İsrail, "Hamas'ı tamamen yok etme" hedefinden uzaklaşıyor mu?

"Beyrut'ta kopyala-yapıştır yapabileceğimizi biliyorlar"

İsrail'in Gazze'ye yönelik saldırılarından 22 binden fazla kişi hayatını kaybetti (Reuters)
İsrail'in Gazze'ye yönelik saldırılarından 22 binden fazla kişi hayatını kaybetti (Reuters)
TT

İsrail, "Hamas'ı tamamen yok etme" hedefinden uzaklaşıyor mu?

İsrail'in Gazze'ye yönelik saldırılarından 22 binden fazla kişi hayatını kaybetti (Reuters)
İsrail'in Gazze'ye yönelik saldırılarından 22 binden fazla kişi hayatını kaybetti (Reuters)

ABD merkezli yayın kuruluşu CNN, İsrail'in Hamas'a karşı yürüttüğü savaşın yeni bir aşamaya girdiğini ve İsrail'in hedeflerinin değiştiğine dair bazı emareler bulunduğunu yazdı.

7 Ekim saldırılarının ardından İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun Hamas'ı yok etme hedefini dile getirdiğinin hatırlatıldığı haberde, İsrail güçlerinin bazı başarılar elde ettiği ancak hedefe ulaşmaktan uzak olduğu vurgulandı.

Londra merkezli düşünce kuruluşu Chatham House'tan Ortadoğu ve Kuzey Afrika uzmanı Bilal Saab, "Kök salmış silahlı siyasi hareketleri yok etmek için girişilen askeri harekatlar çok başarılı olamıyor. İsrail ordu yönetimi, yapabileceklerinin en fazlasının Hamas'ın askeri kabiliyetlerini aşındırmak olduğunu çok iyi biliyor" ifadelerini kullandı.

Haberde, İsrailli yetkililerin son dönemde yaptığı, savaşın 2024 ve ötesinde devam edebileceği yönündeki açıklamaları hatırlatıldı.

Netanyahu, dün yaptığı açıklamada, Hamas'ın yok edilmesinin hedeflerden biri olduğunu tekrarlamıştı.

Ancak İsrail ordu komutasının aynı düşüncede olup olmadığı bilinmiyor. Zira İsrail askeri istihbarat şefi Aharon Haliva'nın perşembe günü yaptığı konuşmada, askeri hedefleri sıralarken Hamas'ın tamamen yok edilmesinden bahsetmemesi dikkat çekmişti.

İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant ise aynı gün, Gazze'deki savaşın yeni bir aşamaya girdiğini söylemiş, bu aşamada baskınlar ve özel operasyonların öncelikli olacağını vurgulamıştı.

Kudüs merkezli İsrail Demokrasi Enstitüsü'nün başkanı Yohahan Plesner, "Bu aşamanın yoğunluğu daha az olacak ama daha fazla zaman alacak. Başarıyı, Hamas üyelerini yakalamak veya öldürmek değil örgütün Gazze Şeridi'ni yönetme kabiliyetinin ortadan kaldırılması belirleyecek" ifadelerini kullandı.

Gallant, İran'ı hedef gösterdi

İsrail'in Gazze'ye yönelik yürüttüğü savaş yeni bir aşamaya girerken, Savunma Bakanı Yoav Gallant, ABD merkezli Wall Street Journal gazetesine önemli açıklamalarda bulundu.

7 Ekim saldırılarının İsraillilerin güvenlik algısını derinden sarstığını belirten Gallant, "7 Ekim, Yahudiler için 1945'ten bu yana en kanlı gündü. Dünya bunu anlamalı. Bu farklı" ifadelerini kullandı.

4. ayına giren savaşta İsrail'in kullandığı yöntemleri savunan Gallant, "Tek bir düşmana karşı değil, bir eksene karşı savaşıyoruz. İran, İsrail'in çevresinde askeri güç inşa ediyor" diye konuştu.

Hizbullah lideri Hasan Nasrallah'ın cuma günü yaptığı konuşmada, Hamas liderlerinden Salih Aruri'nin öldürülmesine askeri bir yanıt verileceğini söylemesi de Gallant'ın gündemindeydi.

