Dünya ve Araplar Gazze savaşından ne öğrendi?

İsrail'le her türlü ilişki, Filistinlilerin isteklerine cevap verecek adil bir çözümle başlamalıdır.

İsrail'in güneyinden, Gazze Şeridi'ndeki yıkımı gösteren bir fotoğraf, 19 Şubat 2024. (AFP)
İsrail'in güneyinden, Gazze Şeridi'ndeki yıkımı gösteren bir fotoğraf, 19 Şubat 2024. (AFP)
TT

Dünya ve Araplar Gazze savaşından ne öğrendi?

İsrail'in güneyinden, Gazze Şeridi'ndeki yıkımı gösteren bir fotoğraf, 19 Şubat 2024. (AFP)
İsrail'in güneyinden, Gazze Şeridi'ndeki yıkımı gösteren bir fotoğraf, 19 Şubat 2024. (AFP)

Hişam el-Ganem

Bu satırları yazarken, İsrail’in Gazze'ye yönelik saldırısının kurbanlarının sayısı 28 binden fazla ölüye, 68 binden fazla yaralıya ve yaklaşık üçte ikisi çocuk ve kadın olmak üzere 7 bin kayba ulaştı. Bu oran Gazze nüfusunun yüzde 5'inden fazlasına tekabül ediyor. ABD gibi bir ülkede bu oran 16 milyondan fazla insan anlamına geliyor. İşte bu kadar insan, İsrail'in Gazze'de yürüttüğü imha savaşı sırasında beş aydan kısa bir süre içinde öldürüldü, yaralandı ya da kayboldu.

Devam eden avaş, Gazze'yi yaşanmaz bir bölgeye dönüştürmeyi amaçlayan sistematik bir savaş gibi görünüyor. Çeşitli araştırma merkezlerinin tahminlerine göre İsrail geçen ayın başına kadar Gazze Şeridi’ne 65 bin ton patlayıcı attı. Bu, Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan nükleer bombaların dördünden fazlasına eşdeğer (her bir bombanın gücü yaklaşık 15 bin ton). Hiroşima'nın alanı 900 kilometrekare iken Gazze'nin alanı üç katından biraz daha az.

İsrail saldırganlığı, toprak sahiplerinin topraklarında hayatta kalmalarını artırabilecek her şeyi hedef aldı. Tel Aviv, hastaneler, tıbbi kompleksler ve ambulanslar da dahil olmak üzere sağlık sektörünün çoğunu yok etti. 340'tan fazla doktor ve sağlık çalışanını öldürdü, yüzlercesini yaraladı ve tutukladı. Bugün 10 bin kanser hastası, 8 bin hepatitli sağlık sektörünün yıkımı nedeniyle ölüm riskiyle karşı karşıya. 60 bin hamile ise sağlık hizmetlerinin yetersizliği nedeniyle risk altında. Diğer yandan çoğu okul, üniversite ve su, elektrik, kanalizasyon ağları da dahil olmak üzere altyapı tahrip edildi. Devam eden bu saldırıda İsrail, özellikle gazetecileri hedef aldı. Gerçekleri dünyadan gizlemek amacıyla 120'den fazla gazeteciyi öldürdü. Halen Gazze'deki 2 milyon 200 bin Filistinliye yiyecek, su, yakıt ve ilaç sağlanması engelleniyor. İsrail, şu anda 60 kilometrekareden küçük bir alanda bir buçuk milyondan fazla Filistinliyi barındıran Refah kentine saldırı düzenlemekle tehdit ediyor. Bu da on binlerce Filistinlinin öldürülmesi veya yaralanması anlamına geliyor.

“Gazze'deki imha savaşının sürdürülmesinde sorumluluğu üstlenen yalnızca İsrail değil, özellikle Batı ve ABD'dir.”

Birden fazla İsrailli yetkili, ordularının Gazze'deki saldırılarının, tüm Araplara, İsrail'e saldırmaya cesaret etmeleri halinde başlarına bunun geleceğini anlamaları gerektiği yönünde bir mesaj olduğunu söyledi. İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant, İsraillilerin Gazze'de kazanamaması halinde Ortadoğu'da yaşayamayacaklarını ifade etti. Bu basitçe, eğer askerî açıdan üstün değillerse, Araplarla birlikte yaşayamayacakları anlamına geliyor.

