Irak’ın egemenliği: Aşağılanana, aşağılanmak kolaydır

İran’ın müzakerelerden geri adım atıp füzelere yöneldiği görünüyor.

İran’ın 17 Ocak’ta Erbil’i bombalaması sonucu tahrip olan bir aracın önünde duran Kürt güvenlik güçleri mensubu (AFP)
İran’ın 17 Ocak’ta Erbil’i bombalaması sonucu tahrip olan bir aracın önünde duran Kürt güvenlik güçleri mensubu (AFP)
TT

Irak’ın egemenliği: Aşağılanana, aşağılanmak kolaydır

İran’ın 17 Ocak’ta Erbil’i bombalaması sonucu tahrip olan bir aracın önünde duran Kürt güvenlik güçleri mensubu (AFP)
İran’ın 17 Ocak’ta Erbil’i bombalaması sonucu tahrip olan bir aracın önünde duran Kürt güvenlik güçleri mensubu (AFP)

İyad el-Anbar

Siyasi kazanımların artması konusundaki çatışmalar siyasetin ABC’lerinden biri olarak haklı görülebilir. Tutkulu konuşmalar kitlelerin ilgisini çekmenin siyasi bir yolu olarak meşrulaştırılabilir. Ancak devlet egemenliği kavramı ve onun üstün çıkarları konusundaki anlaşmazlık, yalnızca egemenliği zaman zaman ihlal edilen Irak’ta yaşanıyor ve çoğu siyasetçi suskunluğa başvuruyor. İnsanlar yabancı nüfuzu meşrulaştıran bir yönetici sınıftan etkilendiğinde, dış müdahaleleri meşrulaştırmaya çalıştığında ve bunların mezhep çıkarına olduğunu düşündüğünde elbette egemenliğin bir anlamı kalmıyor. Aslında bu kelime, onu siyasi sözlüklerinde yabancı bir kelime olarak gören birçok politikacı için rahatsız edici hale geliyor.

Egemenliğin, devletin ulusal güvenliğini koruma anlayışının fiili vücut bulmuş hali olması gerekir ve siyasi gerginliklere ve parti liderlerinin ruh hallerine tabi olamaz. Hiçbir durumda iç anlaşmazlıklar hâkim olamaz ve ülke vatandaşlarının toprak bütünlüğünü, güvenliğini ve istikrarını etkileyen bir konuda tek bir ulusal tutumun ortaya çıkmasını veya dış bir tehdit karşısında iç çatışmaların galip gelmesini engelleyemez.

Ancak Irak gibi bir ülkede egemenliğin ihlali haber bültenlerinin ana konusu, sosyal paylaşım siteleri için de zengin bir konu haline geldi. Buralarda egemenlik meselesinin yaygın şekilde duyar olduk. Ama biz bu egemenliği, yabancı ülkelerle olan ilişkilerimizle bağlantılı olarak ya da devletin toprakları ve vatandaşları üzerinde tek başına iradesi olan en yüksek ve mutlak otorite olarak algılamıyoruz. Kim Irak’ı balistik füzelerle bombalamak isterse, askerî harekât yapmak isterse, ona sınırlar açıktır. Yeter ki ‘Irak’ın oğullarından’ bazıları müdahaleleri meşrulaştırma ve kutlama görevini üstlensin, ‘saldırının kurbanları Irak egemenliği ve siviller olsa bile’ saldırgan ülkeleri kendi ulusal güvenliklerini savunuyormuş gibi nitelesin!

İran ve füze dünyasına dönüş kararı

Merhum İran Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani (ö. 2017) şu ünlü sözün yazarıydı; “Yarının dünyası füzelerin dünyası değil, müzakerelerin dünyasıdır.” Görünen o ki, İran’ın bugün müzakerelerden çekilerek, tepkilerle sınırlı politikalara dönüşen dış politika gündemini uygulamak için füzelere yöneldiği, İran içinde maruz kaldığı saldırılara ve güvenlik ihlallerine tepki arenası olmayı seçtiği görülüyor.

İran, bölgedeki husumetinde geri dönülmez bir noktaya ulaştı. Aynı şekilde karşılık vermeyeceklerini çok iyi bilerek, füze saldırılarını kasıtlı olarak kırılgan ülkelere yönlendiriyor.

İran’ın Irak’a yönelik dış politikası çelişkili görünüyor. İranlı liderler, eski İran bakanı Haydar Moslehi’nin belirttiği gibi, Bağdat da dahil olmak üzere dört Arap başkenti üzerinde kontrollerini ilan ettiler. Irak’ın ‘İran İmparatorluğu’nun bir parçası olduğunu öne süren benzer başka ifadeler de var. Ancak şiddetli bir güvenlik şokuna maruz kaldığında Irak topraklarından başka tepki verecek alan bulamıyor!

Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’nda (Reuters)
Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’nda (Reuters)

Peki, bir yandan Irak’ı Mossad’ın karargâhına ev sahipliği yapmakla ve İran’ı hedef alan istihbarat operasyonları yürütmekle suçlarken, bir yandan da Irak üzerindeki nüfuz ve kontrol hakkındaki konuşması uyumlu mu?

İran, General Kasım Süleymani suikastının dördüncü yıldönümünde İran’ın güneydoğusundaki Kirman bölgesinde meydana gelen terör saldırısına misilleme olarak Irak’ı füzelerle bombalamayı seçti. İran liderliği, kendi deyimiyle ‘Siyonist-Amerikan eksenini’ suçladı. Dini Lider Ali Hamaney, cevabın sert olacağını söyledi. İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi, Siyonist varlığı uyardı ve onu, Kirman’da işlediği suçun bedelini pişman olacağı ağır bir bedelle ödemekle tehdit etti. Ancak nihayetinde Kürt iş adamı Peşrew Dizayi’nin Erbil’deki evi bombalandı ve Dizayi aile fertleriyle birlikte hayatını kaybetti!

