Washington, Ortadoğu’da kaybettiği zaman ve zeminin arayışında

Gazze savaşı, Rusya ve Çin nüfuzu haritasının genişleme tehlikesiyle yüzleşmek için, Amerikalı siyasi karar alıcıların uzaklaşma tercihini ortadan kaldırdı mı?

Aksa Tufanı operasyonunun ilk saatlerinde ABD Başkanı’nın uçağı Tel Aviv’e iniş yaparken (Reuters)
Aksa Tufanı operasyonunun ilk saatlerinde ABD Başkanı’nın uçağı Tel Aviv’e iniş yaparken (Reuters)
TT

Washington, Ortadoğu’da kaybettiği zaman ve zeminin arayışında

Aksa Tufanı operasyonunun ilk saatlerinde ABD Başkanı’nın uçağı Tel Aviv’e iniş yaparken (Reuters)
Aksa Tufanı operasyonunun ilk saatlerinde ABD Başkanı’nın uçağı Tel Aviv’e iniş yaparken (Reuters)

İskoç asıllı Amerikalı tarihçi Niall Ferguson; Michael Oren’in yayınladığı ‘Güç, İnanç ve Hayal: 1776’dan Günümüze Ortadoğu’da Amerika’ (Power, Faith, and Fantasy: America in the Middle East, 1776 to the Present) adlı kitaba ilişkin yorumunda şöyle diyor:

Amerika’nın Ortadoğu’daki rolünün Roosevelt ve Truman ile başladığını düşünüyorsanız, o zaman misyonerler, fanatikler, dinden çıkmışlar, aşırı düşüncelere sahip olanlar, seyyahlar ve büyülenmişler hakkındaki pek çok etkileyici hikâyeyi kaçırmışsınız demektir. Bunların hepsi, Ortadoğu’ya uzun zaman önce âşık olmuş Amerikalılar.

Oren, Amerikalıların Ortadoğu’ya dair kesintisiz bilgilerinin, bölgenin onların hayatında oynadığı kilit rolün bir yansıması olduğunu ileri sürüyor.

21’nci yüzyılın başında Amerikalılar, onlar Ortadoğu’ya gitmeseydi gerek imkânlarıyla gerek sorunlarıyla Ortadoğu’nun kendilerine geleceğini keşfettiler demek doğru olabilir.   

ABD’nin, kendi varlığını bile etkileyecek derecede Ortadoğu’da dayanışma ve katılım göstermesi de bunun kanıtı. Nitekim Irak Savaşı, terör tehditleri ve bel bağlanabilir enerji ve yakıt kaynakları arayışı, genel olarak Amerikan medyasına, özel olarak da Ulusal Eylem Planı’na kendisini dayatan mevzular haline geldi.

Bu bağlamda bazıları, bilhassa Donald Trump’ın başkanlığı döneminde şu soruyu sordu: Amerika, Ortadoğu’yla ilişkiyi tek seferde ‘koparmayı’ başarabilir mi ya da bunu ister mi? Bu soru, özellikle de o dönemde Beyaz Saray sakini, zamanın ve mekânın dehasını ve bu bölgenin kaynaklarının önemini kasıtlı olarak çarpıtıp, bu bölgede ‘ateş, kum, gözyaşı ve kan’ dışında bir şey olmadığını dile getirdikten sonra soruldu.   

Bugün gözlemciler şu soruları soruyor:

Ortadoğu, Amerika için önemini mi kaybetti?

Yoksa dünya yavaş yavaş ‘çok kutupluluğa’ yaklaştığı için Amerika, artık en büyük nüfuz sahibi ya da üstün taraf değil m?

Peki Gazze’deki son savaş Washington’a, bu bölgenin uluslararası güvenlik ve istikrar için önemli ve kendisinin de buradaki varlığının kaçınılmaz olduğunu gösterdi mi?

Yani Trump’ın ve Amerikalı bazı üst düzey siyasetçilerin ve düşünürlerin davet ettiği uzaklaşma eğilimi dosyası kapandı mı?

Biden yönetimi ve ilişkiyi koparma krizi

Başkan Joe Biden’ın Beyaz Saray’a gelmesiyle Ortadoğu’yla, özellikle de Suudi Arabistan Krallığı gibi büyük ve önemli ülkelerle ilişkilerde ilgi çekici bir yolculuğun başladığı malum. Bu yolculuk, Washington ile Riyad arasındaki tarihî ilişkilerin derinliğiyle bağdaşmayan açıklamalarla başladı ve bunun üzerine çok sayıda Amerikalı ve Arap siyasi gözlemci, sonraki günlere dikkat kesildi. Bazıları, Amerika’nın Afganistan’da yaşananlara çok benzer şekilde Ortadoğu’dan çekilme vaktinin geldiğini dahi düşündü. Gerçekten de Washington, bazı Patriot füze bataryalarını geri çekip, başka bölgelere nakletti. Bu da deyim yerindeyse ‘bağlantıyı koparmanın’ bir işareti olarak değerlendirildi.   

Bununla birlikte Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in Suudi Arabistan Krallığı’na yaptığı ziyaret ve gördüğü sıcak karşılama, Amerikan nüfuzunun azalmasından ve Çin’in sahnede ön plana çıkmasından kaynaklanan stratejik sonuçlar ve kayıplarla birlikte Amerikalıları, Ortadoğu’daki ve Körfez’deki varlıklarının geri çekilmesi üzerinde bir kez daha düşünmeye sevk etti.

