık 200 milyon veya daha fazla Müslümanın bulunmasına rağmen, Budist bloğunun en büyük ve en önemli kısmı temsil ettiği Yeni Delhi yakınlarında benzer herhangi bir ideolojik büyümeye karşı koymak. 

Modi, Beyaz Saray'ın bahçesinde kırmızı bir halı üzerinde yürürken binlerce Hint kökenli Amerikalı onun adını haykırıyor ve bir şeref kıtası onu selamlıyordu. 

O gün Biden, "ABD ile Hindistan arasındaki ilişkinin 21'inci yüzyılın en önemli ilişkilerinden biri olacağına hep inanıyordum" dedi.

Modi ise bu ziyaretin, ABD ile ortaklığa 'yeni bir yön' çizdiğini ifade etti. 

Daha sonra Kongre'nin her iki meclisi önünde yaptığı konuşmada Modi, ABD'nin Çin'e ilişkin endişelerine işaret etti ve Hint-Pasifik bölgesinin, ABD'nin de her zaman söylediği gibi 'özgür ve açık' olması gerektiğini teyit etti. 

Ancak Hindistan'a ve onun kutup olmasına dair bitmek bilmeyen sorular bizi alıp, Hindistan'ın ekonomik koşullarına ve askerî yeteneklerine ilişkin başka bir zemine çekiyor.

Bu koşullar ve yetenekler, onun yolunu açıyor ve uluslararası kutupluluk merdivenlerini tırmanmaya hak kazandırıyor mu? 

Hindistan'ın aya ilk yolculuğu dikkate değer bir başarı kaydetti (Reuters)
Hindistan'ın aya ilk yolculuğu dikkate değer bir başarı kaydetti (Reuters)

Hızlı bir ekonomi ve ileri bir askerî mertebe

Bir zamanlar Fransız İmparatoru Napolyon Bonapart, orduların mideleri üzerinde yürüdüğünden bahsetmişti.

Son zamanlarda sadece ordular değil, halklar da ilerlemek için daha fazla ekonomik istikrar faktörüne ihtiyaç duyuyor. 

Birçok küresel finans kurum ve kuruluşunun yayımladığı raporları takip edenler, Hindistan ekonomisinin ne kadar büyük bir hızla yükseldiğini ve tüm beklentilerin ötesinde büyüdüğünü anlayabilirler. 

Geçen şubat ayında Londra'daki araştırma merkezi World Population Review, Hindistan ekonomisinin hacmine dair bir rapor yayımladı.

Peki rakamlar, Hindistan'ın uluslararası kutuplara uzaklığı veya yakınlığı hakkında ne söylüyor? 

Özetle söyleyecek olursak rapor, Hindistan'ın ekonomik hacminin 2,94 trilyon dolara ulaştığını ve böylece ekonomik güç bakımından dünya çapında beşinci sıraya yerleştiğini belirtti. 

Yeni Delhi; Paris'i ve Londra'yı geride bıraktı. Bu da demek oluyor ki dünyanın merkezi Doğu Asya'ya doğru kayıyor.

Dünya artık Halford Mackinder'ın onlarca yıl önce söylediği gibi Batı merkezli değil. 

Dünyada en hızlı büyüyen ekonomik sektörlerden biri, Hindistan hizmet sektörüdür.

Bu sektör şu an ülke ekonomisinin yaklaşık yüzde 60'ını oluşturuyor ve işgücünün yüzde 28'ini içine alıyor. 

Hindistan ekonomisinin geleceği nedir?

Güvenilir kaynaklar tarafından yayınlanan raporların çoğunluğuna göre Hindistan ekonomisi, yıllık yüzde 5 oranında büyümeye aday ki bu onu, en hızlı büyüyen küresel ekonomilerden biri haline getirecek. 

En şaşırtıcı ve belki sonra da ürkütücü olan şey ise 2050 yılına kadar Hindistan'ın ABD'yi geride bırakarak dünyanın en büyük ikinci ekonomisi haline gelecek ve Hindistan'ın toplam küresel gelirdeki payının yüzde 15'e yükselecek olmasıdır. 

