Hartum savaşının devam etmesi, Somali gibi Sudan'ın da parçalanması tehlikesini doğuruyor

Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri (ÖDBG) liderlerinden Babekir Faysal, ÖDBG’nin Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) için siyasi kuluçka merkezi olduğu yönündeki iddiaları reddetti.

Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri (ÖDBG) liderlerinden Babekir Faysal, Sudan'daki savaşın devam etmesinin tehlikeleri konusunda uyarıda bulundu. Savaşın devam etmesinin daha fazla yıkım ve acı anlamına geldiğini belirtti. / Fotoğraf: Hasan Hamid - İndependent Arabia
Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri (ÖDBG) liderlerinden Babekir Faysal, Sudan'daki savaşın devam etmesinin tehlikeleri konusunda uyarıda bulundu. Savaşın devam etmesinin daha fazla yıkım ve acı anlamına geldiğini belirtti. / Fotoğraf: Hasan Hamid - İndependent Arabia
TT

Hartum savaşının devam etmesi, Somali gibi Sudan'ın da parçalanması tehlikesini doğuruyor

Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri (ÖDBG) liderlerinden Babekir Faysal, Sudan'daki savaşın devam etmesinin tehlikeleri konusunda uyarıda bulundu. Savaşın devam etmesinin daha fazla yıkım ve acı anlamına geldiğini belirtti. / Fotoğraf: Hasan Hamid - İndependent Arabia
Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri (ÖDBG) liderlerinden Babekir Faysal, Sudan'daki savaşın devam etmesinin tehlikeleri konusunda uyarıda bulundu. Savaşın devam etmesinin daha fazla yıkım ve acı anlamına geldiğini belirtti. / Fotoğraf: Hasan Hamid - İndependent Arabia

Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri (ÖDBG) Yürütme Dairesi Başkanı Babekir Faysal, Sudan'daki savaşın devam etmesinin tehlikeleri konusunda uyarıda bulundu. Savaşın devam etmesinin daha fazla yıkım ve acı anlamına geldiğini belirtti. Faysal, ülkenin parçalanmasının yanı sıra, birlik faktörlerinin Sudan'dakinden daha fazla olmasına rağmen 1991'de Somali'de olduğu gibi, herhangi bir tarafın bunu askerî açıdan çözmesinin zor olduğunu vurguladı.

Şarku'l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı röportaja göre Faysal, çatışmalarda İslamcı tugayların ortaya çıkmasının, savaşın arkasında kimin olduğunu kanıtladığını belirtti. ÖDBG’nin konumunun başından beri savaşa karşı olduğunu, ancak İslamcıların, Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ortadan kaldırılıncaya kadar kendileriyle saf tutmalarını istediğini kaydeden Faysal, “Dolayısıyla bu savaş onlar için bir ödül olmamalı” dedi. HDK'nin yaygın ihlallerinin siyasi sermayesini etkilediğini ve liderliğin bu ihlallerle çok ciddi şekilde ilgilenmesini gerektirdiğini vurgulayan Faysal, “Çünkü askeri üniforma giyen asi gruplara suçlamada bulunmak işe yaramıyor ve sıradan vatandaşı ikna etmiyor. Zira vatandaş, parasını ve mülkünü kimin yağmaladığını biliyor” ifadelerini kullandı.

Yıldırım harekâtı

Faysal, ÖDBG’nin orduyla imzaladığı Çerçeve Anlaşması ve Aralık 2022 başında HDK’yi Hartum savaşının çıkış nedeni olarak suçlayanların olduğu yönündeki soruya yanıt olarak şu cevabı verdi: “Çerçeve Anlaşması’nın, ordu ve HDK'nin Başbakan Abdullah Hamduk hükümetine karşı 25 Ekim 2021'de gerçekleştirdiği darbenin ardından geldiği biliniyor. Bu anlaşmanın imzalanmasından önce, önceki rejimin tüm kadrolarının kamu hizmetine dönmesiyle büyük bir değişiklik meydana gelmiş ve Ulusal Kongre Partisi rejimi ve müttefikleri dışında bu anlaşmayı devirme tehdidinde bulunan veya bunu devirme sözü veren bir taraf olmamıştı. Çünkü bu, devrimi destekleyen tüm siyasi güçleri barındıran kapsamlı bir anlaşmaydı. Yani bu konuda bir fikir birliği vardı. İlk kez orduların birleştirilmesi tartışıldı ve HDK bu yaklaşımı reddettikten sonra silahlı kuvvetler içinde uzun süreli entegrasyonu kabul etti. Biz geçiş dönemi boyunca ordu ile HDK arasındaki çatışmanın tüm ülkenin yok olmasına yol açacağı yönünde uyarılarda bulunurken, diğerleri uyarılarımızın sadece iktidarda kalmak için olduğu değerlendirmesinde bulundu. Ama biz her iki tarafa da yakındık ve aralarındaki gergin ilişkiyi de biliyorduk. 2020 ve 2021'de iki kez ordu ile HDK arasında çatışma çıkmasını engellemeyi başardık. Dolayısıyla Çerçeve Anlaşması’nın, Hartum'un güneyinden ilk kurşunu atan tanınmış bir tarafın başlattığı savaşla hiçbir ilgisi yoktu. Eski rejime bağlı liderlerin bu savaşın birkaç saat içinde çözüleceğini söyleyen videoları mevcut. Bu, onların HDK liderlerini ortadan kaldıracak ve kamplarına saldıracak bir yıldırım harekâtı planıydı. Daha sonra bu güçler Darfur'a doğru kaçacaktı. Ama bu gerçekleşmedi.”