Gallant, "Önceliğimiz savaşa girmek değil ama 80 bin insanın güvenli şekilde evlerine dönmesi gerekiyor. Bunu mümkün kılacak bir anlaşma yapılamazsa, askeri adımlar atmaktan çekinmeyiz. Fedakarlık yapmaya hazırız. Gazze'de neler olduğunu görüyorlar. Beyrut'ta da kopyala-yapıştır yapabileceğimizi biliyorlar" ifadelerini kullandı.

Independent Türkçe



İsrail sağı varoluşsal bir tehlikeden söz ediyor... Netanyahu ise ‘kurtarıcı lider’ olarak nitelendiriliyor

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 21 Haziran 2026’da Kudüs’te düzenlenen bir etkinliğe katıldı. (Reuters)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 21 Haziran 2026’da Kudüs’te düzenlenen bir etkinliğe katıldı. (Reuters)
TT

İsrail sağı varoluşsal bir tehlikeden söz ediyor... Netanyahu ise ‘kurtarıcı lider’ olarak nitelendiriliyor

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 21 Haziran 2026’da Kudüs’te düzenlenen bir etkinliğe katıldı. (Reuters)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 21 Haziran 2026’da Kudüs’te düzenlenen bir etkinliğe katıldı. (Reuters)

Kamuoyu yoklamalarının İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun iktidarı kaybetme olasılığının arttığına ve yüz binlerce sağ seçmenin kendisini desteklemeye dönme niyetinde olmadığına işaret ettiği bir dönemde, sağcı medya Netanyahu’yu kurtarıcı olarak sunmak amacıyla varoluşsal tehditlere kadar varan geniş çaplı bir medya kampanyası başlattı. Kampanyada Netanyahu, İsrail’i yedi cephede karşı karşıya kaldığı emsalsiz bir savaşta yöneten ve Amerikan ordusuyla çatışmada ortaklık kurmayı başaran lider olarak öne çıkarıldı.

Sağcı medyanın bu doğrultudaki son yayınlarından biri,The Jerusalem Post gazetesinde dün yer alan haber oldu. Haber, İsrail ordusunun, İran’ın İsrail’i ve hatta ABD’yi vurabilecek kapasitede devasa miktarlarda modern balistik füze üretme yönündeki başarılı çabalarından dolayı şokta olduğunu öne sürdü. Haber, İran’ın bu hızda ve menzilde füzeler ürettiğine dair herhangi bir istihbarat raporuna, belgeye, resmi değerlendirmeye veya güvenilir kaynağa dayanmamasına ve hiçbir kanıt sunmamasına rağmen hızla yayıldı.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Yisrael Katz, işgal altındaki Golan Tepeleri’nde bulunan bir gözlem noktasını ziyaret etti. (Arşiv – DPA)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Yisrael Katz, işgal altındaki Golan Tepeleri’nde bulunan bir gözlem noktasını ziyaret etti. (Arşiv – DPA)

Bunu, Suriye ordusunun kapasitesini yeniden organize ettiği, hava kuvvetlerini güçlendirmeye başladığı ve Rusya’nın Suriye ordusunun yeniden silahlandırılmasına yardımcı olmak üzere Türkiye ile ortak adımlar atacağı yönündeki haberler izledi. Bu haber, İsrail’de günlerce gündemi meşgul eden kurgusal bir iddianın ardından geldi. Söz konusu iddiada, ‘Ortadoğu’daki bir ülkenin, bir başka Arap ülkesine İsrail’i gafil avlamak amacıyla önce bir barış anlaşması imzalamayı, ardından sıfır noktasında saldırmak üzere hazırlık yapmayı tavsiye ettiği’ öne sürüldü. Askeri sansür, her iki ülkenin de adının açıklanmasını engellemeye devam ediyor. Şarku'l Avsat'ın aldığı bilgiye göre buradaki amacın, Arapları güvenilmez olarak göstermek olduğu belirtiliyor. İsrail’in imzaladığı hiçbir anlaşmaya uymadığı; Lübnan, Suriye ve Gazze Şeridi’ndeki ateşkes ihlalleriyle netlik kazanmışken, Arapların sözlerinden ve taahhütlerinden dönen taraf olarak sunulmaya çalışıldığı ve onlarla barış anlaşması yapmanın bir yarar sağlamayacağı algısının işlendiği ifade ediliyor.