Bu ekonomik yükseliş, paralel bir askerî üstünlüğü de temin eder mi?

Bu sözde ve eylemde mümkün olabilir. Okurumuz, dünya çapındaki orduların konumlarını sınıflandıran Global Firepower'ın internet sitesinde dünya ordularına dair sıralamayı incelerse Hint ordusunun ABD, Rusya ve Çin'den sonra dördüncü sırada yer aldığını görecektir.  

Bu noktada insani unsur, önemli bir faktör olarak karşımıza çıkıyor. Nitekim Hint ordusunun asker sayısı 4,2 milyon olup, bunun 2,8 milyonu yedek güç. 

Nükleer güç düzeyinde de Hint ordusu, 90 ila 110 savaş başlığından oluşan nükleer bir cephaneliğe sahip ki bu, askerî anlamda onunla yüzleşmek isteyenlerin gözünü korkutmaya yeter.

Hindistan ordusunun savunma bütçesi ve yıllık harcamaları, 2020 yılında 61 milyar ABD dolarına ulaştı ki bu, GSYİH'nin yüzde 2,1'ini oluşturuyor. 

Ancak ekonomik ve askerî düzeydeki bu ilerlemeye rağmen, Hindistan ile kutup olma seviyesi arasında büyük bir mesafenin olduğunu ileri sürenler de mevcut.

Bollywood, Hindistan'ın yumuşak gücünün bir timsali
Bollywood, Hindistan'ın yumuşak gücünün bir timsali

Hindistan'ın kutupluluğu ve geleceğe dair şüpheli sesler

Nisan 2012 ortalarında, yani on yıldan fazla bir süre önce Hindistan Hava Kuvvetleri Komutan Yardımcısı Arjun Subramaniam, "Hindistan Bir Süper Güç Değildir, Asla da Olmayacak" başlıklı bir makaleyle hem Hintlileri hem de komşu ülkeleri şaşırttı. 

Görünüşe bakılırsa bu askerî lider, ülkesinin durumuna dair böyle bir yorum yaparken 2009 yılında Hillary Clinton'ın, Hindistan'ın bir süper güç olmaya aday olduğunu söylediği açıklamayı hareket noktası olarak aldı. 

Subramaniam, uluslararası ilişkiler alanındaki pek çok düşünüre göre herhangi bir süper gücün, dünyadaki konumu ne olursa olsun, kendi çıkar bölgelerinin tamamında nüfuz sahibi olma ve güç kullanma yeteneğine sahip olması gerektiğini düşünüyor. 

Subramaniam'a göre günümüzün çıkarları, uzayın derinliklerine kadar uzanıyor. Daha da önemlisi, neo-realistlere göre bugün gerçek bir süper gücün konumu, çıkarlarını ve yaşam tarzını korumak için diğer ülkelerin yönetim sistemlerini değiştirme ve hatta 'dünyayı daha güvenli bir yer haline getirmek' uğruna doğrudan çıkarlarının ötesinde gündemler benimseme arzusunda da kendini gösteriyor. 

Peki Hindistan, süper güçlerin ve büyük kutupların yaptığı bu gibi şeyleri gerçekten yapabilir mi?

Hindistan Hava Kuvvetleri mensubuna göre Hindistanlı siyaset yapıcılar ve stratejik uzmanlar şöyle dursun, aklı başında hiçbir Hintli, şu an böyle yüksek bir hedef düşleyemez. 

Ona göre Hindistan, Londra Ekonomi Okulu (London School of Economics) komitesinin 2009 yılında, Hindistan'ın önümüzdeki on yıllardaki geleceğine dair yayınlanan raporunda bahsettiği tüm boşlukları ve zayıf noktaları gidermeyi başarsa bile ABD ve eski Sovyetler Birliği, hatta şu an yükselen güç Çin gibi bir süper güç olmayacak. 

Hindistan Hava Kuvvetleri Komutan Yardımcısı'nın on yıl önce vardığı sonuçlar sarsıcı.

