Lübnan'daki Sünniler bir dizi ‘Nekbe’ labirentinde

Lübnan’lı Sünniler çökmekte olan ülkede en kötü zamanlarını yaşıyorlar

Fotoğraf: Sara Gironi Carnevale
Fotoğraf: Sara Gironi Carnevale
TT

Lübnan'daki Sünniler bir dizi ‘Nekbe’ labirentinde

Fotoğraf: Sara Gironi Carnevale
Fotoğraf: Sara Gironi Carnevale

Faruk İtani - Muhammed Ebi Semra

Lübnan’da siyasi bölünmüşlük, devlet kurumlarının parçalanması, finansal ve ekonomik çöküş devam ederken, Lübnan’da Sünnilerin en kötü günlerini yaşıyor olması şu anda ortak bir nokta.

Ülkedeki kimlik eksenli kesimlerin siyaset ve güvenliğe yönelik hedeflerinin çatışması “milli birlik” olgusunun bir hayale dönüşmesine yol açtı.   

Gerçek şu ki, ülkedeki gruplar, Lübnan'a bağlılıkları ve buradaki rolleri nedeniyle, kırılgan çağdaş Lübnan devletinin ortaya çıkışından (1920) bu yana farklı anlatılar ve yönelimler yarattılar. Lübnan'daki iç savaşı (1975-1990) durduran Taif Anlaşması'ndan (1989) önce, bu eşitsizliklerden bahsederken keskin ifadeler yaygındı. Savaşın başında merhum Menah es-Sulh (1928-2014) tarafından formüle edilen Siyasi Marunizm, ardından Taif'ten sonra medyada ve kamusal siyasi hayatta kutsallaşan Sünni ve Şii siyasal hareketleri.

sef
Yaser Arafat, 1982'deki İsrail işgali sırasında Beyrut'taki Filistin bölgelerini teftiş ederken (Getty Images)

Maruniler ve diğerleri kendilerini ‘Lübnan fikrinin’ ortaya çıkışının ve bağımsız Lübnan siyasi varlığı ve devletinin (Arap ülkeleri ve Arapçılıktan gelen ve üstü kapalı olarak Batı ile yakın bir bağ kurmayı arzulayan) kurulmasının öncüleri olarak görüyorlar. Sünni siyasi hareket ise kendisini ve diğerlerini, Lübnan'daki Arapların ve Arapçılığın, özellikle de hareketli Nasırcı döneminde (1956-1967) ve Yaser Arafat (1968-1982) liderliğindeki Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) tarafından temsil edilen Filistin dönemindeki Arapların bir uzantısı olarak görüyor. Cemal Abdunnasır öldüğünde (1970) Lübnan Sünnilerinin kendilerini yetim hissettikleri sıklıkla söylenir. Ancak ‘Lübnan'daki Sünni Ordu’ olduğu söylenmeye başlanan silahlı Filistin direniş hareketinin ortaya çıkmasıyla bu yetimliği hızla telafi ettiler. Ancak, İsrail ordusunun 1982 yazında Yaser Arafat'ı Beyrut'tan tahliye etmesinden sonra, o yetim Sünni duygusu, halkına karşı daha da rahatsız edici bir hale geldi. birçok kişinin Sünnilerin, 1975-1976 yılları arasında iki yıllık savaşın ortasında, Lübnan Kuvvetleri ve kurucusu Beşir Cemayel (1947-1982) dönemindeki Marunilere kıyasla savaşçı bir asabiyete sahip olmadığını söylemesi bunu kanıtlanıyor. Aynı zamanda, 1985 yılında resmen kurulan “sürekli savaş partisi” Şii Hizbullah ile karşılaştırıldığında da aynı durum geçerlidir. Taif anlaşmasıyla başlayan barış döneminde inşa ettiği siyasi liderlik sayesinde Lübnan’ı Esed’in vesayetinden kurtaran Hariri 2005'te suikasta uğrayıncaya kadar bu dengeleri gözetti.

Lübnanlı Sünniler neden en kötü günlerini yaşayan diğer gruplar arasında yalnız olduklarını düşünüyor ve hissediyorlar?

Siyasal Şiilik ise 1974 yılında Şii İmam Musa Sadr tarafından kurulan ve Lübnan devletinde ötekileştirilmiş Şiilerin haklarını talep eden ‘Mahrumlar Hareketi (Hareketu’l Mahrumin) ortaya çıkmasıyla doğdu. Sadr, Suriye rejimi lideri Hafız Esed'in himayesinde, mahrumları için bir askeri örgüt kurdu. O zamanlar ‘sefalet kuşağı’ olarak adlandırılan bu köylerde ve Beyrut'un eteklerinde Şii genç erkek çocuklarının katıldığı silahlı Filistin örgütlerinin kontrolünü ele aldı. İsrail ordusunun Lübnan'ı işgal edip Beyrut'a ulaşmasının ardından, İran-Humeyni-Suriye-Esedçilerin ortak sponsorluğunda, Emel’in rahminden ‘Hizbullah’ doğdu.

Haririler ve Hizbullah

Lübnan ve Arap doğusunun mevcut koşulları altında -ki bu koşullar, çökmüş ve diktatörlükle yönetilmiş devletlerin yıkılmasına ve neredeyse ortadan kaybolmasına, anlamsız iç savaşlarla yıkılan topluluklara, İsrail'in Gazze'yi yıkmasına ve binlerce sakinini öldürmesine ve 2,5 milyon Filistinliyi yeni bir Nekbe’ye sürükleyecek şekilde işgal etmesine, Lübnan'ı ise Hizbullah’ın 2006 Temmuz savaşı kadar şiddetli bir savaşla tehdit etmesine kadar hiç bu kadar kötü olmamıştı -bu karanlık koşullar altında, Lübnanlı Sünniler neden kendilerini diğer kesimler arasında yalnız hissederek en kötü günlerini yaşadıklarını düşünüyorlar? Gerçekte duyguları nasıldır, kendilerini nasıl görüyorlar ve bu duyguları nasıl ifade ediyorlar?

wer
Refik Hariri, yanında Hasan Nasrallah ile 25 Mayıs 2001'de (Archives)

Beyrut'taki farklı Sünni gruplardan, çevrelerden, sınıflardan ve nesillerden insanların ifadelerine dayanan bu araştırma raporunda, karanlığın kafa karışıklığını ve hezeyanı doğurduğu böylesi bir ortamda, kamuoyunun ve kamuoyunun duygularının belirli bir grup üzerinde nasıl yaratıldığını, yayıldığını ve hakimiyet altına alındığını doğru bir şekilde anlamanın zorluğuna işaret ederek başlamak gerekiyor.