Özellikle de İran’ın Aksa Tufanı’ndan kendini temize çıkarma ve Filistinlilere destek ve savunuculuk içeren açıklama ve konuşmalarla sınırlı kalma girişiminden sonra, Irak’ın egemenliğini ihlal eden füze saldırısı, savaş çemberinin genişletilmesi ve İsrail’in Filistin’de Gazze Şeridi’ne karşı başlattığı savaşla sınırlandırılmaması yönündeki tehditlerin tırmanması açısından Orta Doğu bölgesinin tanık olduklarından ayrı okunamaz. Öyle görünüyor ki, İran kararını verdi ve doğrudan İsrail’e karşı savaşa girmemeyi, Direniş Ekseni içindeki ajanlarının ve yandaşlarının saldırılarıyla yetinmeyi seçti. Kendi ülkesinde saldırılara veya İran dışında askeri liderleri suikasta maruz kalsa bile, Rıza Musavi suikastında olduğu gibi tepki itibarı kurtarmak ve aynı şekilde karşılık vermemek olacak. Hatta İran’ın askeri gücünün caydırıcı olarak sergilenmesi bile söz konusu değil!

İran, bölgedeki husumetinde geri dönülmez noktaya ulaştı, Irak lehçesinde belirttiğimiz gibi ‘eşkıya’ üslubuyla davranıyor. Füze saldırılarını kasıtlı olarak, aynı şekilde karşılık vermeyeceğini çok iyi bildiği kırılgan ülkelere yönlendiriyor. Ancak bunun karşılığında İsrail, İran’a yönelik tehdidini ve onunla savaşa girmeye hazır olduğunu ilan ediyor. İsrail Dışişleri Bakanı Yisrael Katz göreve başlarken ‘İran’a karşı Üçüncü Dünya Savaşı yürüttüklerini’ söylemişti.

Neden Erbil?

İran’ın füzelerini neden Irak Kürdistanı’ndaki Erbil vilayetine yönelttiğine dair şu ana kadar kesin bir bilgi bulunmuyor, özellikle de füzelerin hedefi bölgenin en önemli iş adamlarının evi iken. 2022 yılında Kar Group’un sahibi iş adamı Şeyh Baz’ın evi hedef alındı. 2024 yılında ise hedefi inşaat, petrol ve doğalgazın yanı sıra güvenlik sektöründe faaliyet gösteren Falcon Group’un sahibi iş adamı Peşrew Dizayi’nin evi idi. Konunun hipotezlerinin tartışılması gerekiyor.

Öyle görünüyor ki petrol meselesi ve İsrail ile petrol kaçakçılığı ya da ticaretine ilişkin konuşmalar, enerji alanında ekonomik faaliyet gösteren iş adamlarına tekrarlanan füze saldırılarının gizemini çözmenin anahtarıdır.

İran’ın anlatısı güvenilirlik testine tabi değil. Çünkü bilgi ve teknoloji devrimi ışığında istihbarat çalışmalarının başka ülkelerdeki sabit ve istikrarlı karargahlarda olmasına gerek yoktur. Ayrıca, güvenlik sızmalarına karşı daha bağışık ve dirençli birçok kurum varken, neden iş adamlarının evleri operasyonların karargâhı oluyor?

Füzelerin, Mossad ile iş yapma suçlamasının ötesinde bir mesaj verdiği görülüyor. Görünen o ki, petrol meselesi ve İsrail’le petrol kaçakçılığı ya da ticaretine ilişkin konuşmalar, enerji alanında ekonomik faaliyet gösteren iş adamlarına tekrarlanan füze saldırılarının gizemini çözmenin anahtarıdır.

İran’a sadık Iraklılar, ABD ve İngiltere’nin 13 Ocak’ta Husilere yönelik saldırılarını protesto etmek için Bağdat’taki Tahrir Meydanı’nda gösteri yapıyor (AFP)
İran’a sadık Iraklılar, ABD ve İngiltere’nin 13 Ocak’ta Husilere yönelik saldırılarını protesto etmek için Bağdat’taki Tahrir Meydanı’nda gösteri yapıyor (AFP)

Kpler Veri Analiz Şirketi tarafından yayınlanan raporlar da dahil olmak üzere, Kürdistan bölgesinden İsrail’e petrol ihracatıyla ilgili birçok hikâye ve rapora rağmen petrol şirketinin Irak Kürdistanı’ndaki faaliyetleri ve İsrail’e petrol ihracatıyla ilişkisi hakkında ayrıntılı bilgi kesin ve şeffaf bir şekilde mevcut değil. Öyle görünüyor ki İran, İsrail ile ticari ilişki içinde olmakla suçlanan herkese bir uyarı mesajı göndermek istiyor.

Egemenliğin yıkıntılarına ağıt yakılıyor

Açıklamalar düzeyinde Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani’nin İran’ın füze saldırısına ilişkin açıklaması güçlü ve önceki başbakanların açıklamalarından farklıydı. Sudani, Erbil’deki saldırıyı ‘Irak’a yönelik açık bir saldırı eylemi ve iki ülke arasındaki güçlü ilişkileri baltalayan tehlikeli bir gelişme’ olarak nitelendirdi.