Temmuz 2022’de Riyad’da çok sayıda Arap liderin ve devlet başkanının katıldığı zirvede Biden, bölge yöneticilerini ‘Amerika’nın Ortadoğu’dan çekilmeyeceği ve Çin’in, Rusya’nın veya İran’ın dolduracağı bir boşluk bırakmayacağı’ konusunda temin etmeye çalıştı. Ancak Biden’ın yaptığı resmî açıklamalar, çoğu zaman Arap dünyası sakinleri için tam ve kapsamlı bir kesinlik ifade etmiyordu. Hele de Biden, Tahran’la nükleer süreci canlandırmaya çabalarken…

Carnegie Enstitüsü’nden araştırmacı Michael Young, 16 Aralık 2022’de yayınladığı ‘Amerika’nın Ortadoğu’dan Çekilmesine İlişkin Pek Çok Tartışmanın Formüle Edilmesi Lazım’ başlıklı yazısında şöyle diyor:

Geriye kalan iki yıllık görev süresi içerisinde Biden’ın, bölgesel ortaklarını, ABD’nin onların ihtiyaçlarını karşılayabileceğine ikna edecek bir Ortadoğu stratejisi belirleme fırsatı var.

Bu yönetimin benimsediği ABD ulusal güvenlik stratejisi bir dizi iyi fikir içeriyor, ancak bunların çoğu, Washington’ın müttefiklerinin uzun uzadıya düşünmesini gerektirecektir. Mesela ABD, ‘askerî odaklı politikalara’ bağımlılığını azaltmayı taahhüt ediyor, ama daha sonra bu taahhüdünden şüpheye düşüren hedefler koyuyor. Herhangi bir dış tehdide karşı ülkelerin kendilerini savunmasına yardımcı olmak veya İran’ı nükleer silah edinmekten alıkoymak için İran’la diplomasi işe yaramazsa ‘başka yollara başvurmaya’ hazır olduğunu ifade etmek, bu hedefler arasında sayılabilir.

Biden’ın yönetime gelmesinin üzerinden üç yıl geçtikten sonra şimdi, Biden döneminin ilk ABD ulusal güvenlik belgesi olarak Ekim 2022’de çıkarılan bu belge konusunda Arap ülkeleri, kaçamak konuşma ve oldukça gevşek, bazen de çelişkili vaatler verme aşamasının ötesini göremedi. Öyle ki özellikle tüm dünyanın Ukrayna’da açık ve derin meseleler ve Avrupa’yla anlaşmazlıklar yaşanırken içinden geçtiği sisli zamanlarda Amerikan politikalarının mahiyetini bilmek zorlaştı. Bir yandan ABD liderliğindeki NATO’nun hedeflerine karşı son derece uyanık olan Rus ayısının varlığı, diğer yandan Çin ejderhasının etkin ve başarılı bir şekilde uyanışı da göz önünde bulundurulunca Amerikan diplomasisinin ve ordusunun enlem ve boylam çizgileri iyice karışıyor.   

ABD yönetiminin ‘Arap Baharı’ olarak adlandırılan sürece verdiği destek, onun Ortadoğu bölgesindeki rolüne dair yaralar bıraktı (AP)
ABD yönetiminin ‘Arap Baharı’ olarak adlandırılan sürece verdiği destek, onun Ortadoğu bölgesindeki rolüne dair yaralar bıraktı (AP)

Amerika ve Araplar: Değişen uluslararası bağlamlar

Akıllara şu soru geliyor: ABD-Ortadoğu ilişkileri, özel olarak son yirmi yılda uluslararası ilişkileri etkileyen değişimlere kaçınılmaz olarak maruz kalıyor mu?

1990’ların başında Sovyetler Birliği’nin çökmesine ve Doğu Avrupa ülkelerinin Moskova’nın demir yumruğundan uzakta dağılmasına dek dünyayı iki kampa veya bloğa bölmek kolaydı.

Ortadoğu ve Arap dünyası da bu taksimden uzak değildi. Buradaki ülkelerin çoğunluğu, Washington’ın tarafındayken, birkaçı da Moskova’nın yörüngesinde hareket ediyordu.

Sonra eski dünya düzeninin kurallarının değiştiği ve Washington’ın dünyanın tartışmasız efendisi olduğu gerçeği ortaya çıktı. Başkan George H. W. Bush, bu durumu ‘yeni dünya düzeni’ kavramıyla ifade etti. Daha doğru ifadeyle, dünyadaki yetenekler açısından benzersiz ‘yeni Amerikan düzeni’ diyebiliriz.

Tartışmasız bir diğer gerçek de bu düzen için takdir edilen ömrün otuz yıldan fazla sürmemesidir. İşte şimdi bir uluslararası düzensizlikle karşı karşıya olan dünya ülkeleri, işaretleri ufukta beliren bir başka dünya düzeninin, çok kutuplu bir dünyanın doğuşunu bekliyor. Bazı ülkeler, askerî açıdan ABD kadar güçlü ve yetenekli olmayabilir. Ancak başka bazı ülkeler bugün göreceli, yarın mutlak olsa bile, Washington’ı Ortadoğu ve Arap dünyası da dahil olmak üzere dünyanın her yerindeki uluslararası nüfuzundan uzaklaştıran ortaklıkların önünü açacak ekonomik ve mali yeteneklere sahip olabilir. Görünüşe bakılırsa bu ülkelerden bazısı, daha önce kendisi için uygun görülenden farklı bir yolda ilerliyor.