Varoluşsal tehditler silsilesi kapsamında, İran’ın nükleer programına geri döndüğü öne sürülürken, Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Komutanı Ahmed Vahidi’nin, ülkesinin ABD-İsrail tehditleriyle yüzleşmek için nükleer kapasitesini geliştirmeye mecbur kaldığı yönündeki ifadelerine yer verildi. Ayrıca Türkiye’nin İsrail için İran’dan sonraki en büyük ikinci tehdit olduğu ve Lübnan ile müzakerelerin artık bir anlam taşımadığı iddia edildi. Netanyahu’ya yakınlığıyla bilinen Kanal 14 televizyonu ise güvenlik teşkilatından üst düzey isimlerin Türkiye’yi İran’ın ardından ‘birinci tehdit’ olarak sınıflandırdığını ileri süren bir haber yayınladı.

 İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Şeyh Dağı’nın yüksek kesimlerinde (Arşiv – AFP)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Şeyh Dağı’nın yüksek kesimlerinde (Arşiv – AFP)

Yedioth Ahronoth gazetesinin kıdemli siyasi muhabiri ve aynı zamanda New York Times muhabiri olan Ronen Bergman, bu haberleri değerlendirirken şu ifadeleri kullandı: “Tüm bunlar tesadüf olabilir. Elimde ‘korkutma kampanyasını’ işaret eden bir belge yok; birinin ‘Seçimlere kalan iki buçuk ayda İsrail halkının ruhuna varoluşsal korku salmalıyız’ dediği bir toplantı kaydı da bulunmuyor. Buradaki bütün haberlerin aynı yerden, aynı kişiden, hatta aynı departmandan veya ofisten çıktığına dair bir kanıt da yok. İsrail gerçekten de düşmanlarla çevrili. Gerçekten İran ile mücadele ediyor. Suriye gerçekten toparlanmaya çalışıyor. Türkiye stratejik bir sınama haline geldi. Hamas ve Hizbullah da hayal ürünü değil. Bütün bunlar tesadüf olabilir. Ancak son bir ayda bu tesadüflerin üst üste gelmesi soru işaretleri ve şüphe uyandırıyor.”

Bergman, mecranın her gün şu söylemleri işlediğini belirtti: “İran hâlâ nükleer bombaya ulaşma yolunda, füzeler ABD’ye doğru ilerliyor, Türkiye geleceğin İran’ı konumunda, Suriye hava kuvvetlerini yeniden inşa ediyor, Arap ülkeleri sırf bizi gafil avlamak için barış antlaşmaları imzalıyor olabilir ve Hamas 7 Ekim öncesinde olduğu gibi bizi tekrar sınıyor. Tüm dünya çemberi daraltan bir kapan gibi görünüyor. Bu çemberin merkezinde ise sürekli olarak tarihsel, adeta benzersiz ve bizi bu korkunç senaryolardan kurtarabilecek tek lider olarak sunulan bir adam var: Binyamin Netanyahu. Bu yayınlar yalnızca korku yaymakla kalmıyor, aynı zamanda kamuoyuna her hafta mevcut koşullarda yeri doldurulamayacağı öne sürülen adamın kim olduğunu da hatırlatıyor.”


Mekke Anlaşması, 1990’larda ortaya atılandan farklı yeni bir Ortadoğu

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif arasında Mekke'de Ortak Savunma Anlaşması imzalanırken, 7 Ağustos 2026 (Reuters)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif arasında Mekke'de Ortak Savunma Anlaşması imzalanırken, 7 Ağustos 2026 (Reuters)
TT

Mekke Anlaşması, 1990’larda ortaya atılandan farklı yeni bir Ortadoğu

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif arasında Mekke'de Ortak Savunma Anlaşması imzalanırken, 7 Ağustos 2026 (Reuters)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif arasında Mekke'de Ortak Savunma Anlaşması imzalanırken, 7 Ağustos 2026 (Reuters)

Macid Kiyali 

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasındaki -ve başta Mısır olmak üzere muhtemelen diğer taraflara da açık olan- ortak savunma antlaşması, Ortadoğu'da yeni bir bölgesel düzenin temelini attı. Mevcut uluslararası ve bölgesel veriler çerçevesinde bu düzenin muhtemelen yalnızca askeri ve güvenlik boyutuyla sınırlı kalmayıp, bilhassa deniz koridorları ve boğazlar üzerindeki mücadelenin büyümesine bağlı olarak siyaseti, ekonomiyi, teknolojiyi ve kara ile deniz yolları başta olmak üzere altyapıyı da kapsaması öngörülüyor.