Al-Majalla’nın Beyrutlularla yaptığı görüşmelerde, yaygın Sünni görüşlerinin örnekleri var. Bu görüşlerin ortak noktası, kötü koşulların varlığına ve eski Başbakan Saad Hariri'nin ve ondan önce Hizbullah’ın bu durumdan sorumlu tutulmasıdır. Ayrıca, bölgesel ve uluslararası koşullar gibi dış koşullarla da bağlantılı başka nedenler de var. Hatta bazıları ‘Sünnilerin başına gelen felaketin’ bir açıklaması olarak öte dünyaya işaret ediyor. Bu, görüş bildirenlerin çoğunun üniversite eğitimi almış veya alıyor olmasına rağmen geçerlidir.

‘Kurtuluş’, katkısına rağmen direnişin özgürleşmesinden ziyade İsrail'in güneyden çekilmesiydi.

‘Metavle’ lekesi ve ‘Kurtuluş’ onuru

Beyrut'un Bastâ mahallesinden yaşlı bir Beyrutlu, eski evinin önündeki kaldırımda nargilesini içerken, Hizbullah’ın doğuşu ve güçlenmesinden önce Sünnilerin, Lübnan’ın güneyindeki Şiilere Metavle adını verdiklerini anlattı. Nasıl olur da yaklaşık 20 yıldır kayıp olan Genel Sekreteri tarafından atanan milletvekilleri ve bakanlar dışında hiçbir üyesi görünmeyen, televizyonda yayınlanan heyecan verici bir görüntüye dönüşen gizli bir parti, ulaşmış olduğu gizemli güç ve insanlara korku yayma düzeyine ulaşabilir? Bunu, iddia ettiği ve insanlara aşıladığı bir sultanlığa boyun eğme ve alçaklık olmasaydı başarabilir miydi? diye sordu.

Bastalı kişi, Metavle isminin Güney'deki Şiileri geri kalmış, aşağılık ve utanç verici olarak damgaladığını ve aşiretler arası intikamlarıyla ünlü Baalbek aşiretini kapsamadığını ekledi. Daha sonra, Metavle ismi, Beyrut'u işgal etmesi, Sünni Murabitun örgütünü tasfiye etmesi ve 1980'lerde Filistin kamplarına savaş ilan etmesi nedeniyle Beyrutlular arasından dışlanan ‘Emel’ Hareketi’ ile sınırlı kaldı.

Beyrut Amerikan Üniversitesi mezunu ve gençliğinde Filistin Kurtuluş Örgütü Öğrencileri Tugayları’nda yer alan 60 yaşındaki başka bir Beyrutluya göre, Beyrutlu Sünniler, Hizbullah’ın, fitneden uzaklaşmasını ve ‘kurtuluş teolojisine’ yaklaşmasını, yani Güney Lübnan'daki İsrail işgaline direnişini takdir ettiler.    

defr
2000 yılının Mayıs ayında İsrail'in Güney Lübnan'dan çekilmesinin ardından Hizbullah gösterisi (Open Source)

Hizbullah'ta Sünni havasının yükseldiği ilk an, Refik Hariri'nin İsrail'in ‘Gazap Üzümleri’ operasyonunun ardından Nisan 1996 Mutabakatını sonuçlandırmasıydı. Ardından 2000 yılının Mayıs ayının sonlarında ‘Kurtuluş’ olarak adlandırılan andı. Burad yaygın bir Beyrut atasözüne değinmeden olmaz: “Misafirliğe davet edildiysen, gözlerini kırpmadan ve korkmadan ye.” Bu, Hizbullah’ın davranışını ve işgal karşıtı direnişinden dolayı kazandığı desteği nasıl kullandığının bir teşhisi aslında… ‘Kurtuluş’, direnişin katkısına rağmen, İsrail'in Güney'den püskürtülmesinden daha çok bir İsrail’in zaten önceden planladığı çekilme kararının uygulanmasıydı. Hizbullah bunu kendi adına sahiplendi ve onu özel bir anlatı haline getirdi. Aynı kişi, Hizbullah’ın her zaman Lübnanlılara ve Araplara şunu söylediğini belirtti: "Sizin onurunuz ve haysiyetiniz benim. Eğer ben ve Humeyni'nin İran'ı olmasaydı, şerefsiz, haysiyetsiz, aşağılanma içinde işgal altında sonsuza kadar yaşayacaktınız."

Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, kurtuluştan sonra, Beyrut'un Sünni mahallesi Tariku’l Cedid’de bulunan Arap Beyrut Üniversitesi'nde Cemal Abdunnasır Salonu'nda bir konuşma yaptı. Üniversitenin aynı binasında bulunan el-Huri Camii'nin eski imamı tarafından aktarılan bilgilere göre, birçok Sünni cübbe giyen kişi ayağa kalkarak Nasrallah'ı selamladı ve onu kurtuluş lideri, Cemal Abdunnasır'ın halefi olarak ilan etti. Bu ziyaretleri ve tebrikleri, Hizbullah’ın kalesi olan Beyrut'un güney banliyösüne yönelik Sünni ziyaretleri ve tebrikleri izledi. Hizbullah, ziyaretçilerine ve partisinin zaferini kutlayanlara büyük özen, ilgi, bakım ve gıda ve mali destek sağladı. Hatta, Mücahitler (Sünni Mücahitler örgütünü temsilen, daha önce Emel Hareketi tarafından tasfiye edilmiş) adlı Beyrut'un en önemli derneklerinden birinin başkanı, İran'ı ziyaret davetini kabul etti. Bu, Filistinli ve Lübnanlı birçok heyetin, Filistin Kurtuluş Örgütü ve Oslo Anlaşması'na olan bağlılığını İran ve Suriye'ye olan bağlılıkla değiştirdiğini gösterdi.

Lübnan'daki Sünniler hükümete etkin katılımdan çekildiler ve diğer mezhepler gibi arkasında durabilecekleri etkili bir liderliği kaybettiler.