FOTO: “İlk andan itibaren ‘Savaşa hayır’ sloganını yükselttik. Çünkü bu savaşın kazananının olmayacağından emindik.” / Fotoğraf: Hasan Hamid - İndependent Arabia
“İlk andan itibaren ‘Savaşa hayır’ sloganını yükselttik. Çünkü bu savaşın kazananının olmayacağından emindik.” / Fotoğraf: Hasan Hamid - İndependent Arabia

Faysal sözlerini şöyle sürdürdü: “Savaşı durdurmak için ön plana çıkan sivil güçler, ülkenin 1956 yılında diktatörlük rejimlerinden bağımsızlığını kazanmasından bu yana acı çekiyor. Sivil güçlerin bir savaşa girmek istemesi düşünülemez. Biz daha ziyade bu savaşın olmasını engellemeye odaklanmıştık. Savaşın başladığı 15 Nisan sabahına kadar sivil güçlerin liderleri, ordu komutanlığı ve HDK ile doğrudan temas halindeydi. Kendileriyle iki ayrı toplantı yapıldı. Hartum'un kuzeyindeki Merowe bölgesinde iki güç arasında çıkan gerilimi yatıştırmak için ortak bir komite kurulması ve ardından güçlerin başkentten çekilmesi konusunda mutabakata varıldı. Her iki tarafla da çabalarımız ve temaslarımız savaştan sonra da devam etti. Ayrıca ateşkes sağlamak ve insani yardımın ulaştırılması için güvenli koridorlar bulmak amacıyla Suudi Arabistan-ABD arabuluculuğundaki Cidde Platformu kurulana kadar uluslararası toplumla da iletişim halindeydik. İlk andan itibaren ‘Savaşa hayır’ sloganını yükselttik. Çünkü bu savaşın kazananının olmayacağından emindik. Savaşın devam etmesi daha fazla yıkım ve acı demekti. Dolayısıyla Çerçeve Anlaşması’nın savaşı körükleme nedeni olduğu yönündeki her türlü söylem tamamen yanlıştır. Önceki rejimin bu savaştan önce ÖDBG’ye saldırmak için mekanizmalarını ve medya organlarını hazırlamış olması, kendisiyle aynı fikirde olmayanlara iftira atma politikasıdır. Şimdi, 30 Haziran 1989 darbesi senaryosu tekrarlanıyor. Öyle ki ilk günlerinde darbeyle bağlantı inkar edilmiş, daha sonra da itiraf edilmişti.”

Katılımın genişletilmesi

Addis Ababa Bildirgesi üzerinden yürütülen çabaların savaşı durdurmaktan ziyade iktidar arayışı çerçevesine girdiğini ifade eden Faysal, şunları söyledi: “Katılım çerçevesini genişletmediğimiz yönündeki söylemler gerçeğe aykırı. Çünkü Çerçeve Anlaşması, ÖDBG taraflarını, Cuba Barış Anlaşması’nı imzalayan silahlı hareketleri, Halk Kongresi Partisi’ni, Hasan el-Mirgani liderliğindeki Demokratik Birlikçi Parti’yi, Ensar es-Sünne grubunu, sivil toplumu ve direniş komitelerinin bir kısmını kapsıyor. Aynı söz, ÖDBG, sivil toplum, sendikalar, direniş komiteleri ve silahlı hareketlerden oluşan Sivil Demokratik Güçler Koordinasyonu (Tekaddum) hakkında da söyleniyor. ÖDBG, kuruluşundan bu yana tüm güçlerle, devrimi ifade eden geniş bir sivil cephe oluşturmak üzere bu yapıya katılmaları esasıyla temas halinde kaldı. Ancak bu güçlerin bazılarından herhangi bir yanıt gelmedi. Burada özellikle Sudan Komünist Partisi ve Sudan Baas Partisi'ni kastediyorum. Yüzde yüz ittifak elbette zor. Addis Ababa Bildirgesi'ne gelince, savaşın her iki tarafına da davetiye sunduk. HDK cevap verdi ama ordu cevap vermedi. Şimdi, orduya olan davetimizi yeniledik, talebimizin onaylanmasını ve toplantının tarihi ve yerinin belirlenmesini bekliyoruz. Sudan arenasında geniş bir tabana sahip sivil bir güç olarak sorumluluklarımızı yerine getiriyoruz. Asıl odak noktamız sivilleri nasıl koruyacağımız, vatandaşların hayallerini aşan acılarını hafifletmek amacıyla onlara nasıl yardım ulaştıracağımız ve HDK kontrolü altındaki alanları nasıl yöneteceğimiz. Şimdi bu taleplerin sahada nasıl karşılanabileceği üzerinde çalışıyoruz. Konunun siyasi boyutu ise, iktidara dönüşle ilgili herhangi bir ayrıntıya yer verilmeden, ülkenin topraklarının ve halkının birliğinden, tek bir profesyonel ordudan, önceki rejimin izlerinin silinmesinden, güvenlik hizmetlerinin reformundan ve geçiş dönemi adaletinden bahsedilerek geleceğin Sudan'ının ilkeleri olarak sunuldu. Bütün bu meseleler öncelikli meselemiz olan savaşın durdurulmasına bağlı.”