Iraklılar şu ana kadar bu açıklamayı ve Dışişleri Bakanlığı’nın Güvenlik Konseyi’ne dava açma yönündeki adımlarını memnuniyetle karşıladı. Ancak bu açıklamaların sahada eylemlere dönüştürüleceği yönündeki beklenti devam ediyor. Hükümetin İran, Türkiye ve ABD saldırılarının tekrarını önleme konusundaki güvenilirliğini kanıtlama sorunu devam ediyor. Ayrıca Irak’ın egemenliğine yönelik saldırı soruşturma komitesine ihtiyaç duymazken, görevi, İran’ın suçlamalarını reddetmek olan soruşturma komiteleri oluşturmak yeterli değil!

Bizi hayal kırıklığına uğratan şey, Irak’ın egemenliğinin ihlaline yönelik caydırıcılığın olmayışı değildir. Daha ziyade siyasi güçlere bağlı davulcular korosunun öne sürdüğü saçma gerekçelerdir.

Ancak diğer taraftan İran’la yakın ilişkileriyle bilinen koordinasyon çerçevesinin liderleri tarafından herhangi bir açıklama yapılmadı. Ayrıca silahlı grupların karargahlarına veya liderlerine yapılan herhangi bir ABD saldırısının ardından açıklama yapma alışkanlığının aksine, pek çok siyasi lider de Irak’ın egemenliğine yönelik saldırıyı kınamayı ve açıklama yapmayı değil, sessiz kalmayı tercih etti.

Bu nedenle, egemenlik meselesinin devlet kavramıyla bağlantılı bir aksiyom olması gerekirken, siyasi ve medya elitlerinin atışmalarında da bu meselenin tartışmalı olduğu anlaşılıyor. Ancak devletsizlik gerçeğine daha yakın bir siyasal oluşumda yaşadığımız için egemenlik kavramının, gerçekçiliği açısından yeniden ele alınması gerekmektedir. İran’ın dış müdahalelerini eleştirmek istediğinizde cevap hazır; Türkiye müdahale etmiyor mu, Amerika müdahale etmiyor mu, Körfez ülkeleri Irak’a müdahale etmiyor mu?!

Müdahalelerin kabul edilebilirliği

Bu yanıtlara göre pek çok siyasetçi ve elit, dış müdahaleleri normal bir durum olarak tanıtmaya çalışıyor. Bir siyasi taraf bölge devletlerinin iradesine bağlıyken ve onların emirlerine uyarken, aynı eylemi yapan diğer tarafı eleştirmek mümkün değildir. Bu mantığa göre müdahaleler kabul edilebilir ve haklıdır!

Irak’ta her şey ihlal edildi. Bu bir gerçek. Ancak bizi hayal kırıklığına uğratan şey, iç ve dış düzeyde devlet egemenliğine yönelik bu ihlallere karşı caydırıcılığın olmayışı değildir. Daha ziyade siyasi güçlere bağlı davulcular korosunun öne sürdüğü ve bu ihlalleri doğal bir mesele olarak kabul etmemizi isteyen saçma gerekçelerdir. Dolayısıyla bölgedeki komşu ülkelerin müdahaleleri, Irak için kaçınılmaz bir kaderdir ve kabul edilmelidir!

Sonuç olarak, siyasi söylemdeki bu bozulma ve gerileme çerçevesinde, Irak’ın egemenliğini, vatandaşlarının haklarını ve halkının onurunu savunan sesler uyumsuzdur.

Mütenebbî, bir şiirinde şöyle demiştir;

Aşağılanana, aşağılanmak kolaydır... Ölenin acısı olmaz.

 

Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Mısır: Hükümet, İran’daki savaşı ‘uzun süreli bir kriz’ olarak değerlendiriyor ve ‘tasarruf tedbirlerine’ gösterilen uyumu övüyor

(foto altı) Mısır Başbakanı Mustafa Medbuli, Temsilciler Meclisi’nin dünkü oturumuna katıldı. (Mısır Başbakanlığı)
(foto altı) Mısır Başbakanı Mustafa Medbuli, Temsilciler Meclisi’nin dünkü oturumuna katıldı. (Mısır Başbakanlığı)
TT

Mısır: Hükümet, İran’daki savaşı ‘uzun süreli bir kriz’ olarak değerlendiriyor ve ‘tasarruf tedbirlerine’ gösterilen uyumu övüyor

(foto altı) Mısır Başbakanı Mustafa Medbuli, Temsilciler Meclisi’nin dünkü oturumuna katıldı. (Mısır Başbakanlığı)
(foto altı) Mısır Başbakanı Mustafa Medbuli, Temsilciler Meclisi’nin dünkü oturumuna katıldı. (Mısır Başbakanlığı)

Mısır Başbakanı Mustafa Medbuli, parlamento tarafından hükümetin çalışma programına ilişkin sunum yapılmadığı yönündeki tartışmalar ve İran’daki savaşın başlamasından bu yana alınan çok sayıda kararın ardından dün Temsilciler Meclisi’nde bir sunum yaptı. Sunumda savaşın ekonomik etkileri, bu etkilerle başa çıkma mekanizmaları ve hükümetin geleceğe yönelik genel yol haritası ele alındı.

Medbuli, mevcut bölgesel gerilimi ‘uzamış bir kriz’ olarak değerlendirdiklerini ve bu sürecin ne zaman sona ereceğinin öngörülmesinin zor olduğunu söyledi. Bölgesel ve uluslararası koşulların karmaşıklığına dikkat çeken Medbuli, krizin şeklen sona ermesinin bile etkilerinin ortadan kalkacağı anlamına gelmediğini vurguladı. Ekonomik yansımaların en az yıl sonuna kadar devam edebileceğini belirtti.