Yeni Ortadoğu düzeni projesini, 90'ların başlarında ortaya atılan projeden ayıran birkaç husus bulunuyor. Bunların en önemlileri şöyle sıralayabiliriz:

1- Barış süreci (1991 Madrid Konferansı) ışığında önceki projenin öncülüğünü yapan İsrail, bu projenin dışında kalıyor. Hatta İsrail; ister Suudi Arabistan, Türkiye veya Pakistan'dan ayrı ayrı gelsin, isterse hepsinin bir araya gelmesinden doğsun, bu ittifaka potansiyel yeni bir tehdit olarak bakıyor.

2- Bu blok ekonomik, teknolojik, askeri ve mali ağırlığın yanı sıra devasa bir coğrafi ve demografik derinliğe sahip olup, bu durum kendisine uluslararası ve bölgesel denklemlerde siyasi ağırlık kazandırıyor.

3- Bu projenin ortaya çıkışı, ABD yönetiminin; İsrail'in siyasi, güvenlik, ekonomik ve ahlaki açıdan kendisine yük olduğuna ikna olmasının ardından, başta Suriye, Lübnan ve Filistin olmak üzere birçok dosyada İsrail'in bölgedeki müdahalelerini kısıtlamaya çalıştığı bir dönemle eş zamanlı gerçekleşti.

4- Bu düzen, İran'ın Ortadoğu'daki nüfuzunun gerilediği, sınırlandırıldığı ve yeniden kendi sınırlarının ardına itildiği bir bölgesel ortamda şekilleniyor.

5- 1990'ların başlarında İsrail’in eski Başbakanı Şimon Peres tarafından ABD’nin desteğiyle ortaya atılan ‘Yeni Ortadoğu’ projesi, ekonomi, teknoloji, çevre ve altyapı alanlarında İsrail'i Arap ülkeleriyle olan etkileşimlerin merkezine yerleştiren bir barış çözümünün gereksinimleri çerçevesinde şekillenmişken, bu yeni proje, İsrail'in dayatmalarına ters düşmekte veya bunlardan tamamen bağımsız bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Sonuç olarak, bu projenin sürdürülebilirlik ve gelişim ihtimalini güçlendiren çok sayıda iç ve dış etken bulunuyor. Özellikle de İsrail dahil, pratikte buna itiraz edebilecek hiçbir bölgesel güç bulunmuyor. Zira İsrail; gerek yükselen bölgesel güçlerden oluşan bu blok karşısında, gerekse de İran'ın nüfuzunun kırılmasının ardından -bölgede onu tamamen terk etmemekle birlikte- taşıdığı İsrail yükünü hafifletmeyi kendi çıkarlarına uygun bulacak olan ABD karşısında kendini zorlu bir çıkmazın içinde bulacağına şüphe yok.

Güç dengesi

Peres, Ortadoğu düzeni projesinde bu sistemin İsrail’in aklı, Körfez’in sermayesi ve Mısır’ın işgücünden oluşan üç itici gücünden bahsetmişti. Yani İsrail'i liderlik konumuna yerleştiriyordu. Ancak mevcut üçlü proje, yerleşip kökleşmesi halinde çok daha güçlü bir tablo çiziyor. Zira devasa bir insan kaynağı ve geniş coğrafi alanın yanı sıra mali, ekonomik, teknolojik ve askeri kapasitelere sahip. Bir başka deyişle bu ülkeler, finansmanı (özellikle Suudi Arabistan), sanayiyi (özellikle Türkiye) ve nükleer caydırıcılığı (Pakistan) ellerinde bulunduruyor.

