Dünya ve Araplar Gazze savaşından ne öğrendi?

İsrail'le her türlü ilişki, Filistinlilerin isteklerine cevap verecek adil bir çözümle başlamalıdır.

İsrail'in güneyinden, Gazze Şeridi'ndeki yıkımı gösteren bir fotoğraf, 19 Şubat 2024. (AFP)
İsrail'in güneyinden, Gazze Şeridi'ndeki yıkımı gösteren bir fotoğraf, 19 Şubat 2024. (AFP)
TT

Dünya ve Araplar Gazze savaşından ne öğrendi?

İsrail'in güneyinden, Gazze Şeridi'ndeki yıkımı gösteren bir fotoğraf, 19 Şubat 2024. (AFP)
İsrail'in güneyinden, Gazze Şeridi'ndeki yıkımı gösteren bir fotoğraf, 19 Şubat 2024. (AFP)

Hişam el-Ganem

Bu satırları yazarken, İsrail’in Gazze'ye yönelik saldırısının kurbanlarının sayısı 28 binden fazla ölüye, 68 binden fazla yaralıya ve yaklaşık üçte ikisi çocuk ve kadın olmak üzere 7 bin kayba ulaştı. Bu oran Gazze nüfusunun yüzde 5'inden fazlasına tekabül ediyor. ABD gibi bir ülkede bu oran 16 milyondan fazla insan anlamına geliyor. İşte bu kadar insan, İsrail'in Gazze'de yürüttüğü imha savaşı sırasında beş aydan kısa bir süre içinde öldürüldü, yaralandı ya da kayboldu.

Devam eden avaş, Gazze'yi yaşanmaz bir bölgeye dönüştürmeyi amaçlayan sistematik bir savaş gibi görünüyor. Çeşitli araştırma merkezlerinin tahminlerine göre İsrail geçen ayın başına kadar Gazze Şeridi’ne 65 bin ton patlayıcı attı. Bu, Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan nükleer bombaların dördünden fazlasına eşdeğer (her bir bombanın gücü yaklaşık 15 bin ton). Hiroşima'nın alanı 900 kilometrekare iken Gazze'nin alanı üç katından biraz daha az.

İsrail saldırganlığı, toprak sahiplerinin topraklarında hayatta kalmalarını artırabilecek her şeyi hedef aldı. Tel Aviv, hastaneler, tıbbi kompleksler ve ambulanslar da dahil olmak üzere sağlık sektörünün çoğunu yok etti. 340'tan fazla doktor ve sağlık çalışanını öldürdü, yüzlercesini yaraladı ve tutukladı. Bugün 10 bin kanser hastası, 8 bin hepatitli sağlık sektörünün yıkımı nedeniyle ölüm riskiyle karşı karşıya. 60 bin hamile ise sağlık hizmetlerinin yetersizliği nedeniyle risk altında. Diğer yandan çoğu okul, üniversite ve su, elektrik, kanalizasyon ağları da dahil olmak üzere altyapı tahrip edildi. Devam eden bu saldırıda İsrail, özellikle gazetecileri hedef aldı. Gerçekleri dünyadan gizlemek amacıyla 120'den fazla gazeteciyi öldürdü. Halen Gazze'deki 2 milyon 200 bin Filistinliye yiyecek, su, yakıt ve ilaç sağlanması engelleniyor. İsrail, şu anda 60 kilometrekareden küçük bir alanda bir buçuk milyondan fazla Filistinliyi barındıran Refah kentine saldırı düzenlemekle tehdit ediyor. Bu da on binlerce Filistinlinin öldürülmesi veya yaralanması anlamına geliyor.

“Gazze'deki imha savaşının sürdürülmesinde sorumluluğu üstlenen yalnızca İsrail değil, özellikle Batı ve ABD'dir.”

Birden fazla İsrailli yetkili, ordularının Gazze'deki saldırılarının, tüm Araplara, İsrail'e saldırmaya cesaret etmeleri halinde başlarına bunun geleceğini anlamaları gerektiği yönünde bir mesaj olduğunu söyledi. İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant, İsraillilerin Gazze'de kazanamaması halinde Ortadoğu'da yaşayamayacaklarını ifade etti. Bu basitçe, eğer askerî açıdan üstün değillerse, Araplarla birlikte yaşayamayacakları anlamına geliyor.