(foto altı) Refah'ta yerinden edilmiş Filistinliler, 19 Şubat. (Reuters)
Refah'ta yerinden edilmiş Filistinliler, 19 Şubat. (Reuters)

Arapların Gazze'de Filistin halkına karşı yürütülen barbarlıktan ve imha savaşından neler öğrendiklerini anlatalım:

Birincisi: Arapların bu savaşta öğrendikleri en önemli ders, kendilerini savunmak için her türlü kuvvete sahip olmaları gerektiğidir. Çünkü İsrail'in gelecekte olası bir savaşta uluslararası hukuka ve insancıl hukuka uyacağını kabul etmek, sonuçları hesaplanmamış bir macera olacaktır. Güç dengesizliği nedeniyle İsrail'le bir arada yaşamak, Arapların kabul edemeyeceği varoluşsal bir tehlikedir.

İkincisi: Gazze'deki imha savaşının sürdürülmesinde sorumluluğu üstlenen yalnızca İsrail değil, özellikle Batı ve ABD'dir. Şayet ABD savaşı durdurmak isteseydi bunu birkaç saat içinde başarabilirdi. Zira savaşın durması için ABD Başkanı Joe Biden'ın İsrail'e silah ve mühimmat tedarikini durdurduğunu açıklaması yeterli.

Üçüncüsü: ABD defalarca İsrail'in Arap dünyasına entegrasyonunu, İran karşısında Arap ülkelerine bir güvenlik ilavesi olarak pazarlamaya çalıştı. Ancak gerçek şu ki Gazze savaşı, İsrail'in kendisine yaklaşan herkes için bir güvenlik yükü olduğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkardı. 7 Ekim'de kendini koruyamadı ve Gazze'ye karşı yürüttüğü imha savaşının üzerinden dört aydan fazla süre geçtikten sonra, yalnızca kendi üretimi ilkel silahlara sahip olan Filistinli örgütleri ortadan kaldırmayı başaramadı. İsrail'in, savaşın başka cephelere yayılması tehlikelerinden kendisini korumak için ABD'ye ve diğer Batılı ülkelere ihtiyaç duyduğunu da belirtmeden geçemeyiz. Ancak sahip olduğu tüm ateş gücüne rağmen başka bir silahlı örgütün güney Lübnan'dan kendisine saldırmasını engellemeyi başaramadı.

“İsrail'in mağlup edilebilecek bir ülke olduğu, dolayısıyla kendi şartlarını Araplara dayatacak durumda olmadığı ortaya çıktı.”

Dördüncüsü: Gazze'deki savunmasız sivilleri öldürerek Araplara Ortadoğu'nun ‘yıkıcı canavarı’ olduğu mesajını vermeye çalışmasına rağmen İsrail'in başarısızlığı ve güvenlik açığıdır. İsrail'in mağlup edilebilecek bir ülke olduğu, dolayısıyla kendi şartlarını Araplara dayatacak durumda olmadığı ortaya çıktı. Bu bizi bu makalenin amacına getiriyor.

Dünya, Filistin-İsrail anlaşmazlığı çözülmeden Ortadoğu'da barışın mümkün olmadığının farkına vardı. Bu, Suudi Arabistan'ın defalarca söylediği, İsrail'le her türlü ilişkinin Filistin halkının özgürlük ve bağımsızlık özlemlerine yanıt veren adil bir çözümle başlaması gerektiği yönündeki sözünün geçerliliğini kanıtlıyor. Bu nedenle Suudi Arabistan, Trump döneminde önceki İbrahim Anlaşmaları’nın bir parçası olmayı reddetmişti. Suudi Arabistan, İsrail ile ‘normalleşmenin’ ABD ile Suudi Arabistan arasındaki herhangi bir savunma anlaşmasının parçası olmasını isteyen Biden yönetimiyle yaptığı görüşmelerde bu çatışmaya adil bir çözüm bulunmasını şart koştu.

