Washington, Ortadoğu’da kaybettiği zaman ve zeminin arayışında

Gazze savaşı, Rusya ve Çin nüfuzu haritasının genişleme tehlikesiyle yüzleşmek için, Amerikalı siyasi karar alıcıların uzaklaşma tercihini ortadan kaldırdı mı?

Aksa Tufanı operasyonunun ilk saatlerinde ABD Başkanı’nın uçağı Tel Aviv’e iniş yaparken (Reuters)
Aksa Tufanı operasyonunun ilk saatlerinde ABD Başkanı’nın uçağı Tel Aviv’e iniş yaparken (Reuters)
TT

Washington, Ortadoğu’da kaybettiği zaman ve zeminin arayışında

Aksa Tufanı operasyonunun ilk saatlerinde ABD Başkanı’nın uçağı Tel Aviv’e iniş yaparken (Reuters)
Aksa Tufanı operasyonunun ilk saatlerinde ABD Başkanı’nın uçağı Tel Aviv’e iniş yaparken (Reuters)

İskoç asıllı Amerikalı tarihçi Niall Ferguson; Michael Oren’in yayınladığı ‘Güç, İnanç ve Hayal: 1776’dan Günümüze Ortadoğu’da Amerika’ (Power, Faith, and Fantasy: America in the Middle East, 1776 to the Present) adlı kitaba ilişkin yorumunda şöyle diyor:

Amerika’nın Ortadoğu’daki rolünün Roosevelt ve Truman ile başladığını düşünüyorsanız, o zaman misyonerler, fanatikler, dinden çıkmışlar, aşırı düşüncelere sahip olanlar, seyyahlar ve büyülenmişler hakkındaki pek çok etkileyici hikâyeyi kaçırmışsınız demektir. Bunların hepsi, Ortadoğu’ya uzun zaman önce âşık olmuş Amerikalılar.

Oren, Amerikalıların Ortadoğu’ya dair kesintisiz bilgilerinin, bölgenin onların hayatında oynadığı kilit rolün bir yansıması olduğunu ileri sürüyor.

21’nci yüzyılın başında Amerikalılar, onlar Ortadoğu’ya gitmeseydi gerek imkânlarıyla gerek sorunlarıyla Ortadoğu’nun kendilerine geleceğini keşfettiler demek doğru olabilir.   

ABD’nin, kendi varlığını bile etkileyecek derecede Ortadoğu’da dayanışma ve katılım göstermesi de bunun kanıtı. Nitekim Irak Savaşı, terör tehditleri ve bel bağlanabilir enerji ve yakıt kaynakları arayışı, genel olarak Amerikan medyasına, özel olarak da Ulusal Eylem Planı’na kendisini dayatan mevzular haline geldi.

Bu bağlamda bazıları, bilhassa Donald Trump’ın başkanlığı döneminde şu soruyu sordu: Amerika, Ortadoğu’yla ilişkiyi tek seferde ‘koparmayı’ başarabilir mi ya da bunu ister mi? Bu soru, özellikle de o dönemde Beyaz Saray sakini, zamanın ve mekânın dehasını ve bu bölgenin kaynaklarının önemini kasıtlı olarak çarpıtıp, bu bölgede ‘ateş, kum, gözyaşı ve kan’ dışında bir şey olmadığını dile getirdikten sonra soruldu.   

Bugün gözlemciler şu soruları soruyor:

Ortadoğu, Amerika için önemini mi kaybetti?

Yoksa dünya yavaş yavaş ‘çok kutupluluğa’ yaklaştığı için Amerika, artık en büyük nüfuz sahibi ya da üstün taraf değil m?

Peki Gazze’deki son savaş Washington’a, bu bölgenin uluslararası güvenlik ve istikrar için önemli ve kendisinin de buradaki varlığının kaçınılmaz olduğunu gösterdi mi?

Yani Trump’ın ve Amerikalı bazı üst düzey siyasetçilerin ve düşünürlerin davet ettiği uzaklaşma eğilimi dosyası kapandı mı?

Biden yönetimi ve ilişkiyi koparma krizi

Başkan Joe Biden’ın Beyaz Saray’a gelmesiyle Ortadoğu’yla, özellikle de Suudi Arabistan Krallığı gibi büyük ve önemli ülkelerle ilişkilerde ilgi çekici bir yolculuğun başladığı malum. Bu yolculuk, Washington ile Riyad arasındaki tarihî ilişkilerin derinliğiyle bağdaşmayan açıklamalarla başladı ve bunun üzerine çok sayıda Amerikalı ve Arap siyasi gözlemci, sonraki günlere dikkat kesildi. Bazıları, Amerika’nın Afganistan’da yaşananlara çok benzer şekilde Ortadoğu’dan çekilme vaktinin geldiğini dahi düşündü. Gerçekten de Washington, bazı Patriot füze bataryalarını geri çekip, başka bölgelere nakletti. Bu da deyim yerindeyse ‘bağlantıyı koparmanın’ bir işareti olarak değerlendirildi.   

Bununla birlikte Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in Suudi Arabistan Krallığı’na yaptığı ziyaret ve gördüğü sıcak karşılama, Amerikan nüfuzunun azalmasından ve Çin’in sahnede ön plana çıkmasından kaynaklanan stratejik sonuçlar ve kayıplarla birlikte Amerikalıları, Ortadoğu’daki ve Körfez’deki varlıklarının geri çekilmesi üzerinde bir kez daha düşünmeye sevk etti.

Temmuz 2022’de Riyad’da çok sayıda Arap liderin ve devlet başkanının katıldığı zirvede Biden, bölge yöneticilerini ‘Amerika’nın Ortadoğu’dan çekilmeyeceği ve Çin’in, Rusya’nın veya İran’ın dolduracağı bir boşluk bırakmayacağı’ konusunda temin etmeye çalıştı. Ancak Biden’ın yaptığı resmî açıklamalar, çoğu zaman Arap dünyası sakinleri için tam ve kapsamlı bir kesinlik ifade etmiyordu. Hele de Biden, Tahran’la nükleer süreci canlandırmaya çabalarken…

Carnegie Enstitüsü’nden araştırmacı Michael Young, 16 Aralık 2022’de yayınladığı ‘Amerika’nın Ortadoğu’dan Çekilmesine İlişkin Pek Çok Tartışmanın Formüle Edilmesi Lazım’ başlıklı yazısında şöyle diyor:

Geriye kalan iki yıllık görev süresi içerisinde Biden’ın, bölgesel ortaklarını, ABD’nin onların ihtiyaçlarını karşılayabileceğine ikna edecek bir Ortadoğu stratejisi belirleme fırsatı var.