Mevcut jeostratejik akışın ortasında küresel coğrafi kesimler, ‘kaba kuvvet anlayışının’ yer aldığı yeni dünya düzeni için Amerikan kuralları fikrine itiraz etmeye başladı. Bu anlayış, Washington’ın inandığı tek şeydir ve Washington bunu düzenleme veya değiştirme çabasını kargaşaya açılan bir kapı olarak görür.

Bu noktada, her geçen gün önemli bölgesel ve uluslararası bloklara katılan Arap ülkelerinin de dahil olduğu uluslararası bir ayaklanmanın işaretleri beliriyor. Söz konusu bloklar, haritasını Washington’ın çizdiği mevcut uluslararası sistemi ve kurallarını neredeyse ezeli Batı hegemonyası düşüncesinin somutlaşması ve Batı’nın çıkarlarının dünyanın diğer ülkelerinin çıkarlarına baskın kılınması olarak görüyorlar.

Görünüşe göre Washington’a karşı İsrail hariç Ortadoğu ve Arap Körfez bölgesinin dahil olduğu uluslararası isyan hali, her geçen gün büyüyor. Özellikle de Rusya’nın askerî yeteneklerini geri kazandığı ve Çin’in iki düzeyde Amerika’ya sorun çıkarabilecek bir rakip olarak ortaya çıktığı bir zeminde...

Bu iki düzeyden biri, uluslararası birleştirme ve ağ kurma becerisiyle bağlantılıdır. Bunu Kuşak ve Yol Girişimi’nde görüyoruz. Nitekim bu grupta Avrupa’dan, Asya’dan ve Afrika’dan ülkeler bulunuyor. İkinci düzey ise ekonomik kapasitedir. Nitekim Pekin, içinde bulunduğumuz on yılın sonunda dünyanın ekonomik lokomotifi haline gelmeye aday.

Ortadoğu da Amerikan politikaları için yaklaşan bir zayıflık noktası gibi görünüyor. Hatta bu Amerikan politikaları, bölge halkının Amerika’nın küresel rolünün gerilediğine dair hisleri gibi pek çok faktöre bağlı hale gelebilir. Nitekim Washington, iç ve dış borçlarının yanı sıra, pek çok ülkenin küresel bir mali kriz durumunda basılı hatıra parasından ibaret hale gelebilecek korunmasız dolara bağlılığı sürdürmeyi reddetmeye başlaması sebebiyle her geçen gün ekonomik olarak açık veriyor.

Amerika, Ortadoğu’yu kaybetti mi?

Amerika-Ortadoğu ilişkilerinin tarihi ve gidişatı, birkaç satıra sığmayacak kadar uzun ve derin görünmekle birlikte gerçekten ilgi çekici.

Washington, zaman zaman Arap dünyasının en büyük düşmanıymış gibi göründü. 1967 yılındaki Altı Gün Savaşı yenilgisinde gizli değil, görünen el olması hasebiyle Başkan Lyndon Johnson, iki taraf arasındaki ilişkiler tarihinde en kötü izlenime sahip kişi olabilir.

Bazıları bu ilişkilere uzlaşmacı ve hoşgörülü bir dokunuşla yaklaşan başka başkanlar da var. Mesela tarihe kırk yıl süren çatışmalardan sonra Mısır ile İsrail arasındaki savaşı devre dışı bırakıp, Camp David Anlaşması’na varmayı başaran adam olarak geçen Demokrat Başkan Jimmy Carter.

Geçen yıl yayınlanan ve bu ilişkileri ele alan en önemli kitaplardan biri, Amerikalı diplomat Steven Simon’ın ‘Büyük Yanılgı: Amerika’nın Ortadoğu’ya Yönelik Hırsının Yükselişi ve Düşüşü’ (Grand Delusion: The Rise and Fall of American Ambition in the Middle East) başlıklı kitabıydı.

Simon’ın tanıklığı, olaya hâkim biri olmaktan kaynaklanıyor. Nitekim Reagan ve H. W. Bush yönetimleri sırasında ABD Dışişleri Bakanlığı’nda yolunu erken buldu ve dolayısıyla ‘Amerikan politikaları mutfağına’ yakın biri oldu. Hatta Clinton ve Obama dönemlerinde Ulusal Güvenlik Konseyi’nde üst düzey makamlara erişti.

Kitabın derinliği, uzun tarihi boyunca Amerikan politikalarının en tehlikeli özelliklerinden birini, yani ikiyüzlülüğü ve ahlaki çelişkiyi gösteriyor. Örneğin Amerika’nın Ortadoğu’da bir barış süreci üretimindeki rolü üzerinde duruyor ve bu rolü oynayanları, geleneksel lojistik operasyonlara odaklanıp, hiçbir zaman yeryüzünde gerçek bir barışın doğmasını ve gelişmesini kolaylaştıracak ekipmanlar ve mekanizmalar üzerine düşünmeye çalışmayan bürokratlar olarak tanımlıyor.

Dahası, diğer başkanlardan farklı olarak manevi anlamda barış üretme aşkıyla ve mütevazı kişiliği ve karizmasıyla tutarlı gerçek bir inanç ve vicdani vizyonla motive olduğu açıkça görülen Jimmy Carter’dan sonraki tüm başkanları da suçluyor. Zira ona göre bu başkanlardan hiçbirinin, İsrail ile Arap komşuları arasında gerçek bir barışa aracılık etme konusunda bir çıkarı varmış gibi görünmüyordu.

Amerika’yı Ortadoğu ve Arap dünyası halkları tarafından sevilmeyen ya da arzu edilmeyen uluslararası bir taraf haline getiren çok önemli anların olduğu kesin.