Bugün dünyanın bütün ülkeleri, Filistin-İsrail anlaşmazlığının çözümünün Gazze'deki mevcut savaşın sonuçlarından biri olması gerektiğini söylüyor. ABD, birden fazla Amerikalı yetkili aracılığıyla net bir takvime göre Filistin devleti kurma projesi üzerinde çalıştığını açıkça duyurdu. ABD, Filistin devletinin tanınması veya Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi'nde bu devletin itiraz edilmeden tanınması yönünde bir karar alınmasına izin verilmesi meselesini inceliyor. Dışişleri Bakanlığı'na, İsrail'in güvenliğinden ödün vermeden Filistin devletinin kurulmasına yol açacak bir dizi seçenek hazırlama talimatı veren Biden, Filistin devletinin silahsızlandırılabileceğini söylüyor.

“Riyad, İsrail ile barış ilişkileri kurmadan önce bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını şart koşuyordu.”

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Münih Güvenlik Konferansı'nda, ülkesinin Filistin devleti kurma ve İsrail'i bölgeye entegre etme yönünde bir plan geliştirmeye çalıştığını, bu planın birkaç hafta içinde ortaya çıkabileceğini belirtti. Almanya Başbakanı Olaf Scholz ise Gazze'deki Filistin halkının İsrail'le birlikte barış içinde yaşayacak bir Filistin devleti kurma konusunda Almanya'ya güvenebileceğini söyledi. İngiltere ise Filistin devletinin tanınması konusunu incelediğini bildirdi. Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda ortak bir bildiri yayınlayarak Gazze'de derhal ateşkes sağlanması ve Filistin devletinin kurulmasına yol açacak siyasi bir çözümün başlatılması çağrısında bulundu. Avrupa Birliği (AB), Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Joseph Borrell aracılığıyla, AB’nin tam egemen Filistin devletine ulaşmayı amaçlayan bir barış planı hazırladığını söyledi.

Filistin-İsrail çatışmasını bir Filistin devletinin kurulmasına yol açacak şekilde sonlandırmaya yönelik bir siyasi hareket var. Burada Biden yönetiminin Gazze'deki savaşı siyasi bir fırsata dönüştürmek istediğini belirtmeliyiz. Bu fırsatın özü, bağımsız bir Filistin devletinin kurulması karşılığında Suudi Arabistan’la imzalanan savunma anlaşmasıyla İsrail'in Arap dünyasına entegrasyonunu birbirine bağlamak.

Şunu da belirtelim ki, başlangıçta bağımsız bir Filistin devletinden değil, bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasına giden siyasi yoldan bahsediliyordu. Ancak Riyad netti ve İsrail ile barış ilişkileri kurmanın koşulu olarak bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını şart koşuyordu. Gazze’ye yönelik saldırganlığın bitmesinin en büyük öncelikleri olduğunu ifade eden Suudi Arabistan, “İsrail 1967'de işgal ettiği Filistin topraklarından çekilene ve bu topraklar üzerinde başkenti Kudüs olan bağımsız bir Filistin devleti kurulana kadar İsrail'le ilişkilerini normalleştirmeyeceğini” ABD yönetimine bildiren muhtırasını yayınladığında bu durum daha da açık bir hal aldı.

(foto altı) İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, 17 Şubat'ta Münih'te ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ile bir araya geldi. (AP)
İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, 17 Şubat'ta Münih'te ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ile bir araya geldi. (AP)

Bana öyle geliyor ki bu açıklama, Riyad'ın İsrail ile normalleşme konusundaki tutumu sorulduğunda ABD yönetiminin desteklediği Riyad'ın tutumunun yanlış yorumlanmasını engellemek için geldi. Blinken Doha'da, “Bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasına yol açacak bir takvime göre açık bir siyasi yol olması halinde Riyad'ın İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye hazır olduğunu” duyurdu.

Filistin-İsrail çatışması daha az karmaşık olsaydı Riyad sessiz kalabilir ve yanıt vermeyebilirdi. Ancak bu çatışma devletin sınırlarına, Kudüs'e, işgal altındaki Filistin topraklarındaki yerleşimlerin geleceğine, Filistinli mültecilere ve İsrail ile Filistinlilerin güvenlik sorunlarına odaklanıyor.

“Gazze'deki savaşı durdurmadan ve İsrail güçlerini buradan çekmeden iki devletli çözümden bahsetmenin inandırıcılığı olamaz.”