Bu yönetimin benimsediği ABD ulusal güvenlik stratejisi bir dizi iyi fikir içeriyor, ancak bunların çoğu, Washington’ın müttefiklerinin uzun uzadıya düşünmesini gerektirecektir. Mesela ABD, ‘askerî odaklı politikalara’ bağımlılığını azaltmayı taahhüt ediyor, ama daha sonra bu taahhüdünden şüpheye düşüren hedefler koyuyor. Herhangi bir dış tehdide karşı ülkelerin kendilerini savunmasına yardımcı olmak veya İran’ı nükleer silah edinmekten alıkoymak için İran’la diplomasi işe yaramazsa ‘başka yollara başvurmaya’ hazır olduğunu ifade etmek, bu hedefler arasında sayılabilir.

Biden’ın yönetime gelmesinin üzerinden üç yıl geçtikten sonra şimdi, Biden döneminin ilk ABD ulusal güvenlik belgesi olarak Ekim 2022’de çıkarılan bu belge konusunda Arap ülkeleri, kaçamak konuşma ve oldukça gevşek, bazen de çelişkili vaatler verme aşamasının ötesini göremedi. Öyle ki özellikle tüm dünyanın Ukrayna’da açık ve derin meseleler ve Avrupa’yla anlaşmazlıklar yaşanırken içinden geçtiği sisli zamanlarda Amerikan politikalarının mahiyetini bilmek zorlaştı. Bir yandan ABD liderliğindeki NATO’nun hedeflerine karşı son derece uyanık olan Rus ayısının varlığı, diğer yandan Çin ejderhasının etkin ve başarılı bir şekilde uyanışı da göz önünde bulundurulunca Amerikan diplomasisinin ve ordusunun enlem ve boylam çizgileri iyice karışıyor.   

ABD yönetiminin ‘Arap Baharı’ olarak adlandırılan sürece verdiği destek, onun Ortadoğu bölgesindeki rolüne dair yaralar bıraktı (AP)
ABD yönetiminin ‘Arap Baharı’ olarak adlandırılan sürece verdiği destek, onun Ortadoğu bölgesindeki rolüne dair yaralar bıraktı (AP)

Amerika ve Araplar: Değişen uluslararası bağlamlar

Akıllara şu soru geliyor: ABD-Ortadoğu ilişkileri, özel olarak son yirmi yılda uluslararası ilişkileri etkileyen değişimlere kaçınılmaz olarak maruz kalıyor mu?

1990’ların başında Sovyetler Birliği’nin çökmesine ve Doğu Avrupa ülkelerinin Moskova’nın demir yumruğundan uzakta dağılmasına dek dünyayı iki kampa veya bloğa bölmek kolaydı.

Ortadoğu ve Arap dünyası da bu taksimden uzak değildi. Buradaki ülkelerin çoğunluğu, Washington’ın tarafındayken, birkaçı da Moskova’nın yörüngesinde hareket ediyordu.

Sonra eski dünya düzeninin kurallarının değiştiği ve Washington’ın dünyanın tartışmasız efendisi olduğu gerçeği ortaya çıktı. Başkan George H. W. Bush, bu durumu ‘yeni dünya düzeni’ kavramıyla ifade etti. Daha doğru ifadeyle, dünyadaki yetenekler açısından benzersiz ‘yeni Amerikan düzeni’ diyebiliriz.

Tartışmasız bir diğer gerçek de bu düzen için takdir edilen ömrün otuz yıldan fazla sürmemesidir. İşte şimdi bir uluslararası düzensizlikle karşı karşıya olan dünya ülkeleri, işaretleri ufukta beliren bir başka dünya düzeninin, çok kutuplu bir dünyanın doğuşunu bekliyor. Bazı ülkeler, askerî açıdan ABD kadar güçlü ve yetenekli olmayabilir. Ancak başka bazı ülkeler bugün göreceli, yarın mutlak olsa bile, Washington’ı Ortadoğu ve Arap dünyası da dahil olmak üzere dünyanın her yerindeki uluslararası nüfuzundan uzaklaştıran ortaklıkların önünü açacak ekonomik ve mali yeteneklere sahip olabilir. Görünüşe bakılırsa bu ülkelerden bazısı, daha önce kendisi için uygun görülenden farklı bir yolda ilerliyor.

Mevcut jeostratejik akışın ortasında küresel coğrafi kesimler, ‘kaba kuvvet anlayışının’ yer aldığı yeni dünya düzeni için Amerikan kuralları fikrine itiraz etmeye başladı. Bu anlayış, Washington’ın inandığı tek şeydir ve Washington bunu düzenleme veya değiştirme çabasını kargaşaya açılan bir kapı olarak görür.

Bu noktada, her geçen gün önemli bölgesel ve uluslararası bloklara katılan Arap ülkelerinin de dahil olduğu uluslararası bir ayaklanmanın işaretleri beliriyor. Söz konusu bloklar, haritasını Washington’ın çizdiği mevcut uluslararası sistemi ve kurallarını neredeyse ezeli Batı hegemonyası düşüncesinin somutlaşması ve Batı’nın çıkarlarının dünyanın diğer ülkelerinin çıkarlarına baskın kılınması olarak görüyorlar.

Görünüşe göre Washington’a karşı İsrail hariç Ortadoğu ve Arap Körfez bölgesinin dahil olduğu uluslararası isyan hali, her geçen gün büyüyor. Özellikle de Rusya’nın askerî yeteneklerini geri kazandığı ve Çin’in iki düzeyde Amerika’ya sorun çıkarabilecek bir rakip olarak ortaya çıktığı bir zeminde...

Bu iki düzeyden biri, uluslararası birleştirme ve ağ kurma becerisiyle bağlantılıdır. Bunu Kuşak ve Yol Girişimi’nde görüyoruz. Nitekim bu grupta Avrupa’dan, Asya’dan ve Afrika’dan ülkeler bulunuyor. İkinci düzey ise ekonomik kapasitedir. Nitekim Pekin, içinde bulunduğumuz on yılın sonunda dünyanın ekonomik lokomotifi haline gelmeye aday.

Ortadoğu da Amerikan politikaları için yaklaşan bir zayıflık noktası gibi görünüyor. Hatta bu Amerikan politikaları, bölge halkının Amerika’nın küresel rolünün gerilediğine dair hisleri gibi pek çok faktöre bağlı hale gelebilir. Nitekim Washington, iç ve dış borçlarının yanı sıra, pek çok ülkenin küresel bir mali kriz durumunda basılı hatıra parasından ibaret hale gelebilecek korunmasız dolara bağlılığı sürdürmeyi reddetmeye başlaması sebebiyle her geçen gün ekonomik olarak açık veriyor.

Amerika, Ortadoğu’yu kaybetti mi?