Daha detaylı bakıldığında ise bu blok, en büyük kısmını Suudi Arabistan'ın (2 milyon 148 bin kilometrekare) oluşturduğu 3,8 milyon kilometrekarelik bir alanı kapsıyor ve 379 milyonluk bir nüfusu barındırıyor. Pakistan ise (255 milyon nüfus) en büyük insan gücünü temsil ediyor. Söz konusu bloğun ekonomik gücü de 3,8 trilyon dolarlık bir gayrisafi yurt içi hasıladan oluşuyor. (Suudi Arabistan ve Türkiye ekonomik güç açısından neredeyse başa başken, Pakistan 410 milyar dolarla ekonomik açıdan en zayıf halkayı oluştursa da insan gücü ve nükleer güç gibi iki çok önemli avantajı bulunuyor)

İsrail, anlaşmayı Türkiye'nin kendisine karşı konumunun güçlenmesi olarak değerlendiriyor. Oysa, İran'ın Arap Meşrık'ındaki (Arap Doğusu) hegemonyasının sona ermesini kendisi için mutlak bir kazanım sanmış ve bu sayede Türkiye'yi ekarte edebileceğini düşünmüştü. Ne var ki, şimdi bir anda kendisini hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile aynı anda karşı karşıya bulmuş durumda.

Suudi Arabistan, dünyanın en büyük petrol ihracatçısı olarak petrol ve doğalgaz kaynaklarına dayanan büyük bir mali güce ve akıllı şehirler, dijital altyapı, yapay zekâ (Aİ) ile çeşitli sanayi kollarında yoğunlaştırdığı geniş bir yatırım kapasitesine sahip. Öte yandan Türkiye’nin Asya ile Avrupa arasında stratejik bir coğrafi konumu, sanayi, ticaret, elektronik ve -başta insansız hava araçları (İHA) olmak üzere- savunma sanayisinde geniş bir tabana dayanan çeşitlendirilmiş ve dinamik bir ekonomisi var. Pakistan ise sanayi, tarım, hizmet sektörü, yazılım ve dijital şirketler alanında yükselen bir ülke görünümünde.

Askeri güç bağlamında Türkiye öne çıkan bir konuma sahip. Öyle ki, ABD'den sonra NATO'daki en büyük askeri güce ve kara, hava, deniz kuvvetleri bünyesindeki muhtelif teçhizatla donatılmış güçlü bir ordu Türkiye’nin. Ayrıca Türkiye; İHA, savunma sistemleri, füzeler ve savaş gemileri de dahil olmak üzere kendi silahını üreten bir ülkedir. Pakistan'a gelince, personel sayısı bakımından en büyük orduya sahip olmasının yanı sıra nükleer bir gücü de yani nükleer caydırıcılık kapasitesine sahip bulunuyor. Suudi Arabistan ise hava gücüne dayanan askeri kapasitelere, modern savaş uçaklarına, hava ve füze savunma sistemlerine sahip.

Sonuç itibarıyla, yukarıda aktarılanlar ışığında; siyasi iradenin mevcudiyetiyle birlikte ortak çıkarların bu gidişatı desteklemesi ve buna dayalı stratejik politikaların oluşturulması halinde, söz konusu ülkeler arasında bir tür entegrasyon (tamamlayıcılık) ortaya çıkıyor.

İsrail'in çekinceleri

İsrail'in bakış açısına göre, savunma karakterine rağmen bu bloğun veya ittifakın kurulması; kendisine yönelik bir meydan okuma ve Ortadoğu'da tek başına hegemonya kurma ihtimalini engelleme girişimi niteliğinde. Öyle ki İsrail, İran'ın Arap Meşrik'i ülkelerindeki nüfuzunun gerilemesinin ardından bu hedefe ulaşmak üzere olduğunu düşünüyordu. Üstelik bu ittifak, İsrail'in ABD'nin Ortadoğu stratejisindeki konumunu da zayıflatıyor.

Bütün bunların yanında İsrail bu ittifakı, Suudi Arabistan'a kendisiyle normalleşmesi yönünde kurulan tüm baskıları boşa çıkaran ve -özellikle bağımsız bir Filistin devleti kurulması fikrinin hayata geçirilmesi ile İsrail'in Suriye ve Lübnan'daki askeri müdahaleleri ile saldırılarının durdurulması için ABD'nin İsrail'e baskı yapması gerekliliği hususunda- kendi şartlarını dayatma noktasında Riyad'ın konumunu pekiştiren bir adım olarak görüyor.

