Aruri suikastı ve İsrail, İran ve ABD tarafından yapılan ‘tehlikeli’ hesaplar

Tel Aviv ‘saldırıyı önleme’ konusunda Hizbullah’tan daha fazla motive olmuş görünüyor.

İsrail’in kuzeyindeki Yukarı Celile’de, üniformasının sırt kısmına Hizbullah Lideri Hasan Nasrallah’ı hedef olarak gösteren bir çizimin bulunduğu tankın önünde duran İsrail asker. (AFP)
İsrail’in kuzeyindeki Yukarı Celile’de, üniformasının sırt kısmına Hizbullah Lideri Hasan Nasrallah’ı hedef olarak gösteren bir çizimin bulunduğu tankın önünde duran İsrail asker. (AFP)
TT

Aruri suikastı ve İsrail, İran ve ABD tarafından yapılan ‘tehlikeli’ hesaplar

İsrail’in kuzeyindeki Yukarı Celile’de, üniformasının sırt kısmına Hizbullah Lideri Hasan Nasrallah’ı hedef olarak gösteren bir çizimin bulunduğu tankın önünde duran İsrail asker. (AFP)
İsrail’in kuzeyindeki Yukarı Celile’de, üniformasının sırt kısmına Hizbullah Lideri Hasan Nasrallah’ı hedef olarak gösteren bir çizimin bulunduğu tankın önünde duran İsrail asker. (AFP)

Elie el-Kusayfi

İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik savaşının, ABD’nin ve İsrail’in adlandırmasıyla ‘üçüncü aşamaya’ doğru önemli bir dönüşüme sahne olduğunu gösteren pek çok işareti görmek artık mümkün. Bu adlandırmaya göre savaşın ilk aşaması, 7 Ekim 2023’teki Hamas saldırısına İsrail’in, Gazze Şeridi’ne yönelik yoğun bir bombardımanla karşılık vermesiydi. İkinci aşama ise İsrail’in 27 Ekim 2023’te Gazze Şeridi’ne kara saldırısı düzenlemesiyle başladı.

Pratikte ‘üçüncü aşamaya’ dair konuşmalar, yaklaşık iki hafta önce arttı. Bunun sebebi ise ABD’nin savaşa aynı hızla devam edemeyeceğini vurgulayarak İsrail üzerinde baskı kurmasıydı. Nitekim Filistinli kayıpların sayısındaki rekor artış, ABD yönetimi üzerinde siyasi baskı oluşturuyor. Ayrıca savaşın aynı ateşli yoğunlukta devam etmesi, çatışmaların bölgeye yayılma ihtimalini de artıracak, ki bu da uzun vadede Amerika’nın bölgeye ilişkin planlarını etkileyecektir.       

Bununla birlikte ‘üçüncü aşamaya’ geçişin sebebi, sadece Amerika’nın Tel Aviv üzerindeki baskısı değil. Bir diğer sebep, İsrail’in de Gazze Şeridi’ne yönelik savaşına aynı hızda devam edemeyecek olmasıdır. Zira kendisine yönelik küresel öfkenin artması sebebiyle ateş gücü, İsrail’e karşı tavır almaya başladı. Ancak yine de küresel öfkenin artması, 7 Ekim’deki saldırıdan bu yana ABD’nin ve Batı’nın bu ateş gücüne verdiği desteğin gücü konusunda şüphe uyandırmasın.  

Ayrıca İsrail, Gazze Şeridi’nin kuzeyinde Hamas’a karşı askerî hedeflerine ulaştı ve bu, pratikte büyük bir ‘zafer tablosu’ çizmese de ona savaşta yeni bir aşamaya geçme imkânı veriyor.