Amerika-Ortadoğu ilişkilerinin tarihi ve gidişatı, birkaç satıra sığmayacak kadar uzun ve derin görünmekle birlikte gerçekten ilgi çekici.

Washington, zaman zaman Arap dünyasının en büyük düşmanıymış gibi göründü. 1967 yılındaki Altı Gün Savaşı yenilgisinde gizli değil, görünen el olması hasebiyle Başkan Lyndon Johnson, iki taraf arasındaki ilişkiler tarihinde en kötü izlenime sahip kişi olabilir.

Bazıları bu ilişkilere uzlaşmacı ve hoşgörülü bir dokunuşla yaklaşan başka başkanlar da var. Mesela tarihe kırk yıl süren çatışmalardan sonra Mısır ile İsrail arasındaki savaşı devre dışı bırakıp, Camp David Anlaşması’na varmayı başaran adam olarak geçen Demokrat Başkan Jimmy Carter.

Geçen yıl yayınlanan ve bu ilişkileri ele alan en önemli kitaplardan biri, Amerikalı diplomat Steven Simon’ın ‘Büyük Yanılgı: Amerika’nın Ortadoğu’ya Yönelik Hırsının Yükselişi ve Düşüşü’ (Grand Delusion: The Rise and Fall of American Ambition in the Middle East) başlıklı kitabıydı.

Simon’ın tanıklığı, olaya hâkim biri olmaktan kaynaklanıyor. Nitekim Reagan ve H. W. Bush yönetimleri sırasında ABD Dışişleri Bakanlığı’nda yolunu erken buldu ve dolayısıyla ‘Amerikan politikaları mutfağına’ yakın biri oldu. Hatta Clinton ve Obama dönemlerinde Ulusal Güvenlik Konseyi’nde üst düzey makamlara erişti.

Kitabın derinliği, uzun tarihi boyunca Amerikan politikalarının en tehlikeli özelliklerinden birini, yani ikiyüzlülüğü ve ahlaki çelişkiyi gösteriyor. Örneğin Amerika’nın Ortadoğu’da bir barış süreci üretimindeki rolü üzerinde duruyor ve bu rolü oynayanları, geleneksel lojistik operasyonlara odaklanıp, hiçbir zaman yeryüzünde gerçek bir barışın doğmasını ve gelişmesini kolaylaştıracak ekipmanlar ve mekanizmalar üzerine düşünmeye çalışmayan bürokratlar olarak tanımlıyor.

Dahası, diğer başkanlardan farklı olarak manevi anlamda barış üretme aşkıyla ve mütevazı kişiliği ve karizmasıyla tutarlı gerçek bir inanç ve vicdani vizyonla motive olduğu açıkça görülen Jimmy Carter’dan sonraki tüm başkanları da suçluyor. Zira ona göre bu başkanlardan hiçbirinin, İsrail ile Arap komşuları arasında gerçek bir barışa aracılık etme konusunda bir çıkarı varmış gibi görünmüyordu.

Amerika’yı Ortadoğu ve Arap dünyası halkları tarafından sevilmeyen ya da arzu edilmeyen uluslararası bir taraf haline getiren çok önemli anların olduğu kesin.

Şöyle ki Haziran 1967’de Mısır’ın, Ürdün’ün, Suriye’nin ve Filistin’in uğradığı ağır kayıplara rağmen o dönemde savaş, göreceli askerî çatışmalar çerçevesinde cereyan ediyordu.  

New York ile Washington’a yapılan menfur saldırıların ardından 2001 yılında Amerika’nın Afganistan’a yönelik ilk askerî saldırılarıyla birlikte Arap ve İslam bölgesindeki pek çok kişi, savaşların dinî temellere dayandığını ve Washington’ın İslam’a ve Müslümanlara savaş açtığını düşünüyordu. Bu da din savaşları zamanındaki derin acıları hatıra getirdi.

Şurası muhakkak ki her ne kadar Irak, teokratik bir din devleti olmasa da Amerika’nın Mart 2003’te burayı işgali, daha fazla Arap ve Müslüman vatandaşı, Ortadoğu’daki Amerikan varlığına belki bu kez ideolojik siyasi gerekçelerle karşı çıkan bir tutum geliştirmeye sevk etti.

Ama bölgeye ilişkin Amerikan politikaları konusunda pek çok neslin hatırlamaya devam edeceği en büyük felaket, Başkan Barack Obama yönetimi sırasında düzenlenen ve planlanan felakettir. Bu felaketin balonu Tunus’ta patladı ve bu patlamanın kıvılcımları, ‘Arap Baharı’ gibi yanıltıcı bir başlık altında pek çok Arap ülkesine yayıldı. Bölünmüşü daha da bölen, parçalanmışı daha da parçalayan bu asılsız slogan; Libya, Yemen ve Sudan gibi ülkelerin yaşadığı büyük bir terör dalgasına ve kargaşaya kapı araladı. Bu da özellikle Araplar ve Müslümanlar için temel meselenin kalbinden vurulduğu bir zeminde, ABD’yle ilişkilerin ne gibi bir faydası olduğuna ilişkin soruyu haklı çıkardı. Nedir bu mesele?

İsrail’in Gazze’deki savaşının dehşeti, Arapların ABD’ye bakışını olumsuz etkiledi (AP)
İsrail’in Gazze’deki savaşının dehşeti, Arapların ABD’ye bakışını olumsuz etkiledi (AP)

Gazze savaşı ve Amerika’nın İsrail’e desteği

Derinlemesine sorabiliriz: Son Gazze savaşı, Washington’a karşı Arapların ve Müslümanların ruhunda ve zihninde var olan çatlağı derinleştirdi mi?

ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, Aksa Tufanı operasyonundan bir hafta önce şöyle yazmıştı: “Ortadoğu bölgesi bugün son yirmi yılda olduğundan daha sakin.”

Bir tür yanlış değerlendirme ve yanlış hesaplama olarak görülebilecek bu düşünce; dünyayı dolduran, insanları meşgul eden ve dünyanın en güçlü insani ve teknolojik istihbarat teşkilatına sahip olan Washington için büyük bir hatadır.

Ama asıl önemli olan, Aksa Tufanı’ndan sonra izlenen ve Tel Aviv hükümeti için bariz bir taraflılığı gözler önüne seren Amerikan politikalarıdır.

Bu noktada Arap-Amerikan ilişkilerinin kırılganlığı karşısında İsrail-Amerika ilişkilerinin gücü açıkça görülüyor. ABD Başkanı Biden ile İsrail Başbakanı Netanyahu arasındaki kimya hiçbir zaman uyuşmasa da Biden, Gazze savaşının ilk günlerinde Tel Aviv’i ziyaret etti ve Tel Aviv’e benzeri görülmemiş bir sempati göstererek Savaş Konseyi toplantılarına katıldı. Halbuki bu, gelenekler ve yasalar açısından uygun değildir. Zira bu toplantılar, hiçbir yabancının katılımına izin verilmeyecek şekilde gizli ve egemenlik alanına özgüdür.  