Şöyle ki Haziran 1967’de Mısır’ın, Ürdün’ün, Suriye’nin ve Filistin’in uğradığı ağır kayıplara rağmen o dönemde savaş, göreceli askerî çatışmalar çerçevesinde cereyan ediyordu.  

New York ile Washington’a yapılan menfur saldırıların ardından 2001 yılında Amerika’nın Afganistan’a yönelik ilk askerî saldırılarıyla birlikte Arap ve İslam bölgesindeki pek çok kişi, savaşların dinî temellere dayandığını ve Washington’ın İslam’a ve Müslümanlara savaş açtığını düşünüyordu. Bu da din savaşları zamanındaki derin acıları hatıra getirdi.

Şurası muhakkak ki her ne kadar Irak, teokratik bir din devleti olmasa da Amerika’nın Mart 2003’te burayı işgali, daha fazla Arap ve Müslüman vatandaşı, Ortadoğu’daki Amerikan varlığına belki bu kez ideolojik siyasi gerekçelerle karşı çıkan bir tutum geliştirmeye sevk etti.

Ama bölgeye ilişkin Amerikan politikaları konusunda pek çok neslin hatırlamaya devam edeceği en büyük felaket, Başkan Barack Obama yönetimi sırasında düzenlenen ve planlanan felakettir. Bu felaketin balonu Tunus’ta patladı ve bu patlamanın kıvılcımları, ‘Arap Baharı’ gibi yanıltıcı bir başlık altında pek çok Arap ülkesine yayıldı. Bölünmüşü daha da bölen, parçalanmışı daha da parçalayan bu asılsız slogan; Libya, Yemen ve Sudan gibi ülkelerin yaşadığı büyük bir terör dalgasına ve kargaşaya kapı araladı. Bu da özellikle Araplar ve Müslümanlar için temel meselenin kalbinden vurulduğu bir zeminde, ABD’yle ilişkilerin ne gibi bir faydası olduğuna ilişkin soruyu haklı çıkardı. Nedir bu mesele?

İsrail’in Gazze’deki savaşının dehşeti, Arapların ABD’ye bakışını olumsuz etkiledi (AP)
İsrail’in Gazze’deki savaşının dehşeti, Arapların ABD’ye bakışını olumsuz etkiledi (AP)

Gazze savaşı ve Amerika’nın İsrail’e desteği

Derinlemesine sorabiliriz: Son Gazze savaşı, Washington’a karşı Arapların ve Müslümanların ruhunda ve zihninde var olan çatlağı derinleştirdi mi?

ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, Aksa Tufanı operasyonundan bir hafta önce şöyle yazmıştı: “Ortadoğu bölgesi bugün son yirmi yılda olduğundan daha sakin.”

Bir tür yanlış değerlendirme ve yanlış hesaplama olarak görülebilecek bu düşünce; dünyayı dolduran, insanları meşgul eden ve dünyanın en güçlü insani ve teknolojik istihbarat teşkilatına sahip olan Washington için büyük bir hatadır.

Ama asıl önemli olan, Aksa Tufanı’ndan sonra izlenen ve Tel Aviv hükümeti için bariz bir taraflılığı gözler önüne seren Amerikan politikalarıdır.

Bu noktada Arap-Amerikan ilişkilerinin kırılganlığı karşısında İsrail-Amerika ilişkilerinin gücü açıkça görülüyor. ABD Başkanı Biden ile İsrail Başbakanı Netanyahu arasındaki kimya hiçbir zaman uyuşmasa da Biden, Gazze savaşının ilk günlerinde Tel Aviv’i ziyaret etti ve Tel Aviv’e benzeri görülmemiş bir sempati göstererek Savaş Konseyi toplantılarına katıldı. Halbuki bu, gelenekler ve yasalar açısından uygun değildir. Zira bu toplantılar, hiçbir yabancının katılımına izin verilmeyecek şekilde gizli ve egemenlik alanına özgüdür.  

Lakin Biden, kendisini bir yabancı olarak görmüyor. Aksine bir Yahudi olmasa da kendisini bir Siyonist addediyor. İsmen Katolik olsa da aslında kürtaja, eşcinselliğe ve pornografiye verdiği destek yüzünden Roma Katolik kurumundan da neredeyse aforoz edilmiş durumda.

İş, bu benzersiz ziyaretle de sınırlı kalmadı ve Amerikan silah depolarının kapıları İsrail’in talepleri ve istekleri karşısında ardına kadar açıldı. Bunlar her ne kadar güdümsüz ‘aptal silahlar’ olsa da rastgele saldırıp, ölümlere ve yaralanmalara sebep oluyor.

Ayrıca Washington, Gazze’de çatışmaların ve şiddet eylemlerinin sona ermesi çağrısında bulunan her türlü karar taslağına karşı Güvenlik Konseyi’ndeki veto hakkını kullandı.

Washington, üç ay içinde yaklaşık 100 bin Filistinlinin ölmesine ve yaralanmasına yol açsa bile İsrail’i yetenekli bir askerî güç konumuna geri döndürmek için de hızlı çalıştı.

Ama Araplar ve Müslümanlar tarafında, Washington’ın bir gün Filistinliler ile İsrailliler arasında gerçek bir barış sürecinde dürüst bir arabulucu olacağına dair kalan umut kırıntıları da aşındı veya yok oldu. Bu, Netanyahu’nun, karşılığında Arap-İsrail ilişkilerinin normalleşmesi olsa bile bağımsız bir Filistin devleti kurulması fikrine kesin olarak karşı çıkmasıyla daha da pekişti.