İsrail’in yedek tugaylar da dahil olmak üzere beş tugayı Gazze Şeridi’nden çıkarmaya ilişkin planları, üçüncü aşamaya geçildiğinin işaretlerinden biri. Bununla beraber İsrail, bu tugayların yeni varış noktasına dair bir anlaşmazlık yaşıyor. Kimilerine göre bu varış noktası, Han Yunus olacak. Nitekim İsrail’in Yahya es-Sinvar gibi Hamas liderlerinin burada saklandığı yönündeki değerlendirmesine bakarak, bir sonraki aşamada savaş operasyonlarının burada yoğunlaşacağı öngörülüyor. Kimilerine göre de yeni varış noktası, Hizbullah’la geniş çaplı bir savaş ihtimaline hazırlık yapmak ya da ona karşı caydırıcılığı güçlendirmek üzere Lübnan sınırı olacak.

Rıza Musevi suikastından ziyade Aruri ile arkadaşlarının öldürülmesi, İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik savaşının ‘üçüncü aşamasının’ başladığını gösteriyor.

ABD’nin dönüşümü

İkinci işaret, ABD uçak gemisi Gerald Ford’un, önümüzdeki birkaç gün içinde ek muhriplerden oluşan bir görev gücüyle bölgeden ayrılıp ABD’nin Virginia eyaletindeki limanına dönmek üzere hazırlık yapmasıdır.  Bununla birlikte bir ABD uçak gemisi, yani Dwight Eisenhower, Ortadoğu’da kalacak. Bu, ABD’nin savaşa yaklaşımında esaslı bir dönüşümün güçlü bir delili olup, ABD’nin İsrail’in Gazze’ye karşı savaşının aynı hızla devam etmesini istemediğini gösteriyor. Gerald Ford’un ayrılışı aynı zamanda Washington’ın, İran’ı ve kollarını savaşın kapsamını genişletmekten caydırma şeklindeki sebebin ortadan kalktığını düşündüğüne de işaret ediyor. Bu da şu soruyu akla getiriyor: Gerald Ford’un ayrılışı, Tahran ile Washington arasında bir sonraki aşamaya dair varılan bazı anlaşmaların mı yoksa İran’ın ve vekillerinin savaşın kapsamını genişletme konusunda nihai olarak isteksiz oluşlarına dair ‘uzaktan’ bir değerlendirmenin mi sonucu?

Üçüncü işaret ise İsrail’in Hamas’a ve daha genel anlamda bölgedeki Direniş Ekseni’ne karşı güvenlik operasyonlarına yönelmesidir. Başlangıç adımı, İran Devrim Muhafızları Komutanı Rıza Musevi’nin 25 Aralık’ta Şam’da öldürülmesiyle atıldı. Bildiğimiz kadarıyla İsrail, geçen hafta Suriye’deki İranlı hedeflere yönelik de altı saldırı gerçekleştirdi. Bu, İsrail’in oradaki saldırılarının hızının artması olarak görülebilir.

sdwev
Hamas’ın 3 Ocak’ta servis ettiği tarihi belirsiz fotoğrafta el-Aruri, Beyrut’taki ofislerinden birinde görülüyor. (AFP)

İsrail daha sonra, geçtiğimiz salı günü Hamas’ın Siyasi Büro Başkan Yardımcısı Salih el-Aruri’ye ve beraberinde hareketin Lübnan’daki iki önemli liderine suikast düzenledi. Bu iki liderden biri, Lübnan’dan İsrail’e birçok roketin fırlatılmasından sorumlu olan Hamas-Lübnan Teknoloji Birimi Başkanı Samir Fendi, diğeri ise İsrail medyasında yer alan haberlere göre İsrail içindeki pek çok saldırının sorumlusu olan Azzam el-Akra idi. Ayrıca saldırıda dört kişi daha öldürüldü.  