Sünni Nekbeleri

2000 yılında Güney Lübnan'ın özgürleştirilmesinden sonra pek çok hızlı ve fırtınalı olay meydana geldi. Bunlar Beyrut kamuoyunun geniş bir kısmının hafızasında hâlâ taze. Huri Camii imamı bunları ‘Sünni Arapların başına gelen nekbeler’ olarak değerlendiriyor. Emekli imamın bu terimi (Sünni Araplar, bu terim Lübnan'da yaygın değil) Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden sonra Sünni ve Şii Araplar tarafından söylenmeye başlaması, Irak'ta duyduğu veya okuduğu haberlerden türetmiş olması muhtemel: İmam bu nekbeleri şöyle dile getirdi:

ABD’nin Irak’ı işgal etmesi (2003).

Uluslararası Mahkeme'nin kararına göre Refik Hariri'ye Hizbullah suikastı (2005).

2006 Temmuz/Ağustos'unda İsrail ve Hizbullah arasında gerçekleşen ve emekli Sünni imamının ‘Eğer bilseydim’ savaşı olarak adlandırdığı savaş. Savaştan sonra, Hizbullah Genel Sekreteri, Lübnanlılara ve halkına, İsrail'in savaşta ısrarcı olacağını ve yaptıklarını yapacağını önceden bilseydi o yıkıcı savaşa girişmeyeceğini söyledi.

Beyrut Amerikan Üniversitesi'nden mezun olan eski el-Fetih üyesine göre, Nasrallah ve mezhebinin kitleleri bu savaşın mali, manevi ve medya getirilerini elde etti ve böylece Suriye rejiminin Lübnan'daki rolünü devraldı. Emekli İmam, 14 Mart Hareketi'nin birçok sembolüne sahip olan bir dizi suikast ve Şii ikilinin 7 Mayıs 2008'de Beyrut'u işgalini Lübnan'daki Sünnilerin yaşadığı ‘nekbelere’ ekledi.

cdefr
Emel hareketine mensup silahlı adamlar 7 Mayıs 2008'de Beyrut'ta bir sokakta (AFP)

Bu olayların peş peşe gelmesinin ardından, Refik Hariri'nin projesini 15 yıldan fazla bir süre boyunca destekleyen ve oğlu ve varisi Saad Hariri'ye kızan son Beyrutluya göre, ‘Sünni ihtişamı’ için geri sayım başladı. Refik Hariri'nin ölümünden sonra Lübnan'daki Sünniler durgunluk ve bekleyiş içinde yaşamaya başladılar. Ta ki Arap Baharı sırasında, özellikle Suriye halk ayaklanmasında bir umut anı gelene kadar. Ancak anlatıcıya göre bu umut, Hariri'nin varisi Saad Hariri'nin siyasetten uzaklaşması ve eğlence gezilerine çıkmasında açıkça görülen hayal kırıklığına yol açan bir yanılsamayı ortaya çıkardı. Oradan Süleyman Franciyye'ye cumhurbaşkanlığına atanması için yalvararak döndü. Ancak, müttefiki ve sponsoru Hizbullah’la birlikte onun körpe etini kemiren ve onu bir kemik gibi çöpe atan Mişel Avn'ın yerini almasına kısa sürede razı oldu. İflas etmiş durumda, kaçmaktan ve seçmenlerine ve bölgesel destekçilerine karşı sorumluluklarından kaçmaktan başka seçeneği yok.

Böylece Saad Hariri, Lübnan'daki Hariri’nin siyaset hikayesini sona erdirdi. Sünnileri, Lübnan'daki siyasi ve toplumsal bölünmeyi derinleştiren ve Lübnan'ı siyasi, mali ve ekonomik iflasın uç noktalarına getiren Şii siyasi yükselişine, askeri gücüne ve siyasi hakimiyetine karşı yenilenmiş bir yetim ve aşağılık duygusuyla baş başa bıraktı.

Beyrut'un Burc Ebi Haydar semtinde bulunan ‘Abhaşlar’ Hayır Derneğine ait bir caminin yakınında küçük bir dükkan sahibi olan 55 yaşındaki Beyrutlu, bu grubun tek başına İran'ın Veliyy-i Fakih Partisi ve Beşşar Esed rejimine bağlı kaldığını düşünüyor. Cemaat-i İslam (Lübnan'daki Müslüman Kardeşler) ise Sünnilerin, Hizbullah’tan duyduğu tiksintiyi göz önünde bulundurmakla, onunla ilişkisini korumak arasında gidip geliyor. Anlatıcı, Hizbullah’ın da taşradaki Sünnileri hedef aldığını ve bazılarının ‘Direniş Tugayları’ olarak bilinen, Sünni mahallelerde ve köylerde yaşayan mütevazı halk kesimlerinden oluşan gençlik gruplarına katıldığını ekledi.

Lübnan'daki Sünniler, fiili olarak yönetimde yer almaktan çıktılar ve diğer Lübnanlı cemaatler gibi arkalarında saf tutabilecekleri etkili liderlerini kaybettiler. Bu durum, eğitim, sağlık ve diğer birlik, aile dernekleri ve belediyeler gibi hizmet kurumlarına da sıçradı. Beyrutlu eski Emel üyesine göre, son Lübnan parlamento seçimlerinin sonuçları da bunu en açık şekilde ifade ediyor. Ayrıca, son Aksa Tufanı’ndan ve iki günlük ‘zafer coşkusundan’ sonra, Sünni çevrelerde Hizbullah’a yönelen ve ‘saha birliği’ sözü ve ‘çatışma kurallarına’ uyma konusundaki disipliniyle alay eden sorular sormaya başlandı. Ancak, Sünniler ve tüm Lübnan'ın bu trajedi-komedide bocaladığı, Hamas’ın ani operasyonunun Gazze'yi kan gölüne çevirdiği bir durumda, bu alaycılığın ne faydası var? diye sordu.

Günümüzde sıradan Lübnanlıların genel durumu: Lübnan'dan kaçmayı istemek veya karanlık sefalete çare olarak ötenazi

"Ölmem için dua et"

50 yaşında, dul ve bağımsız bir uzman ve araştırmacı olarak sivil toplum örgütlerinde çalışan Beyrutlu bir kadın, Beyrut'taki hayatından sık sık şikayet ediyor ve oradan ayrılmak istiyor. Sabah saat 10'da engelli ve yaşlı ebeveynlerinin yaşadığı Beyrut'un güney banliyösünde bulunan Tayyuna semtine arabasıyla giderken bir olayla karşılaşan kadın olayı şöyle anlattı: “Sokak ortasında park etmiş bir arabaya rastladım. Arkasında durup beklemek zorunda kaldım. Arabanın arkasındaki bekleme süresi uzayınca, arabamdan inip durumu kontrol etmek için dışarı çıktım. Aniden park halindeki arabadan elinde silah taşıyan bir adam çıktı. Silahı bana doğru doğrultup birkaç el ateş etti.”