Amerikan varlığının, kapının ardında gizlenen ve Amerika’nın gerilemesinden doğan boşlukları doldurmak için uygun fırsatları kollayan güçler lehine azalmasının zamanı geldi mi?

Haass ve Amerika’dan sonra Ortadoğu

En meşhur Amerikalı strateji teorisyeni Richard Haass, aynı zamanda New York’ta bulunan ve daha sonra gerek Beyaz Saray gerekse ABD Dışişleri Bakanlığı politikalarına dönüşecek fikirlerin formüle edildiği en önemli düşünce merkezlerinden biri olan ABD Dış İlişkiler Konseyi’nin (Council on Foreign Relations) de fahri başkanıdır.

2019 yılından bu yana Amerika’nın olmadığı bir Ortadoğu düşüncesini inceleyen Haass, The New York Times için bir makale yazdı ve bu makalede birbiri ardı sıra gelen ABD yönetimlerinin geride bıraktığı güveni sorguladı. Zira Washington, DEAŞ örgütünü hezimete uğratmak için cesurca savaşan Suriye’deki Kürt ortaklarını terk etti ve ABD yönetimi o dönemde seyirci kaldı. Ayrıca İran’a ait insansız hava araçları ve füzeler, Suudi Arabistan’daki petrol tesislerine saldırdığında da özellikle resmî Amerikalıların başına bir sessizlik çöktü.

Bu uzaklığın sebebi, (Amerikan halkı değil) Amerikan başkanları mı?

Haass, bunu doğruluyor. Sahnenin arka planının Irak’a karşı iyi düşünülmemiş ve kötü tasarlanmış bir savaş başlatma kararı alan Jr. Bush’a kadar uzandığını düşünen Haass’a göre bu savaş, ABD’nin dış politikasında bir dönüm noktasıydı. Bu savaşın yüksek maliyeti ve kötü sonuçları, Amerikan kamuoyunun, bölgeye askerî müdahaleye karşı çıkmasına yol açtı. Bu durum, Başkan Obama’yı etkiledi ve Suriye rejimine, kimyasal silah kullanımının ‘kırmızı çizgiyi’ aşacağı ve vahim sonuçlar doğuracağı yönündeki uyarılarını sürdürmeyi tercih etti. Obama ayrıca, Libya’ya NATO liderliğindeki müdahaleyi de sürdürmeme kararı aldı. Bu, Muammer Kaddafi’yi deviren, ancak arkasında bölünmüş ve başarısız bir devlet bırakan bir müdahaleydi.

Barack Obama’nın ‘perde arkası liderlik’ politikası ve ondan sonra Donald Trump’ın bölgeye askerî müdahaleden kaçınması; İran, Türkiye ve İsrail gibi belirli bölgesel güçlerin iştahının kabarmasına, bölgeyi bölme çabalarına, sonra kargaşanın bölgeye yayılmasına ve dolayısıyla denizlerde, nehirlerde ve yollarda Amerika’nın çıkarlarının tehdit edilmesine sebep oldu.

Ve yeniden şu soru: Washington, Ortadoğu’ya dönüp, politikalarını değiştirerek kaçırdıklarını telafi etmeye mi çalışmalı? Yoksa ‘vakit geçti’ mi?

Washington, bölgedeki rolünü ve nüfuzunu canlandırabilir mi (Reuters)
Washington, bölgedeki rolünü ve nüfuzunu canlandırabilir mi (Reuters)

Dönüş için ikinci bir şans var mı?

Ortadoğu’da yaşanan hadiseler, Amerikalı yetkilileri şu soruyu sormaya yöneltti ve yöneltiyor: Washington’ın Ortadoğu sahnesini yeniden okuması ve Güney Çin Denizi, Tayvan adası ve Hint-Pasifik bölgesinde olduğu gibi gibi dünyanın başka yerlerinde tutuşma noktaları olsa bile Ortadoğu’dan uzaklaşma ve buradaki varlığına son verme düşüncesinin yanılsamalarından kurtulması gerekir mi?

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre yakın zamanda Amerikalıların Ortadoğu’ya ilişkin bu rahatsız edici düşüncesini sorgulayanlar arasında Prof. Suzanne Maloney de var. Brookings Enstitüsü’nde Dış Politika Programı Başkan Yardımcısı ve Program Direktörü Maloney, bu sorgulamayı Foreign Policy dergisinin geçtiğimiz ekim sayısında yayınlanan son makalesinde şu sözlerle ifade etti:

Hamas’ın İsrail’e yönelik şok edici saldırısı, Ortadoğu’da bir aşamanın başlayıp, başka bir aşamanın bittiğine işaretti. Sonraki savaş neredeyse kaçınılmaz görünüyordu. Bu, kanlı ve maliyetli bir savaş olacak. Gidişatını ve sonuçlarını öngörmek ise asla mümkün değil. Kendini bunu dile getirmeye yetkili gören herkesin gözünde bu, ABD’nin son yarım yüzyıldır Amerikan ulusal güvenlik gündemine hâkim olan bir bölgeden çekilebileceği yanılgısının sonucudur.

Maloney’nin sözlerinden, Washington’ın güçlü bir şekilde geri dönmesi gerektiği mi anlaşılıyor?

Kızıldeniz bölgesine ve burada İran’ın vekilleri olan Husilerin uluslararası seyrüseferi engellemesine, Suriye’de ve Irak’taki Amerikan üslerinin Tahran’a bağlı milisler tarafından saldırıya uğramasına ve dahi Lübnan’ın güneyine ve buradan İsrail’in kuzeyine yönelik güçlü tehditlere bakmak yeterli olacaktır.