(foto altı) Refah'ta yerinden edilmiş Filistinliler, 19 Şubat. (Reuters)
Refah'ta yerinden edilmiş Filistinliler, 19 Şubat. (Reuters)

Arapların Gazze'de Filistin halkına karşı yürütülen barbarlıktan ve imha savaşından neler öğrendiklerini anlatalım:

Birincisi: Arapların bu savaşta öğrendikleri en önemli ders, kendilerini savunmak için her türlü kuvvete sahip olmaları gerektiğidir. Çünkü İsrail'in gelecekte olası bir savaşta uluslararası hukuka ve insancıl hukuka uyacağını kabul etmek, sonuçları hesaplanmamış bir macera olacaktır. Güç dengesizliği nedeniyle İsrail'le bir arada yaşamak, Arapların kabul edemeyeceği varoluşsal bir tehlikedir.

İkincisi: Gazze'deki imha savaşının sürdürülmesinde sorumluluğu üstlenen yalnızca İsrail değil, özellikle Batı ve ABD'dir. Şayet ABD savaşı durdurmak isteseydi bunu birkaç saat içinde başarabilirdi. Zira savaşın durması için ABD Başkanı Joe Biden'ın İsrail'e silah ve mühimmat tedarikini durdurduğunu açıklaması yeterli.

Üçüncüsü: ABD defalarca İsrail'in Arap dünyasına entegrasyonunu, İran karşısında Arap ülkelerine bir güvenlik ilavesi olarak pazarlamaya çalıştı. Ancak gerçek şu ki Gazze savaşı, İsrail'in kendisine yaklaşan herkes için bir güvenlik yükü olduğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkardı. 7 Ekim'de kendini koruyamadı ve Gazze'ye karşı yürüttüğü imha savaşının üzerinden dört aydan fazla süre geçtikten sonra, yalnızca kendi üretimi ilkel silahlara sahip olan Filistinli örgütleri ortadan kaldırmayı başaramadı. İsrail'in, savaşın başka cephelere yayılması tehlikelerinden kendisini korumak için ABD'ye ve diğer Batılı ülkelere ihtiyaç duyduğunu da belirtmeden geçemeyiz. Ancak sahip olduğu tüm ateş gücüne rağmen başka bir silahlı örgütün güney Lübnan'dan kendisine saldırmasını engellemeyi başaramadı.

“İsrail'in mağlup edilebilecek bir ülke olduğu, dolayısıyla kendi şartlarını Araplara dayatacak durumda olmadığı ortaya çıktı.”

Dördüncüsü: Gazze'deki savunmasız sivilleri öldürerek Araplara Ortadoğu'nun ‘yıkıcı canavarı’ olduğu mesajını vermeye çalışmasına rağmen İsrail'in başarısızlığı ve güvenlik açığıdır. İsrail'in mağlup edilebilecek bir ülke olduğu, dolayısıyla kendi şartlarını Araplara dayatacak durumda olmadığı ortaya çıktı. Bu bizi bu makalenin amacına getiriyor.

Dünya, Filistin-İsrail anlaşmazlığı çözülmeden Ortadoğu'da barışın mümkün olmadığının farkına vardı. Bu, Suudi Arabistan'ın defalarca söylediği, İsrail'le her türlü ilişkinin Filistin halkının özgürlük ve bağımsızlık özlemlerine yanıt veren adil bir çözümle başlaması gerektiği yönündeki sözünün geçerliliğini kanıtlıyor. Bu nedenle Suudi Arabistan, Trump döneminde önceki İbrahim Anlaşmaları’nın bir parçası olmayı reddetmişti. Suudi Arabistan, İsrail ile ‘normalleşmenin’ ABD ile Suudi Arabistan arasındaki herhangi bir savunma anlaşmasının parçası olmasını isteyen Biden yönetimiyle yaptığı görüşmelerde bu çatışmaya adil bir çözüm bulunmasını şart koştu.

Bugün dünyanın bütün ülkeleri, Filistin-İsrail anlaşmazlığının çözümünün Gazze'deki mevcut savaşın sonuçlarından biri olması gerektiğini söylüyor. ABD, birden fazla Amerikalı yetkili aracılığıyla net bir takvime göre Filistin devleti kurma projesi üzerinde çalıştığını açıkça duyurdu. ABD, Filistin devletinin tanınması veya Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi'nde bu devletin itiraz edilmeden tanınması yönünde bir karar alınmasına izin verilmesi meselesini inceliyor. Dışişleri Bakanlığı'na, İsrail'in güvenliğinden ödün vermeden Filistin devletinin kurulmasına yol açacak bir dizi seçenek hazırlama talimatı veren Biden, Filistin devletinin silahsızlandırılabileceğini söylüyor.

“Riyad, İsrail ile barış ilişkileri kurmadan önce bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını şart koşuyordu.”