Zira ona göre Hintliler, ülkelerinin, kendi çıkarlarını korumak için caydırıcılık yeteneklerini geliştirmeye halen ihtiyacı olduğu gerçeğini atlamamalı. 

Aynı yolu izleyen, yani bugün Modi liderliğinde Hindistan'ın bir süper güç haline gelebileceğini kabul etmeyen başkaları da var mı? 

Meşhur Amerikan Yale Üniversitesi'nde öğretim görevlisi ve Hindistan'daki Politika Araştırmaları Merkezi'nde kıdemli araştırmacı olan Sushant Singh de geçtiğimiz eylül ayında Foreign Affairs dergisinde yayımlanan uzun makalesinde bu konuya dair bir değerlendirmede bulundu. 

Peki Singh, düşüncesini neye dayandırıyor?

Müstakil ve etraflıca bir okuma gerektiren, önemli ve tehlikeli bir şeye değinen Singh, Modi hükümetinin Hindistan'da desteklediği ve ona göre ülkeyi parçalayan fanatizme ve mezhepçiliğe ışık tutuyor.  

Sorunun kökü ne?

Singh'in makalesine göre bugünlerde Hindistan'da yaşanan hayret verici etnik ve ırksal gerilimlerin Modi döneminde azalacağını düşünmek için kayda değer bir sebep yok, ama gerilimlerin artacağını düşünmeye sevk eden pek çok sebep var.

Zira başbakanın merkezî ideolojik projesi, Hindu olmayanları en iyi ihtimalle ikinci sınıf vatandaş olarak sınıflandıran bir Hindu ulus devleti oluşturmak.

Öyleyse mevcut sahne, ülkedeki Hindu çoğunluğa mensup olmayan yüz milyonlarca Hintliyi ötekileştirmeye çalışan bir tür dışlayıcı gündemler olarak görülebilir mi?

Ki bu, şiddet ve kargaşa doğurma konusunda bolca sabıkası olan bir gündem.  

Singh'in okuması bizi, Hindistan'ın bu haliyle, Brzezinski'nin bahsettiği unsurlar arasında epey önemli bir unsuru, yani tek vatanın vatandaşları arasındaki toplumsal bütünlük gücünden yoksun olduğunu düşünmeye sevk ediyor.

Kuvvetle muhtemel bu güç, dünyayı etkileme gücüne sahip bir kutup devletinin oluşması için en önemli şart.

Hint evinin içeriden bölünmesi halinde kaçınılmaz sonuç olarak bu gücün göreceli ağırlığı şu veya bu şekilde azalacak. 

Özetle, şurası muhakkak ki iç krizlerin yakın veya öngörülebilir bir zaman diliminde sona ermesi şartıyla, Hindistan'ın kutup olacağı düşüncesini orta vadede destekleyen şeyler mevcut. 

Her halükârda Doğu Asya'daki jeopolitik dengeler meselesi, önümüzdeki yıllar içinde hızlı bir şekilde gelişip değişmeye devam edecek ve Ukrayna ile Tayvan meselesinde olduğu gibi, mevcut kutuplar arasında büyük tartışmalı dosyalar açık olduğu sürece de sahne istikrar kazanmayacak.

Zira bu krizlerin bir barış veya savaşla sona ereceğine dair net bir tablo olmadan geleceğe ilişkin jeopolitik tasavvurlar geliştirmek zor.

Hindistan da bunların hepsinde çeşitli koşullarda ve düzeylerde sahnenin merkezinde yer alıyor. 

Independent Arabia - Independent Türkçe



Rusya'da 15 yaşındaki saldırgan dehşet saçtı: Nazi sembolü çizdi

Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
TT

Rusya'da 15 yaşındaki saldırgan dehşet saçtı: Nazi sembolü çizdi

Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)
Moskova'da bir polis aracı (Temsili/Reuters)

Rusya'nın Başkurdistan Cumhuriyeti'nde cumartesi günü bir üniversite yurdunda bir gencin bıçaklı saldırı dizisi sonucu en az 6 kişi yaralandı. Yaralananlar arasında öğrenciler de var.