Lakin Biden, kendisini bir yabancı olarak görmüyor. Aksine bir Yahudi olmasa da kendisini bir Siyonist addediyor. İsmen Katolik olsa da aslında kürtaja, eşcinselliğe ve pornografiye verdiği destek yüzünden Roma Katolik kurumundan da neredeyse aforoz edilmiş durumda.

İş, bu benzersiz ziyaretle de sınırlı kalmadı ve Amerikan silah depolarının kapıları İsrail’in talepleri ve istekleri karşısında ardına kadar açıldı. Bunlar her ne kadar güdümsüz ‘aptal silahlar’ olsa da rastgele saldırıp, ölümlere ve yaralanmalara sebep oluyor.

Ayrıca Washington, Gazze’de çatışmaların ve şiddet eylemlerinin sona ermesi çağrısında bulunan her türlü karar taslağına karşı Güvenlik Konseyi’ndeki veto hakkını kullandı.

Washington, üç ay içinde yaklaşık 100 bin Filistinlinin ölmesine ve yaralanmasına yol açsa bile İsrail’i yetenekli bir askerî güç konumuna geri döndürmek için de hızlı çalıştı.

Ama Araplar ve Müslümanlar tarafında, Washington’ın bir gün Filistinliler ile İsrailliler arasında gerçek bir barış sürecinde dürüst bir arabulucu olacağına dair kalan umut kırıntıları da aşındı veya yok oldu. Bu, Netanyahu’nun, karşılığında Arap-İsrail ilişkilerinin normalleşmesi olsa bile bağımsız bir Filistin devleti kurulması fikrine kesin olarak karşı çıkmasıyla daha da pekişti.

Amerikan varlığının, kapının ardında gizlenen ve Amerika’nın gerilemesinden doğan boşlukları doldurmak için uygun fırsatları kollayan güçler lehine azalmasının zamanı geldi mi?

Haass ve Amerika’dan sonra Ortadoğu

En meşhur Amerikalı strateji teorisyeni Richard Haass, aynı zamanda New York’ta bulunan ve daha sonra gerek Beyaz Saray gerekse ABD Dışişleri Bakanlığı politikalarına dönüşecek fikirlerin formüle edildiği en önemli düşünce merkezlerinden biri olan ABD Dış İlişkiler Konseyi’nin (Council on Foreign Relations) de fahri başkanıdır.

2019 yılından bu yana Amerika’nın olmadığı bir Ortadoğu düşüncesini inceleyen Haass, The New York Times için bir makale yazdı ve bu makalede birbiri ardı sıra gelen ABD yönetimlerinin geride bıraktığı güveni sorguladı. Zira Washington, DEAŞ örgütünü hezimete uğratmak için cesurca savaşan Suriye’deki Kürt ortaklarını terk etti ve ABD yönetimi o dönemde seyirci kaldı. Ayrıca İran’a ait insansız hava araçları ve füzeler, Suudi Arabistan’daki petrol tesislerine saldırdığında da özellikle resmî Amerikalıların başına bir sessizlik çöktü.

Bu uzaklığın sebebi, (Amerikan halkı değil) Amerikan başkanları mı?

Haass, bunu doğruluyor. Sahnenin arka planının Irak’a karşı iyi düşünülmemiş ve kötü tasarlanmış bir savaş başlatma kararı alan Jr. Bush’a kadar uzandığını düşünen Haass’a göre bu savaş, ABD’nin dış politikasında bir dönüm noktasıydı. Bu savaşın yüksek maliyeti ve kötü sonuçları, Amerikan kamuoyunun, bölgeye askerî müdahaleye karşı çıkmasına yol açtı. Bu durum, Başkan Obama’yı etkiledi ve Suriye rejimine, kimyasal silah kullanımının ‘kırmızı çizgiyi’ aşacağı ve vahim sonuçlar doğuracağı yönündeki uyarılarını sürdürmeyi tercih etti. Obama ayrıca, Libya’ya NATO liderliğindeki müdahaleyi de sürdürmeme kararı aldı. Bu, Muammer Kaddafi’yi deviren, ancak arkasında bölünmüş ve başarısız bir devlet bırakan bir müdahaleydi.

Barack Obama’nın ‘perde arkası liderlik’ politikası ve ondan sonra Donald Trump’ın bölgeye askerî müdahaleden kaçınması; İran, Türkiye ve İsrail gibi belirli bölgesel güçlerin iştahının kabarmasına, bölgeyi bölme çabalarına, sonra kargaşanın bölgeye yayılmasına ve dolayısıyla denizlerde, nehirlerde ve yollarda Amerika’nın çıkarlarının tehdit edilmesine sebep oldu.

Ve yeniden şu soru: Washington, Ortadoğu’ya dönüp, politikalarını değiştirerek kaçırdıklarını telafi etmeye mi çalışmalı? Yoksa ‘vakit geçti’ mi?

Washington, bölgedeki rolünü ve nüfuzunu canlandırabilir mi (Reuters)
Washington, bölgedeki rolünü ve nüfuzunu canlandırabilir mi (Reuters)

Dönüş için ikinci bir şans var mı?

Ortadoğu’da yaşanan hadiseler, Amerikalı yetkilileri şu soruyu sormaya yöneltti ve yöneltiyor: Washington’ın Ortadoğu sahnesini yeniden okuması ve Güney Çin Denizi, Tayvan adası ve Hint-Pasifik bölgesinde olduğu gibi gibi dünyanın başka yerlerinde tutuşma noktaları olsa bile Ortadoğu’dan uzaklaşma ve buradaki varlığına son verme düşüncesinin yanılsamalarından kurtulması gerekir mi?

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre yakın zamanda Amerikalıların Ortadoğu’ya ilişkin bu rahatsız edici düşüncesini sorgulayanlar arasında Prof. Suzanne Maloney de var. Brookings Enstitüsü’nde Dış Politika Programı Başkan Yardımcısı ve Program Direktörü Maloney, bu sorgulamayı Foreign Policy dergisinin geçtiğimiz ekim sayısında yayınlanan son makalesinde şu sözlerle ifade etti:

Hamas’ın İsrail’e yönelik şok edici saldırısı, Ortadoğu’da bir aşamanın başlayıp, başka bir aşamanın bittiğine işaretti. Sonraki savaş neredeyse kaçınılmaz görünüyordu. Bu, kanlı ve maliyetli bir savaş olacak. Gidişatını ve sonuçlarını öngörmek ise asla mümkün değil. Kendini bunu dile getirmeye yetkili gören herkesin gözünde bu, ABD’nin son yarım yüzyıldır Amerikan ulusal güvenlik gündemine hâkim olan bir bölgeden çekilebileceği yanılgısının sonucudur.