Zafer imajı

Şu durumda Rıza Musevi suikastından ziyade, el-Aruri ile arkadaşlarına yönelik suikast, İsrail’in Gazze Şeridi’ne karşı savaşının üçüncü aşamasının başladığını gösteriyor. Çünkü bu suikast, İsrail’in üçüncü aşamaya geçişin bir şartı ya da gerekçesi olarak, Gazze Şeridi’nin içinde olmasa da dışında ‘zafer puanları’ toplama çabasıyla bağlantılı. Bu suikastın, 3 Aralık’ta İsrail Güvenlik Teşkilatı (Şin Bet) Başkanı Ronan Bar’ın Hamas unsurlarını Gazze’de, Batı Şeria’da, Lübnan’da, Katar’da, her yerde takip edeceği yönündeki tehdidinin ilk pratik uyarlaması olduğu biliniyor. Geçtiğimiz ağustos ayında Binyamin Netanyahu da el-Aruri’ye suikast düzenleme tehdidinde bulunmuş ve Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah da buna, İsrail’in Lübnan’da gerek Lübnanlı gerek Filistinli isimleri hedef alarak gerçekleştireceği herhangi bir suikastın karşılık gerektireceğini söyleyerek cevap vermişti.

Musevi ve el-Aruri suikastları arasında bağlantı kurmak, Hizbullah’ın kendi kalesinde işlenen el-Aruri suikastına cevabın biçimi, boyutu ve zamanlaması bakımından yaklaşımını kolaylaştırıyor.

Bu bağlamda Netanyahu’nun danışmanı Danny Danon’un, el-Aruri suikastı ardından dile getirdiği şu sözler hiç de önemsiz değildi:

Biz Lübnan’ı veya Hizbullah’ı değil, 7 Ekim saldırısında parmağı olan herkesi hedef alıyoruz.

İsrail Ordu Sözcüsü Daniel Hagari de ‘Beyrut operasyonundan’ sonra “Odak noktamız, Hamas’la mücadeleydi, halen de öyle” açıklamasında bulundu. İsrail Genelkurmay Başkanı ise çarşamba günü Lübnan sınırında şu açıklamayı yaptı:

Kuzeyde oldukça hazırlıklıyız. Ancak şu anda odak noktamız, Hamas’la savaşmak.

İsrail’in bu söylemleri, el-Aruri suikastının Gazze Şeridi’ne yönelik savaşın bir uzantısı olduğunu ve Lübnan-İsrail sınırında Hizbullah’la açık çatışma bağlamına girmediğini söylemek suretiyle Hizbullah’ı tarafsız kılmaya dönük karmaşık bir çabadır. Sanki Tel Aviv, buradaki coğrafi konumun ikincil öneme sahip bir veri olduğunu ima etmeye çalışıyor. Ancak yine de el-Aruri’nin Beyrut’ta öldürülmesi, İsrail ile Hizbullah arasındaki çatışmanın daha da tırmanması riskini barındırıyor. Zira stratejik olarak Hizbullah, kalesinin hedef alınmasına cevap vermek zorunda. Bu, iki taraf arasında ‘karşılıklı yanlış anlama’ ihtimalini artırıyor, ki bu da İsrail’i kuzey sınırlarında 2006’dakine benzer bir savaşa değil de belki bir ‘çatışma dönemine’ daha hazırlıklı kılıyor.

SDV'ler
Beyrut’ta, 4 Ocak’ta düzenlenen cenaze töreninde el-Aruri ve arkadaşlarının fotoğrafları taşındı. (Reuters)

Hizbullah ironik bir şekilde (muhtemelen Hamas içinde Hizbullah ve İran’la koordinasyondan sorumlu olan) el-Aruri’nin öldürülmesinin ardından yaptığı açıklamada, el-Aruri’ye yönelik suikast suçunu Rıza Musevi’ye yönelik suikastın bir devamı olarak değerlendirdi. Hizbullah bununla, ‘meydanların birliğinin’ bir göstergesi olarak Direniş Ekseni bileşenleri arasındaki ‘kan birliğini’ vurgulamaya çalışıyor. Ayrıca iki suikast arasında bağlantı kurmak, onun kendi kalesinde işlenen el-Aruri suikastı suçuna tepkinin biçimi, boyutu ve zamanlaması bakımından yaklaşımını kolaylaştırıyor. Şöyle ki bu suikast, Lübnan’ın güneyindeki açık çatışma bağlamının bir parçası değil; aksi takdirde Hizbullah, cephede caydırıcılık dengesini korumak için bu suikasta derhal ve güçlü bir karşılık vermek zorunda kalacaktı. Bu suikast daha geniş bir bağlam içerisinde yer alıyor. Nitekim bölgedeki Direniş Ekseni’nin sembol isimlerine yönelik diğer suikastlardan biri. Dolayısıyla ‘uygun zaman ve zeminde karşılık vermek’ açısından, o kişiler için geçerli olan el-Aruri için de geçerli. Burada ‘uygun zamanda ve zeminde verilecek karşılık’, Nasrallah’ın çarşamba günü dile getirdiği “Hizbullah ile İsrail arasında savaş meydanı, günler ve geceler var” sözüne bir göndermedir.  