Haberlere göre bıçak taşıdığı belirtilen 15 yaşındaki çocuk, cumartesi günü Ufa'daki Devlet Tıp Üniversitesi'nin yurduna girip öğrencilere saldırmaya başladı. Gencin milliyetçi sloganlar attığı ve Nazi sembolü çizdiği bildirildi.

Rusya İçişleri Bakanlığı Sözcüsü Tümgeneral Irina Volk, RTVI haber sitesine yaptığı açıklamada, "Saldırgan gözaltına alınmaya direndi ve bu sırada iki polis memuru bıçaklandı. Ayrıca şüpheli kendine de zarar verdi" dedi. Şüpheli, ağır yaralı halde yerel bir çocuk hastanesine kaldırıldı.

Moskova'nın yaklaşık 1200 km doğusundaki Ufa'daki yetkililer, olayla ilgili üst düzey soruşturma başlattı. Saldırıda yaralanan en az 4 kişi hastaneye kaldırıldı ve birinin durumunun kritik olduğu düşünülüyor. Yaralananlar arasında Hintli öğrenciler de bulunuyor.

Moskova'daki Hindistan Büyükelçiliği, "Ufa'da talihsiz bir saldırı yaşandı. Aralarında 4 Hintli öğrencinin de bulunduğu birçok kişi yaralandı" açıklamasını yaptı.

Büyükelçilik, yetkililerle temas halinde olduğunu ve "Kazan'daki konsolosluktan yetkililerin yaralı öğrencilere yardım etmek üzere Ufa'ya hareket ettiğini" belirtti.

Görgü tanıkları, kaotik anları "her yer kan içindeydi" diyerek anlattı. Ren TV, yaralıların ambulanslarla hastaneye taşındığını gösteren görüntüleri yayımladı.

Yerel Baza kanalına göre, şüpheli yasaklı bir neo-Nazi örgütüne mensuptu. Economic Times'a göre Rusya'daki üniversitelerde 30 binden fazla Hintli öğrencinin eğitim gördüğü tahmin ediliyor.

Independent Türkçe


New START anlaşmasının sona ermesinin ardından büyük nükleer güçler arasındaki gerilim tırmanıyor

Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
TT

New START anlaşmasının sona ermesinin ardından büyük nükleer güçler arasındaki gerilim tırmanıyor

Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)
Pekin'de İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini anmak için düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare, 3 Eylül 2025 (Reuters)

Rusya ve ABD arasında her iki ülkedeki nükleer silahları sınırlandırmak için imzalanan New START anlaşmasının bu hafta sona ermesinden bu yana, dünyanın önde gelen nükleer güçleri arasındaki gerilim tırmanıyor. Washington, gelecekteki herhangi bir anlaşmaya Pekin'i de dahil etmek isterken, Moskova ise Paris ve Londra'nın nükleer silahlanma konusunda yapılacak çok taraflı müzakerelere katılmasını talep ediyor. İki nükleer güç New START anlaşmasının kısıtlamalarından kurtulduğundan, uzmanlar her iki tarafın da taviz vermeden kazanç elde etmeye çalışacağı yeni bir silahlanma yarışından endişe duyuyor.

Çin'in belirsiz tutumu

Çin, nükleer silahların yayılmasını sınırlamak için yeni bir antlaşma müzakerelerine katılma fikrini reddetti. Batılı bir diplomat, Pekin'in iki büyük nükleer güce yetişmenin ne kadar zor olacağı konusunda ‘kasıtlı olarak belirsiz’ kalmayı tercih ettiğini söyledi. Çin'in toplamda yaklaşık 600 nükleer savaş başlığı var. Bu sayı, ABD ve Rusya'nın şu anda sahip olduğu toplam bin 700 savaş başlığından çok daha az ve iki büyük nükleer gücün cephaneliklerindeki toplam nükleer savaş başlığı sayısından da çok daha az. Ancak çoğu gözlemci, Çin'in nükleer savaş başlığı üretimini artırdığı konusunda hemfikir. ABD'nin tahminlerine göre bu sayı 2030 yılına kadar bine, 2035 yılına kadar ise bin 500'e ulaşabilir.