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Münih Güvenlik Konferansı'nda, ülkesinin Filistin devleti kurma ve İsrail'i bölgeye entegre etme yönünde bir plan geliştirmeye çalıştığını, bu planın birkaç hafta içinde ortaya çıkabileceğini belirtti. Almanya Başbakanı Olaf Scholz ise Gazze'deki Filistin halkının İsrail'le birlikte barış içinde yaşayacak bir Filistin devleti kurma konusunda Almanya'ya güvenebileceğini söyledi. İngiltere ise Filistin devletinin tanınması konusunu incelediğini bildirdi. Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda ortak bir bildiri yayınlayarak Gazze'de derhal ateşkes sağlanması ve Filistin devletinin kurulmasına yol açacak siyasi bir çözümün başlatılması çağrısında bulundu. Avrupa Birliği (AB), Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Joseph Borrell aracılığıyla, AB’nin tam egemen Filistin devletine ulaşmayı amaçlayan bir barış planı hazırladığını söyledi.

Filistin-İsrail çatışmasını bir Filistin devletinin kurulmasına yol açacak şekilde sonlandırmaya yönelik bir siyasi hareket var. Burada Biden yönetiminin Gazze'deki savaşı siyasi bir fırsata dönüştürmek istediğini belirtmeliyiz. Bu fırsatın özü, bağımsız bir Filistin devletinin kurulması karşılığında Suudi Arabistan’la imzalanan savunma anlaşmasıyla İsrail'in Arap dünyasına entegrasyonunu birbirine bağlamak.

Şunu da belirtelim ki, başlangıçta bağımsız bir Filistin devletinden değil, bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasına giden siyasi yoldan bahsediliyordu. Ancak Riyad netti ve İsrail ile barış ilişkileri kurmanın koşulu olarak bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını şart koşuyordu. Gazze’ye yönelik saldırganlığın bitmesinin en büyük öncelikleri olduğunu ifade eden Suudi Arabistan, “İsrail 1967'de işgal ettiği Filistin topraklarından çekilene ve bu topraklar üzerinde başkenti Kudüs olan bağımsız bir Filistin devleti kurulana kadar İsrail'le ilişkilerini normalleştirmeyeceğini” ABD yönetimine bildiren muhtırasını yayınladığında bu durum daha da açık bir hal aldı.

(foto altı) İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, 17 Şubat'ta Münih'te ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ile bir araya geldi. (AP)
İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, 17 Şubat'ta Münih'te ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ile bir araya geldi. (AP)

Bana öyle geliyor ki bu açıklama, Riyad'ın İsrail ile normalleşme konusundaki tutumu sorulduğunda ABD yönetiminin desteklediği Riyad'ın tutumunun yanlış yorumlanmasını engellemek için geldi. Blinken Doha'da, “Bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasına yol açacak bir takvime göre açık bir siyasi yol olması halinde Riyad'ın İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye hazır olduğunu” duyurdu.

Filistin-İsrail çatışması daha az karmaşık olsaydı Riyad sessiz kalabilir ve yanıt vermeyebilirdi. Ancak bu çatışma devletin sınırlarına, Kudüs'e, işgal altındaki Filistin topraklarındaki yerleşimlerin geleceğine, Filistinli mültecilere ve İsrail ile Filistinlilerin güvenlik sorunlarına odaklanıyor.

“Gazze'deki savaşı durdurmadan ve İsrail güçlerini buradan çekmeden iki devletli çözümden bahsetmenin inandırıcılığı olamaz.”

Eğer bu çatışmanın çözümü sadece bir Filistin devletinin kurulması olsaydı, bu çatışma 2000 yılında İsrail'in Batı Şeria'nın yüzde 90'ından çekilmeyi, yerleşimleri için toprak takası yapmayı, mahallelerin bir kısmı Filistinlilere, bir kısmı da İsraillilere ait olacak şekilde Doğu Kudüs'ü mahallelere bölmeyi ve Mescid-i Aksa üzerindeki egemenliğini sürdürmeyi teklif ettiği Camp David'de sona ererdi. Ya da çözüm, Filistinlilerin ve Arapların, Trump'ın Filistinlilere Batı Şeria'nın yüzde 70'inde, Ölü Deniz'den Akdeniz'e kadar uzanan İsrail devleti içinde bir devlet vereceğini söyleyen planını kabul etmesi olabilirdi.

Her halükârda, Gazze'deki savaşı durdurmadan, İsrail güçlerini buradan çekmeden, Doğu Kudüs’ü de kapsayacak şekilde Batı Şeria'daki yerleşimlerini durdurması için İsrail'i bağlayıcı uluslararası bir karar yayınlamadan iki devletli bir çözümden bahsetmenin inandırıcılığı olamaz.