Karmaşık dinamikler

Tüm bunlar gösteriyor ki halihazırdaki savaşın tüm karmaşık dinamikleri, el-Aruri suikastında bir araya geliyor. İsrail’den başlayarak ABD’ye, İran’a ve onunla beraber Hizbullah’a kadar savaşın tüm ana taraflarının ince ve karmaşık hesapları bu suikastta iç içe geçiyor.

İsrail’in hesapları, Gazze’de bir ‘zafer tablosu’ çizmek ile mevcut savaş motivasyonuyla ve ABD’nin desteğiyle Direniş Ekseni’ne karşı yeni bir caydırıcılık sistemi inşa ederek bölgede yeni bir emrivaki dayatmak arasında değişiyor. İsrail mevcut durumu, bölgedeki stratejik hedeflerine ulaşmak için ‘tarihî bir fırsat’ olarak görüyor. Bu, İran’ı birinci dereceden ilgilendiren bir konu. Bu yüzden bölgedeki (ve aynı şekilde İran’daki?!) ajanlarının peş peşe saldırılarıyla İran’ın caydırıcılık sistemini zayıflatan İsrail karşısında seyirci kalması mümkün değil. Bununla birlikte İran, daha uzun vadeli stratejik hesaplar adına, bölgede ‘çılgın’ İsrail’e karşı ‘aklı başında bir güç’ olarak görünmek istiyor. Şarku’L Avsat’ın Al-Majalla’dan aktardığına göre bu, İran’ın ABD’lilerle yaptığı hesapların bir parçası. Zira Amerikalılar, dünya genelinde özellikle Çin ve Rusya tarafından daha önemli zorluklarla karşı karşıyayken bu işe daha fazla bulaşmak istemedikleri için Ortadoğu’da istikrarı savaşa tercih ediyorlar.

Tel Aviv’in de Gazze’de alıkonan vatandaşlarını kurtarma meselesini atlaması mümkün değil. Bu mesele, böyle bir zamanda el-Aruri suikastının ne faydası olduğuna ve bunun Hamas’a esirler ve ateşkes konusunda İsrail’le müzakereleri engellemesi için bir mazeret mi teşkil edeceğine yoksa onu sonunda taviz vermeye mi iteceğine ilişkin olarak İsrail’de yapılan iç tartışmaya dahil edildi.

Peki ya İsrail, Gazze dışındaki Hamas liderlerine suikastlar düzenlemek için en uygun sahanın Lübnan olduğuna karar verirse?

Nasrallah’ın tavanı

Hizbullah’a gelince… Hizbullah Genel Sekreteri, çarşamba günü yaptığı konuşmada açıkça, el-Aruri suikastı meselesinde şu iki konuyu ayrı ayrı değerlendirdi: Bizzat el-Aruri’nin hedef alınması ile Beyrut’un güney banliyösünde öldürülmesi.

Nasrallah, el-Aruri suikastının cezasız kalmayacağını söyledi. Ama mesele, Hizbullah’ın da belirttiği gibi, yalnızca el-Aruri’yle değil, bir bütün olarak Direniş Ekseni’yle alakalı. Nasrallah’ın çarşamba günkü konuşmasında, bu eksene bağlı güçlerden her birinin kendi kapsamına ve çıkar değerlendirmesine göre ‘bağımsız’ hareket ettiğini açıklaması dikkat çekiciydi. Hizbullah Genel Sekreteri Nasrallah, bu noktada meydanlar arasında bir ayrım yapıyor.  Dolayısıyla da ‘meydanların birliği’ konusunda ikili bir yaklaşım benimsiyor ve meydanları kâh ayırıp kâh birleştiriyor.