Medbuli, vatandaşların ‘tasarruf’ kararlarına gösterdiği uyumu da övdü. Hükümetin bazı uygulamaların zorluğunu ve özellikle işletmelerin erken kapatılması gibi kararların toplum üzerindeki etkisini bildiğini ifade etti.

Hükümet, 28 Mart’ta mağaza, restoran ve alışveriş merkezlerinin her gün saat 21.00’de kapatılmasını öngören bir uygulamayı başlatmıştı. Perşembe ve cuma günleri ise kapanış saati 22.00 olarak belirlenmişti. Bu uygulama bir ay süreyle yürürlükte kaldıktan sonra 9 Nisan’da esnetildi ve kapanış saati 27 Nisan’a kadar 23.00’e uzatıldı.

Bu süreçte hükümet, erken kapanma kararlarının etkinliği ve savaşın başlamasından kısa süre sonra akaryakıt fiyatlarında yüzde 14 ila 30 arasında artış yapılması nedeniyle eleştirilmişti. Medbuli’nin sunumunda ayrıca, enerji tüketim maliyetlerindeki artışa dikkat çekildi. Aylık enerji faturasının 560 milyon dolardan yaklaşık 1 milyar 650 milyon dolara yükseldiği, bunun elektrik ve sanayi ihtiyacını karşılamak için aylık 1 milyar 100 milyon dolarlık ek maliyet anlamına geldiği ifade edildi.

fbfrb
Mısır hükümetinin önceki bir toplantısından (Mısır Bakanlar Kurulu)

Medbuli, konuşmasında savaşın küresel ölçekte yol açtığı zararları ve bunun Mısır üzerindeki etkilerini de değerlendirdi. Dünya Turizm ve Seyahat Konseyi’nin (WTTC) verilerine atıfla Ortadoğu’da turizm sektörünün uçuş iptalleri ve seyahat talebindeki düşüş nedeniyle yaklaşık 600 milyon dolar kayıp yaşadığını belirtti. Ayrıca, Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) gıda fiyat endeksinin şubat ayına göre yüzde 2,4 arttığına dikkat çekti. Tedarik zincirlerinde yaşanabilecek aksamalara ilişkin uyarılar da gündeme gelirken, Medbuli mevcut durumu ‘Kovid-19 salgını ve Ukrayna savaşının başlangıcından bu yana görülen en sert tablo’ olarak nitelendirdi.

Hükümetin ekonomik etkilerle mücadele için atacağı adımlar netleşmemiş olsa da, Medbuli’nin Temsilciler Meclisi’ndeki sunumu hem iktidar hem de muhalefet cephesinde genel olarak olumlu karşılandı.

Muhalefette yer alan Reform ve Kalkınma Partisi Meclis Grup Başkanı Irin Said, Medbuli’nin parlamentodaki grup başkanlarının talebine yanıt vererek hükümet planını açıklamasını olumlu bulduklarını söyledi. Ancak Said, sunumda ekonomik kayıplara ve alınması beklenen somut icra adımlarına ilişkin ayrıntıların yeterince yer almadığını, daha çok mevcut durumun genel bir çerçevesinin çizildiğini ifade etti.

Mısır Temsilciler Meclisi Başkanı Hişam Bedevi ise Başbakan’ın genel kurulda yaptığı sunumun ilgili ihtisas komisyonlarına sevk edilerek incelenmesini ve buna ilişkin rapor hazırlanmasını talep etti.

rfgtrf
Mısır Temsilciler Meclisi Başkanı Hişam Bedevi (Mısır Temsilciler Meclisi)

Siyaset bilimi profesörü Hasan Selame, Medbuli’nin Temsilciler Meclisi’ne yaptığı sunumu, yürütme ve yasama organları arasındaki kurumsal bağın bir göstergesi olarak değerlendirdi. Selame, mevcut bölgesel krizin ve bunun iç yansımalarının, halkın temsilcileri aracılığıyla karar alma süreçlerine daha güçlü katılımını zorunlu kıldığını belirterek, hükümet ile parlamentonun yüz yüze geldiği bu tür oturumların önem taşıdığını ifade etti.

Selame, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Başbakan’ın daha önce alınan tedbirleri yeniden aktardığını ve diğer ülkelerin de benzer ‘tasarruf’ önlemleri uyguladığını kaydetti. Selame, vatandaşların özellikle olağanüstü tasarruf tedbirlerinin uzatılmasına ilişkin hükümet yaklaşımının ayrıntılarını öğrenmeye ve alternatif çözüm önerilerini duymaya ihtiyaç duyduğunu söyledi.

Medbuli ayrıca geleceğe yönelik genel ekonomik planlara da değindi. Buna göre hükümet, 2026-2027 mali yılı ekonomik ve sosyal kalkınma planını uygulamayı sürdürecek. Plan kapsamında toplam 3,8 trilyon Mısır cüneyhi yatırım yapılması hedefleniyor ve özel sektörün kalkınmanın ana motoru haline getirilerek toplam yatırımlar içindeki payının yüzde 60’a çıkarılması amaçlanıyor. Ayrıca yenilenebilir ve yeni enerji kaynaklarının kullanımının artırılması, ithal edilen ürünlerin gümrük işlemlerinin hızlandırılması için ilgili kurumlarla koordinasyon sağlanması ve ithalat kaynaklarının çeşitlendirilmesi gibi adımların da planlandığı belirtildi. Bu sayede ülkenin orta vadede ihtiyaçlarını daha güvenli şekilde karşılaması hedefleniyor.