Bunlara ek olarak bölgede açılmak üzere olan barış penceresini tehdit eden stratejik kayıplar da var.

Fırsata benzer şeyler içeren ve tehlikeyi pekiştirecek şekilde büyüyen karmaşık bir sahne... Ancak mesele nihayetinde, Washington’ın bu sahnede ne görmek isteyeceğine ve bir sonraki politikalarını belirlemek için bu sahneden kısmen veya tamamen neyi seçeceğine bağlı.



İran’daki protestolara müdahalede can kaybı en az 7 bine ulaştı

İran güvenlik güçleri dün Tahran sokaklarında devriye gezdi (AP)
İran güvenlik güçleri dün Tahran sokaklarında devriye gezdi (AP)
TT

İran’daki protestolara müdahalede can kaybı en az 7 bine ulaştı

İran güvenlik güçleri dün Tahran sokaklarında devriye gezdi (AP)
İran güvenlik güçleri dün Tahran sokaklarında devriye gezdi (AP)

İran genelinde geçen ay patlak veren protestolara yönelik güvenlik güçlerinin müdahalesinde hayatını kaybedenlerin sayısının en az 7 bin 2’ye yükseldiği bildirildi. Aktivistler, ölü sayısının artmaya devam ettiğini ve gerçek bilançonun daha da ağır olabileceğini belirtti.

Gösterilerde hayatını kaybedenlerin sayısının kademeli olarak yükselmesi, İran’ın hem iç cephede hem de uluslararası alanda karşı karşıya bulunduğu baskıyı derinleştiriyor. Tahran, nükleer dosya kapsamında ABD ile yürütülen müzakereleri sürdürmeye çalışsa da ikinci tur temasların ne zaman ve hangi çerçevede yapılacağı belirsizliğini koruyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ise ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirdiği görüşmede, İran’a yönelik taleplerin daha da sıkılaştırılması gerektiğini savunduğu aktarıldı.

Trump, Truth Social platformundaki paylaşımında, görüşmede bağlayıcı bir karar alınmadığını belirterek, İran’la müzakerelerin sürdürülmesi yönündeki tutumunu yineledi. Olası bir anlaşmanın tercihleri olacağını İsrail Başbakanı’na ilettiğini kaydeden Trump, diplomatik sürecin sonuç vermesi halinde bunun Washington açısından öncelikli seçenek olacağını ifade etti.

Öte yandan İran içinde, rejimin muhalefeti kapsamlı biçimde bastırmasına yönelik öfke dinmiş değil. Önümüzdeki günlerde, hayatını kaybedenlerin ailelerinin geleneksel 40. gün yas törenlerini düzenlemesiyle gerilimin yeniden artabileceği belirtiliyor.

Aktivistlerin açıkladığı bilanço yükseliyor

ABD merkezli İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı (HRANA), son rakamı açıklayan kuruluş oldu. Kurumun, İran’daki önceki protesto dalgalarında ölü sayısını tespit etmede isabetli olduğu ve ülke içindeki aktivist ağı aracılığıyla bilgileri doğruladığı biliniyor. İletişim kanallarının kesintiye uğraması nedeniyle verilerin çapraz kontrolünün zaman aldığı, bu nedenle bilançonun kademeli olarak güncellendiği ifade edildi.

İran hükümeti ise 21 Ocak’ta yaptığı açıklamada, protestolarda 3 bin 117 kişinin hayatını kaybettiğini duyurmuştu. İran’daki yönetimin geçmişte yaşanan toplumsal olaylarda can kayıplarını eksik bildirdiği ya da hiç açıklamadığı biliniyor.

Associated Press (AP), İran’da internet erişiminin ve uluslararası telefon bağlantılarının kesintiye uğratılması nedeniyle ölü sayısını bağımsız olarak doğrulayamadığını bildirdi.

Can kaybındaki artış, İran’ın nükleer programı konusunda ABD ile yürüttüğü müzakereler sürerken yaşanıyor.

İran dosyasında diplomasi trafiği

Üst düzey İranlı güvenlik yetkilisi Ali Laricani, çarşamba günü Katar’da Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani ile bir araya geldi. Katar, haziran ayında ABD’nin İran’daki nükleer tesisleri bombalamasının ardından İran’ın hedef aldığı büyük bir ABD askerî üssüne ev sahipliği yapıyor. Söz konusu saldırı, İran ile İsrail arasında 12 gün süren savaşın ardından gerçekleşmişti.

Laricani’nin ayrıca Katar’da Filistinli Hamas yetkilileriyle, salı günü ise Umman’da Tahran destekli Yemenli Husilerle görüştüğü bildirildi.

Laricani, Katar merkezli El Cezire televizyonuna yaptığı açıklamada, Umman’da ABD’den herhangi bir somut teklif almadıklarını ancak “mesaj alışverişi” yapıldığını kabul etti.

İran ile Arap Körfezi’nde dev bir doğal gaz sahasını paylaşan Katar, geçmişte de Tahran ile yürütülen müzakerelerde önemli bir arabulucu rolü üstlenmişti. Katar resmi haber ajansı, Emir Şeyh Temim bin Hamad Al Sani’nin Trump ile “bölgedeki mevcut durum ve gerilimi azaltmaya, bölgesel güvenlik ve barışı güçlendirmeye yönelik uluslararası çabalar” hakkında görüştüğünü aktardı.

ABD, İran’a baskıyı artırmak amacıyla uçak gemisi USS Abraham Lincoln’ü, savaş gemilerini ve savaş uçaklarını Orta Doğu’ya sevk etti. Washington yönetimi, gerektiğinde İran’a yönelik askerî seçenekleri masada tutuyor.