Aruri’nin Beyrut’ta öldürülmesi meselesinde ise Hizbullah’ın, 7 Ekim’den sonra Hizbullah ile İsrail arasındaki caydırıcılık hesaplarıyla bağlantılı başka hesapları var. Çarşamba günü Nasrallah’ın Direniş’in şu ana kadar doğru hesaplarla savaşmaya devam etmekle birlikte caydırılmadığının, ‘ancak düşman Lübnan’a bir savaş açmayı düşünürse o zaman ona karşı savaşın sınırsız ve kontrol olacağının’ altını çizmesi de bunun kanıtıdır. Böylece İsrail’in ‘tarihî fırsatı’ değerlendirerek Hizbullah’ı savaşa dahil etme niyetine dair söylentilerin artmasına karşılık Nasrallah, İsrail’e yönelik tehdit seviyesini savaşın başlangıcından bu yana görülen en yüksek seviyeye çıkarıyor. Bu da iki taraf arasında ‘büyük bir savaşın’ çıkması ihtimalinin üçüncü aşamada artıp artmayacağı sorusunu akıllara getiriyor.

dcvfe
Hizbullah’ın Kasım Süleymani suikastının yıldönümünde düzenlediği ve Nasrallah’ın konuşma yaptığı törende Kasım Süleymani’nin fotoğrafları taşındı. (AFP)

Şu ana kadar tarafların karşılıklı olarak verdiği siyasi ve ateşli mesajlar ve işaretlerde, özellikle de ABD’nin verdiği mesajlarda, İsrail ile Hizbullah arasındaki savaşın genişlemesinin kaçınılmaz olduğuna dair hiçbir emare yok. Ancak kesin olan şu ki İsrail, ‘saldırıyı önleme’ konusunda Hizbullah’tan daha fazla motive olmuş görünüyor. Bu, önümüzdeki dönemde ve İsrail’in zamanlamasına göre savaşın genişlemesi ihtimalini artırıyor. Hele de İsrail, Hizbullah’ın diplomasiyle olmuyorsa zorla Litani’nin kuzey bölgesine çekilmesini gerektiren 1701 sayılı kararın uygulanmasında ısrar ediyorken. Yani İsrail, kuzey sınırlarındaki durumun 7 Ekim’den önceki haline dönmesini kabul etmeyecektir. Bu, uzun ve karmaşık bir süreç ve Tel Aviv bu sürecin netleşmesini bekleyemeyebilir.

Ayrıca İsrail, Katar veya Türkiye’de gerçekleştirmenin zorluğunu (nitekim Türkiye, Mossad adına operasyonlar planladığı şüphesiyle 34 kişiyi tutukladı) göz önüne alarak, Gazze dışındaki Hamas liderlerine suikastlar düzenlemek için en uygun sahanın Lübnan olduğuna karar verirse bu, Hizbullah üzerinde fazladan bir baskı oluşturacaktır. Zira onun caydırıcılık sistemini temelden etkiler. Hizbullah, İsrail’in ciddi bir caydırıcılıkla karşılaşmadan peş peşe saldırılar gerçekleştirdiği Suriye’de yaşananlara benzer bir duruma uyum sağlayamaz. Peki, mevcut savaştaki güç dengesi, onun orantılı tepki vermesine müsaade ediyor mu?

Sonuçta Nasrallah, Direniş’in caydırılmadığını söyledi ama İsrail’in caydırıldığını söylemedi.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



İsrail ordusu, Gazze'de kendi adına çalışan 5 milis gücüne sahip olmakla övünüyor

 Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)
Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)
TT

İsrail ordusu, Gazze'de kendi adına çalışan 5 milis gücüne sahip olmakla övünüyor

 Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)
Gazze'nin güneyindeki Refah'ta, Hamas'ın silahlı kanadı olan İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları (Arşiv- Reuters)

İsrail ordusu, Gazze Şeridi’nde Hamas’a karşı faaliyet gösteren 5 Filistinli milis grubun oluşturulmasıyla övünürken, iktidardaki sağ çevreler bu grupların rolü konusunda uyarılarda bulunuyor. Sağcı çevreler, bu tür yapılanmaların en iyi ihtimalle para hırsıyla hareket ettiğini, daha fazla ödeme yapan bir taraf bulmaları hâlinde İsrail’e karşı da dönebilecekleri görüşünü dile getiriyor.