Eski ABD Stratejik Komutanlığı (STRATCOM) Komutanı emekli Amiral Charles A. Richard, ABD Senatosu Silahlı Kuvvetler Komitesi'nde verdiği ifadesinde, Çin'in yeteneklerinin ‘istihbarat topluluğunun raporlarından’ daha yüksek tahmin edilmesini istedi. Emekli Amiral, bu rakamın gerçeklere daha yakın olması için ‘iki veya üç katına çıkarılması gerektiğini’ de sözlerine ekledi.

Öte yandan Singapur Ulusal Üniversitesi'nden Siyaset Bilimci Ja Ian Chong, Çin'in bu konudaki şeffaflık eksikliğinin birçok soruna yol açtığını savundu.

Fransız Haber Ajansı AFP’ye konuşan Ja Ian Chong, “Bu şeffaflık eksikliği ve gizlilik, yanlış hesaplama riskini artırıyor” dedi.

Siyaset Bilimci, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bazı analistler, Pekin'in gerçek kapasitesini gizlemeye çalıştığına inanıyor. Bu, nükleer silahlarını koruyabilir ve potansiyel düşmanlarının karşı önlemler geliştirmesini engellemede belirli bir avantaj sağlayabilir.”

Çin'in nükleer kapasitesini ulusal güvenlik için gerekli minimum düzeyde tuttuğunu ısrarla savunduğunu belirten Chong, “Ancak bu iddiayı bağımsız olarak doğrulamanın bir yolu yok” ifadelerini kullandı.

Sıcak hat... Ancak Çin'in durumu farklı

Rusya ile ABD arasında 1962 yılında neredeyse bir savaşın patlak vermesine yol açan Küba Füze Krizi'nden bir yıl sonra, iki ülkenin liderleri, olası benzer bir acil durumda hızlı bir şekilde iletişim kurabilmeleri için bir sıcak hat (kırmızı telefon) kurdular, ancak Çin'in durumu farklı.

ABD Senatosu komitesine “Rusya ve ABD'nin Soğuk Savaş sırasında öğrendiği şey, bu kadar büyük yıkıcı güce sahip sistemleri sorumlu bir şekilde yönetmekti” diyen emekli Amiral Richard, “Çin'in ise aynı dersleri alıp almadığını bilmiyoruz” diye ekledi.

Diğer taraftan Londra merkezli Chatham House'da araştırmacı olan Georgia Cole, “Çin'in nükleer silahları sınırlamayı amaçlayan görüşmelere katılmakta isteksiz olmasının nedenlerinden biri, diğer iki büyük gücün çok gerisinde kalmasıdır” yorumunda bulundu.

Trump'ın Pekin'in müzakere masasında olmasını istediğini söyleyen Georgia Cole, ancak ‘Çin, Washington ve Moskova ile eşit düzeye gelmedikçe resmi nükleer silah azaltma görüşmelerine katılmayacağını ısrarla vurguladığı için bunun şu anda olası olmadığını’ belirtti.

Rusya'nın manevrası

Rusya ise, ABD'nin Çin'in katılımında ısrarcı tutumuna karşılık olarak, BM Güvenlik Konseyi (BMGK) üyesi olan Avrupa’daki iki nükleer güç olan İngiltere ve Fransa'dan da aynı şeyi talep etti. Rusya'nın Cenevre'deki BM Ofisi Daimi Temsilcisi Gennady Gatilov geçtiğimiz cuma günü yaptığı açıklamada, ülkesinin katılım isteğinin ‘ABD'nin NATO'daki askeri müttefikleri’ olan İngiltere ve Fransa'nın katılımına bağlı olduğunu söyledi.

Bu arada Fransa Uluslararası İlişkiler Enstitüsü'nün güvenlik uzmanı Elouaz Fayeh'e göre iki Avrupa ülkesinin toplam nükleer savaş başlığı sayısı 500'den az, ancak Rusya, hepsini Batılı güçler olarak görerek, bunların ABD ile aynı ‘kefeye’ konulmasını istiyor.