Eğer Batı iki devletli çözüm konusunda ciddiyse, Doğu Kudüs dahil Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ni İsrail'in çekilmesi gereken işgal edilmiş topraklar olarak kabul eden uluslararası hukuka uygun olarak, bu çözümün çerçevesini duyurmak gerekiyor. Bu, Filistin devletinin tanınmasına yönelik herhangi bir sürecin, 5 Haziran 1967'den önceki sınırların da tanınması anlamına geliyor.

Uluslararası hukuka uygun olan bu tanınma, İsrail ile müzakerelerde iki konuyu ortadan kaldıracak: ‘Filistin devletinin sınırları ve Doğu Kudüs.’ Bunlar İsrail'le yapılan tüm müzakerelerin en önemli iki meselesi. Çünkü 2000 yılında Camp David görüşmelerinde çatışmanın sona ermesini engelleyen bu iki konu oldu. Bu iki konunun müzakerelerden çıkarılmaması, uluslararası toplumun bu çatışmanın sona ermesini istemediği anlamına geliyor. Bu bağlamda özellikle de Filistinliler ve Araplar, tarihi Filistin topraklarının yüzde 78'inde İsrail’i kabul ederek önemli bir taviz vermişken yine de bu tarafa yaklaşmıyorlar.

Doğu Kudüs de dahil olmak üzere Batı Şeria'daki İsrail yerleşimleri, Filistinli mülteciler meselesi ve İsraillilerin ve Filistinlilerin istediği güvenlik garantileri gibi geri kalan meseleler bir takvime ve açık tahkim mekanizmalarına göre müzakere edilebilir.

(foto altı) Gazze Şeridi'ndeki Nuseyrat Mülteci Kampı’ndaki yıkımın ortasında kalmış bir araba, 19 Şubat. (Al Majalla)
Gazze Şeridi'ndeki Nuseyrat Mülteci Kampı’ndaki yıkımın ortasında kalmış bir araba, 19 Şubat. (Al Majalla)

Bu sorunların çözümü yok. Burada kimse adına konuşmak istemiyorum. Ancak yerleşim meselesinde Filistinliler ile İsrailliler arasında aynı oran ve değerde toprak takası yapılabilir. Bu, iki taraf arasında daha önce yapılan müzakerelerde de dile getirilen bir konuydu. Hatta İsrailli yerleşimciler, İsrail'in aynı sayıda Filistinli mülteciyi kendi topraklarına geri göndermeyi kabul etmesi karşılığında İsrail vatandaşlığından vazgeçip Filistin vatandaşlığını ve yasalarını kabul etmeleri durumunda Filistin vatandaşı bile sayılabilirler.

“Ortadoğu'yla ilişkisi olan herkes için manevi bir yük haline gelen İsrail'in, Ortadoğu'nun bir parçası olması için zaman daralıyor.”

Güvenlik garantilerine gelince, bunlara İsrail'den daha çok Filistin halkı ihtiyaç duyuyor. Bazıları silahsızlandırılmış bir Filistin devleti öneriyor. Filistinliler şu anda kendi üretimleri dışında kendilerini savunacak silahlara sahip değil. Bu nedenle Filistinliler, İsrail'in kendi topraklarına ya da karasularına girmesini veya egemenliklerini ihlal etmesini engelleyen uluslararası garantilerin olması koşuluyla, silahsızlandırılmış bir devleti kabul etmekten çekinmeyecektir.

Sonuç olarak ABD’liler ve Avrupalılar normalleşmeden, iki devletli çözümden, İsrail'in Ortadoğu'ya entegrasyonundan çokça söz ediyor. Ancak İsrail'le ilişkisini sürdüren herkes için manevi bir yüke dönüşen İsrail'in, onun bir parçası olması için zamanının daraldığını fark etmiyorlar. İsrail'in Gazze'de işlediği suçların boyutu göz önüne alındığında Araplar, İsrail'le barışın halen mümkün olmasına rağmen bunun artık arzu edilir olmadığı kanaatine varmaya yakınlar. Çünkü soykırım uygulayan, karşılaştığı siyasi zorlukları sürekli savaşla çözmeye çalışan, güvenliğini koruyamamasına daha fazla şiddetle karşılık veren irrasyonel bir devletle bir arada yaşamak onlar için büyük bir yük ve buna katlanmak onların çıkarına değil.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonu hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak?

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
TT

SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonu hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak?