Görüntünün kendisini dehşete düşürdüğünü ve bayıldığını söyleyen kadın, “Bir süre sonra, etrafımda toplanan adamlardan biri arabamı kenara çektiğini ve park ettiğini fark ettim. Hezeyan gibi görünen bir halde titreyerek: "Hayır, hayır, bundan sonra buraya gelmeyeceğim... Annem ve babam şimdi ölse, Avustralya'ya göçerim" dedim. Etrafındakilerin onu sakinleştirmediğini hatta onlardan birinin ona sitem ederek şöyle dediğini ifade etti: "Kendine gel hanımefendi. Buradasın, bu mahallede. Bu mahalle senin de ve başkalarının da başı üstünde."

scedf
Hizbullah üyeleri, savaşçılarından birinin cenaze töreni sırasında (EPA)

Beyrut Amerikan Üniversitesi'nde okuyan bir öğrenci, şunları anlattı: "Üniversiteden Beyrut'un Ra's Beyrut semtinden, Beyrut'un Burbur semtinde bulunan evime giden bir taksideydim. Saat gecenin ilk yarısıydı. Lehçesinden Beyrutlu olduğunu anladığım taksiciden evime kadar gitmek için karanlık bir ara sokağa girmesini rica ettim. Taksici, ricamı yerine getirdi ve tesettürlü ve dindar biri olduğum için benden, ona dua etmemi istedi. Ne için dua etmemi istediğini sorduğumda şöyle dedi: " Ölmem için dua et."

Bu iki hikâye; Lübnan'daki Sünnilerin durumuna ilişkin değil, genel olarak sıradan Lübnanlıların bugünkü durumuna ilişkin iki nihai tanıklık. Lübnan'dan kaçmak ya da ülkede beliren karanlık sefalete çare olarak ötenazi yaptırmak istiyorlar.

Taif Anlaşması’nın uygulanması Sünnilerin durumunu iyileştirmiyor çünkü Hizbullah ve onun Avncı yandaşları ona karşı isyan etmeyi kolay buluyor. Ömer el-Medvar (İslami ilimler mezunu)

Sünni aynada Şiiler

53 yaşındaki Ömer el-Medvar (Beyrut Sünni, özel bir şirkette çalışan ve Beyrut'ta özel bir üniversitenin İslami ilimler mezunu) Lübnan'daki Sünnilerin durumunun ‘üzücü’ olduğunu söyledi. Medvar, “Çoğunun eğitimli olduğu doğru ama siyasi vizyonları yok” dedi. O, Lübnan'daki iki ana etnik grup olan Maruni ve Şii'nin, Lübnan'ın farklı bölgelerinde (Şiiler için güney, Bekaa ve Beyrut'un güney banliyösü; Hristiyanlar için Lübnan dağları ve Beyrut) yayılmasının, her iki grubun da birbirlerini destekleyebilecekleri ve hareket edebilecekleri bağlantılı alanlar bulmalarını sağladığını düşünüyor. Öte yandan, Sünnilerin (sahil şehirleri, Akkar, Hermel ve Arkub bölgeleri) dağılmış ve bağlantısız bir şekilde yayıldığı coğrafi ve demografik dağılımının, Sünnilere birbirlerini destekleyebilecekleri ve hareket edebilecekleri alanlar sağlamadığını söyledi. Bu nedenle, Sünni bölgeleri birbirinden ayrıldığını daha sonra devlet kavramına (genişletilmiş, Batılı, Arap ve İslam imparatorluk milleti) bağlı kaldığını ifade etti.

Medvar'a göre Sünnilerin, devlet idari kurumlarında güçsüzleştirilmesi ve bu güçsüzleştirmeye sessiz kalması Lübnan'daki Sünnilerin ‘bedbaht’ durumunu kanıtlıyor. Sanki İsa Mesih'in "Sana sağ yanağını vuran kişiye sol yanağını da dön" sözlerine uyuyorlarmış gibi göründüğünü ifade etti. Medvar, Sünnilerin ‘doğal olarak barışçıl olduklarını, istikrarlı ve huzurlu aile hayatını sevdiklerini’ söyledi. Medvar, bunu ‘Şii cemaatinin çocuklarına kıyasla bedenlerinde canlılık, saldırganlık ve adrenalin eksikliğine’ bağladı. Şiiler, 1950'lerde yoksul Güney'den Beyrut'a göç etmeye başladıkları ve geçim, iş ve çocuklarının eğitimi için şehre sığındıklarından beri sürekli bir patlama yaşıyorlar" dedi.

rfg
Musa Sadr'ın 2008’de kaybolmasının yıldönümünde Emel tarafından gerçekleştirilen gösteri (Reuters)

Medvar, birbirini izleyen Şii nesillerin deneyimlerinin ‘onlar için sert ve acı’ olduğunu düşünüyor. Ancak bu onlara başkalarının erişemeyeceği deneyimler kazandırdı: “Arap ve sol partilere katılımlarından, Filistin örgütlerinin yanında silah taşımalarına ve Musa Sadr'ın çağrısına verdikleri yanıta kadar: Silahlar erkeklerin süsüdür. Lübnanlı Şii kimliği altüst eden, toplumsal canlılığını saldırganlığa dönüştüren ve askeri açıdan örgütleyen Hizbullah'a dahil olmaları dramatik bir şekilde değişti. Bu dönüşümü yorumlarken Medvar, “Şii Humeyni'nin İran'ı, Lübnan evrensel Şiiliğine yeni ve eşi görülmemiş bir unsur getirdi: Şii dini cihadı. Bu, takva ve Kerbela matemlerini örgütlü ve silahlı şiddete dönüştürdü. Filistin davasını kullanarak ve onu tüm dünyadaki mazlum Şiilerin davası haline getirdi. Husilerin Yemen'de yaptıklarına bakın, oradan bağırıyorlar: İsrail'e ölüm, Amerika'ya ölüm” dedi.