Ordu bu eleştirilere verdiği yanıtta, söz konusu güçlerin yakından izlendiğini ve dikkatli davranıldığını vurguladı. Açıklamada, bu milislerin bugün “sarı hat” olarak adlandırılan bölgede Hamas hücrelerine karşı görevler yürüttüğü, bu görevlerin İsrail ordusu tarafından yapılması hâlinde askerlerin hayatının ciddi risk altına gireceği ifade edildi.

Ordu, bu grupların Hamas’a yönelik suikastlar gerçekleştirdiğini ve onları kamuoyu önünde küçük düşürdüğünü ileri sürdü.

Ancak sağ kanat bu değerlendirmelere temkinli yaklaşıyor. Bu milislerin kişisel çıkarlara, aşiretler arası çatışmalara ve suç çeteleri arasındaki rekabete dayandığını savunan sağcılar, bu yapılarla güvenli ilişkiler kurulamayacağını belirtiyor.

Gazze’de silahlı bir milis gruba liderlik eden ve yakın zamanda öldürülen Yasir Ebu Şebab (Yediot Aharonot)

Gazze’de silahlı bir milis gruba liderlik eden ve yakın zamanda öldürülen Yasir Ebu Şebab (Yediot Aharonot)

İsrailli kaynaklara göre Gazze’de hâlihazırda faaliyet gösteren 5 silahlı milis grubu bulunuyor: İlki kuzeyde Beyt Lahiya bölgesinde ve Eşref el-Mansi tarafından yönetiliyor. İkincisi Gazze kentinin kuzeyindeki Şucaiyye Mahallesi yakınlarında, lideri Rami Adnan Halis. Üçüncüsü orta kesimde Deyr el-Belah civarında ve Şevki Ebu Nasira tarafından yönetiliyor. Dördüncüsü Han Yunus’ta, lideri Husam el-Esdal. Beşinci milis ise Refah’ta faaliyet gösteriyordu ve Yasir Ebu Şebab tarafından yönetiliyordu; Şebab’ın öldürülmesinin ardından yerini Gassan ed-Dehini aldı. Gazze’de son dönemde ed-Dehini’nin bir suikast girişiminde yaralandığına dair söylentiler yayıldı.

Yediot Aharonot gazetesine konuşan güvenlik kaynakları, kuzey ve güneyde faaliyet gösteren milislerin aşiretlere dayandığını ve suç geçmişi olan kişiler tarafından kontrol edildiğini belirtirken, orta kesimdeki iki grubun liderlerinin geçmişte Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ile bağlantılı isimler olduğunu belirtti. Bu nedenle söz konusu iki grubun ulusal saiklerle hareket ediyor olabileceği ve İsrail ordusunun aslında Filistin çıkarları doğrultusunda kullanılıyor olabileceği ihtimali dile getirildi.

Gazete, İsrail çevrelerinde bu silahların kontrolden çıkabileceği ve ister milis liderlerinin elinden çıksın isterse bölgedeki diğer tarafların eline geçsinler, işgal ordusuna karşı kullanılmaları olasılığı konusunda endişeler olduğunu belirtti.