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Suriye devlet kurumları arasındaki entegrasyon sorunsuz şekilde hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak? SDG, on yılı aşkın süredir sahip olduğu askerî ve bazı bölgelerdeki sivil nüfuzdan gerçekten vazgeçecek mi? Washington ve Erbil’in himayesinde 30 Ocak’ta varılan anlaşma tüm boyutlarıyla uygulanabilecek mi, yoksa yalnızca belirli başlıklarla mı sınırlı kalacak?

Şarku’l Avsat’ın görüştüğü isimlerin bir kısmı, metinden uygulamaya geçildiğinde başarı şansının sınırlı olduğunu savunurken; diğer bir kesim ise entegrasyon sürecinin bölgesel ve uluslararası destek altında yürütüldüğü sürece başarısızlık için gerçekçi bir neden bulunmadığı görüşünde.

sdvdfv
Suriye'nin Kamışlı kentinde, ABD askeri araçları, DEAŞ tutuklularını Suriye'den Irak'a taşıyan otobüslere eşlik etti (Reuters)

Sürecin başlangıcı, Kamışlı Uluslararası Havalimanı ile Rümeylan petrol sahasının devlete devredilmesiyle olumlu bir tablo çiziyor. Bu adımda bayrak indirme ya da personel gözaltıları gibi sembolik uygulamalara başvurulmaması, tarafların prensipte sürecin başarıya ulaşmasını istediğini gösteriyor. Suriyeliler, ülkenin yeniden birleşmesini, istikrarın sağlanmasını ve ekonomik canlanmayı umut ederken; geriye kalan ayrıntılar hâlâ soru işaretleri barındırıyor ve yanıtların uygulama aşamasında netleşmesi bekleniyor.

Karşılıklı çıkar

Hurşid Deli – Suriyeli Kürt siyaset analisti

Anlaşmanın sahada uygulanmaya başladığı açıkça görülüyor. Bunun başlıca nedeni, net bir yol haritası ve aşamalı adımlar içermesi. En önemlisi ise hem Suriye hükümeti hem de SDG açısından karşılıklı çıkarların söz konusu olması. Şam yönetimi için temel hedef Suriye’nin yeniden birleşmesi iken, SDG açısından çıkar; güçlerinin yerel bir yapı olarak varlığını sürdürmesi ve kontrol ettiği bölgelerin yönetiminde rol almaya devam etmesi. Bu durum, Kürtlerin gelecek dönemde Suriye siyasal yaşamına katılımını da güvence altına alıyor.

Deli’ye göre anlaşma yalnızca Şam ve SDG’nin çıkarlarıyla sınırlı değil; aynı zamanda uluslararası, bölgesel ve Arap desteğine de sahip. Anlaşma, Washington, Paris ve Erbil’in yoğun diplomatik çabaları sonucunda ortaya çıktı ve bu durum sürece bir tür uluslararası koruma ve garanti sağlıyor.

Bu çerçevede, SDG’nin askerî ve sivil kurumlarının Suriye devlet yapısına entegrasyonunun başarısız olacağına dair somut bir gerekçe bulunmadığı görüşü öne çıkıyor. Elbette bazı teknik ve idari zorluklar ortaya çıkabilir; ancak mevcut siyasi ve sahadaki koşullar, bu engellerin aşılmasına imkân tanıyor.

dsvfr
12 Ocak 2026'da Halep'in Şeyh Maksud mahallesinde SDG ile yaşanan çatışmaların ardından (AP)

Deli, anlaşmanın SDG ve Asayiş’in nüfuzundan tamamen vazgeçmesini öngörmediğini, aksine bu nüfuzun Savunma ve İçişleri bakanlıkları bünyesinde yeniden yapılandırıldığını belirtiyor. Asayiş güçlerine önümüzdeki dönemde temel bir rol verilirken, SDG’nin askerî yapısı Haseke’de üç tugaydan oluşan bir tümen ve Kobani’de Halep güvenlik komutanlığına bağlı bir tugay şeklinde organize edilecek. SDG ve Suriye ordusu birlikleri, şehir merkezlerinden Şeddadi ve Cebel’de belirlenecek noktalara çekilecek.

Bu yeniden yapılanmanın hedeflerinden biri de DEAŞ’la mücadelede yeni ve etkin bir mekanizma oluşturmak. SDG’nin bu alandaki uzun tecrübesi ve uluslararası koalisyonla yürüttüğü iş birliği, entegrasyonu askerî açıdan da anlamlı kılıyor.