Fayeh, bunun iki ülkeyi ‘iki süper gücün pazarlık kozu’ haline getireceğini ve Fransa'nın bunu sık sık reddettiğini belirtti. Nükleer tehditler

Washington'da, New START anlaşmasının eski ABD baş müzakerecisi Rose Gottemoeller, ABD Senato Komitesi’ne verdiği ifadede Pekin'in gelecekteki nükleer müzakerelere katılmasının gerekliliğini vurguladı. Gottemoeller, Pekin'in nükleer tehditler konusunda ABD ile diyalog başlatmanın yollarını bulmaya büyük ilgi gösterdiğini” düşündüğünü söyledi.

Dolayısıyla Pekin silah kontrolü ile ilgili görüşmelere katılmayı reddetse bile, bu tehlikeler ele alınmalı. Silah cephanelerinin ABD’ninkinden çok daha küçük olduğunu belirten Gottemoeller, buna karşın füzelerin ateşlenmeden önceden bildirilmesinin ve acil hat düzenlemeleri gibi hususların, nükleer silahları müzakere masasına getirme ve modernizasyon programlarında yapılanlara dair bu düzeyde bir belirsizliğin sürdürülmemesi konusunda bir diyalog başlatmak için önemli araçlar olduğunu açıkladı.

Gottemoeller, bunun ‘niyetlerini öğrenmek için onlarla konuşmak’ şeklindeki başlıca ve en önemli hedef olması gerektiğinin de altını çizdi.


İran Cumhurbaşkanı: ABD ile görüşmeler ‘ileriye doğru bir adım’

Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
TT

İran Cumhurbaşkanı: ABD ile görüşmeler ‘ileriye doğru bir adım’

Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar
Tahran’daki bir meydanda bulunan binanın üzerinde yer alan ABD karşıtı afişin önünden geçen İranlılar

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, cuma günü ABD ile gerçekleştirilen görüşmelerin ‘ileriye doğru bir adım’ olduğunu belirtti. Pezeşkiyan, Tahran’ın herhangi bir tehdide tolerans göstermeyeceğini vurguladı. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise ülkesinin uranyum zenginleştirme konusundaki kararlılığını yineleyerek, Tahran’ın ABD’nin müzakereleri sürdürme konusundaki ciddiyetine ilişkin ‘şüpheleri’ olduğunu açıkladı.

Pezeşkiyan, X platformunda yaptığı paylaşımda, “Bölgedeki dost ülkelerin yürüttüğü takip çabaları sayesinde gerçekleşen İran-ABD görüşmeleri, ileriye doğru bir adım teşkil etti” ifadesini kullandı.

Pezeşkiyan, görüşmelerin her zaman barışçıl çözümler bulma stratejisinin bir parçası olduğunu belirterek, nükleer konusundaki yaklaşımlarının Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nda açıkça yer alan haklara dayandığını söyledi. Pezeşkiyan, İran halkının her zaman saygıya saygıyla karşılık verdiğini ancak güç diline hiçbir şekilde tolerans göstermediğini kaydetti.

Arakçi bugün yaptığı açıklamada, Tahran’ın uranyum zenginleştirme konusunda kararlı olduğunu ve savaşla tehdit edilse dahi bu tutumundan geri adım atmayacağını söyledi. Arakçi, hiçbir tarafın İran’a ne yapması gerektiğini dikte etme hakkına sahip olmadığını vurguladı.

Arakçi, Tahran’da düzenlenen Ulusal Dış Politika ve Dış İlişkiler Tarihi Konferansı’nda yaptığı konuşmada, “Görüşmeler, İran’ın haklarına saygı duyulup bu haklar tanındığında sonuç verir. Tahran dayatmaları kabul etmez” dedi.

Arakçi, hiçbir tarafın İran’dan uranyum zenginleştirmeyi sıfırlamasını talep etme hakkı olmadığını belirterek, buna karşın Tahran’ın nükleer programına ilişkin her türlü soruya yanıt vermeye hazır olduğunu ifade etti.