İslamabad'da düzenlenen "Pakistan Günü" geçit töreninde "Nasr" füzeleri taşıyan askeri aracın üzerinde duran Pakistan askerleri, 23 Mart 2022 (AFP)
İslamabad'da düzenlenen "Pakistan Günü" geçit töreninde "Nasr" füzeleri taşıyan askeri aracın üzerinde duran Pakistan askerleri, 23 Mart 2022 (AFP)

İsrailli küresel jeopolitik ve terör uzmanı Dr. Anat Hochberg-Marom, geçtiğimiz günlerde Maariv gazetesinde kaleme aldığı makalede İsrail'in tutumunu şöyle özetledi:

“ABD ile Suudi Arabistan arasındaki sivil nükleer iş birliği anlaşması... Ortadoğu'da dramatik bir gelişme ve önemli bir atılım teşkil ediyor ve İsrail'de derin endişe yaratıyor... Suudi Arabistan topraklarında uranyum zenginleştirilmesine yönelik ABD onayı... uluslararası denetim seviyesini düşürüyor... Bu yaklaşıma göre uranyum zenginleştirme meşru bir sivil araç olarak kabul ediliyor. Bu ise başta Türkiye ve Mısır olmak üzere bölgedeki diğer ülkeleri benzer bağımsız kapasiteler talep etmeye itebilir... Trump yönetiminin bakış açısına göre on milyarlarca dolar değerinde olduğu tahmin edilen '123 Anlaşması', ABD’nin koruma şemsiyesi altında Suudi Arabistan'da enerji altyapısını ve ekonomik büyüme motorlarını geliştirmeyi, Çin ile Rusya'nın Körfez bölgesindeki nüfuzunu azaltmayı ve Washington ile Riyad arasındaki stratejik ortaklığı güçlendirmeyi amaçlıyor... İsrail'in bakış açısına göre ise modern savaş uçaklarından hava savunma sistemlerine, oradan da siber ve istihbarat kapasitelerine kadar uzanan gelişmiş silah sistemlerinin satışını içeren yan sözleşmeleri de kapsayan bu anlaşma, İsrail'in ulusal güvenlik konseptindeki temel varsayımları sarsıyor. ABD-Suudi Arabistan nükleer anlaşması tarihi bir sınav anını temsil ediyor... İsrail'i yeni oyunun kurallarını anlayan, daha karmaşık ve tehlikeli bölgesel gerçeklik karşısında yeni bir strateji şekillendirebilecek proaktif, dengeli ve akıllı bir liderliği benimsemeye mecbur bırakıyor.”

Benzer şekilde İsrail, anlaşmayı Türkiye'nin kendisine karşı konumunun güçlenmesi olarak değerlendiriyor. Oysa, İran'ın Arap Meşrik'indaki (Arap Doğusu) hegemonyasının sona ermesini kendisi için mutlak bir kazanım sanmış ve bu sayede Türkiye'yi ekarte edebileceğini düşünmüştü. Ne var ki şimdi bir anda kendisini hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile aynı anda karşı karşıya bulmuş durumda. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre üstelik İsrail'in endişesi, söz konusu iki ülkenin ABD ile olan ilişkilerini ve Suriye, Lübnan, Irak (ve elbette bunların arasındaki Ürdün) ile sahip oldukları özel ilişkileri de kapsar hale gelmiş bulunuyor.

İsrail, güvenlik istikrarını pekiştirebilecek ve bölgedeki boşluğu doldurabilecek bu anlaşmanın, Amerika Birleşik Devletleri'nin sorumluluğunu hafifleteceğinden ve onu İsrail'e baskı yapma konusunda daha serbest kılacağından endişe ediyor.

İsrailli analist Zvi Bar'el, geçtiğimiz haziran ayında İsrail gazetesi Haaretz’de kaleme aldığı makalede, “Türkiye, Ortadoğu'daki Yeni Güvenlik Düzeninin Lideri Olmayı Hedefliyor" gibi oldukça anlamlı başlık taşıyan makalesinde şunları yazmıştı: "Türkiye, NATO'nun en büyük ikinci ordusuna sahip ve güvenlik sanayisi yıllık yaklaşık 20 milyar dolarlık üretim yapıyor... Olayların merkezinde yeniden İsrail değil, Türkiye var” diye yazdı.