Eğer bu çatışmanın çözümü sadece bir Filistin devletinin kurulması olsaydı, bu çatışma 2000 yılında İsrail'in Batı Şeria'nın yüzde 90'ından çekilmeyi, yerleşimleri için toprak takası yapmayı, mahallelerin bir kısmı Filistinlilere, bir kısmı da İsraillilere ait olacak şekilde Doğu Kudüs'ü mahallelere bölmeyi ve Mescid-i Aksa üzerindeki egemenliğini sürdürmeyi teklif ettiği Camp David'de sona ererdi. Ya da çözüm, Filistinlilerin ve Arapların, Trump'ın Filistinlilere Batı Şeria'nın yüzde 70'inde, Ölü Deniz'den Akdeniz'e kadar uzanan İsrail devleti içinde bir devlet vereceğini söyleyen planını kabul etmesi olabilirdi.

Her halükârda, Gazze'deki savaşı durdurmadan, İsrail güçlerini buradan çekmeden, Doğu Kudüs’ü de kapsayacak şekilde Batı Şeria'daki yerleşimlerini durdurması için İsrail'i bağlayıcı uluslararası bir karar yayınlamadan iki devletli bir çözümden bahsetmenin inandırıcılığı olamaz.

Eğer Batı iki devletli çözüm konusunda ciddiyse, Doğu Kudüs dahil Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ni İsrail'in çekilmesi gereken işgal edilmiş topraklar olarak kabul eden uluslararası hukuka uygun olarak, bu çözümün çerçevesini duyurmak gerekiyor. Bu, Filistin devletinin tanınmasına yönelik herhangi bir sürecin, 5 Haziran 1967'den önceki sınırların da tanınması anlamına geliyor.

Uluslararası hukuka uygun olan bu tanınma, İsrail ile müzakerelerde iki konuyu ortadan kaldıracak: ‘Filistin devletinin sınırları ve Doğu Kudüs.’ Bunlar İsrail'le yapılan tüm müzakerelerin en önemli iki meselesi. Çünkü 2000 yılında Camp David görüşmelerinde çatışmanın sona ermesini engelleyen bu iki konu oldu. Bu iki konunun müzakerelerden çıkarılmaması, uluslararası toplumun bu çatışmanın sona ermesini istemediği anlamına geliyor. Bu bağlamda özellikle de Filistinliler ve Araplar, tarihi Filistin topraklarının yüzde 78'inde İsrail’i kabul ederek önemli bir taviz vermişken yine de bu tarafa yaklaşmıyorlar.

Doğu Kudüs de dahil olmak üzere Batı Şeria'daki İsrail yerleşimleri, Filistinli mülteciler meselesi ve İsraillilerin ve Filistinlilerin istediği güvenlik garantileri gibi geri kalan meseleler bir takvime ve açık tahkim mekanizmalarına göre müzakere edilebilir.

(foto altı) Gazze Şeridi'ndeki Nuseyrat Mülteci Kampı’ndaki yıkımın ortasında kalmış bir araba, 19 Şubat. (Al Majalla)
Gazze Şeridi'ndeki Nuseyrat Mülteci Kampı’ndaki yıkımın ortasında kalmış bir araba, 19 Şubat. (Al Majalla)

Bu sorunların çözümü yok. Burada kimse adına konuşmak istemiyorum. Ancak yerleşim meselesinde Filistinliler ile İsrailliler arasında aynı oran ve değerde toprak takası yapılabilir. Bu, iki taraf arasında daha önce yapılan müzakerelerde de dile getirilen bir konuydu. Hatta İsrailli yerleşimciler, İsrail'in aynı sayıda Filistinli mülteciyi kendi topraklarına geri göndermeyi kabul etmesi karşılığında İsrail vatandaşlığından vazgeçip Filistin vatandaşlığını ve yasalarını kabul etmeleri durumunda Filistin vatandaşı bile sayılabilirler.

“Ortadoğu'yla ilişkisi olan herkes için manevi bir yük haline gelen İsrail'in, Ortadoğu'nun bir parçası olması için zaman daralıyor.”