Diplomasi ve müzakerelerin temel yol olduğunu belirten Arakçi, “İran hiçbir dayatmayı kabul etmez. Çözümün tek yolu müzakerelerdir. İran’ın hakları sabittir. Bugün hedefimiz, İran halkının çıkarlarını korumaktır” diye konuştu.

Arakçi, bazı taraflarda ‘bize saldırdıklarında teslim olacağımız’ yönünde bir kanaat bulunduğunu belirterek, “Bu asla gerçekleşmez. Biz diplomasinin de savaşın da (her ne kadar savaşı istemesek de) ehliyiz” uyarısında bulundu.

Arakçi, daha sonra düzenlenen bir basın toplantısında, “Karşı tarafın uranyum zenginleştirme konusunu kabul etmesi gerektiğini, bunun müzakerelerin temeli olduğunu” söyledi. Arakçi, görüşmelerin devamının ‘karşı tarafın ciddiyetine bağlı’ olduğunu belirterek, Tahran’ın barışçıl nükleer enerji hakkından asla geri adım atmayacağını vurguladı.

Arakçi, “İran’a yeni yaptırımların uygulanması ve bazı askerî hamleler, karşı tarafın ciddiyeti ve gerçek müzakerelere hazır olup olmadığı konusunda şüpheler uyandırıyor” dedi. Ayrıca, Tahran’ın ‘tüm göstergeleri değerlendireceğini ve müzakerelerin sürdürülüp sürdürülmeyeceğine karar vereceğini’ ifade etti.

Arakçi, karşı tarafla dolaylı görüşmelerin olumlu sonuç elde etmeye engel teşkil etmediğini belirterek, müzakerelerin yalnızca nükleer dosya çerçevesinde yürütüleceğini, İran’ın füze programının hiçbir zaman görüşmelerin ana konusu olmadığını söyledi.

Yeni müzakere turunun tarihi henüz belirlenmedi; bu konuda Umman Dışişleri Bakanı ile istişare edileceği kaydedildi.

İran ve ABD, cuma günü Umman’da nükleer görüşmeler gerçekleştirdi. Arakçi, bu önemli müzakerelerin başarısızlığının Ortadoğu'da yeni bir savaşı tetikleyebileceğine dair endişelerin artması üzerine, görüşmelerin iyi bir başlangıç olduğunu ve devam edeceğini söyledi.

Arakçi, Umman’ın başkenti Maskat’ta yapılan görüşmelerin ardından, “Tehditlerden ve baskılardan vazgeçilmesi, herhangi bir diyalog için şarttır. Tahran yalnızca kendi nükleer konusunu görüşür… ABD ile başka bir konuyu tartışmayacağız” dedi.

Taraflar, uzun süredir devam eden Tahran-Batı nükleer anlaşmazlığının çözümü için diplomasiyi yeni bir şansa kavuşturma konusunda istekli olduklarını ifade ederken, ABD Dışişleri Bakanı Marko Rubio, çarşamba günü yaptığı açıklamada, Washington’un görüşmelerin nükleer programın yanı sıra balistik füze programı, İran’ın bölgede silahlı gruplara verdiği destek ve ‘kendi halkıyla ilişkisi’ konularını da kapsamasını istediğini söyledi.

İranlı yetkililer ise defalarca, bölgedeki en büyük füze stoklarından birine sahip olan ülkenin füze konusunu müzakerelerde gündeme getirmeyeceklerini belirtti. Daha önce, Tahran’ın uranyum zenginleştirme hakkının tanınmasını talep ettiği açıklanmıştı.

Washington açısından ise İran içinde yürütülen uranyum zenginleştirme faaliyetleri, potansiyel olarak nükleer silah üretimine yol açabilecek bir süreç olarak görülüyor. Tahran ise uzun süredir nükleer yakıtın silah amaçlı kullanılmasına dair herhangi bir niyetinin bulunmadığını yineliyor.