Maloney’nin sözlerinden, Washington’ın güçlü bir şekilde geri dönmesi gerektiği mi anlaşılıyor?

Kızıldeniz bölgesine ve burada İran’ın vekilleri olan Husilerin uluslararası seyrüseferi engellemesine, Suriye’de ve Irak’taki Amerikan üslerinin Tahran’a bağlı milisler tarafından saldırıya uğramasına ve dahi Lübnan’ın güneyine ve buradan İsrail’in kuzeyine yönelik güçlü tehditlere bakmak yeterli olacaktır.

Bunlara ek olarak bölgede açılmak üzere olan barış penceresini tehdit eden stratejik kayıplar da var.

Fırsata benzer şeyler içeren ve tehlikeyi pekiştirecek şekilde büyüyen karmaşık bir sahne... Ancak mesele nihayetinde, Washington’ın bu sahnede ne görmek isteyeceğine ve bir sonraki politikalarını belirlemek için bu sahneden kısmen veya tamamen neyi seçeceğine bağlı.



İran'da rejim değişikliğinin Rusya'nın çıkarlarına yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
TT

İran'da rejim değişikliğinin Rusya'nın çıkarlarına yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan, iki ülke arasındaki Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması'nın imza töreninde, Kremlin, Rusya, 17 Ocak 2025 (Reuters)

Anton Mardasov

ABD silahlı kuvvetleri, bilhassa üst düzey liderliği hedef alarak ve askeri ve hükümet yapısını istikrarsızlaştırarak İran'a karşı etkili saldırılar düzenlemesini sağlayacak muharebe gücüne ve sayısına sahip operasyonel birimleri konuşlandırmaya devam ediyor. Buna, çeşitli istihbarat türlerinde önemli bir yoğunlaşma, denizaltı ve savaş gemilerinin hızlıca konuşlandırılması ve önemli hava birimlerinin dikkatlice seçilmiş operasyonel üslere yeniden konumlandırılması eşlik ediyor.

Bununla birlikte en kritik aşama, hedef belirleme, gerekli kuvvet ve kaynakların değerlendirilmesi, bunların farklı eksenlere dağıtılması ve sadece çeşitli askeri oluşumlar arasında değil, İsrail ile de koordinasyon ve etkileşim mekanizmalarının incelenmesini içeren bir acil durum planının geliştirilmesi olmayı sürdürüyor.

Tahran misilleme saldırıları düzenlerse, bunların İsrail içindeki tesisleri ve muhtemelen bölgedeki ABD üslerini hedef alacak orta menzilli balistik füze saldırılarını içermesi bekleniyor. Önceki füzeleri önleme operasyonlarında anti-füze mühimmatındaki yüksek tüketim göz önüne alındığında, rezervlerin yenilenmesi ve güçlendirilmesi acil bir ihtiyaç olarak öne çıkıyor. Bununla birlikte, 12 Gün Savaşı'ndan bu yana geçen süre, savunma sanayilerinin bu mühimmatın üretimini daha etkili muharebe operasyonlarını desteklemek için gerekli oranda artıramadığını gösteriyor.

ABD ve İsrail'in, İran'ı sürekli teyakkuz halinde tutup, kuvvetlerini tüketen ve ekonomisine yük getiren askeri eylem tehditleriyle Tahran'a baskı uygulamaya devam etmesi muhtemel. Öte yandan, uzun bir süre boyunca bölgede yüksek düzeyde muharebe hazırlığı ve güçlü bir askeri varlığı sürdürmek, ABD kaynakları üzerinde de baskı oluşturmaktadır. Bununla birlikte, İran'ın ekonomik durumunu dikkate almasak bile, bu tür senaryolarda daha büyük inisiyatife ve stratejik avantajlara sahip olan saldırgan taraftır.

Tahran, bölgedeki ABD askeri üslerini, hayati önemdeki petrol altyapısını ve hatta İsrail'in kendisini hedef almakla tehdit etmekten çekinmedi

Askeri açıdan bakıldığında, herhangi bir ABD-İsrail askeri operasyonuna İran'ın olası bir yanıtının etkinliği sorgulanabilir. Geçen yıl ABD ve İsrail ile yaşanan çatışmanın ardından İran, o dönemde fırlattığı yüzlerce balistik füzenin somut bir stratejik etki yaratamaması nedeniyle nispeten daha zayıf bir görüntü verdi. Tahran'ın son çatışma (12 Gün Savaşı) sırasındaki tutumu da özellikle petrol tankerlerini hedef almak gibi bu tür durumlarda en etkili baskı taktiklerinden bazılarını kullanmaktan kaçınarak, uzun süreli bir yüksek gerilimden kaçınma arzusunda olduğunu açıkça gösterdi. Bu ihtiyatlılık, her şeyden önce İsrail'in bir caydırıcılık ile karşılaşmadan yoğun ve sürekli hava saldırıları düzenlemesine olanak sağladı.

Bu sefer, teorik olarak, İran stratejisini yeniden değerlendirmek zorunda kalabilir. Saldırı durumunda, ABD'nin öncelikle deniz birimlerini korumak için ana kuvvetlerini İran'ın balistik ve gemisavar seyir füzelerinin menzilinin ötesine konuşlandırması bekleniyor. Aynı zamanda, İran'a yakın bölgelerdeki ABD askeri üsleri, çok katmanlı ve yoğun hava ve füze savunma sistemleri konuşlandırılarak azami koruma ile güçlendirilecektir.

Görsel kaldırıldı.Umman Körfezi'nde İran, Rusya ve Çin arasında yapılan askeri tatbikatlara katılan gemiler, 12 Mart 2025 (AFP)

Bu bağlamda, Tahran, bölgedeki ABD askeri üslerini, hayati önemdeki petrol altyapısını ve hatta İsrail'in kendisini hedef almakla tehdit etmekten çekinmiyor. Irak'taki İran yanlısı gruplar, özellikle Nuceba Hareketi, Hizbullah Tugayı ve Bedir Örgütü, bu kez askeri destek sağlama konusunda daha net bir kararlılık gösteriyorlar. Irak'taki İran yanlısı silahlı örgütlerden biri olan Seraya Evliya ed-Dem, yaklaşık 86 kilometre menzilli İran yapımı Ebabil/Arman güdümlü füzeler de dahil olmak üzere taktik füzeler için fırlatma rampalarıyla donatılmış bir yeraltı üssünden faaliyet göstermeye hazır olduğunu açıkladı. Bu türden herhangi bir tırmandırma, mümkün olduğunca çok potansiyel bölgesel müttefiki devreye sokmayı İran için son derece önemli hale getirecektir. Zira bu, İran'ın düşmanının çabalarını dağıtmasına ve daha yakın mesafeden ve daha düşük stratejik maliyetle birden fazla Amerikan mevziini hedef almasına olanak tanıyacaktır.