Gazze anlaşması... Karmaşık koşullar altında ‘zaman alacak’ düzenlemelere yönelik bir bahis

Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta bir arabanın üzerinde oturan Filistinliler (AFP)
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta bir arabanın üzerinde oturan Filistinliler (AFP)
TT

Gazze anlaşması... Karmaşık koşullar altında ‘zaman alacak’ düzenlemelere yönelik bir bahis

Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta bir arabanın üzerinde oturan Filistinliler (AFP)
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta bir arabanın üzerinde oturan Filistinliler (AFP)

Gazze Şeridi’nde ateşkes anlaşmasına ilişkin dosyalar, mevcut tıkanıklık nedeniyle yeni düzenlemeler bekliyor. Özellikle geçtiğimiz şubat ayı sonunda İran’da başlayan savaşın ardından ve son iki haftada Kahire’de gerçekleştirilen müzakere turlarında belirleyici sonuçlara ulaşılamaması bu süreci etkiliyor.

Gazze Barış Kurulu Yüksek Temsilcisi Nikolay Mladenov, söz konusu düzenlemelerin son Kahire turunda Hamas’a sunulan öneriler çerçevesinde şekillendiğini ifade etti. Uzmanlara göre bu öneriler özellikle silahsızlanma, çekilmeler ve hareketin Gazze Şeridi’ndeki çalışanlarının entegrasyonu gibi başlıklara odaklanıyor.

Uzmanlar, bu düzenlemelerin zaman alacağını ve sürecin başta İran’daki savaşın seyri, uluslararası güçlerin ve Filistinli polis unsurlarının konuşlandırılması ile teknokratlardan oluşacak komitenin Gazze’ye girerek çalışmalarına başlaması gibi temel faktörlere bağlı olacağını belirtti.

Geçen hafta Kahire’de yapılan görüşmelerde Hamas’ın silahsızlandırılması konusunda anlaşma sağlanamamasına rağmen, Mladenov pazartesi akşamı Reuters’a yaptığı açıklamada, “Son haftalarda Hamas ile son derece ciddi görüşmeler gerçekleştirdik, ancak süreç kolay değil” dedi.

Mladenov, “Tüm tarafları ve en önemlisi Gazze halkını tatmin edecek bir düzenlemeye ulaşabileceğimiz konusunda temkinli bir iyimserliğim var” ifadesini kullanarak, sürecin zaman alacağını vurguladı.

Mladenov daha önce, Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi’nin önündeki engellerin kaldırılmaya başlandığını açıklamıştı. Cuma günü Kahire el-İhbariyye televizyonuna verdiği röportajda ise komitenin Gazze’ye girişinin mevcut engeller nedeniyle geciktiğini belirtti.

Farabi Siyasi Araştırmalar Merkezi Genel Sekreteri Dr. Muhtar Gubaşi, Mladenov’un düzenlemelere ilişkin açıklamalarıyla zaman kazanmaya çalıştığını savundu. Gubaşi, Gazze, Lübnan ve İran dosyalarının aslında tek bir bütün oluşturduğunu, bu nedenle hepsinin birlikte ele alınıp sonuçlandırılacağını ve bunun ardından bölgede yeni düzenlemelerin şekilleneceğini belirtti. Bu çerçevede, söz konusu sürecin zaman alacağına dair açıklamaların, dosyaların henüz sonuçlanmadığını ve birbirine bağlı olduğunu gösterdiğini ifade etti.

Filistinli siyaset analisti Eymen er-Rakab ise Mladenov’un son iki haftada Hamas, Filistin hükümeti ve İsrail arasında yürüttüğü temasların, ateşkes anlaşmasının bir sonraki aşamasına geçiş için düzenlemeler oluşturmayı hedeflediğini söyledi. Ancak er-Rakab, sürecin beklenenden daha karmaşık olduğunu ve temel engelin İsrail’den kaynaklandığını belirterek, bu nedenle görüşmelerin zaman almasının doğal olduğunu, hatta nihai bir sonuca kısa vadede ulaşılmasının zor olduğunu ve sürecin İran’daki savaş sonrasına kalabileceğini dile getirdi.

devf
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta yıkılan binaların enkazı arasında yürüyen iki öğrenci (AFP)

Hamas, Mladenov’un açıklamalarının ardından dün yaptığı açıklamada, Kahire’de arabulucular ve Filistinli gruplarla çok sayıda görüşme ve istişare gerçekleştirdiğini duyurdu. Açıklamada, bu temasların Şarm eş-Şeyh Anlaşması kapsamındaki birinci aşama yükümlülüklerinin tamamlanması ve Donald Trump planı doğrultusunda ikinci aşama düzenlemelerinin ele alınmasına hazırlık amacı taşıdığı belirtildi.

Hamas, sunulan önerilere ‘yüksek düzeyde olumlu yaklaşım’ gösterdiklerini vurgulayarak, kabul edilebilir bir anlaşmaya ulaşmayı hedeflediklerini ifade etti. Hamas ayrıca, arabulucularla müzakereleri sürdürmeye kararlı olduğunu, tüm engellerin aşılması için çalıştığını ve önerilere ilişkin nihai yanıtını hareketin liderliği ile Filistinli gruplarla yapılacak istişarelerin ardından açıklayacağını bildirdi.

Hamas, geçtiğimiz cumartesi günü de arabulucular ve Filistinli gruplarla bir dizi görüşme ve diyalog gerçekleştirdiğini, anlaşmanın birinci aşamasına ilişkin tüm maddelerin uygulanmasını tamamlamayı amaçladığını duyurmuştu.