İhlaller ve demokrasi

Demokrasiyi savunma iddiaları ışığında HDK’nin yaygın ihlalleri ve bunların siyasi geleceklerine etkisi konusunda konuşan Faysal, şu ifadeleri kullandı: “HDK’nin yaygın ihlallerinin siyasi sermayesini etkilediği kesin ve liderliğin bunlarla çok ciddi bir şekilde ilgilenmesi gerekiyor. Çünkü askeri üniforma giyen asi gruplara suçlamada bulunmak işe yaramıyor ve sıradan vatandaşı ikna etmiyor. Zira vatandaş, parasını ve mülkünü kimin yağmaladığını biliyor. Bu konuda ilk düşüncemiz, askeri sistemin geçiş aşamasına dahil olmaması nedeniyle siyasi ve ekonomik süreçten çıkacağı yönündeydi. Demokrasiyle ilgili HDK söylemlerine gelince, şu anda ordu komutanlarının iktidarı siyasi partilere devredeceklerine dair açıklamaları gibi, ateşkes anlaşmasına varmayı takip edecek siyasi süreçte orduya ve HDK’ye yer olmadığını gördük. Daha sonra tek ordu konusu temel ve öncelikli bir konu haline geldi. Güvenlik sisteminde reform yapılmadan ülkede istikrar sağlanamaz. Dolayısıyla her iki tarafın da bu pozisyona ikna edilmesi gerekiyor.”

FOTO: “HDK’nin yaygın ihlallerinin siyasi sermayesini etkilediği kesin ve liderliğin bunlarla çok ciddi şekilde ilgilenmesi gerekiyor.” / Fotoğraf: Hasan Hamid - İndependent Arabia
“HDK’nin yaygın ihlallerinin siyasi sermayesini etkilediği kesin ve liderliğin bunlarla çok ciddi şekilde ilgilenmesi gerekiyor.” / Fotoğraf: Hasan Hamid - İndependent Arabia

İslamcıları izole etmek

Geçiş döneminde İslamcıların her türlü siyasi faaliyetten izole edilmesinin sonuçlarına ilişkin bir soruya Faysal şöyle yanıt verdi: “İslamcılar, devrimden sonra üç şey üzerinde çalıştılar. Başlangıçta çabalarını, malların, doların vb. fiyatlarını yükselterek ekonomik uygulamalarla, yeşil yürüyüş ve benzeri siyasi uygulamalarla Abdullah Hamduk başkanlığındaki devrimci hükümeti engellemeye adadılar. Ancak bunlar sonuç vermedi ve Sudan halkının ilk gününden itibaren direndiği 25 Ekim 2021 darbesini uygulayarak ikinci adıma geçtiler. Darbe başarısız olunca, Sudan'ın istikrarını bozmamak adına insanları darbeye katılmanın gerekliliğine ikna etmek için Hartum savaşını başlattılar. Ama öte yandan bu grubun daha önce otuz yıldır ülkeyi yönettiğini, halk devrimlerinin yaşandığı diğer ülkelerde liderler darağacında asılırken, Sudan’daki rejimin yıkılmasından sonra da herhangi bir zarara maruz kalmadığını herkesin bilmesi gerekiyor. Ülkemizde sadece geçiş döneminde katılımları engellendi. İslamcılar, rejimlerinin halk devrimi nedeniyle düştüğüne inanmıyorlar. Daha ziyade yaşananların bir ihanet ve askeri darbe olduğuna ve yeniden iktidara dönmeleri gerektiğine inanıyorlar. Bu yüzden şu ana kadar siyasi tecrübelerini eleştirel bir şekilde gözden geçirmediler veya Sudan halkından özür dilemediler. Dolayısıyla bu savaş onlar için bir ödül olmamalı. Biz bir ideolojiyi ortadan kaldırmıyoruz ama savaş çağrısı yapan ve nefret söylemi kullanan suçlu terör taraflarını yani Ulusal Kongre Partisi ve İslami Hareketi engellemeye çalışıyoruz. Bu, Sudan devriminin verdiği bir karardır. ÖDBG veya Tekaddum tarafından verilmemiştir.”

Söylentilerin yayılması

ÖDBG’nin HDK için siyasi kuluçka merkezi olduğu yönündeki iddiaları reddeden Faysal, şu ifadeleri kullandı: “Bu suçlama, savaşın patlak vermesine eşlik eden medya kampanyasının bir parçası. İlk kurşunun atılmasıyla birlikte, ÖDBG’nin birtakım liderlerinin sanki savaşın çıkış nedeniymiş ve HDK’nin siyasi koluymuş gibi gösterildiği kesilmiş videolar ortaya çıktı. İslamcılar, savaşın ilk döneminde elbette dedikodu ve yalan haber yaymak için çalışan medya odaları başta olmak üzere her taraftan bu savaşa hazırlanmıştı. Özellikle HDK'nin gerçekleştirdiği ihlallerin vatandaşların geniş bir kesimini duygusal olarak etkilemesi nedeniyle bu suçlama çok sayıda vatandaşa yöneltildi. Ancak aradan bir süre geçtikten sonra özellikle çatışmalarda İslamcı tugayların ortaya çıkması, savaşın arkasında kimin olduğunu kanıtladı. Ardından işler netleşmeye ve gerçekler ortaya çıkmaya başladı. Bizim tutumumuz başından beri savaşa karşıydı. Aynı zamanda HDK'nin gerçekleştirdiği tüm ihlalleri de kınadık ama İslamcılar bizim onların yanında olmamızı istiyor. Biz, HDK tasfiye edilinceye kadar mücadelenin devam etmesini talep ediyoruz, onların bu istekleri olmayacak.”