Kanıtlar, Moskova'nın önceki çatışmaya (12 Gün Savaşı) kıyasla bu krize daha fazla dahil olduğuna ve İran rejimine daha net destek verdiğine işaret ediyor

Bununla birlikte, ABD ve İsrail lehine olan ezici askeri ve ekonomik dengesizlik, Tahran için uzun süreli bir silahlı çatışmada kesin bir zaferi neredeyse imkansız kılıyor. Beklenen tüm senaryolarda, savaşın stratejik ve ekonomik maliyetinin İran için çok yüksek olacağı ve nihai sonucun kesinlikle onun lehine olmayacağı öngörülüyor.

ABD ve İsrail'in tehditlerini yerine getirip mevcut İran askeri ve siyasi liderliğini devirmeyi başardığını varsayalım. Bu, tamamen göz ardı edilemese de gerçekleşme olasılığı belirsiz olduğundan, sadece varsayımsal bir senaryodur. Ancak, böyle bir senaryonun İran rejiminin yapısında hızlı bir değişikliğe yol açmayacağı açık ve net. Eşsiz iç yapısı ve örgütlü muhalefetin zayıflığı nedeniyle, iktidar mücadelesi süreci muhtemelen uzun ve karmaşık olacaktır. Bu tür acil durumlarda, İran Devrim Muhafızları, ülkedeki tüm reformist akımları marjinalleştirerek ve hatta ortadan kaldırarak, “Venezuela senaryosu” olarak bilinen -ılımlı güçlerle barışçıl bir iktidar geçişi- durumundan kaçınmaya çalışabilir. Zira teorik olarak, bu akımlar, uluslararası izolasyonun sona ermesi ve ekonomik durumun iyileştirilmesi karşılığında sadece nükleer programdan değil, füze programından da vazgeçmeye istekli olabilirler.

Görsel kaldırıldı.İran ordusu askerleri, Saddam Hüseyin Irakı'yla 1980-1988’de yaşanan savaşın başlangıcını anma amacıyla Tahran'da düzenlenen yıllık askeri geçit töreninde, 21 Eylül 2024 (AFP)

Bu gerçeklik önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Bu gelişmelerin Rusya üzerindeki etkisi nedir? Kanıtlar, Moskova'nın önceki çatışmaya (12 Gün Savaşı) kıyasla bu krize daha fazla dahil olduğuna ve İran rejimine daha net destek verdiğine işaret ediyor. Rusya’nın iç protestoları bastırmak için özel araçlar sağlamasının yanı sıra, Rus Antonov-124 ve Ilyushin-76 gibi ağır askeri kargo uçakları, dikkat çekici ve alışılmadık bir hamleyle Çinli muadilleriyle koordineli olarak İran'a askeri sevkiyatlar gerçekleştiriyor. Sosyal medyada İran'daki Rus Mi-28 saldırı helikopterlerine dair ilk görüntülerin yayınlanması iki anlam taşıyor. Birincisi operasyonel olup, daha önce verilmiş siparişler kapsamında teslim edilen partileri temsil ediyor; ikincisi ise medyatik ve psikolojik olup, devam eden bilgi savaşının bir parçası olarak İran'ın müttefiklerinden önemli askeri “sürprizler” teslim alabileceğini yaymayı amaçlıyor.

Rusya için olduğu gibi Çin için de İran'daki olası bir rejim değişikliğinin taşıdığı en büyük risk, bir güç boşluğundan kaynaklanabilecek belirsizliktir

Bununla birlikte, bu sevkiyatların doğrudan askeri etkisi, geniş çaplı gerilimi tırmandırma senaryoları karşısında sınırlı kalıyor ve gerçek ihtiyaçlar denizinde bir damlayı temsil ediyor. Yine de değerleri maddi boyutlarının çok ötesine uzanıyor. Bu, stratejik desteğin somut ve pratik ifadesi, siyasi ittifakın diplomatik açıklamaların ötesine geçen somut adımlara dönüşmesidir. Bu bağlamda, İran medyası, İran, Rusya ve Çin arasında şubat ayında Kuzey Hint Okyanusu'nda üçlü ortak deniz tatbikatlarının yapılmasının planlandığını bildirdi. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu hamle, özünde, Batı baskısı karşısında bu güçler arasındaki koordinasyon ve stratejik ittifak düzeyinde ciddi yükselişi yansıtan güçlü bir sembolik siyasi ve askeri mesaj niteliğinde.

Görsel kaldırıldı.İran'ın “Nahid-2” iletişim uydusu Rusya'nın Uglegorsk kenti dışında, Rus Soyuz roketi kullanılarak Vostochny Uzay Üssü'nden fırlatılıyor, 25 Temmuz 2025 (AFP)

Moskova ve Tahran arasındaki gizli askeri-teknik iş birliği ve istihbarat etkileşiminin dinamikleri, uzun zamandır resmi ticari ve ekonomik ilişkilerden bağımsız olarak işlemektedir. Ancak, iki ülkenin derin yaptırımlar konusundaki ortak deneyimi, yeni yakınlaşma noktaları yaratmaya başladı. 2022'de uygulanan kapsamlı yaptırımların ardından Moskova, özellikle petrol ticaretinde, karıştırma, yeniden etiketleme ve petrolü üçüncü bir ülkeden gelmiş gibi satma yoluyla yaptırımların etrafından dolaşma konusunda İran'ın birikmiş deneyimine aktif olarak güvendi. Ancak bu ilişkinin derinliği abartılmamalı. Temel ekonomik gösterge olan ikili ticaret hacmi, 2025 yılında 4,8 milyar doları aşmadı. Bu rakam örneğin, Rusya ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki ticaret hacmiyle (12 milyar dolar) karşılaştırıldığında oldukça düşük olup, iki ülke arasındaki ekonomik ortaklığın sınırlı kapsamını vurguluyor.

Rusya için olduğu gibi Çin için de İran'daki olası bir rejim değişikliğinin taşıdığı en büyük risk, bir güç boşluğundan kaynaklanabilecek belirsizliktir. Ekonomik ve iş birliği açısından olası en kötü sonuçlardan biriyse, son yıllarda Rusya'nın Ortadoğu ve ötesindeki varlığının ideolojik gerekçesinin temeli olan uluslararası Kuzey-Güney ulaşım koridorunun çökmesidir. Moskova, küresel ölçekte Tahran'ın taktiksel bir müttefik olabileceğini, ancak tam anlamıyla stratejik bir müttefik olamayacağını kabul ediyor; zira bu ittifak, siyasi iradeden ziyade din faktörü tarafından kısıtlanıyor. Uzmanlar, yalnızca ideolojisini paylaşanların İran'ın müttefiki veya dostu olabileceğini, diğer ülkelerin ise bu ideolojik bağlamda sadece birer araç olduğu gerçeğini sıklıkla gözden kaçırıyorlar.