Medvar'a göre Sünni cihatçı örgütler, Sünniler için bir felaketti ve İran, Sünni İslam'ın dünyadaki imajını çarpıtmak için bunların oluşmasına katkıda bulundu. Lübnan hapishaneleri, Ahmed el-Asir (silahlı bir örgüt kuran Sünni bir şeyh) ve onun saf sözlerini tekrarlayan saf takipçileri gibi insanlarla dolu. Bu, yıllardır yargılanmadan hapishanelerde tutulan Sünni selefi ve cihatçı gençleri gösteriyor. Öte yandan, Hizbullah'ın Ortadoğu'ya ve hatta Yemen'e kadar yayılan ve kendilerini varoluşun efendileri olarak gören yarı kutsal savaşçıları var.

Ancak, Medvar’a göre, Refik Hariri dönemindeki devlet idari kurumlarındaki Sünni memurlar için, Başkan Emile Lahoud (1998-2007) döneminde, Hariri'nin Beyrut'un merkezini yeniden inşa etme projesini engelleyen bir yolsuzluk dosyası hazırlandı. Burada, anlatımcı, baba ve oğul Hariri'nin ve onlarla birlikteki Sünnilerin davranışını açıklamak için bir atasözü kullandı: "Hem üzerlerine yıkılacak duvarın dibinden yürüyorlar hem de Allah’ım bizi koru diye dua ediyorlar!”

Lübnanlı Sünni siyasetçiler hem yozlaşmış haldeler hem de neden bu haldeyiz diye yakınıyorlar.

Ömer Medvar'a göre, Taif Anlaşması’nın uygulanması, Sünnilerin durumunu iyileştirmez. Çünkü Hizbullah ve onun Avncı takipçileri, istedikleri zaman anlaşmadan kolayca geri çekiliyorlar. Medvar, "Lübnan'daki Sünniler için çözüm, yürütme gücünün başı (Sünnilerin payına düşen başbakanlık) görev süresinin sabitlenmesidir. Bu, Maruni cumhurbaşkanının ve Şii meclis başkanının görev sürelerinin belirlenmesine benzer” diyerek sözlerini tamamladı. Medvar, ‘Hizbullah'ın gelecek aşamada, kendisine tamamen bağlı bir Sünni başbakan atamaya devam edeceğini’ söyledi. Ayrıca, "Filistin meselesi bile İran rejimi tarafından Arap dünyasından çalındı ​​ve bunu Hz. Hüseyin’in Kerbela’daki cihat meselesi haline getirdiler.

cdefrg
Cemaat-i İslam ve Hamas destekçileri 29 Ekim'de Gazze'yle dayanışma gösterisi yapıyor. (Reuters)

 

Sünniler de dahil olmak üzere Lübnanlılar arasındaki itibar kaybı ve narsisizm, durumlarının kötüleşmesinin ana nedenidir. Muhammed Dena (üniversite mezunu)

Hızlı tanıklıklar

Beyrutlu bir halk otobüsü şoförü, Beyrutlu yolcularının genellikle ücret ödemeden önce şikâyet etmeye başladığını anlattı. Onlarla iletişim kurar ve onları memnun etmeye çalışır, ancak aynı zamanda şikayetlerinin ücret indirimi için bir ön hazırlık olabileceğinden de endişelenir. Yolcularının durumunu şu şekilde tanımladı: Kızlar ve genç kadınlar sessiz kalır ve erkeklerden korkarak otururlar. Yaşlı kadınlar ve ev hanımları, gıda fiyatlarının yüksekliği, elektrik jeneratörü aboneliğinin maliyeti ve Sünni siyasetçilerden şikâyet etmekten asla vazgeçmezler. Şikâyet etmeye başlayan yolculardan genellikle kendini izole eder ve sıradan insanların şikayetlerine katılmaktan kaçınır.

Hızlı tanıklarda, gençler ve genç kadınlar arasında göç etme arzusundan sıklıkla bahsediliyor. Fervan Saydani (bir genç kız ve sahibi Abdurrahim Murad olan Lübnan Uluslararası Üniversitesi'nde (LIU) öğrenci ve Eşrefiye'de bir kadın giyim mağazasında çalışan bir memur), Lübnan'daki maddi ve yaşam koşullarının özellikle Sünniler için umutsuzluk, boğulma ve umutsuzluğa yol açtığını düşünüyor. Kamu idarelerinde iş bulma olasılığı neredeyse imkânsız hale geldi, maaşlar çok düşük olsa da elektrik jeneratörü masraflarını karşılamıyor. Üniversite eğitimini tamamladıktan sonra Avrupa'ya göç etmeyi veya Körfez'de çalışmaya gitmeyi umuyor.

Ömer Tenbakci (33 yaşında, boşanmış) Yüksek mesleki diploması ona uygun bir iş sağlamadı. Bu yüzden motosikletle restoranlardan evlere yemek dağıtmaya çalışıyor. Biri otizmli olan iki küçük oğlunun sorumluluğunu taşıyor. Lübnan'daki Sünnilerin perişan durumundan şikâyet ediyor, ‘çünkü onlar Allah'ı unuttu, O da onları unuttu.’ Oğlunu tedavi edebilmek için Kanada'ya göç etmeye çalışıyor.

rth
 Beyrut'ta bir sokakta Ebu Ubeyde’nin resmi (Open Source)

Muhammad Dena (40 yaşında) Hariri Üniversitesi'nden mezun oldu ve bir İngiliz üniversitesinde İşletme alanında yüksek lisans derecesine sahip. Kanada'ya göç etti ve siber güvenlik alanında araştırmacı olarak çalıştı. Kendisiyle WhatsApp üzerinden yaptığı telefon görüşmesinde, ‘Lübnanlılar ve Sünniler arasındaki itibar kaybı ve narsisizmin, durumlarının kötüleşmesinin temel nedeni olduğunu’ değerlendirdi. Ancak bu nedeni hızla unutup Lübnan'daki Sünnilerin kötüleşen koşullarını İran ve Hizbullah'a bağladı. Daha sonra iki sürgünde yaşadığını söyledi: “Göç etmeden önce Beyrut'ta bir sürgün ve şu anda Kanada'da Beyrut'ta bir sürgün.”