Er-Rakab, Hamas’a son Kahire görüşmesinde iletilen önerilerin büyük ölçüde silahsızlanma, Gazze’deki çalışanlarının entegrasyonu gibi başlıklara odaklandığını belirtti. Er-Rakab, Hamas’ın ‘sürpriz bir yanıt vermeyeceğini’ ifade ederken, herhangi bir sürecin başarısının uluslararası güçlerin ve Filistinli polis unsurlarının sahaya konuşlandırılması ile teknokrat komitenin bölgeye girişine bağlı olduğunu vurguladı.

Er-Rakab’a göre Hamas, arabulucuların sunduğu orta yol çözümlerine, açık mutabakatlar ve belirli güvenceler sağlanması halinde eğilim gösterebilir. Ancak bu sürecin, İran’daki savaşın seyri ve olası sonuçlarıyla bağlantılı olarak zaman alacağı ifade edildi.

Öte yandan Gubaşi, Hamas’ın önerileri kabul edip etmeyeceğinin; İsrail’in çekilmesine dair somut taahhütler, insani yardımların artırılması ve yeniden imar sürecinin başlatılmasına yönelik gerçek güvencelerin varlığına bağlı olduğunu belirtti. Gubaşi, bu şartların sağlanması halinde Hamas’ın sürece olumlu yaklaşabileceğini, aksi durumda ise İsrail kaynaklı engeller nedeniyle sürecin uzayabileceğini ifade etti.


Süryaniler ve Suriye'de kaçırılan fırsatın telafisi

Suriye'deki Süryaniler, ülkedeki dini ve etnik çeşitliliğin tanınması kapsamında Suriye'nin köklü bir bileşeni olarak kabul görmeyi istiyorlar (Independent Arabia)
Suriye'deki Süryaniler, ülkedeki dini ve etnik çeşitliliğin tanınması kapsamında Suriye'nin köklü bir bileşeni olarak kabul görmeyi istiyorlar (Independent Arabia)
TT

Süryaniler ve Suriye'de kaçırılan fırsatın telafisi

Suriye'deki Süryaniler, ülkedeki dini ve etnik çeşitliliğin tanınması kapsamında Suriye'nin köklü bir bileşeni olarak kabul görmeyi istiyorlar (Independent Arabia)
Suriye'deki Süryaniler, ülkedeki dini ve etnik çeşitliliğin tanınması kapsamında Suriye'nin köklü bir bileşeni olarak kabul görmeyi istiyorlar (Independent Arabia)

Abdulhalim Süleyman

Suriye'nin el-Cezire bölgesi ve Haseke ilindeki Süryaniler, az sayıda olmalarını pek umursamıyor. Bu durum, özellikle Suriye'deki savaşın şiddetlenmesi ve başta Haseke vilayetinde (kuzeydoğu) olmak üzere Hristiyanların DEAŞ terör örgütü tarafından hedef alınmasıyla birlikte daha da belirginleşti.

Bu umursamazlık, Süryanilerin bölgenin özgün bir unsuru olduklarına duydukları güvenden kaynaklanıyor. Süryaniler, ülkede azınlık olarak nitelendirilmelerini reddederek Araplar, Kürtler, Türkmenler ve diğerleriyle kıyaslandığında kendilerini ‘özgün unsur’ olarak tanımlamayı tercih ediyorlar.

Süryanilerin dile getirmeye devam ettikleri tarihi bir yaklaşıma göre ‘Suriye’ adı, Süryanilere ve Asurilere atfen verilmişti. Bu isim önce oryalistler arasında yaygınlaştı, ardından Fransa tarafından bu toprakları manda yönetimi altında tuttuğu yıllarda, İslami dönemlerde ve Osmanlı İmparatorluğu döneminde kullanılan ‘Şam’ adının yerine benimsendi. Osmanlı İmparatorluğu Şam topraklarını, bugün bilinen siyasi sınırlarıyla mevcut Suriye'yi oluşturan çeşitli vilayetler olarak görüyordu.

Suriye'nin genelinde yüzlerce kasaba ve köyün eski Süryanice adlar taşımasının yanı sıra Hz. İsa'nın konuştuğu dilin de Süryanice kökenli olduğu biliniyor. Süryani kültürü, sanatsal ve bilimsel boyutlarıyla bölgenin oluşumunun bir parçasını temsil ediyor. Süryanice özellikle İslam'ın yükseliş dönemlerinde Yunanca ve eski Grekçeden Arapçaya yapılan tercüme hareketinde önemli bir rol üstlendi. Tüm bunların yanında Haçlı Seferleri'nden etkilenmeleri, bazı dönemlerde geri çekilmeleri, diğer dönemlerde ön plana çıkmaları ve bölgenin çeşitli dönüşümlerine katılımları da bu tarihin ayrılmaz bir parçası.

Önemli bir Süryani varlığı

Suriye, Fransız mandası altında kurulduktan sonra, siyasi yapısında, özellikle de özel bir statüye sahip olan ve dört eyaletten oluşan yeni Suriye devletine katılımı geciken el-Cezire bölgesinde, önemli bir Süryani varlığına tanık oldu.

Bu durum, Osmanlı idari mirası, modern Türkiye'nin kurulması ve ayrıca eski Musul Vilayeti ile modern Irak'taki İngiliz varlığına atfedilebilir. Bu durum, Süryani-Aşur bileşeninin 20. yüzyılın ilk on yıllarında yaşanan bölgesel dönüşümlerden etkilenmesine neden oldu.