Güvenlik garantilerine gelince, bunlara İsrail'den daha çok Filistin halkı ihtiyaç duyuyor. Bazıları silahsızlandırılmış bir Filistin devleti öneriyor. Filistinliler şu anda kendi üretimleri dışında kendilerini savunacak silahlara sahip değil. Bu nedenle Filistinliler, İsrail'in kendi topraklarına ya da karasularına girmesini veya egemenliklerini ihlal etmesini engelleyen uluslararası garantilerin olması koşuluyla, silahsızlandırılmış bir devleti kabul etmekten çekinmeyecektir.

Sonuç olarak ABD’liler ve Avrupalılar normalleşmeden, iki devletli çözümden, İsrail'in Ortadoğu'ya entegrasyonundan çokça söz ediyor. Ancak İsrail'le ilişkisini sürdüren herkes için manevi bir yüke dönüşen İsrail'in, onun bir parçası olması için zamanının daraldığını fark etmiyorlar. İsrail'in Gazze'de işlediği suçların boyutu göz önüne alındığında Araplar, İsrail'le barışın halen mümkün olmasına rağmen bunun artık arzu edilir olmadığı kanaatine varmaya yakınlar. Çünkü soykırım uygulayan, karşılaştığı siyasi zorlukları sürekli savaşla çözmeye çalışan, güvenliğini koruyamamasına daha fazla şiddetle karşılık veren irrasyonel bir devletle bir arada yaşamak onlar için büyük bir yük ve buna katlanmak onların çıkarına değil.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



İsrail'in Güney Lübnan'a düzenlediği hava saldırılarında üç kişi öldü

İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Zibkin köyüne düzenlediği hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)
İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Zibkin köyüne düzenlediği hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)
TT

İsrail'in Güney Lübnan'a düzenlediği hava saldırılarında üç kişi öldü

İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Zibkin köyüne düzenlediği hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)
İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Zibkin köyüne düzenlediği hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)

İsrail’in Güney Lübnan’da bugün düzenlediği hava saldırılarında üç kişinin hayatını kaybettiği bildirildi.

Lübnan Ulusal Haber Ajansı’na göre, sabah saatlerinden itibaren İsrail’e ait insansız hava araçları (İHA) üç ayrı saldırı gerçekleştirdi. Saldırılarda Kefer Rumman-Carmak otoyolunda bir araç ve bir motosiklet, Cermak-Hardali yolu üzerinde başka bir araç hedef alındı.

Ajans, saldırılarda üç kişinin yaşamını hayatını kaybettiğini duyurdu.

Haberde ayrıca, İsrail savaş uçaklarının günün ilk saatlerinde Sur kazasına bağlı Arzun beldesinde iki evi hedef aldığı, saldırılarda evlerin tamamen yıkıldığı belirtildi. Sağlık ekiplerinin enkaz kaldırma ve yaralıları çıkarma çalışmalarını sürdürdüğü ifade edildi.

Öte yandan İsrail ordusu, bugün Güney Lübnan’daki 10 belde ve köyde yaşayanlara yönelik tahliye uyarıları yayımladı. İsrail Ordu Sözcüsü Avichay Adraee Arapça yaptığı açıklamada, söz konusu bölgelerde Hizbullah’a ait noktaların hedef alınacağını belirterek ordunun “güç kullanmak zorunda kaldığını” belirtti. Adraee, gerekçe olarak “ateşkes anlaşmasının ihlal edilmesini” gösterdi.

İsrail ile Hizbullah arasında, ABD arabuluculuğunda sağlanan kırılgan ateşkese rağmen karşılıklı saldırılar neredeyse her gün devam ediyor.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre son çatışma dalgasında İsrail ile Hizbullah arasındaki can kaybı sayısı 3 bini aşarken, 17 Nisan’da yürürlüğe giren ve ABD’nin arabuluculuğunda sağlanan ateşkes geçtiğimiz günlerde 45 gün daha uzatılmıştı.