Beyrut'taki Saint Joseph Üniversitesi (Cizvit) mezun 35 yaşında İmad Şukeyr, “Ancak bugün Beyrut Arap Üniversitesi mezunu Filistin asıllı eşiyle birlikte Trablus'ta yaşıyor. Hizbullah üyelerinin sık sık taciz ve tacizine maruz kalması nedeniyle orada yaşayamayınca, ailesinin Beyrut mahallesi Msaytbeh'i terk ederek Trablus'a gitti. Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı Operasyonu’ndan yaklaşık bir hafta önce şunları söyledi: “Lübnan'daki Sünnilerle Arapların sorunu yakın zamanda çözülecek. On yıl sonra tufan olacak, yer sarsılacak ve Süfyani bizim intikamımızı almak için ortaya çıkacak. Hamas operasyonundan sonra bu soruşturmanın yazarıyla temasa geçerek ona ‘tufan’ kelimesini ve kehanetinin geçerliliğini hatırlattı.

* Bu özel haber Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonu hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak?

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
TT

SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonu hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak?

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Suriye devlet kurumları arasındaki entegrasyon sorunsuz şekilde hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak? SDG, on yılı aşkın süredir sahip olduğu askerî ve bazı bölgelerdeki sivil nüfuzdan gerçekten vazgeçecek mi? Washington ve Erbil’in himayesinde 30 Ocak’ta varılan anlaşma tüm boyutlarıyla uygulanabilecek mi, yoksa yalnızca belirli başlıklarla mı sınırlı kalacak?

Şarku’l Avsat’ın görüştüğü isimlerin bir kısmı, metinden uygulamaya geçildiğinde başarı şansının sınırlı olduğunu savunurken; diğer bir kesim ise entegrasyon sürecinin bölgesel ve uluslararası destek altında yürütüldüğü sürece başarısızlık için gerçekçi bir neden bulunmadığı görüşünde.

sdvdfv
Suriye'nin Kamışlı kentinde, ABD askeri araçları, DEAŞ tutuklularını Suriye'den Irak'a taşıyan otobüslere eşlik etti (Reuters)

Sürecin başlangıcı, Kamışlı Uluslararası Havalimanı ile Rümeylan petrol sahasının devlete devredilmesiyle olumlu bir tablo çiziyor. Bu adımda bayrak indirme ya da personel gözaltıları gibi sembolik uygulamalara başvurulmaması, tarafların prensipte sürecin başarıya ulaşmasını istediğini gösteriyor. Suriyeliler, ülkenin yeniden birleşmesini, istikrarın sağlanmasını ve ekonomik canlanmayı umut ederken; geriye kalan ayrıntılar hâlâ soru işaretleri barındırıyor ve yanıtların uygulama aşamasında netleşmesi bekleniyor.

Karşılıklı çıkar

Hurşid Deli – Suriyeli Kürt siyaset analisti

Anlaşmanın sahada uygulanmaya başladığı açıkça görülüyor. Bunun başlıca nedeni, net bir yol haritası ve aşamalı adımlar içermesi. En önemlisi ise hem Suriye hükümeti hem de SDG açısından karşılıklı çıkarların söz konusu olması. Şam yönetimi için temel hedef Suriye’nin yeniden birleşmesi iken, SDG açısından çıkar; güçlerinin yerel bir yapı olarak varlığını sürdürmesi ve kontrol ettiği bölgelerin yönetiminde rol almaya devam etmesi. Bu durum, Kürtlerin gelecek dönemde Suriye siyasal yaşamına katılımını da güvence altına alıyor.

Deli’ye göre anlaşma yalnızca Şam ve SDG’nin çıkarlarıyla sınırlı değil; aynı zamanda uluslararası, bölgesel ve Arap desteğine de sahip. Anlaşma, Washington, Paris ve Erbil’in yoğun diplomatik çabaları sonucunda ortaya çıktı ve bu durum sürece bir tür uluslararası koruma ve garanti sağlıyor.

Bu çerçevede, SDG’nin askerî ve sivil kurumlarının Suriye devlet yapısına entegrasyonunun başarısız olacağına dair somut bir gerekçe bulunmadığı görüşü öne çıkıyor. Elbette bazı teknik ve idari zorluklar ortaya çıkabilir; ancak mevcut siyasi ve sahadaki koşullar, bu engellerin aşılmasına imkân tanıyor.

dsvfr
12 Ocak 2026'da Halep'in Şeyh Maksud mahallesinde SDG ile yaşanan çatışmaların ardından (AP)

Deli, anlaşmanın SDG ve Asayiş’in nüfuzundan tamamen vazgeçmesini öngörmediğini, aksine bu nüfuzun Savunma ve İçişleri bakanlıkları bünyesinde yeniden yapılandırıldığını belirtiyor. Asayiş güçlerine önümüzdeki dönemde temel bir rol verilirken, SDG’nin askerî yapısı Haseke’de üç tugaydan oluşan bir tümen ve Kobani’de Halep güvenlik komutanlığına bağlı bir tugay şeklinde organize edilecek. SDG ve Suriye ordusu birlikleri, şehir merkezlerinden Şeddadi ve Cebel’de belirlenecek noktalara çekilecek.

Bu yeniden yapılanmanın hedeflerinden biri de DEAŞ’la mücadelede yeni ve etkin bir mekanizma oluşturmak. SDG’nin bu alandaki uzun tecrübesi ve uluslararası koalisyonla yürüttüğü iş birliği, entegrasyonu askerî açıdan da anlamlı kılıyor.

Ayrıca SDG ve Asayiş’in  isimleri değişse dahi varlığını sürdürmesi, Kürt bölgelerindeki halk için önemli bir güven unsuru olarak görülüyor. Bu durum, Kürt bileşenin dışlanmadığı bir Suriye vizyonunu destekliyor. Cumhurbaşkanı Şara’nın Kürt meselesine yönelik kapsayıcı yaklaşımı ve bu konuda yayımlanan 13 sayılı kararname de süreci güçlendiren unsurlar arasında yer alıyor.

Uygulamada engeller

Samer el-Ahmed – Doğu Suriye uzmanı gazeteci ve araştırmacı

SDG ile varılan anlaşma iki temel faktörün sonucu. İlki, Suriye ordusunun halk desteğiyle birlikte Cezire bölgesinde sahada güç kazanması ve SDG’ye yönelik birikmiş toplumsal tepki. İkincisi ise özellikle ABD’nin tutumundaki değişim ve SDG’ye verilen siyasî-askerî desteğin azalmasıyla birlikte Şam’ın uluslararası koalisyonla yeniden temas kurması.