Faysal sözlerini şöyle sürdürdü: “Zaman, savaşın kazananı olmadığı ve kaybedenin Sudan halkı olduğu yönündeki vizyonumuzun doğruluğunu kanıtladı. Her geçen gün Sudan'ın parçalanma tehlikesi artıyor. Dolayısıyla bu suçlama yanlış. Savaşın çıkış nedeni olarak bahsettikleri Çerçeve Anlaşması ilk olarak orduyla anlaşarak tasarlandı. Daha sonra HDK’de katıldı. Ordunun yenilmesi, parçalanması, çökmesi bizim çıkarımıza değildir ve bu konuda çağrı yapan samimi bir vatansever de yoktur. Ancak el-Cuneyne, Nyala, Zalingei ve Vad Medeni'nin düşmesinden önce savaşın devamı konusunda uyarıda bulunduk. Ordunun yenilgisinden korktuğumuz için ‘Savaşa Hayır’ çağrımızı yükselteceğimizi söyledik. Günlerce süren uyarılarımızdan sonra o şehirler düştü. Sorun şehirlerin düşmesi ya da ordunun geri çekilmesi değil. Asıl tehlike savaşın artık kötüleşmesidir. Şu anda sözde halk direnişi çerçevesinde yürütülen seferberlik, kabile temelinde gerçekleşiyor ve bu en tehlikeli konu. Darfur ve Kordofan'daki Arap kabileleri başta olmak üzere HDK arkasında saf tutan birçok kabile var. Dolayısıyla savaş durmazsa, birlik faktörleri Sudan'a göre daha fazla olmasına rağmen 1991'den bu yana istikrarı olmayan Somali'de olduğu gibi ülke parçalanacak ve otorite kalmayacak. Somali'de dil ve din birliği varken, Sudan'da yüzlerce kabile, lehçe ve diğer etnik ve bölgesel sorun var. Bu nedenle rasyonel ve vatansever her insan savaşın durdurulması kararını destekleyecektir.”

Cidde Platformu

Faysal, savaşı durdurmaya yönelik nihai anlaşmanın Cidde Platformu’nda imzalanmamasının nedenlerine ilişkin olarak şunları söyledi: “Elbette Cidde Platformu’nda varılan anlaşma iki aşamada gerçekleşti. İlk aşamada HDK'nin evleri ve hükümet tesislerini terk etmesi kararlaştırıldı. Ancak geriye tek bir engel kaldı, o da askeri karakollar. Ordu bunu düşmanca bir eylem olarak görürken, HDK bunu platformun dağılmasına yol açan savaştan elde edilen bir kazanç olarak görüyor. İkinci aşamada ise, keskin nişancıların ve ağır silahların geri çekilmesi ve iki güç arasına izleme kuvvetleri yerleştirilmesi yoluyla önceki anlaşmazlığın çözülmesi konusunda mutabakata varıldı. Ancak anlaşma imzalanmadan önce ordu heyetinin geri çekilmesi ve HDK’nin başkentin dışına çıkması konusunda ısrar etmesiyle bir aksilik yaşandı. Daha sonra müzakereler dondu. Bize gelince, hâlâ savaşı sürdürmekte ısrar eden üçüncü tarafın nüfuzunun boyutunu ve ordu liderliğinin savaşın durdurulmasına yol açacak herhangi bir diyaloğa girmesi halinde bu tehdidin ne kadar büyük olduğunu biliyoruz. Eyaletlerdeki vatandaşların kitlesel silahlandırılması gibi başka yollarla da savaş devam edecek. Elbette bu iş çok tehlikeli. Çünkü böylece ordunun emirlerine uymayan, onun kontrol sisteminin dışında kalan milisler ortaya çıkacak. Diğer yandan HDK, Hartum, Darfur ve El Cezire eyaletlerinde yaygın ihlaller gerçekleştirdi. Bu da savaş ağaları formundaki liderlerin ortaya çıkışına işaret ediyor olabilir. Eğer iki taraf da kendi güçlerini kontrol etme sürecini kaybederse, şüphesiz kapsamlı bir iç savaşa doğru gidiyoruz demektir.”

İkili ittifak

Faysal, Sudan Ordusu Komutanı Korgeneral Abdulfettah el-Burhan'ın Addis Ababa Bildirgesi'ne ve sivil güçlere yönelik sözlü saldırısına yanıt olarak şunları söyledi: “Burhan’ın Addis Ababa Bildirgesi'ne ve sivil güçlere saldırdığı konuşmasının, Batı Darfur eyaletinin başkenti el-Cuneyne'de yaşanan kanlı olaylara tanık olan askerlere hitap ettiği konuşmanın içinde geçtiği anlaşılıyor. Bu, ordunun yaşadığı bir durumla ilgili ama biz hep işin olumlu tarafına odaklanıyoruz. Sivil güçlere yönelik saldırısına gelince, onu ve böyle küçük meseleleri dikkate almayacağız. O, ‘Kim bizi isterse Port Sudan'a gelsin’ dedi. Ülkemizin meselesinin çözümü için kendisi ile birlikte oturmak üzere belirttiği yer ve saatte buluşmamıza hiçbir itirazımız yok. Onun yer ve zamanı belirterek bir adım atması gerekmekte. Addis Ababa Bildirgesi'nde HDK konusunda varılan mutabakata gelince, bunda aramızda bir ittifak olduğuna dair hiçbir şey yok. Bu, aynı amaçla buluşmak üzere muhatap olduğumuz orduya ve diğer sivil ve askeri güçlere de sunulacak bir duyurudur. Bizim kaygımız ülkeyi bu çıkmazdan kurtaracak ortak bir anlaşmaya varmaktır.”