New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından... Dünya, nükleer yok oluş tehdidinden kendini nasıl kurtaracak?

Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
TT

New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından... Dünya, nükleer yok oluş tehdidinden kendini nasıl kurtaracak?

Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)
Dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve Rus mevkidaşı Dmitriy Medvedev, 8 Nisan 2010 tarihinde Prag’da New START Anlaşması’nı imzaladıktan sonra el sıkışıyor. (AP)

Antoine el-Hac

5 Şubat 2026, Rusya ile ABD arasında nükleer silahların sınırlandırılmasına yönelik son anlaşmanın da sona ermesiyle, dünyayı yeni bir belirsizlik ve endişe dönemine sokan tarihi bir gün olarak kayda geçti.

8 Nisan 2010’da dönemin ABD Başkanı Barack Obama ile Rusya Devlet Başkanı Dmitriy Medvedev, Prag’da Yeni Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması’nı (New START) imzaladı. Anlaşma 5 Şubat 2011’de yürürlüğe girdi ve 2021 yılında beş yıl süreyle uzatıldı. Anlaşma, stratejik nükleer silah sistemlerini ‘kıtalararası’ olarak tanımladı; yani örneğin Avrupa'dan fırlatılıp ABD’de patlayabilecek ve bunun tersi de mümkün olabilecek sistemler olarak nitelendirildi.

New START Anlaşması, ABD ve Rusya için konuşlandırılmış stratejik nükleer başlık sayısını bin 550 ile sınırlandırdı. Bu başlıkların, uçaklar, kıtalararası balistik füzeler ve denizaltılar dahil olmak üzere 700 nükleer taşıma aracı üzerinde konuşlandırılması öngörüldü. Ayrıca nükleer silah taşıma kapasitesine sahip füzeler ve uçaklar için konuşlandırılmış ve konuşlandırılmamış toplam 800 fırlatma platformu sınırı getirildi.

Rusya Savunma Bakanlığı tarafından 9 Aralık 2020’de yayınlanan, Rusya'nın kuzeybatısındaki bir üsten kıtalararası balistik füze fırlatılmasını gösteren videodan alınan ekran görüntüsü (AP)Rusya Savunma Bakanlığı tarafından 9 Aralık 2020’de yayınlanan, Rusya'nın kuzeybatısındaki bir üsten kıtalararası balistik füze fırlatılmasını gösteren videodan alınan ekran görüntüsü (AP)

Anlaşma, konuşlandırılmış stratejik nükleer silahları kapsasa da her iki ülkenin bunun ötesinde daha büyük ‘stoklanmış’ nükleer cephaneliklere sahip olduğu biliniyor. Tahminlere göre Rusya’nın yaklaşık 5 bin 459, ABD’nin ise yaklaşık 5 bin 177 nükleer başlığı bulunuyor.

New START Anlaşması ayrıca, hızlı bildirimlerin ardından düzenli saha denetimleri yapılmasını ve iki ülke arasında yılda iki kez veri paylaşımını öngörüyordu.

Üst sınır konusunda anlaşma sağlanamadı

Anlaşma şartlarına göre New START Anlaşması yalnızca bir kez uzatılabiliyordu; bu nedenle baştan itibaren 5 Şubat 2026’da sona ereceği biliniyordu. Ancak Rusya ile ABD, söz konusu anlaşmanın yerini alacak yeni bir anlaşmaya vararak oluşacak boşluğu önleyebilirdi. Nitekim Rusya, Eylül 2025’te iki ülkenin anlaşmada öngörülen üst sınırlara bir yıl daha uyması yönünde bir öneride bulundu. Bu teklif, ilk aşamada ABD Başkanı Donald Trump’tan olumlu bir karşılık gördü. Ancak Trump daha sonra Çin’in de dahil olduğu yeni bir anlaşma müzakere etme isteğini dile getirdi.

Taraflar yıllar boyunca anlaşmanın getirdiği sınırlamalara uymuş olsa da doğrulama mekanizmaları bir süredir işletilmedi. 2020’de Kovid-19 salgını nedeniyle saha denetimleri askıya alındı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve ABD’nin Kiev’e verdiği askeri destekle birlikte iki ülke arasındaki gerilim artarken, ABD Şubat 2023’te Rusya’nın anlaşmaya uymadığını açıkladı. Bunun ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ülkesinin anlaşmaya uyumunu askıya aldığını duyurarak, denetimlere ve veri paylaşımına son verdi. Washington da buna karşılık Moskova ile bilgi paylaşımını durdurma kararı aldı.

Açıklanmayan bir yerde yapılan askeri tatbikat sırasında Rus nükleer denizaltısı (AP)Açıklanmayan bir yerde yapılan askeri tatbikat sırasında Rus nükleer denizaltısı (AP)

Küresel nükleer sistemin giderek daha fazla baskı altında olduğu görülüyor. Başlıca iki ülkenin ötesinde, Kuzey Kore cephaneliğini genişletirken, Ukrayna-Rusya savaşı bağlamında nükleer tırmanma riski hâlâ yüksek. İran’ın nükleer programının 22 Haziran 2025’teki ABD saldırısından sonraki durumu kesin olarak bilinmiyor ve Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilim, Keşmir meselesi gibi konular nedeniyle tamamen azalmış değil.

Aynı zamanda, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesinin, gezegeni korumak amacıyla nükleer silahsızlanma konusunda kayda değer bir ilerleme kaydetmediği görülüyor. Oysa bu ülkeler, 1968’de kabul edilen ve 1995’te süresiz olarak yenilenen Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) kapsamında yükümlü. Anlaşmanın bir sonraki gözden geçirme konferansı, önümüzdeki nisan ve mayıs aylarında New York’ta yapılacak. Bu toplantıda nükleer silah sahibi ülkelerin, son beş yılda antlaşma kapsamında ne kadar ilerleme kaydettiklerini açıklamaları ve önümüzdeki beş yılda bu yükümlülüklerini nasıl yerine getireceklerini ortaya koymaları gerekiyor.

Saldırganca konuşma

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) eski Genel Direktörü Muhammed el-Baradey, geçtiğimiz aralık ayında yaptığı değerlendirmede, “Büyük nükleer silah sahibi devletler yalnızca silahlanmayı kontrol etme ve silahsızlanma çabalarında başarısız olmadılar; aynı zamanda cephaneliklerini modernize edip genişletmeye, artan saldırgan retorikleriyle uyumlu şekilde açıkça devam ediyorlar. Oysa insanlığın kendi yok oluşunu önlemesi beklenen kırılgan küresel yapılar gözlerimizin önünde çöküyor” ifadelerini kullandı.