ABD bağlamında bile İsrail; güvenlik istikrarını pekiştirebilecek ve bölgedeki boşluğu doldurabilecek bu anlaşmanın, ABD'nin sorumluluğunu hafifleteceğinden endişe duyuyor. Zira bu durumun, -özellikle İran'ın Arap Meşrik'i ülkelerindeki nüfuzunun kırılmasının ardından- Filistinlilere, Suriye'ye ve Lübnan'a yönelik politikalarını rasyonel bir zemine oturtması için İsrail'e baskı yapma konusunda ABD'nin elini daha da rahatlatacağından korkuyor.

İsrail'in bir diğer sorunu da tüm bunların, en azından öngörülebilir gelecekte bir Arap-İsrail normalleşmesi şartına bağlanmadan gerçekleşiyor olmasıdır. Ortadoğu'nun ve bilhassa Arap Meşrik'i bölgesinin artık tamamen kendi oyun alanları haline geldiğini zanneden aşırılık yanlısı hükümeti (Netanyahu, Smotrich, Ben-Gvir) en çok endişelendiren husus da tam olarak budur.

Gemi güvertesinden görev yapmak üzere tasarlanmış Türk silahlı insansız hava aracı (SİHA) Bayraktar, Doğu Akdeniz'de, tam olarak Antalya'da gerçekleştirilen bir tatbikat sırasında 9 Nisan 2026 (AFP)
Gemi güvertesinden görev yapmak üzere tasarlanmış Türk silahlı insansız hava aracı (SİHA) Bayraktar, Doğu Akdeniz'de, tam olarak Antalya'da gerçekleştirilen bir tatbikat sırasında 9 Nisan 2026 (AFP)

ABD’nin tutumunun özeti

Şu hususa dikkat etmeliyiz ki, bu anlaşma iki önemli gelişmenin ikliminde ortaya çıktı. Birincisi, Suudi Arabistan ile ABD arasında (22 Temmuz 2026) imzalanan ve 123 Anlaşması (ABD Atom Enerjisi Yasası uyarınca ABD ile diğer ülkeler arasındaki barışçıl nükleer iş birliğini düzenleyen yasal çerçeve) olarak bilinen barışçıl nükleer iş birliği anlaşmasıdır. Bu anlaşma reaktörlerin inşasını, elektrik üretimini, yüksek katma değerli sanayilerin yerlileştirilmesini, uzman insan kapasitesinin inşasını ve ileri teknolojilerde iş birliğinin güçlendirilmesini içeriyor.

İkincisi ise ABD'nin Türkiye ile F-35 savaş uçakları anlaşmasının hayata geçirilmesi ve Türk hava savunma sanayisinin desteklenmesi hususunda vardığı mutabakattır. Bu gelişme, geçtiğimiz günlerde Türkiye'de düzenlenen NATO Zirvesi ile birlikte Türkiye-ABD ilişkilerinin ve başkanlar Trump ile Erdoğan arasındaki bağların güçlendiği bir atmosferde gerçekleşti.

Akademisyen Dr. Kobi Barda, İsrail gazetesi Yedioth Ahronoth’ta yayımlanan, 30 Temmuz 2026 tarihli makalesinde tüm bunlardan ‘Trump'ın -özellikle de İsrail'de seçimler yaklaşırken- muhtemelen Netanyahu'ya iletmek istediği mesaj... Netanyahu'nun bir sonraki hükümeti kurmakla görevlendirilmesi halinde tamamen farklı bir model sunmak zorunda kalacağı’ sonucu çıkarıyor.

Bu çerçevede buradaki asıl mesele ABD'nin İsrail'den vazgeçmesi, onu sınırlandırmaya çalışması veya ona yönelik desteğini azaltması değil, aksine siyaset, ekonomi, teknoloji, çevre ve güvenlik alanlarındaki uluslararası sınamalar ile diğer kutupların yükselişi gölgesinde bazı ihtiyaçları olması. ABD, öncelikle bu ittifakın, ABD'nin bölgede yaşananlara dair sorumluluğun bir kısmını üstlendiği vizyonu temelinde kurulduğuna inanan bazı görüşlerin aksine, yükü ve sorumluluğu kendisiyle paylaşabilecek bölgesel güçlere, ikinci olarak hem bölgede hem de uluslararası arenada istikrarı yeniden tesis etmek amacıyla, İsrail'in birden fazla yöndeki taşkınlığını sınırlandırmayı da içerecek şekilde savaşlar silsilesine son vermeye ihtiyaç duyuyor.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Trump: Abraham Lincoln Uçak Gemisi’nin konuşlandırılması yeterince uzun değil