Burhan – Hamideti görüşmesi

Faysal, Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi’nin (IGAD) teklif ettiği, Burhan ile HDK Komutanı Korgeneral Muhammed Hamdan Daklu (Hamideti) arasındaki görüşmeye ilişkin beklentileriyle ilgili olarak şu ifadeleri kullandı: “Addis Ababa Bildirgesi'nden HDK’nin orduyla doğrudan diyalog halinde düşmanlıkları derhal ve koşulsuz olarak durdurmaya hazır olduğunu çıkarmıştık. İki tarafın liderleri (Burhan ve Hamideti) arasındaki görüşmenin bu amaca ulaşması gerektiğine, başarısızlığa yer olmadığına inanıyoruz. Durum daha da kötüye gideceği için hazırlıkların iyi olması ve her iki tarafın da insani yardımın ulaştırılmasını sağlayacak uzun vadeli bir anlaşmaya varma iradesine sahip olması gerekiyor. Bu nedenle söz konusu toplantıya güvenmek çok önemli. Çünkü bu, uluslararası ve bölgesel toplulukların varlığının yanı sıra, Afrika platformundan önerilen tek çözüm. Bu, kararlılık ve ciddiyet gerektiren tarihi bir fırsat.”

FOTO: Sudanlı gazeteci İsmail Muhammed Ali (solda), ÖDBG liderlerinden Babekir Faysal ile yaptığı röportajda. / Fotoğraf: Hasan Hamid - İndependent Arabia
Sudanlı gazeteci İsmail Muhammed Ali (solda), ÖDBG liderlerinden Babekir Faysal ile yaptığı röportajda. / Fotoğraf: Hasan Hamid - İndependent Arabia

Faysal, savaşın askerî açıdan çözülmesi ihtimaline ilişkin ise şu ifadeleri kullandı: “Bu savaşı askerî açıdan herhangi bir tarafın lehine çözmek zor. Bizler bu savaşın çıktığı ilk günden itibaren hiçbir tarafın diğerine karşı zafer kazanamayacağını ve ülke üzerinde tam hakimiyet ilan edemeyeceğini söyledik. HDK, Darfur bölgesinin yüzde 90'ını, Kordofan'ın büyük bir bölümünü, başkenti ve El Cezire eyaletini kontrol ediyor. Sudan ordusu ise diğer bazı eyaletlerde varlık gösteriyor. Bu, zafere ulaşmanın zor olduğu bir durum.”

Yeniden yapılanma

Faysal, yeniden yapılanma çabalarıyla ilgili olarak şu sonuca vardı: “Sudan'dan ayrılışımızdan ve siyasi ve diplomatik faaliyetlerimizin devam etmesinden bu yana, bölgesel ve uluslararası topluluklarla yaptığımız toplantılarda üç ana noktaya odaklandık. Birincisi mevcut şartlarda insani yardım meselesi. İkincisi ateşkes. Üçüncüsü ise savaşta yok edilenleri yeniden inşa etmek ve vatandaşların kayıplarını tazmin etmek. Görüştüğümüz tüm ülke ve kuruluşlar, Sudan'ı desteklemeye istekli olduklarını ifade etti. Bu nedenle yeniden inşa sürecinin başlayabilmesi için savaşı hızla durdurmaya odaklanmak çok önemli. Ancak savaş ne kadar uzun sürerse söz konusu ülkeler yeniden yapılanma konusuna o kadar hazırlıksız olacak. Çünkü başka alanlarda öncelikleri ve yükümlülükleri olacak.”



SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonu hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak?

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
TT

SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonu hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak?

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Suriye devlet kurumları arasındaki entegrasyon sorunsuz şekilde hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak? SDG, on yılı aşkın süredir sahip olduğu askerî ve bazı bölgelerdeki sivil nüfuzdan gerçekten vazgeçecek mi? Washington ve Erbil’in himayesinde 30 Ocak’ta varılan anlaşma tüm boyutlarıyla uygulanabilecek mi, yoksa yalnızca belirli başlıklarla mı sınırlı kalacak?

Şarku’l Avsat’ın görüştüğü isimlerin bir kısmı, metinden uygulamaya geçildiğinde başarı şansının sınırlı olduğunu savunurken; diğer bir kesim ise entegrasyon sürecinin bölgesel ve uluslararası destek altında yürütüldüğü sürece başarısızlık için gerçekçi bir neden bulunmadığı görüşünde.

sdvdfv
Suriye'nin Kamışlı kentinde, ABD askeri araçları, DEAŞ tutuklularını Suriye'den Irak'a taşıyan otobüslere eşlik etti (Reuters)

Sürecin başlangıcı, Kamışlı Uluslararası Havalimanı ile Rümeylan petrol sahasının devlete devredilmesiyle olumlu bir tablo çiziyor. Bu adımda bayrak indirme ya da personel gözaltıları gibi sembolik uygulamalara başvurulmaması, tarafların prensipte sürecin başarıya ulaşmasını istediğini gösteriyor. Suriyeliler, ülkenin yeniden birleşmesini, istikrarın sağlanmasını ve ekonomik canlanmayı umut ederken; geriye kalan ayrıntılar hâlâ soru işaretleri barındırıyor ve yanıtların uygulama aşamasında netleşmesi bekleniyor.