Teorik olarak anlaşma, SDG için devlet dışı bir askerî yapıdan ulusal bir çerçeveye geçiş açısından tarihî bir fırsat sunuyor. Aynı zamanda Kürtlerin haklarını Suriye devleti içinde elde etmesinin de önünü açıyor.

Ancak uygulamaya geçildiğinde başarı ihtimali sınırlı görünüyor. Zira SDG’nin fiilî yapısı hâlâ büyük ölçüde PKK’nın etkisi altında. Entegrasyon, PKK açısından bölgesel nüfuz, finansman ve stratejik alan kaybı anlamına geliyor ve bu durum örgütün anlaşmayı isteksizce uygulamasına yol açıyor.

Temel sorun, SDG içindeki Suriyeli bazı liderlerin niyetinden ziyade, karar alma yetkisine sahip olmamaları. Ağır silahların devri, Semalka Sınır Kapısı’nın kontrolü, yabancı unsurların bölgeden çıkarılması ve şehirlerden çekilme gibi kritik dosyalar hâlâ çözümsüz.

Bu nedenle süreç, Şeyh Maksud ve 10 Mart anlaşmalarında olduğu gibi zaman kazanmaya dayalı bir modele dönüşebilir. Kısa vadede askerî çatışma ihtimali düşük olsa da, anlaşmanın uygulanmasını zorlamak için baskı unsuru olarak gündeme gelebilir.

Şam yönetimi ise Haseke üzerindeki tam egemenliği yeniden tesis etme konusunda kararlı. Bu hedefin, barışçıl yollarla ya da gerekirse askerî seçenekle hayata geçirilmesi planlanıyor. Sahadaki ve siyasetteki göstergeler, bu yaklaşımın hem halk desteğine hem de bazı uluslararası aktörlerin örtük onayına sahip olduğunu gösteriyor.

Sivil ortak arayışı

Hüseyin Çelebi – Gazeteci yazar

PKK ve Suriye uzantılarının, sahip oldukları nüfuz ve ayrıcalıklardan kolayca vazgeçmesi gerçekçi değil. Özerk yönetim deneyimi, örgütün yarım yüzyıllık mücadelesinin tek somut kazanımı olarak görülüyor. Bu yapı, Esad yönetiminin devrim sürecinde zorunlu olarak verdiği bir alanın ürünüydü.

Çelebi’ye göre entegrasyon büyük ölçüde şekli kalacak. PKK, idari ve güvenlik yapılarını yeraltına taşıyarak “gölge yönetim” yoluyla etkisini sürdürmeye çalışacak. Tehdit, kadrolaşma ve mali baskılar bu stratejinin araçları olmaya devam edecek.

sdervr
Suriye hükümeti heyetinin Pazar günü Kamışlı Uluslararası Havalimanı'nı yeniden açmak için yaptığı ziyaret sırasında Kürt iç güvenlik güçlerine mensup kişiler havalimanı dışında nöbet tutuyor (Reuters)

Bu nedenle entegrasyonun başarısı, Şam’ın yaklaşımına bağlı. PKK’nın geçmişte imzaladığı anlaşmalara uymadığı biliniyor. Hükümetin yalnızca silahlı güç olduğu için SDG’yi ödüllendirmemesi, buna karşılık Kürt toplumundan sivil ortaklar bularak onları desteklemesi gerektiği vurgulanıyor.

Entegrasyonun önündeki 3 temel engel

El-Mu‘tasım Keylani – Hukuk ve uluslararası ilişkiler araştırmacısı

Haseke’deki entegrasyon süreci, yalnızca idari değil; Suriye krizinin özüne dokunan çok katmanlı bir sınav niteliği taşıyor.

Birinci engel, derinleşmiş güven krizidir. Yıllar süren çatışmalar ve fiilî özerk yönetim deneyimi, hem Kürt toplumunda hem de merkezî otorite çevrelerinde karşılıklı kaygılar yarattı. Bu kriz, yalnızca söylemlerle değil; somut garantiler ve şeffaf mekanizmalarla aşılabilir.

İkinci engel, egemenlik ve güvenlik boyutudur. Çoklu askerî otoriteler ve sınır aşan bağlantılar, ulusal entegrasyonu zayıflatıyor. Silahlı yapılar arasındaki sadakat çatışması sona ermeden kalıcı istikrar mümkün değil.

Üçüncü engel ise ekonomik ve hizmet alanındaki zorluklar. Haseke halkı entegrasyonu, günlük yaşamındaki iyileşmelere göre değerlendirecek. Hizmetlerde ve gelir dağılımında yaşanacak başarısızlıklar, sürecin meşruiyetini hızla aşındırabilir. Ayrıca yerel yönetimden devlet yapısına geçişte net bir ademimerkeziyetçilik vizyonunun olmaması, entegrasyonu biçimsel bir adıma dönüştürme riski taşıyor.

Sonuç olarak Haseke’deki entegrasyon; güven, egemenlik, ekonomi ve yönetişim başlıklarında eş zamanlı sınavlarla karşı karşıya. Bu engellerin aşılması, geçici denge politikalarıyla değil; hukuka dayalı, kapsayıcı ve ulusal bir projeyle mümkün olabilir.


Türkiye ve Ürdün, Gazze’de barış planının uygulanmasının sürdürülmesi gerektiğini belirtti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
TT

Türkiye ve Ürdün, Gazze’de barış planının uygulanmasının sürdürülmesi gerektiğini belirtti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Ürdün Kralı II. Abdullah, Gazze’de barış planının hayata geçirilmesinin önemini, ateşkesin kalıcı biçimde sürdürülmesini, yeniden imar sürecinin başlatılmasını ve bölge halkına insani yardımların kesintisiz ulaştırılmasını ele aldı.

Türk kaynaklara göre, Erdoğan ile Kral II. Abdullah, cumartesi günü İstanbul’daki Dolmabahçe Sarayı’nda bulunan Cumhurbaşkanlığı Ofisi’nde gerçekleştirdikleri görüşmede, iki ülke arasındaki ilişkiler ile bunların farklı alanlarda geliştirilme yollarını değerlendirdi; bölgesel ve uluslararası gelişmeleri masaya yatırdı.

Ürdün Kralı’nın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daveti üzerine Türkiye’ye yaptığı kısa ziyaret kapsamında, iki lider önce baş başa bir görüşme gerçekleştirdi, ardından iki ülke heyetlerinin katılımıyla genişletilmiş bir toplantı yapıldı.