Bu dönemde, başta 1915'teki Seyfo (kılıç) katliamları olmak üzere komşu bölgelerdeki kanlı olaylar sonucunda Suriye'deki Süryani varlığı arttı. Bu olaylar pek çok kişiyi güneye, Fransız nüfuz bölgelerine doğru göç etmeye itti. El-Cezire bölgesi, Ninova'dan gelen binlerce Asuri ailesinin akınına uğradı. Bu aileler Habur Nehri kıyılarına yerleşerek bugün ‘Habur köyleri’ olarak bilinen ve sayısı 30'u aşan köyleri oluşturdular. Bu köyler 2015 yılında DEAŞ’ın terör eylemlerine sahne oldu. Saldırılar halkın büyük bölümünün yerinden edilmesine ve bir kısım kilisenin tahrip edilmesine yol açtı.

Suriye’de durumun nispeten istikrar kazanmasının ardından Süryanilerin de günlük hayatı hareketlendi. Bu canlanma özellikle Halep’te ticaret ve sanayi alanlarında, ayrıca el-Cezire bölgesinde tarım ve ticaret alanlarında göze çarptı. Bunun yanında bölgelerin Osmanlı İmparatorluğu'nun kontrolünden çıkmasının ardından sivil ve kültürel yaşamda bir düzen sağlandı. Ayrıca el-Cezire bölgesinde küçük şehirler kuruldu ve eski şehirler yeniden canlandı.

Şarku’l Avsat’ın Independet Arabia’dan aktardığı analize göre askeri yönetimin iktidara gelmesi ve Suriye'de otokrasinin pekişmesiyle birlikte Süryani hareketi gerilerken giderek daha sınırlı bir hal aldı. Faaliyetler büyük ölçüde kilise etkinlikleriyle gençlere yönelik bazı izcilik faaliyetlerine indirgendi. Bunun yanında yerel resmi görevlerde bir miktar varlık sürdürdüler. Parlamentodaki temsil oranları ise oldukça nadir kaldı ve bu temsil çoğunlukla iktidarın Hristiyan azınlıkları temsil kartını kullanması çerçevesinde gerçekleşti.

Öte yandan Süryaniler ne Anayasa’da ne de hükümetin konuşmalarında veya etkinliklerinde resmi olarak tanındı. Süryanice öğrenme izni ise kilise ayinleri kapsamında haftada yaklaşık iki saatle sınırlı kaldı.

Kimlikte canlanma

Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi’nin ortaya çıkmasıyla birlikte, Süryanilerin varlığı; temsil açısından, üst düzey mevkilere yerleşme bakımından ve Süryanicenin Arapça ve Kürtçenin yanında resmi ana dil olarak benimsenmesi noktasında bu yapının temel unsurlarından biri hâline geldi. Bunun yanı sıra, 10 yıl boyunca süren bu dönemde siyasi, kültürel, dilsel ve feminist faaliyetler arttı. Suriye Demokratik Güçleri (SDG) çatısı altındaki askeri oluşumlar ile Haseke’deki yerel güvenlik servisleri de bu süreçte şekillendi. Ne var ki bu katılım, Süryaniler ve Asuriler arasında yalnızca iki派 ile sınırlı kaldı. Bu arada Asuri Demokratik Örgütü (ADO), Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu (SMDK) çatısı altında Suriyeli muhalefet güçleriyle birlikte kalmaya devam etti. Bunların yanında geniş ve örgütsüz bir kesim ise bölgede belirgin bir askeri faaliyete katılmaksızın devrilmiş Suriye rejimi ve kurumlarıyla birlikte hareket etmeyi sürdürdü.

Beşşer Esed rejiminin 8 Aralık 2024'te düşmesi, bu ülkedeki Süryaniler için bir dönüm noktası oldu. Onlar, özellikle Suriye'nin kuzey ve doğusunda bulundukları bölgelerde elde ettikleri kazanımların, ülke genelinde resmi statüye kavuşmasını umut ediyorlar.

Günümüzün endişesi

Süryanilerin önde gelen siyasi çevreleri bu umut doğrultusunda, ülkedeki duruma ilişkin siyasi vizyonlarını birleştirmeye çalıştı. Bu birleşme, kendi siyasi, etnik ve dinî özellikleri çerçevesinde gerçekleşmek üzere Süryanilerin, dilin tanınması ve ülke yönetimine katılımlarının güvence altına alınması esasında kültürel ve kimliksel özgünlüklerinin korunması ilkeleri temelinde şekillendirildi.

wefre
Haseke şehrindeki Akitu Bayramı kutlamaları (Independent Arabia)

Ayrıca, 1957 yılında kurulan ve en eski Süryani siyasi örgütlerinden biri olan ADO, geçtiğimiz yılın şubat ayı sonlarında düzenlenen Ulusal Diyalog Konferansı’na katıldı. Ülkedeki Süryanilerin vizyonunu ve taleplerini ortaya koyan ADO, Suriyeli yetkililer ile Süryani aktörler arasında resmi görüşmeler düzenlendi, ancak çoğu zaman hükümet tarafından resmi bir ulusal kimliği olmayan bir Hıristiyan grup olarak değerlendirildiler

Hıristiyanlar... ama!

ADO Politbüro Üyesi Gabriel Muşi Kuriye Süryanilerin varlığının Suriye'de köklü bir geçmişe sahip olduğunu belirterek şunları söyledi:

“Birden fazla Hristiyan kilisesine mensup olmalarına karşın bu Hristiyan dini kimliğiyle gurur duymak, onun ulusal bir kimlik olarak tanınması talebini ortadan kaldırmaz. Suriye ve Mezopotamya'da binlerce yıldır ulusal bir bayram olan ve her yıl 1 Nisan'da kutlanan Akitu Bayramı'nın (Süryani-Asuri Yeni Yılı) tanınması zorunludur.”