Karşılıklı çıkar

Hurşid Deli – Suriyeli Kürt siyaset analisti

Anlaşmanın sahada uygulanmaya başladığı açıkça görülüyor. Bunun başlıca nedeni, net bir yol haritası ve aşamalı adımlar içermesi. En önemlisi ise hem Suriye hükümeti hem de SDG açısından karşılıklı çıkarların söz konusu olması. Şam yönetimi için temel hedef Suriye’nin yeniden birleşmesi iken, SDG açısından çıkar; güçlerinin yerel bir yapı olarak varlığını sürdürmesi ve kontrol ettiği bölgelerin yönetiminde rol almaya devam etmesi. Bu durum, Kürtlerin gelecek dönemde Suriye siyasal yaşamına katılımını da güvence altına alıyor.

Deli’ye göre anlaşma yalnızca Şam ve SDG’nin çıkarlarıyla sınırlı değil; aynı zamanda uluslararası, bölgesel ve Arap desteğine de sahip. Anlaşma, Washington, Paris ve Erbil’in yoğun diplomatik çabaları sonucunda ortaya çıktı ve bu durum sürece bir tür uluslararası koruma ve garanti sağlıyor.

Bu çerçevede, SDG’nin askerî ve sivil kurumlarının Suriye devlet yapısına entegrasyonunun başarısız olacağına dair somut bir gerekçe bulunmadığı görüşü öne çıkıyor. Elbette bazı teknik ve idari zorluklar ortaya çıkabilir; ancak mevcut siyasi ve sahadaki koşullar, bu engellerin aşılmasına imkân tanıyor.

dsvfr
12 Ocak 2026'da Halep'in Şeyh Maksud mahallesinde SDG ile yaşanan çatışmaların ardından (AP)

Deli, anlaşmanın SDG ve Asayiş’in nüfuzundan tamamen vazgeçmesini öngörmediğini, aksine bu nüfuzun Savunma ve İçişleri bakanlıkları bünyesinde yeniden yapılandırıldığını belirtiyor. Asayiş güçlerine önümüzdeki dönemde temel bir rol verilirken, SDG’nin askerî yapısı Haseke’de üç tugaydan oluşan bir tümen ve Kobani’de Halep güvenlik komutanlığına bağlı bir tugay şeklinde organize edilecek. SDG ve Suriye ordusu birlikleri, şehir merkezlerinden Şeddadi ve Cebel’de belirlenecek noktalara çekilecek.

Bu yeniden yapılanmanın hedeflerinden biri de DEAŞ’la mücadelede yeni ve etkin bir mekanizma oluşturmak. SDG’nin bu alandaki uzun tecrübesi ve uluslararası koalisyonla yürüttüğü iş birliği, entegrasyonu askerî açıdan da anlamlı kılıyor.

Ayrıca SDG ve Asayiş’in  isimleri değişse dahi varlığını sürdürmesi, Kürt bölgelerindeki halk için önemli bir güven unsuru olarak görülüyor. Bu durum, Kürt bileşenin dışlanmadığı bir Suriye vizyonunu destekliyor. Cumhurbaşkanı Şara’nın Kürt meselesine yönelik kapsayıcı yaklaşımı ve bu konuda yayımlanan 13 sayılı kararname de süreci güçlendiren unsurlar arasında yer alıyor.

Uygulamada engeller

Samer el-Ahmed – Doğu Suriye uzmanı gazeteci ve araştırmacı

SDG ile varılan anlaşma iki temel faktörün sonucu. İlki, Suriye ordusunun halk desteğiyle birlikte Cezire bölgesinde sahada güç kazanması ve SDG’ye yönelik birikmiş toplumsal tepki. İkincisi ise özellikle ABD’nin tutumundaki değişim ve SDG’ye verilen siyasî-askerî desteğin azalmasıyla birlikte Şam’ın uluslararası koalisyonla yeniden temas kurması.

Teorik olarak anlaşma, SDG için devlet dışı bir askerî yapıdan ulusal bir çerçeveye geçiş açısından tarihî bir fırsat sunuyor. Aynı zamanda Kürtlerin haklarını Suriye devleti içinde elde etmesinin de önünü açıyor.

Ancak uygulamaya geçildiğinde başarı ihtimali sınırlı görünüyor. Zira SDG’nin fiilî yapısı hâlâ büyük ölçüde PKK’nın etkisi altında. Entegrasyon, PKK açısından bölgesel nüfuz, finansman ve stratejik alan kaybı anlamına geliyor ve bu durum örgütün anlaşmayı isteksizce uygulamasına yol açıyor.

Temel sorun, SDG içindeki Suriyeli bazı liderlerin niyetinden ziyade, karar alma yetkisine sahip olmamaları. Ağır silahların devri, Semalka Sınır Kapısı’nın kontrolü, yabancı unsurların bölgeden çıkarılması ve şehirlerden çekilme gibi kritik dosyalar hâlâ çözümsüz.

Bu nedenle süreç, Şeyh Maksud ve 10 Mart anlaşmalarında olduğu gibi zaman kazanmaya dayalı bir modele dönüşebilir. Kısa vadede askerî çatışma ihtimali düşük olsa da, anlaşmanın uygulanmasını zorlamak için baskı unsuru olarak gündeme gelebilir.

Şam yönetimi ise Haseke üzerindeki tam egemenliği yeniden tesis etme konusunda kararlı. Bu hedefin, barışçıl yollarla ya da gerekirse askerî seçenekle hayata geçirilmesi planlanıyor. Sahadaki ve siyasetteki göstergeler, bu yaklaşımın hem halk desteğine hem de bazı uluslararası aktörlerin örtük onayına sahip olduğunu gösteriyor.