Han Yunus’ta İsrail yanlısı bir milis grubuna liderlik eden Husam el-Esdal (Filistin Basın Ağı sayfası)Han Yunus’ta İsrail yanlısı bir milis grubuna liderlik eden Husam el-Esdal (Filistin Basın Ağı sayfası)

Gazete ayrıca, işgal ile iş birliği yapan Gassan ed-Dehini’nin yayımladığı ve Hamas ile direniş güçlerini tehdit ettiği videoya da değindi. Videoda ed-Dehini’nin, Refah’ta İsrail hava desteği altında esir alınan Kassam Tugayları saha komutanı Edhem el-Aker’e hakaret ettiği görülüyor. Videoda ed-Dehini’nin, Gazze’de daha önce bulunmayan kamuflajlı askeri üniforma ve kurşun geçirmez yelek giydiği, nadir ve pahalı bir sigara içtiği, arka planda ise modern “pick-up” araçların ve yakın mesafede İsrail askeri mevzisi olduğu tahmin edilen bir binanın yer aldığı ifade edildi.

Öte yandan, CNN ve Wall Street Journal, İsrail kaynaklarına atıfta bulunarak, İsrail’in bu milisleri çok sayıda tüfek ve mühimmatla silahlandırdığını yazdı. Bu durum, Oslo Anlaşmaları döneminde İsrail’in Filistin Yönetimi’ne silah edinme izni vermesini ve sağ kesimin o dönemde dile getirdiği “Onlara silah vermeyin” sloganını hatırlattı.

Wall Street Journal, yedek subaylara dayandırdığı haberinde, İsrail’in Hamas’a karşı faaliyet gösteren bu milislere yaptığı yatırımları artırdığını, askeri teçhizat sağladığını, üyelerini İsrail’deki hastanelerde tedavi ettirdiğini ve ailelerine destek verdiğini belirtti. Gazete, bu kişilerin bazılarının Filistin Yönetimi ile bağlantılı olduğunu, özellikle Refah’taki bazı unsurların ise suç kayıtlarının bulunduğunu yazdı.

Gazze’deki Cibaliye Mülteci Kampı’nda Hamas’a bağlı Kassam Tugayları mensuplarının önünde duran Filistinli bir çocuk (Arşiv – EPA)Gazze’deki Cibaliye Mülteci Kampı’nda Hamas’a bağlı Kassam Tugayları mensuplarının önünde duran Filistinli bir çocuk (Arşiv – EPA)

Haberde, İsrail’in bu gruplara yakıt, gıda, araç, hatta sigara sağladığı; onları İsrail askerlerine yakın “sarı hat” bölgesinde konuşlandırmaya yardımcı olduğu ve bu desteğin maliyetinin İsrail güvenlik bütçesinden on milyonlarca şekele ulaşabileceği ifade edildi.

Şarku’l Avsat’ın Yediot Aharonot'tan aktardığına göre İsrail güvenlik kurumları içinde bu milislerin desteklenmesi konusunda görüş ayrılığı bulunuyor. Destekleyenler, bu yaklaşımın Hamas’a karşı taktiksel fayda sağladığını ve askerler üzerindeki riski azalttığını savunurken; karşı çıkanlar, silahların başka ellere geçmesi ya da bazı unsurların Filistin toplumuna yeniden entegre olabilmek için İsrail’e karşı dönmesi ihtimaline dikkat çekiyorlar.

Gazete, bu milislerin Hamas ve askeri kanadıyla baş edebilecek birleşik örgütsel yapıya sahip olmadığını, fiilen sadece İsrail ordusu ve Şin Bet’in denetimi altında hareket ettiklerini vurguladı.

Sonuç bölümünde Yediot Aharonot, bu grupların kısa vadeli taktik çözüm sunabileceğini, özellikle geniş çaplı yıkım operasyonları öncesinde Hamas mensuplarını tünellerde veya enkaz altında aramak için kullanılabileceğini belirtti. Ancak, örgütsel çatıdan yoksun bu yapıların Hamas’ın yerine geçme şansının bulunmadığını, Hamas’ın ateşkes sürecinde gücünü yeniden toparladığını ve kontrolünü pekiştirdiğini kaydetti.