HDK’nın kontrolündeki bölgelerde cinsel şiddet ve tecavüz suçları artıyor

HDK'nın ihlalleri, kontrolündeki bölgelerdeki çocukların ve kız çocuklarının acısını ikiye katlıyor (Independent Arabia - Hasan Hamid)
HDK'nın ihlalleri, kontrolündeki bölgelerdeki çocukların ve kız çocuklarının acısını ikiye katlıyor (Independent Arabia - Hasan Hamid)
TT

HDK’nın kontrolündeki bölgelerde cinsel şiddet ve tecavüz suçları artıyor

HDK'nın ihlalleri, kontrolündeki bölgelerdeki çocukların ve kız çocuklarının acısını ikiye katlıyor (Independent Arabia - Hasan Hamid)
HDK'nın ihlalleri, kontrolündeki bölgelerdeki çocukların ve kız çocuklarının acısını ikiye katlıyor (Independent Arabia - Hasan Hamid)

Osman el-Asbat

Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (HDK) kontrolündeki bölgelerde çok sayıda kız ve erkek çocuk, en temel insan haklarına en ufak bir riayet gösterilmeksizin yaygın ihlallere maruz kalıyor. 18 yaşın altındaki gençlerin zorla silah altına alınma oranları artarken Darfur ve Kordofan'da yüzlerce cinsel şiddet ve kaçırma vakası kaydedildi.

Bu koşullar nedeniyle hayatta kalanlar sağlık hizmetlerine erişim konusunda ciddi bir krizle yüzleşiyor; tedavi beklerken yaraları sessizce sarıyor, başlarına gelenlerin acısı ve sırrıyla baş başa yaşıyorlar.

Sudan Ulusal Çocuk Konseyi'ne göre HDK, 3 milyondan fazla çocuğu zorla askere alarak onları tehdit ve baskıyla savaşmaya ya da destek görevi yapmaya mecbur bıraktı.

Konsey Genel Sekreteri Abdulkadir Ebu, Nijer ve Kamerun'da ve Sudan-Çad sınır bölgelerinde kız çocuklarının kaçırılarak satıldığına dair vakaların belgelendiğini açıkladı; bu kız çocuklarının sayısının 350'ye ulaştığını da bildirdi.

Sömürü ve kaos

Çocuk hakları ve koruma uzmanı Macid Mesud, Darfur ve Kordofan illerindeki çocukların yerinden edilme ve okulların kapanması nedeniyle büyük bir boşlukla karşı karşıya kaldığını, bunun yanı sıra ağır ekonomik koşulların zorlu bir yaşam gerçekliği ve yoksulluk ortamı doğurduğunu, bunun ise tüm bir kuşağı eğitim hakkından yoksun bıraktığını söyledi. Mesud, savaşın aynı zamanda bu bölgelerdeki eğitim kurumlarının tahrip edilmesine ve yıkılmasına da katkıda bulunduğunu vurguladı.

HDK'nın yüzlerce çocuğun ailesinin içinde bulunduğu sıkıntıdan yararlanarak onları aşırı yoksulluktan kurtulmanın bir yolu olarak para karşılığı silah altına aldığını belirten Mesud, ayrıca başkalarını zorla askere alarak alevlenen cephelerdeki çatışmalara sürdüğünü ekledi.

xsfvergth
Silahlı hareket kamplarında tüfek taşıyan çocukların fotoğrafları gün yüzüne çıktı (Independent Arabia - Hasan Hamid)

Bu olgunun yaygınlaşmasına katkıda bulunan nedenler arasında kaos, devletin çöküşü, denetim eksikliği ve ailelerin koruma kapasitesinin zayıflaması bulunduğuna dikkati çeken Mesud, tüm bunların gençleri savaş ve doğrudan sömürünün sarmalında en zayıf halka konumuna düşürdüğünü, onları her gün ve sürekli olarak yaşamlarını, güvenliklerini ve onurlarını tehdit eden etkenlerle kuşattığını vurguladı.

Zorluklar ve krizler

Öte yandan Tuvila bölgesindeki barınma kamplarında gönüllü olarak çalışan Mevahib Babekir, kamplardaki onlarca yerinden edilmiş kadının sağlık hizmetlerine ihtiyaç duyduğunu, bunun yanı sıra cinsel şiddet travmalarının üstesinden gelmek için bu vakaları ele almaya ehil nitelikli personel tarafından psikolojik destek sağlanması gerektiğini vurguladı. Damgalanmayı ortadan kaldırmak ve cinsel şiddete maruz kalan hayatta kalanları tedavi olmaya teşvik etmek amacıyla toplumsal çalışmaların yoğunlaştırılmasının önemine de dikkati çekti.