Sivil ortak arayışı

Hüseyin Çelebi – Gazeteci yazar

PKK ve Suriye uzantılarının, sahip oldukları nüfuz ve ayrıcalıklardan kolayca vazgeçmesi gerçekçi değil. Özerk yönetim deneyimi, örgütün yarım yüzyıllık mücadelesinin tek somut kazanımı olarak görülüyor. Bu yapı, Esad yönetiminin devrim sürecinde zorunlu olarak verdiği bir alanın ürünüydü.

Çelebi’ye göre entegrasyon büyük ölçüde şekli kalacak. PKK, idari ve güvenlik yapılarını yeraltına taşıyarak “gölge yönetim” yoluyla etkisini sürdürmeye çalışacak. Tehdit, kadrolaşma ve mali baskılar bu stratejinin araçları olmaya devam edecek.

sdervr
Suriye hükümeti heyetinin Pazar günü Kamışlı Uluslararası Havalimanı'nı yeniden açmak için yaptığı ziyaret sırasında Kürt iç güvenlik güçlerine mensup kişiler havalimanı dışında nöbet tutuyor (Reuters)

Bu nedenle entegrasyonun başarısı, Şam’ın yaklaşımına bağlı. PKK’nın geçmişte imzaladığı anlaşmalara uymadığı biliniyor. Hükümetin yalnızca silahlı güç olduğu için SDG’yi ödüllendirmemesi, buna karşılık Kürt toplumundan sivil ortaklar bularak onları desteklemesi gerektiği vurgulanıyor.

Entegrasyonun önündeki 3 temel engel

El-Mu‘tasım Keylani – Hukuk ve uluslararası ilişkiler araştırmacısı

Haseke’deki entegrasyon süreci, yalnızca idari değil; Suriye krizinin özüne dokunan çok katmanlı bir sınav niteliği taşıyor.

Birinci engel, derinleşmiş güven krizidir. Yıllar süren çatışmalar ve fiilî özerk yönetim deneyimi, hem Kürt toplumunda hem de merkezî otorite çevrelerinde karşılıklı kaygılar yarattı. Bu kriz, yalnızca söylemlerle değil; somut garantiler ve şeffaf mekanizmalarla aşılabilir.

İkinci engel, egemenlik ve güvenlik boyutudur. Çoklu askerî otoriteler ve sınır aşan bağlantılar, ulusal entegrasyonu zayıflatıyor. Silahlı yapılar arasındaki sadakat çatışması sona ermeden kalıcı istikrar mümkün değil.

Üçüncü engel ise ekonomik ve hizmet alanındaki zorluklar. Haseke halkı entegrasyonu, günlük yaşamındaki iyileşmelere göre değerlendirecek. Hizmetlerde ve gelir dağılımında yaşanacak başarısızlıklar, sürecin meşruiyetini hızla aşındırabilir. Ayrıca yerel yönetimden devlet yapısına geçişte net bir ademimerkeziyetçilik vizyonunun olmaması, entegrasyonu biçimsel bir adıma dönüştürme riski taşıyor.

Sonuç olarak Haseke’deki entegrasyon; güven, egemenlik, ekonomi ve yönetişim başlıklarında eş zamanlı sınavlarla karşı karşıya. Bu engellerin aşılması, geçici denge politikalarıyla değil; hukuka dayalı, kapsayıcı ve ulusal bir projeyle mümkün olabilir.


Türkiye ve Ürdün, Gazze’de barış planının uygulanmasının sürdürülmesi gerektiğini belirtti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
TT

Türkiye ve Ürdün, Gazze’de barış planının uygulanmasının sürdürülmesi gerektiğini belirtti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Ürdün Kralı II. Abdullah, Gazze’de barış planının hayata geçirilmesinin önemini, ateşkesin kalıcı biçimde sürdürülmesini, yeniden imar sürecinin başlatılmasını ve bölge halkına insani yardımların kesintisiz ulaştırılmasını ele aldı.

Türk kaynaklara göre, Erdoğan ile Kral II. Abdullah, cumartesi günü İstanbul’daki Dolmabahçe Sarayı’nda bulunan Cumhurbaşkanlığı Ofisi’nde gerçekleştirdikleri görüşmede, iki ülke arasındaki ilişkiler ile bunların farklı alanlarda geliştirilme yollarını değerlendirdi; bölgesel ve uluslararası gelişmeleri masaya yatırdı.

Ürdün Kralı’nın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daveti üzerine Türkiye’ye yaptığı kısa ziyaret kapsamında, iki lider önce baş başa bir görüşme gerçekleştirdi, ardından iki ülke heyetlerinin katılımıyla genişletilmiş bir toplantı yapıldı.

Görüşmelerde Gazze’deki son durum ve barış planının ikinci aşamasının uygulanması ayrıntılı biçimde ele alındı. Taraflar, ateşkesin sürdürülmesi gerektiğini vurgularken, devam eden İsrail ihlallerini kınadı; insani yardımların sürdürülebilir şekilde ulaştırılmasının önemine ve Filistinlilerin zorla yerinden edilmesine yönelik her türlü girişimin reddedilmesi gerektiğine dikkat çekti.

Toplantılarda ayrıca Suriye’deki gelişmeler de ele alındı. Erdoğan ve Kral II. Abdullah, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve egemenliğinin korunmasının, ülkenin istikrarını sarsmaya yönelik girişimlerin reddedilmesinin ve Suriyelilerin ülkelerine gönüllü ve güvenli şekilde dönüşlerinin sağlanmasının gerekliliğini vurguladı.