Kuriye, ayrıca Suriye hükümetine, Süryani kültür ve mirasına ülkedeki zengin çeşitliliğin bir parçası olarak gereken önemi vermesi çağrısında bulundu.

Süryani Asurilerin yetkinlik temelinde ve bir toplumsal bileşen olarak temsil edilmesini ve dengeli bir temsile kavuşmalarını isteyen Kuriye, “Bu, elbette yerel ve ulusal düzeyde hükümet nezdinde tüm bileşenler için geçerli” ifadelerini kullandı. Bu talebi desteklemek için Suriye'deki mevcut kültürel çeşitliliğe saygıyı ele alan geçici anayasa bildirgesinin yedinci maddesine atıfla “Bu bildirgede yer alan maddenin hayata geçirilmesini umuyoruz” diye ekleyen Kuriye, ayrıca Suriye'deki Kürtlerin ulusal bayramını tanıyan ve dillerini ulusal dil olarak kabul eden 13 sayılı kararnameye de atıfta bulundu. Bu adımı, 'yıllarca süren yoksunluk ve dışlanmanın ardından Suriye'nin ulusal tablosunda cesur bir adım' olarak nitelendiren Kuriye, Süryani Asuriler ve Suriye'de var olan diğer ulusal bileşenler için özel kararnameler çıkarılmasını talep etti.

Göstergeler ve çıkarımlar

Geçmiş dönemde pek çok hükümet yetkilisi, Süryanilerin Akitu Bayramı’nı kutladı. Ayrıca hükümet tarafından çeşitli telefon görüşmeleri gerçekleştirildi. Bunun yanı sıra bir Süryani heyeti, ülkedeki Süryani gerçekliğini ve taleplerini aktarmak amacıyla İçişleri Bakanı Enes Hattab ile bir araya geldi. Kuriye, bu gelişmeleri, hükümetin olumlu adımları olarak değerlendirdi.

Öte yandan Süryanilerin hükümete yönelik çeşitli şikayetleri de bulunuyor. Kuriye’ye göre Süryaniler, herhangi bir hükümet üzerinde baskı oluşturan siyasi, sosyal ve kültürel alanlarda devrik rejimden miras kalan karmaşıklıkları anlayışla karşılarken bu tür dosyaların özellikle ulusal çeşitliliğin Suriye toplumunda rahat bir atmosfer yaratacak şekilde ele alınması için gerçek bir irade bulunmuyor. Bununla birlikte yetkinlik ya da devlet inşasına katılım zeminini genişletmek yerine sadakate dayalı tek tipçi bir yaklaşımın benimsendiğini vurgulayan Kuriye, “Oysa geçiş dönemi, Suriye toplumunun tüm kesimlerinin istisnasız katılımını gerektiriyor” diye ekledi.

Kuriye, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Ayrıca geçmiş dönemde azınlıkların şeytanlaştırılması ve var olmayan şeylerle, örneğin azınlıklar ittifakı gibi nitelendirmelerle damgalanması' durumunun yaşandığına dikkat çekti. Bu durum pek çok bölgede gerginliğe yol açtı.”

Tanınmanın gerilemesi

Şam ve SDG arasında varılan 29 Ocak Anlaşması'nın uygulanmaya başlamasıyla birlikte, Süryanilerin resmi olarak tanınmamaları konusundaki eleştirilerin sıklaştı. Bu durum, devlet kurumlarının isimlerinin Arapça ve Kürtçe olarak yazıldığı tabelaların asılmasıyla net bir şekilde ortaya çıktı. Oysa Özerk Yönetim'e bağlı kurumların isimlerinde Süryanice de yer alıyordu. Ayrıca, Suriye'nin kuzey ve doğusundaki Özerk Yönetim kurumlarında Süryanilerin açık bir şekilde siyasi ve idari ortaklığı da mevcuttu.

Kuriye, bununla ilgili olarak şunları söyledi:

“Süryanice, Suriye Demokratik Konseyi (SDK) tarafından yayımlanan sosyal sözleşme çerçevesinde öz yönetim kurumlarında Arapça ve Kürtçenin yanı sıra resmi dil statüsündeydi. Bu adım bizim açımızdan bir gerilemeyi temsil ediyor. Dolayısıyla yetkililerin Süryaniceyi de kurum tabelalarına dahil etmesini talep ediyoruz.”

Güvenlik endişeleri

Kuriye, ülkenin çeşitli bölgelerinde Hıristiyanların maruz kaldığı bazı olaylara atıfla Süryanilerin ve Hıristiyanların artan korkuları ve mezhepçi söylemlerin giderek katılaştığını dile getirdi. Ayrıca, Suriye’deki kiliseler tarafından alınan ve on yıllardır bu türden bir ilk olan, dini bayram kutlamalarının, sokakların süslenmesi de dahil olmak üzere, iptal edilmesini öngören bir kilise kararı olduğunu ifade etti. Bayram kutlamalarının sadece kilise ayinleri ve dualarıyla sınırlandırılmasına dikkati çeken Kuriye, “Ne yazık ki mevcut korku, iktidardan çok, aşırı uygulamalar ve davranışlarda bulunan bu iktidarın beslediği ortamdan kaynaklanıyor” dedi. Süryani siyasetçi, güvenlik ve askeri güçlerin oluşumunun artık ‘tek bir Suriye bileşeni, yani Sünni Arap bileşeni ile sınırlı’ hale geldiğini, buna karşın ‘askeri kurumda şu anda Hristiyan, Kürt veya Dürzi unsurların bulunmadığını’ belirtti.