Ayrıca SDG ve Asayiş’in  isimleri değişse dahi varlığını sürdürmesi, Kürt bölgelerindeki halk için önemli bir güven unsuru olarak görülüyor. Bu durum, Kürt bileşenin dışlanmadığı bir Suriye vizyonunu destekliyor. Cumhurbaşkanı Şara’nın Kürt meselesine yönelik kapsayıcı yaklaşımı ve bu konuda yayımlanan 13 sayılı kararname de süreci güçlendiren unsurlar arasında yer alıyor.

Uygulamada engeller

Samer el-Ahmed – Doğu Suriye uzmanı gazeteci ve araştırmacı

SDG ile varılan anlaşma iki temel faktörün sonucu. İlki, Suriye ordusunun halk desteğiyle birlikte Cezire bölgesinde sahada güç kazanması ve SDG’ye yönelik birikmiş toplumsal tepki. İkincisi ise özellikle ABD’nin tutumundaki değişim ve SDG’ye verilen siyasî-askerî desteğin azalmasıyla birlikte Şam’ın uluslararası koalisyonla yeniden temas kurması.

Teorik olarak anlaşma, SDG için devlet dışı bir askerî yapıdan ulusal bir çerçeveye geçiş açısından tarihî bir fırsat sunuyor. Aynı zamanda Kürtlerin haklarını Suriye devleti içinde elde etmesinin de önünü açıyor.

Ancak uygulamaya geçildiğinde başarı ihtimali sınırlı görünüyor. Zira SDG’nin fiilî yapısı hâlâ büyük ölçüde PKK’nın etkisi altında. Entegrasyon, PKK açısından bölgesel nüfuz, finansman ve stratejik alan kaybı anlamına geliyor ve bu durum örgütün anlaşmayı isteksizce uygulamasına yol açıyor.

Temel sorun, SDG içindeki Suriyeli bazı liderlerin niyetinden ziyade, karar alma yetkisine sahip olmamaları. Ağır silahların devri, Semalka Sınır Kapısı’nın kontrolü, yabancı unsurların bölgeden çıkarılması ve şehirlerden çekilme gibi kritik dosyalar hâlâ çözümsüz.

Bu nedenle süreç, Şeyh Maksud ve 10 Mart anlaşmalarında olduğu gibi zaman kazanmaya dayalı bir modele dönüşebilir. Kısa vadede askerî çatışma ihtimali düşük olsa da, anlaşmanın uygulanmasını zorlamak için baskı unsuru olarak gündeme gelebilir.

Şam yönetimi ise Haseke üzerindeki tam egemenliği yeniden tesis etme konusunda kararlı. Bu hedefin, barışçıl yollarla ya da gerekirse askerî seçenekle hayata geçirilmesi planlanıyor. Sahadaki ve siyasetteki göstergeler, bu yaklaşımın hem halk desteğine hem de bazı uluslararası aktörlerin örtük onayına sahip olduğunu gösteriyor.

Sivil ortak arayışı

Hüseyin Çelebi – Gazeteci yazar

PKK ve Suriye uzantılarının, sahip oldukları nüfuz ve ayrıcalıklardan kolayca vazgeçmesi gerçekçi değil. Özerk yönetim deneyimi, örgütün yarım yüzyıllık mücadelesinin tek somut kazanımı olarak görülüyor. Bu yapı, Esad yönetiminin devrim sürecinde zorunlu olarak verdiği bir alanın ürünüydü.

Çelebi’ye göre entegrasyon büyük ölçüde şekli kalacak. PKK, idari ve güvenlik yapılarını yeraltına taşıyarak “gölge yönetim” yoluyla etkisini sürdürmeye çalışacak. Tehdit, kadrolaşma ve mali baskılar bu stratejinin araçları olmaya devam edecek.

sdervr
Suriye hükümeti heyetinin Pazar günü Kamışlı Uluslararası Havalimanı'nı yeniden açmak için yaptığı ziyaret sırasında Kürt iç güvenlik güçlerine mensup kişiler havalimanı dışında nöbet tutuyor (Reuters)

Bu nedenle entegrasyonun başarısı, Şam’ın yaklaşımına bağlı. PKK’nın geçmişte imzaladığı anlaşmalara uymadığı biliniyor. Hükümetin yalnızca silahlı güç olduğu için SDG’yi ödüllendirmemesi, buna karşılık Kürt toplumundan sivil ortaklar bularak onları desteklemesi gerektiği vurgulanıyor.

Entegrasyonun önündeki 3 temel engel

El-Mu‘tasım Keylani – Hukuk ve uluslararası ilişkiler araştırmacısı

Haseke’deki entegrasyon süreci, yalnızca idari değil; Suriye krizinin özüne dokunan çok katmanlı bir sınav niteliği taşıyor.