Gözlemcileri endişelendiren bir diğer konu ise ABD ve Rusya arasındaki New START Anlaşması’nın yerini alacak anlaşmaya dair diplomatik çabaların neredeyse yok denecek kadar az olması. Bu süreçte yalnızca iki ülke başkanından kısa açıklamalar geldi. Trump, görev süresinin ikinci gününde Rusya ve Çin ile silah kontrolünün geleceği hakkında konuşacağını belirterek, “Nükleer silahlara muazzam paralar harcanıyor ve yıkıcı güçleri hakkında konuşmayı bile istemiyoruz… Nükleer silahsızlanmanın mümkün olup olmadığını görmek istiyoruz ve bence bu mümkün” dedi.

Kuzey Dakota’da bir Minuteman füzesini inceleyen ABD Hava Kuvvetleri askeri ile Moskova’nın merkezinde düzenlenen askerî geçit töreninde bir kıtalararası balistik füzeyi gösteren birleştirilmiş görüntü (AFP)Kuzey Dakota’da bir Minuteman füzesini inceleyen ABD Hava Kuvvetleri askeri ile Moskova’nın merkezinde düzenlenen askerî geçit töreninde bir kıtalararası balistik füzeyi gösteren birleştirilmiş görüntü (AFP)

Eylül ayında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, New START Anlaşması’nın sona ermesinin ardından Rusya’nın ‘temel niceliksel sınırlamalara bir yıl daha uymaya hazır olduğunu’, ancak bunun ABD’nin de ‘aynı ruhla hareket etmesi’ şartına bağlı olduğunu açıkladı. Trump yönetimi bu teklife yanıt vermedi; Başkan Trump ise açıklamalarında çelişkili mesajlar verdi. Trump, ekim ayında Putin’in teklifine ilişkin olarak “Bana iyi bir fikir gibi görünüyor” derken, ocak ayında New York Times’a verdiği bir röportajda New START Anlaşması için “Biterse bitsin. Daha iyi bir anlaşma yaparız” ifadelerini kullandı.

Birleşik Krallık merkezli Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü’nden (RUSI) Nükleer Politika ve Yayılmayı Önleme Programı uzmanı Darya Dolzikova, New START Anlaşması’nın sona ermesini ‘endişe verici’ olarak nitelendirdi ve tarafların stratejik kapasitelerini genişletme yönünde güçlü motivasyonları olduğunu vurguladı. Dolzikova makalesinde şu ifadeleri kullandı: “Rusya, ABD hava savunma sistemlerini aşma kapasitesi konusunda kaygı duyuyor; bu kaygılar, Başkan Trump’ın Kuzey Amerika’yı uzun menzilli silahlardan koruma amaçlı ‘Altın Kubbe’ (Golden Dome) planlarıyla daha da arttı. Buna karşılık Rusya, bu savunma sistemlerini aşacak şekilde tasarlanmış yeni silahlar geliştiriyor; bunlar arasında nükleer başlıklı, kendi kendine hareket eden kıtalararası torpido Poseidon ve nükleer başlıklı seyir füzesi Burevestnik yer alıyor. Ayrıca ABD, Rusya ve Çin, 4.000 mil/saat (6.437 km/s) hızın üzerinde manevra kabiliyetine sahip uzun menzilli hipersonik füzeler geliştiriyor; bu da onları imkânsız hale getiriyor.”

Dolzikova, bu askeri kapasite artışının ‘yeni bir silah kontrol anlaşmasına varmayı daha da zorlaştıracağını’ ve ‘nükleer silahların önemini artıracağını’ belirtti. Ayrıca diğer ülkelerin de nükleer silahları caydırıcı bir araç olarak edinme isteği gösterdiğini bildirdi.

Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ve kızı Kim Ju-ae, 27 Ocak 2026’da Kuzey Kore'nin açıklanmayan bir yerinde füze fırlatma testini denetliyor. (EPA)Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ve kızı Kim Ju-ae, 27 Ocak 2026’da Kuzey Kore'nin açıklanmayan bir yerinde füze fırlatma testini denetliyor. (EPA)

Dünya çapında gerginliğin arttığı bir sır değil. Böyle bir dönemde, silahsızlanma veya en azından silahların kontrol altına alınmasına yönelik önlemler daha da önem kazanıyor. Uluslararası güvenliğin kötüye gitmesi, harekete geçmemek için bir mazeret olamaz; aksine, özellikle son zamanlarda ‘Batı elitleri’ hakkında duydukları haberlerden endişe duyan insanları yatıştırmak için acil önlemler alınması için bir teşvik olmalı.


İtalya, demiryolu ağını hedef alan bir sabotaj eylemini soruşturuyor

İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
TT

İtalya, demiryolu ağını hedef alan bir sabotaj eylemini soruşturuyor

İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)
İtalyan polisi olası sabotaj olayını araştırıyor (Reuters)

Reuters'ın haberine göre bir yetkili, İtalyan polisinin, kuzeydeki Bologna kenti yakınlarındaki demiryolu hatlarına elektrik sağlayan kablolara zarar veren ve tren gecikmelerine neden olan olası bir sabotaj eylemini soruşturduğunu açıkladı.

İtalyan devlet demiryolu şirketi Ferrovie dello Stato, Kış Olimpiyatları'nın başlamasından bir gün sonra meydana gelen sorunun herhangi bir teknik arızadan kaynaklanmadığını belirtti.

Polis sözcüsü, yangının "kundaklama olduğuna inanıldığını" ancak henüz kimsenin sorumluluğu üstlenmediğini duyurdu. Sözcü, olay yerinde ulaşım polisi ve terörle mücadele birimlerinin inceleme yaptığını açıkladı.

Yangın, Bologna ve Venedik arasındaki hattı etkilemekle kalmadı, aynı zamanda Bologna ve Milano arasındaki ve Adriyatik kıyılarına giden yollarda da trafik aksamalarına neden oldu.

Milano, Venedik'ten trenle ulaşılabilen Cortina ile birlikte Kış Olimpiyatlarına ev sahipliği yapıyor.

Paris'te düzenlenen 2024 Yaz Olimpiyatlarında, sabotajcılar ülke genelinde şafak vakti bir dizi saldırı düzenleyerek Fransa'nın TGV yüksek hızlı tren ağını hedef almış ve açılış töreninden saatler önce trafik kaosuna neden olmuştu.

İtalyan devlet demiryolu şirketi Ferrovie dello Stato, aksaklıklara rağmen tren seferlerinin devam ettiğini açıkladı.