Kaynaklara göre, ikili ve genişletilmiş görüşmelerde bölgedeki diğer gelişmeler de değerlendirildi; taraflar, bölgesel istikrarın sağlanması için iş birliği ve ortak çalışma iradesini teyit etti.

efrgt87kı8
Erdoğan ile Ürdün Kralı’nın, iki ülke heyetlerinin katılımıyla gerçekleştirdiği genişletilmiş görüşmelerden bir kare (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Görüşmelere Türkiye tarafında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, MİT Başkanı İbrahim Kalın ve Cumhurbaşkanlığı Dış Politika ve Güvenlik Başdanışmanı Akif Çağatay Kılıç katılırken, Ürdün tarafından da muhatap isimler yer aldı.

Ürdün Kralı’nın Türkiye ziyareti, Türkiye ile Suriye arasındaki Cilvegözü (Bab el-Hava) sınır kapısı üzerinden Türkiye ve Yunanistan’a yönelik kara taşımacılığının 15 yıl aradan sonra yeniden başlatılmasının hemen ardından gerçekleşti.

Ulaştırma bakanlıkları arasında yürütülen ortak koordinasyon ve çabalar sonucunda gümrük ve idari engellerin kaldırılmasıyla hayata geçirilen uygulama kapsamında, cuma günü üç tır deneme amaçlı olarak Türkiye topraklarına giriş yaptı.

Söz konusu adımın, bölgesel kara taşımacılığı haritasında nitelikli bir sıçrama yaratması ve Ürdün’ü, Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa kıtasına bağlayan önemli bir ticaret hattını yeniden canlandırması bekleniyor. Bu hat, Cilvegözü (Bab el-Hava) ve Öncüpınar (Bab es-Selame) sınır kapıları üzerinden işleyecek.


Arap ve İslam dünyası, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenlik kurma girişimini reddediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
TT

Arap ve İslam dünyası, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenlik kurma girişimini reddediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)

Suudi Arabistan, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar, Endonezya, Pakistan, Mısır ve Türkiye dışişleri bakanları, İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria’da yasa dışı İsrail egemenliğini dayatmayı, yerleşimleri pekiştirmeyi ve yeni bir hukuki ve idari fiili durum oluşturmayı hedefleyen karar ve uygulamalarını en sert ifadelerle kınadı. Söz konusu adımların, Batı Şeria’nın yasa dışı ilhakına yönelik girişimleri hızlandırdığı ve Filistin halkının zorla yerinden edilmesine yol açtığı vurgulandı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan ortak bildiride, İsrail’in işgal altındaki Filistin toprakları üzerinde herhangi bir egemenliğinin bulunmadığı bir kez daha yinelendi. Bakanlar, İsrail’in Batı Şeria’da sürdürdüğü yayılmacı politikalar ve hukuka aykırı uygulamaların bölgede şiddeti ve çatışmayı körüklediği uyarısında bulundu.

fevfev
İsrail ordusuna ait buldozerler, Batı Şeria’nın Ramallah kentinin batısındaki Şukba köyünde Filistinlilere ait üç evi yıktı. (AFP)

Bakanlar, bu hukuka aykırı uygulamaları kesin bir dille reddettiklerini belirterek, söz konusu adımların uluslararası hukukun açık bir ihlali olduğunu, iki devletli çözümü baltaladığını ve Filistin halkının 4 Haziran 1967 sınırları içinde, başkenti Kudüs olan, bağımsız ve egemen bir devlet kurma yönündeki devredilemez hakkına saldırı niteliği taşıdığını vurguladı. Açıklamada, bu uygulamaların bölgede barış ve istikrarın sağlanmasına yönelik devam eden çabaları da sekteye uğrattığı ifade edildi.

Bakanlar ayrıca, işgal altındaki Batı Şeria’da hayata geçirilen bu yasa dışı uygulamaların hükümsüz ve geçersiz olduğunu, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin özellikle 1967’den bu yana, Doğu Kudüs dahil olmak üzere işgal altındaki Filistin topraklarının demografik yapısını, karakterini ve statüsünü değiştirmeyi amaçlayan tüm İsrail uygulamalarını kınayan 2334 sayılı kararı başta olmak üzere BM kararlarının açık ihlali anlamına geldiğini kaydetti. Açıklamada, 2024 yılında Uluslararası Adalet Divanı (UAD) tarafından yayımlanan danışma görüşüne de atıf yapılarak, İsrail’in işgal altında bulunan Filistin topraklarındaki politika ve uygulamalarının ve bu topraklardaki varlığının hukuka aykırı olduğu hatırlatıldı.

sdfrg
İsrailli askerler, işgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinde yerleşimcilerin yaptığı bir tur sırasında nöbet tutuyor. (Reuters)

Bakanlar, uluslararası topluma yasal ve ahlaki sorumluluklarını üstlenmesi çağrısını yineleyerek, İsrail’i işgal altındaki Batı Şeria’da tehlikeli tırmanışı ve yetkililerinin kışkırtıcı açıklamalarını durdurmaya zorlaması gerektiğini vurguladı.

Açıklamada, Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkının ve iki devletli çözüm temelinde, uluslararası meşruiyet kararları ile Arap Barış Girişimi doğrultusunda devletini kurma yönündeki meşru taleplerinin karşılanmasının, bölgede güvenlik ve istikrarı garanti altına alacak adil ve kapsamlı bir barışa ulaşmanın tek yolu olduğu ifade edildi.