Gazeteye konuşan sağcı bir siyasi kaynak, bu milislerin İsrail’e Lübnan Savaşı’nı hatırlattığını belirtti. O dönemde İsrail’in Filistin Kurtuluş Örgütü’ne ve daha sonra Hizbullah’a karşı Lübnanlı milisleri devreye soktuğunu hatırlatan kaynak, bu milislerin Sabra ve Şatilla mülteci kamplarında katliamlar gerçekleştirdiğini ve bunun sorumluluğunun İsrail’e yüklendiğini belirtti. Bu nedenle aşırıya kaçılmaması ve bu tür gruplara bel bağlanmaması gerektiğini vurguladı.


Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı: Silahlarını bırakıp barış yolunu seçen herkesi memnuniyetle karşılıyoruz

Sudan'ın el Gedarif eyaletindeki Ebu el-Nece kampında bulunan yerinden edilmiş Sudanlılar (AFP)
Sudan'ın el Gedarif eyaletindeki Ebu el-Nece kampında bulunan yerinden edilmiş Sudanlılar (AFP)
TT

Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı: Silahlarını bırakıp barış yolunu seçen herkesi memnuniyetle karşılıyoruz

Sudan'ın el Gedarif eyaletindeki Ebu el-Nece kampında bulunan yerinden edilmiş Sudanlılar (AFP)
Sudan'ın el Gedarif eyaletindeki Ebu el-Nece kampında bulunan yerinden edilmiş Sudanlılar (AFP)

Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan yaptığı açıklamada, devletin barışı veya ateşkesi reddetmediğini, ancak ateşkesin "düşmanı yeniden güçlendirmek için bir fırsat" olmaması gerektiğini söyleyerek, Hızlı Destek Kuvvetleri'ne (HDK) atıfta bulundu.

Egemenlik Konseyi tarafından dün yayınlanan açıklamada belirtildiği üzere, Burhan Cezire Eyaleti'ne yaptığı ziyarette, "silahlarını bırakıp barış yolunu benimseyen herkesi memnuniyetle karşıladığını" ifade etti. Ayrıca, "ülkeye ve orduya karşı kışkırtıcılık yapanların hesap vereceğini" vurguladı.

ABD Başkanı Donald Trump perşembe günü yaptığı açıklamada, ülkesinin Sudan'daki savaşı sona erdirmek için yoğun çaba sarf ettiğini ve buna çok yaklaştığını söyledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre Sudan ordusu ile HDK arasındaki savaş, sivil yönetime geçiş için seçimlere yol açması beklenen geçiş döneminde yaşanan iktidar mücadelesinin ardından 2023 Nisan ayının ortalarında patlak verdi.


Sudanlı doktorlar, Kuzey Kordofan'da HDK saldırısında 24 kişinin öldüğünü bildirdi

Hartum'da hasar görmüş bir binanın önünde insanlar mallarını satıyor (DPA)
Hartum'da hasar görmüş bir binanın önünde insanlar mallarını satıyor (DPA)
TT

Sudanlı doktorlar, Kuzey Kordofan'da HDK saldırısında 24 kişinin öldüğünü bildirdi

Hartum'da hasar görmüş bir binanın önünde insanlar mallarını satıyor (DPA)
Hartum'da hasar görmüş bir binanın önünde insanlar mallarını satıyor (DPA)

Sudan Doktorlar Ağı'na göre Hızlı Destek Kuvvetlerinin (HDK yerinden edilmiş insanları taşıyan bir araca saldırısı sonucu, aralarında sekiz 8 çocuğun ve birkaç kadının da bulunduğu 24 kişi hayatını kaybetti.

Ağ, aracın Güney Kurdufan eyaletinden kaçan yerinden edilmiş insanları taşıdığını ve el-Rahad şehrine geldiğinde hedef alındığını, bunun sonucunda ikisi bebek olmak üzere 24 kişinin öldüğünü ve çok sayıda kişinin de tedavi için şehrin hastanelerine kaldırıldığını belirtti.

Doktorlar Ağı, bölgenin ciddi tıbbi kaynak sıkıntısı çektiği, bu durumun yaralı ve yerinden edilmiş kişilerin acılarını daha da artırdığı son derece karmaşık sağlık ve insani koşullar altında saldırının gerçekleştiğini ifade etti.