Görüşmelerde Gazze’deki son durum ve barış planının ikinci aşamasının uygulanması ayrıntılı biçimde ele alındı. Taraflar, ateşkesin sürdürülmesi gerektiğini vurgularken, devam eden İsrail ihlallerini kınadı; insani yardımların sürdürülebilir şekilde ulaştırılmasının önemine ve Filistinlilerin zorla yerinden edilmesine yönelik her türlü girişimin reddedilmesi gerektiğine dikkat çekti.

Toplantılarda ayrıca Suriye’deki gelişmeler de ele alındı. Erdoğan ve Kral II. Abdullah, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve egemenliğinin korunmasının, ülkenin istikrarını sarsmaya yönelik girişimlerin reddedilmesinin ve Suriyelilerin ülkelerine gönüllü ve güvenli şekilde dönüşlerinin sağlanmasının gerekliliğini vurguladı.

Kaynaklara göre, ikili ve genişletilmiş görüşmelerde bölgedeki diğer gelişmeler de değerlendirildi; taraflar, bölgesel istikrarın sağlanması için iş birliği ve ortak çalışma iradesini teyit etti.

efrgt87kı8
Erdoğan ile Ürdün Kralı’nın, iki ülke heyetlerinin katılımıyla gerçekleştirdiği genişletilmiş görüşmelerden bir kare (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Görüşmelere Türkiye tarafında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, MİT Başkanı İbrahim Kalın ve Cumhurbaşkanlığı Dış Politika ve Güvenlik Başdanışmanı Akif Çağatay Kılıç katılırken, Ürdün tarafından da muhatap isimler yer aldı.

Ürdün Kralı’nın Türkiye ziyareti, Türkiye ile Suriye arasındaki Cilvegözü (Bab el-Hava) sınır kapısı üzerinden Türkiye ve Yunanistan’a yönelik kara taşımacılığının 15 yıl aradan sonra yeniden başlatılmasının hemen ardından gerçekleşti.

Ulaştırma bakanlıkları arasında yürütülen ortak koordinasyon ve çabalar sonucunda gümrük ve idari engellerin kaldırılmasıyla hayata geçirilen uygulama kapsamında, cuma günü üç tır deneme amaçlı olarak Türkiye topraklarına giriş yaptı.

Söz konusu adımın, bölgesel kara taşımacılığı haritasında nitelikli bir sıçrama yaratması ve Ürdün’ü, Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa kıtasına bağlayan önemli bir ticaret hattını yeniden canlandırması bekleniyor. Bu hat, Cilvegözü (Bab el-Hava) ve Öncüpınar (Bab es-Selame) sınır kapıları üzerinden işleyecek.


Arap ve İslam dünyası, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenlik kurma girişimini reddediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
TT

Arap ve İslam dünyası, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenlik kurma girişimini reddediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)

Suudi Arabistan, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar, Endonezya, Pakistan, Mısır ve Türkiye dışişleri bakanları, İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria’da yasa dışı İsrail egemenliğini dayatmayı, yerleşimleri pekiştirmeyi ve yeni bir hukuki ve idari fiili durum oluşturmayı hedefleyen karar ve uygulamalarını en sert ifadelerle kınadı. Söz konusu adımların, Batı Şeria’nın yasa dışı ilhakına yönelik girişimleri hızlandırdığı ve Filistin halkının zorla yerinden edilmesine yol açtığı vurgulandı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan ortak bildiride, İsrail’in işgal altındaki Filistin toprakları üzerinde herhangi bir egemenliğinin bulunmadığı bir kez daha yinelendi. Bakanlar, İsrail’in Batı Şeria’da sürdürdüğü yayılmacı politikalar ve hukuka aykırı uygulamaların bölgede şiddeti ve çatışmayı körüklediği uyarısında bulundu.

fevfev
İsrail ordusuna ait buldozerler, Batı Şeria’nın Ramallah kentinin batısındaki Şukba köyünde Filistinlilere ait üç evi yıktı. (AFP)

Bakanlar, bu hukuka aykırı uygulamaları kesin bir dille reddettiklerini belirterek, söz konusu adımların uluslararası hukukun açık bir ihlali olduğunu, iki devletli çözümü baltaladığını ve Filistin halkının 4 Haziran 1967 sınırları içinde, başkenti Kudüs olan, bağımsız ve egemen bir devlet kurma yönündeki devredilemez hakkına saldırı niteliği taşıdığını vurguladı. Açıklamada, bu uygulamaların bölgede barış ve istikrarın sağlanmasına yönelik devam eden çabaları da sekteye uğrattığı ifade edildi.

Bakanlar ayrıca, işgal altındaki Batı Şeria’da hayata geçirilen bu yasa dışı uygulamaların hükümsüz ve geçersiz olduğunu, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin özellikle 1967’den bu yana, Doğu Kudüs dahil olmak üzere işgal altındaki Filistin topraklarının demografik yapısını, karakterini ve statüsünü değiştirmeyi amaçlayan tüm İsrail uygulamalarını kınayan 2334 sayılı kararı başta olmak üzere BM kararlarının açık ihlali anlamına geldiğini kaydetti. Açıklamada, 2024 yılında Uluslararası Adalet Divanı (UAD) tarafından yayımlanan danışma görüşüne de atıf yapılarak, İsrail’in işgal altında bulunan Filistin topraklarındaki politika ve uygulamalarının ve bu topraklardaki varlığının hukuka aykırı olduğu hatırlatıldı.

sdfrg
İsrailli askerler, işgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinde yerleşimcilerin yaptığı bir tur sırasında nöbet tutuyor. (Reuters)

Bakanlar, uluslararası topluma yasal ve ahlaki sorumluluklarını üstlenmesi çağrısını yineleyerek, İsrail’i işgal altındaki Batı Şeria’da tehlikeli tırmanışı ve yetkililerinin kışkırtıcı açıklamalarını durdurmaya zorlaması gerektiğini vurguladı.

Açıklamada, Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkının ve iki devletli çözüm temelinde, uluslararası meşruiyet kararları ile Arap Barış Girişimi doğrultusunda devletini kurma yönündeki meşru taleplerinin karşılanmasının, bölgede güvenlik ve istikrarı garanti altına alacak adil ve kapsamlı bir barışa ulaşmanın tek yolu olduğu ifade edildi.