ABD’nin Nimitz sınıfı uçak gemisi USS Abraham Lincoln ile Wasp sınıfı amfibi hücum gemisi USS Kearsarge (LHD-3), ABD 5. Filo’nun Harekât Bölgesi’ndeki Arap Denizi’nde ortak operasyonlar yürütüyor. (AFP)
ABD’nin Nimitz sınıfı uçak gemisi USS Abraham Lincoln ile Wasp sınıfı amfibi hücum gemisi USS Kearsarge (LHD-3), ABD 5. Filo’nun Harekât Bölgesi’ndeki Arap Denizi’nde ortak operasyonlar yürütüyor. (AFP)
TT

Trump: Abraham Lincoln Uçak Gemisi’nin konuşlandırılması yeterince uzun değil

ABD’nin Nimitz sınıfı uçak gemisi USS Abraham Lincoln ile Wasp sınıfı amfibi hücum gemisi USS Kearsarge (LHD-3), ABD 5. Filo’nun Harekât Bölgesi’ndeki Arap Denizi’nde ortak operasyonlar yürütüyor. (AFP)
ABD’nin Nimitz sınıfı uçak gemisi USS Abraham Lincoln ile Wasp sınıfı amfibi hücum gemisi USS Kearsarge (LHD-3), ABD 5. Filo’nun Harekât Bölgesi’ndeki Arap Denizi’nde ortak operasyonlar yürütüyor. (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump, yaptığı açıklamada, USS Abraham Lincoln uçak gemisinde görev yapan denizciler üzerindeki olası olumsuz etkilere ilişkin endişeleri reddetti. Trump, İran’la savaş kapsamında 260 günden uzun süren görev süresinin “asla yeterince uzun olmadığını” söyledi. Bu açıklama, denizci aileleri ve bazı Kongre üyelerinin gemideki ruh sağlığı ve yaşam koşullarının kötüleşmesine ilişkin kaygılarını dile getirdiği bir dönemde geldi.

Trump, New York’a gitmek üzere yola çıkmadan önce gazetecilere yaptığı kısa açıklamada, geminin görev süresinin fazla uzun olduğu yönündeki değerlendirmeleri reddetti. Uçak gemisinin 8,5 aydan uzun süre denizde kalmasının aşırı olup olmadığı sorusuna Trump, “Hayır, hayır, hayır. Asla yeterince uzun değildi” cevabını verdi.

Trump ayrıca, “O gemi şu anda hareket halinde ya da çok yakında hareket edecek ve yerine ona çok benzeyen başka bir gemi gönderilecek” dedi.

Şarku’l Avsat’ın Reuters’ten aktardığı habere göre USS Abraham Lincoln, geçen kasım ayında San Diego’daki ana üssünden ayrıldı ve daha sonra İran’la yürütülen savaş kapsamında ABD’nin askeri operasyonlarını desteklemek üzere Ortadoğu’ya yönlendirildi.

Uçak gemisinde yaklaşık 5 bin denizci ve deniz piyadesi görev yapıyor. Demokrat Senatör Richard Blumenthal’ın verdiği bilgilere göre gemi 200 günden uzun süredir hiçbir limana uğramadı ve böylece modern dönemde art arda denizde kalma rekorunu kırdı.

Denizci ailelerinin gemide ruh sağlığının kötüleştiği, yaşam koşullarının ağırlaştığı ve tedarik sorunları yaşandığı yönündeki endişelerini dile getirmesinin ardından çok sayıda Demokrat Kongre üyesi konuya ilişkin açıklama talep etti.

Savunma Bakanı Pete Hegseth ise perşembe günü, Lincoln uçak gemisindeki koşulların kötüleştiğine ilişkin haberleri reddederek, bu iddiaların “tamamen çarpıtılmış” olduğunu belirtti.