Birinci engel, derinleşmiş güven krizidir. Yıllar süren çatışmalar ve fiilî özerk yönetim deneyimi, hem Kürt toplumunda hem de merkezî otorite çevrelerinde karşılıklı kaygılar yarattı. Bu kriz, yalnızca söylemlerle değil; somut garantiler ve şeffaf mekanizmalarla aşılabilir.

İkinci engel, egemenlik ve güvenlik boyutudur. Çoklu askerî otoriteler ve sınır aşan bağlantılar, ulusal entegrasyonu zayıflatıyor. Silahlı yapılar arasındaki sadakat çatışması sona ermeden kalıcı istikrar mümkün değil.

Üçüncü engel ise ekonomik ve hizmet alanındaki zorluklar. Haseke halkı entegrasyonu, günlük yaşamındaki iyileşmelere göre değerlendirecek. Hizmetlerde ve gelir dağılımında yaşanacak başarısızlıklar, sürecin meşruiyetini hızla aşındırabilir. Ayrıca yerel yönetimden devlet yapısına geçişte net bir ademimerkeziyetçilik vizyonunun olmaması, entegrasyonu biçimsel bir adıma dönüştürme riski taşıyor.

Sonuç olarak Haseke’deki entegrasyon; güven, egemenlik, ekonomi ve yönetişim başlıklarında eş zamanlı sınavlarla karşı karşıya. Bu engellerin aşılması, geçici denge politikalarıyla değil; hukuka dayalı, kapsayıcı ve ulusal bir projeyle mümkün olabilir.


Türkiye ve Ürdün, Gazze’de barış planının uygulanmasının sürdürülmesi gerektiğini belirtti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
TT

Türkiye ve Ürdün, Gazze’de barış planının uygulanmasının sürdürülmesi gerektiğini belirtti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Ürdün Kralı II. Abdullah, Gazze’de barış planının hayata geçirilmesinin önemini, ateşkesin kalıcı biçimde sürdürülmesini, yeniden imar sürecinin başlatılmasını ve bölge halkına insani yardımların kesintisiz ulaştırılmasını ele aldı.

Türk kaynaklara göre, Erdoğan ile Kral II. Abdullah, cumartesi günü İstanbul’daki Dolmabahçe Sarayı’nda bulunan Cumhurbaşkanlığı Ofisi’nde gerçekleştirdikleri görüşmede, iki ülke arasındaki ilişkiler ile bunların farklı alanlarda geliştirilme yollarını değerlendirdi; bölgesel ve uluslararası gelişmeleri masaya yatırdı.

Ürdün Kralı’nın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daveti üzerine Türkiye’ye yaptığı kısa ziyaret kapsamında, iki lider önce baş başa bir görüşme gerçekleştirdi, ardından iki ülke heyetlerinin katılımıyla genişletilmiş bir toplantı yapıldı.

Görüşmelerde Gazze’deki son durum ve barış planının ikinci aşamasının uygulanması ayrıntılı biçimde ele alındı. Taraflar, ateşkesin sürdürülmesi gerektiğini vurgularken, devam eden İsrail ihlallerini kınadı; insani yardımların sürdürülebilir şekilde ulaştırılmasının önemine ve Filistinlilerin zorla yerinden edilmesine yönelik her türlü girişimin reddedilmesi gerektiğine dikkat çekti.

Toplantılarda ayrıca Suriye’deki gelişmeler de ele alındı. Erdoğan ve Kral II. Abdullah, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve egemenliğinin korunmasının, ülkenin istikrarını sarsmaya yönelik girişimlerin reddedilmesinin ve Suriyelilerin ülkelerine gönüllü ve güvenli şekilde dönüşlerinin sağlanmasının gerekliliğini vurguladı.

Kaynaklara göre, ikili ve genişletilmiş görüşmelerde bölgedeki diğer gelişmeler de değerlendirildi; taraflar, bölgesel istikrarın sağlanması için iş birliği ve ortak çalışma iradesini teyit etti.

efrgt87kı8
Erdoğan ile Ürdün Kralı’nın, iki ülke heyetlerinin katılımıyla gerçekleştirdiği genişletilmiş görüşmelerden bir kare (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Görüşmelere Türkiye tarafında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, MİT Başkanı İbrahim Kalın ve Cumhurbaşkanlığı Dış Politika ve Güvenlik Başdanışmanı Akif Çağatay Kılıç katılırken, Ürdün tarafından da muhatap isimler yer aldı.