ABD güçleri, Lincoln’e fazla yaklaştığını belirttikleri bir insansız hava aracını düşürdüklerini ve İran güçlerinin Hürmüz Boğazı’nda durdurmaya çalıştığı ABD bayraklı bir gemiye müdahale ettiklerini açıkladı.

Trump, Axios haber sitesine verdiği demeçte, bölgeye ikinci bir uçak gemisi gönderme seçeneğini değerlendirdiğini belirterek, “Oraya doğru ilerleyen bir armadamız var ve bir başkası da yolda olabilir” dedi.

Nobel Ödüllü Muhammedi için endişe

Norveç Nobel Komitesi, 2023 Nobel Barış Ödülü sahibi Nergis Muhammedi’nin gözaltına alınışı sırasında şiddete maruz kaldığı, fiziksel istismara uğradığı ve hayati risk taşıyan kötü muameleye tabi tutulduğuna dair güvenilir bilgiler aldıklarını belirterek derin endişe duyduklarını açıkladı.

Komite, Muhammedi’nin aralık ayında gözaltına alınırken darp edildiğine ve gözaltı sürecinde kötü muamelenin sürdüğüne dair bilgi aldıklarını belirterek derhal ve koşulsuz serbest bırakılması çağrısında bulundu.

Açıklamada, “Kendisine yeterli ve sürekli tıbbi takip imkânı sağlanmamakta, ağır sorgu ve baskılara maruz bırakılmaktadır. Birkaç kez bayıldığı, tehlikeli derecede yüksek tansiyon sorunu yaşadığı ve şüpheli meme tümörleri için gerekli kontrollerden mahrum bırakıldığı bildirilmektedir” denildi.

İran yargısı, 53 yaşındaki Muhammedi’yi yedi yılı aşkın ek hapis cezasına çarptırdı. Destekçileri, Aralık 2024’te sağlık gerekçesiyle geçici izinle serbest bırakılmasının ardından yeniden tutuklanma riski bulunduğu yönünde aylardır uyarıda bulunuyordu.


Çin, Filistin topraklarını ‘ilhak etmeye yönelik tüm girişimlere’ karşı olduğunu açıkladı

İşgal altındaki Batı Şeria’nın Eriha kenti yakınlarındaki bir köyde önceki gün İsrailli yerleşimciler tarafından yıkıldığı bildirilen bir evin enkazından yatak çıkaran Filistinli genç (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın Eriha kenti yakınlarındaki bir köyde önceki gün İsrailli yerleşimciler tarafından yıkıldığı bildirilen bir evin enkazından yatak çıkaran Filistinli genç (AFP)
TT

Çin, Filistin topraklarını ‘ilhak etmeye yönelik tüm girişimlere’ karşı olduğunu açıkladı

İşgal altındaki Batı Şeria’nın Eriha kenti yakınlarındaki bir köyde önceki gün İsrailli yerleşimciler tarafından yıkıldığı bildirilen bir evin enkazından yatak çıkaran Filistinli genç (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın Eriha kenti yakınlarındaki bir köyde önceki gün İsrailli yerleşimciler tarafından yıkıldığı bildirilen bir evin enkazından yatak çıkaran Filistinli genç (AFP)

Çin bugün yaptığı açıklamada, Filistin topraklarını ‘ilhak etmeye yönelik tüm girişimlere’ karşı olduğunu duyurdu. Bu açıklama, İsrail güvenlik kabinesinin işgal altında bulunan Batı Şeria’daki kontrolü artıracak tedbirleri onaylamasından kısa bir süre sonra geldi.

Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Lin Jian, düzenlediği basın toplantısında, “Çin, işgal altındaki Filistin topraklarında yeni yerleşim birimleri kurulmasına daima karşı çıkmıştır ve Filistin topraklarının ilhak edilmesine veya üzerinde herhangi bir ihlale yönelik tüm girişimlere karşıdır” dedi.

Diğer yandan Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk, İsrail’in yeni tedbirlerinin “işgal altında bulunan Batı Şeria’daki kontrolü daha da pekiştireceğini ve bu toprakların İsrail’e entegrasyonunu hızlandıracağını, dolayısıyla yasa dışı ilhakı güçlendireceğini” söyledi.

Volker Türk, bu önlemlerin, Batı Şeria’da Filistinlilere yönelik yerleşimci saldırıları, zorla göç ettirme operasyonları, evlerin yıkılması, topraklara el konulması, hareket kısıtlamaları ve diğer ihlaller bağlamında gerçekleştiğini belirtti. Bu ihlaller, BM İnsan Hakları Komisyonu tarafından belgelenmiş durumda.

İsrail, 1967’den bu yana Batı Şeria’yı işgal altında tutuyor. Doğu Kudüs hariç, Batı Şeria’da uluslararası hukuka göre yasa dışı olan yerleşimlerde 500 binden fazla İsrailli yaşıyor. Bölgede yaklaşık 3 milyon Filistinli bulunuyor.

Volker Türk dün yaptığı açıklamada, İsrail’in Batı Şeria’daki kontrolünü sıkılaştırarak yerleşimleri genişletme planlarının, toprakların yasa dışı ilhakını kalıcı hale getirme yönünde bir adım teşkil ettiğini belirtti.