Ürdün Kralı’nın Türkiye ziyareti, Türkiye ile Suriye arasındaki Cilvegözü (Bab el-Hava) sınır kapısı üzerinden Türkiye ve Yunanistan’a yönelik kara taşımacılığının 15 yıl aradan sonra yeniden başlatılmasının hemen ardından gerçekleşti.

Ulaştırma bakanlıkları arasında yürütülen ortak koordinasyon ve çabalar sonucunda gümrük ve idari engellerin kaldırılmasıyla hayata geçirilen uygulama kapsamında, cuma günü üç tır deneme amaçlı olarak Türkiye topraklarına giriş yaptı.

Söz konusu adımın, bölgesel kara taşımacılığı haritasında nitelikli bir sıçrama yaratması ve Ürdün’ü, Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa kıtasına bağlayan önemli bir ticaret hattını yeniden canlandırması bekleniyor. Bu hat, Cilvegözü (Bab el-Hava) ve Öncüpınar (Bab es-Selame) sınır kapıları üzerinden işleyecek.


Arap ve İslam dünyası, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenlik kurma girişimini reddediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
TT

Arap ve İslam dünyası, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenlik kurma girişimini reddediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)

Suudi Arabistan, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar, Endonezya, Pakistan, Mısır ve Türkiye dışişleri bakanları, İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria’da yasa dışı İsrail egemenliğini dayatmayı, yerleşimleri pekiştirmeyi ve yeni bir hukuki ve idari fiili durum oluşturmayı hedefleyen karar ve uygulamalarını en sert ifadelerle kınadı. Söz konusu adımların, Batı Şeria’nın yasa dışı ilhakına yönelik girişimleri hızlandırdığı ve Filistin halkının zorla yerinden edilmesine yol açtığı vurgulandı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan ortak bildiride, İsrail’in işgal altındaki Filistin toprakları üzerinde herhangi bir egemenliğinin bulunmadığı bir kez daha yinelendi. Bakanlar, İsrail’in Batı Şeria’da sürdürdüğü yayılmacı politikalar ve hukuka aykırı uygulamaların bölgede şiddeti ve çatışmayı körüklediği uyarısında bulundu.

fevfev
İsrail ordusuna ait buldozerler, Batı Şeria’nın Ramallah kentinin batısındaki Şukba köyünde Filistinlilere ait üç evi yıktı. (AFP)

Bakanlar, bu hukuka aykırı uygulamaları kesin bir dille reddettiklerini belirterek, söz konusu adımların uluslararası hukukun açık bir ihlali olduğunu, iki devletli çözümü baltaladığını ve Filistin halkının 4 Haziran 1967 sınırları içinde, başkenti Kudüs olan, bağımsız ve egemen bir devlet kurma yönündeki devredilemez hakkına saldırı niteliği taşıdığını vurguladı. Açıklamada, bu uygulamaların bölgede barış ve istikrarın sağlanmasına yönelik devam eden çabaları da sekteye uğrattığı ifade edildi.

Bakanlar ayrıca, işgal altındaki Batı Şeria’da hayata geçirilen bu yasa dışı uygulamaların hükümsüz ve geçersiz olduğunu, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin özellikle 1967’den bu yana, Doğu Kudüs dahil olmak üzere işgal altındaki Filistin topraklarının demografik yapısını, karakterini ve statüsünü değiştirmeyi amaçlayan tüm İsrail uygulamalarını kınayan 2334 sayılı kararı başta olmak üzere BM kararlarının açık ihlali anlamına geldiğini kaydetti. Açıklamada, 2024 yılında Uluslararası Adalet Divanı (UAD) tarafından yayımlanan danışma görüşüne de atıf yapılarak, İsrail’in işgal altında bulunan Filistin topraklarındaki politika ve uygulamalarının ve bu topraklardaki varlığının hukuka aykırı olduğu hatırlatıldı.

sdfrg
İsrailli askerler, işgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinde yerleşimcilerin yaptığı bir tur sırasında nöbet tutuyor. (Reuters)

Bakanlar, uluslararası topluma yasal ve ahlaki sorumluluklarını üstlenmesi çağrısını yineleyerek, İsrail’i işgal altındaki Batı Şeria’da tehlikeli tırmanışı ve yetkililerinin kışkırtıcı açıklamalarını durdurmaya zorlaması gerektiğini vurguladı.

Açıklamada, Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkının ve iki devletli çözüm temelinde, uluslararası meşruiyet kararları ile Arap Barış Girişimi doğrultusunda devletini kurma yönündeki meşru taleplerinin karşılanmasının, bölgede güvenlik ve istikrarı garanti altına alacak adil ve kapsamlı bir barışa ulaşmanın tek yolu olduğu ifade edildi.