‘Epstein hayaleti’ Trump yönetimini rahatsız ediyor

ABD Başkanı Donald Trump ve Ticaret Bakanı Howard Lutnick, 6 Şubat 2026’da Air Force One uçağında (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve Ticaret Bakanı Howard Lutnick, 6 Şubat 2026’da Air Force One uçağında (AFP)
TT

‘Epstein hayaleti’ Trump yönetimini rahatsız ediyor

ABD Başkanı Donald Trump ve Ticaret Bakanı Howard Lutnick, 6 Şubat 2026’da Air Force One uçağında (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve Ticaret Bakanı Howard Lutnick, 6 Şubat 2026’da Air Force One uçağında (AFP)

Jeffrey Epstein dosyaları, Başkan Donald Trump yönetimini sarsarak, Ticaret Bakanı Howard Lutnick’i de kapsayabilecek skandallarla ilgili raporlara karşı hükümeti savunma pozisyonuna itti. Epstein, çocuk istismarı suçundan hüküm giymiş bir milyarder olup 2019’da cezaevinde ölmüştü.

Geçtiğimiz salı günü Senato Bütçe Komitesi’nde temsilcilerle yüzleşen Lutnick, 2012’de ailesiyle yaptığı bir ziyaret sırasında Epstein ile görüştüğünü itiraf etti. Bu açıklama, daha önce yaptığı ve Epstein’in 2008’de ilk kez mahkûm edilmesinin ardından 2005’teki görüşmenin ardından iletişimi kestiğini belirten ifadeleriyle çelişiyor. Demokrat Senatör Chris Van Hollen, Lutnick’e, “Buradaki mesele, Jeffrey Epstein ile ilgili herhangi bir suç işlemiş olmanız değil; esas sorun, Kongre’ye, Amerikan halkına ve Epstein’in kurbanlarına, aranızdaki ilişkinin doğasını tamamen yanıltıcı biçimde sunmanız” dedi.

dfvfv
Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt, 10 Şubat 2026’da düzenlediği basın toplantısında (AP)

Lutnick’in istifası yönündeki çağrılar artarken, Beyaz Saray bakanı desteklemeye devam etti. Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt, “Bakan Lutnick Trump ekibinin vazgeçilmez bir üyesi olarak kalıyor ve Başkan onu tamamen destekliyor” dedi. Bu tutum, birçok kişiyi şaşırttı; özellikle Cumhuriyetçi temsilci Thomas Massie, Lutnick’in görevde kalmasına şaşkınlığını dile getirdi. Massie, skandal nedeniyle İngiltere’de bazı yetkililerin istifa ettiğine dikkat çekerek, “İstifa etmesi gerekiyor. İngiltere’de üç kişi görevlerinden ayrıldı. Bunların arasında ABD’deki İngiliz büyükelçisi ve Lutnick’in yalanlarından çok daha az bir şey yüzünden unvanını kaybeden bir prens de var” ifadelerini kullandı.

Süregelen yankılar

Cumhuriyetçiler, Epstein dosyasının yol açtığı etkilerden rahatsızlık duyuyor; bu durum partide bölünmelere de neden oldu. Temsilciler Meclisi Gözetim ve Hesap Verebilirlik Komitesi Başkanı James Comer, Lutnick’in komite önünde ifade vermesi için çağrılabileceğini açıkladı. Comer, “Hayatta kalan kurbanlara adaletin sağlanmasına yardımcı olabilecek bilgisi olan herkesle konuşmak istiyoruz” dedi.

sdcfvgthy
Epstein belgelerinden alıntılar, 10 Şubat 2026 (EPA)

Adalet Bakanlığı’na, Epstein dosyasındaki diğer belgeleri açıklaması ve mağdurlar dışında isimleri saklamaması yönündeki çağrılar artarken, Cumhuriyetçi Senato lideri tüm belgelerin tamamen kamuoyuna açılmasını talep etti. Şeffaflığın önemine vurgu yapan lider, “Epstein dosyasında isimleri geçen veya dosya kapsamında ortaya çıkabilecek kişiler, konuyla ilgili soruları yanıtlamak zorunda olacak. Amerikan halkı da bu yanıtların yeterli olup olmadığına karar verecek” dedi.

xsc xsc
ABD Adalet Bakanı Pam Bondi, 15 Ekim 2025 tarihinde Beyaz Saray'da Başkan Donald Trump ile birlikte (Reuters)

Beyaz Saray’daki açıklamalar, Adalet Bakanı Pam Bondi’yi belgelerin açıklanmasından sorumlu olarak zor bir konuma soktu. Bondi dün Temsilciler Meclisi Adalet Komitesi’nde ifade verirken, arkasında Epstein’in bazı mağdurları oturuyordu. Bondi, mağdurlara hitaben, “O canavarın eylemleri nedeniyle herhangi bir mağdurun yaşadığı duruma karşı derin üzüntü duyuyorum. Eğer hakkınızda size zarar veren veya kötü muamelede bulunan kişilerle ilgili kolluk kuvvetleriyle paylaşmak istediğiniz bilgiler varsa, Federal Soruşturma Bürosu (FBI) sizi dinlemeye hazır” dedi. Bakan, “Her türlü suç isnadı ciddi şekilde ele alınacak ve soruşturulacak. Adalet Bakanlığı, suçluları yasal çerçevede en üst seviyede hesap vermeye zorlamaya kararlıdır” diyerek taahhütte bulundu.

Adalet Bakanlığı, Kongre tarafından onaylanan yasaya uyarak tüm Epstein belgelerini açıkladığını savunsa da yasaların mimarları Ro Khanna ve Thomas Massie, bakanlığın halen 6 milyon belgenin 2,5 milyonunu elinde tuttuğunu belirtiyor ve yasaya bağlı kalarak bunların da açıklanmasını talep ediyor.