Babekir, ‘örf ve geleneklerin kadına ve çocuğa yönelik şiddet davalarında en büyük engeli oluşturduğunu’ ifade etti.

Hizmet sunacak uzman merkezlerin bulunmaması ve bu vakaları ele alacak eğitimli personelin yokluğunun, yerinden edilmiş kişilerin toplu yaşadığı bölgelerdeki cinsel şiddet mağdurlarının karşılaştığı en önemli sorunların başında geldiğini de vurguladı.

Güçlükler ve sorunlar

Bu süreçte Birleşmiş Milletlere (BM) bağlı ajanslar ve yerel sivil toplum kuruluşları, Sudan'da tecavüz ve diğer cinsel şiddet türlerinin savaş silahı olarak geniş çapta kullanılmasının özellikle mağdurların ruh sağlığı üzerindeki tehlikeli sonuçları konusunda uyarıda bulundu.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre  Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF) örgütü geçtiğimiz ay yayımladığı raporda, Ocak 2024 ile Kasım 2025 arasında neredeyse tamamı kadın ve kız çocuklarından oluşan en az 3 bin 396 cinsel şiddet mağdurunun Kuzey ve Güney Darfur'daki MSF destekli sağlık tesislerine başvurduğunu açıkladı. MSF, Sudan'daki çatışmanın ‘ayırt edici bir özelliği’ haline gelen bu suçları kınadı.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ise mevcut rakamların kesinlikle yalnızca ‘buzdağının görünen kısmını’ olduğu konusunda uyardı. WHO Toplumsal Cinsiyete Dayalı Şiddet Birimi yetkilisi Avni Emin, güvensizlik ortamı, mağdurlara yönelik ‘ağır damgalanma’ ve bakımlarını üstlenecek eğitimli sağlık personeli eksikliği nedeniyle mağdurların tecavüze uğradıktan sonra destek hizmetlerine erişiminin son derece güç olduğunu belirtti.

Emin, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Sesini yükseltebilen her bir kadının arkasında muhtemelen sekiz ya da dokuz kadın daha var. Onlar da tecavüze uğradı, ama sessizce acı çekiyorlar.”

Güvensizlik

Darfur Kadınlar Çalışma Grubu’ndan Nimet Ahmedi, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, mağdurların çoğunlukla tehlikeli tıbbi komplikasyonlara yol açan vahşi toplu tecavüz suçlarından sonra bakım arayışındaki korkunç koşullarını anlattı.

Ahmedi, üzüntülü bir tonla şunları söyledi:

“Barış döneminde bile Darfur’da bu tür vakaları ele alabilecek yalnızca birkaç doktor vardı; bugün ise hiç yok.”

Bakım merkezlerine gitmek zorunda kalanların ‘hiçbir güvenceden yoksun olduğunu’ vurgulayan Ahmedi, mağdurların ayakta kalan hastanelerde tedavi arayışına girmekte isteksiz davrandığını; zira bu hastanelerin çoğunlukla çatışan tarafların denetiminde olduğunu belirtti.

Ahmedi, HDK üyelerinin Darfur’daki bir hastaneyi basarak sağlık çalışanlarından birine tecavüz edip öldürdüğünü de anlattı.

Ahmedi, bu durumun, uluslararası insani yardım kuruluşlarının güvenlik koşulları ve insani yardım finansmanındaki keskin düşüş nedeniyle bölgeden çekilmesiyle birlikte daha da ağırlaştığına dikkati çekti.


Arap dünyasının “İsrail'in Somaliland’daki yayılışını” durdurmak için atabileceği adımların sınırları neler?

Somaliland Cumhurbaşkanı, İsrail Dışişleri Bakanı'nı kabul etti (Somaliland Cumhurbaşkanlığı'nın Facebook sayfası)
Somaliland Cumhurbaşkanı, İsrail Dışişleri Bakanı'nı kabul etti (Somaliland Cumhurbaşkanlığı'nın Facebook sayfası)
TT

Arap dünyasının “İsrail'in Somaliland’daki yayılışını” durdurmak için atabileceği adımların sınırları neler?

Somaliland Cumhurbaşkanı, İsrail Dışişleri Bakanı'nı kabul etti (Somaliland Cumhurbaşkanlığı'nın Facebook sayfası)
Somaliland Cumhurbaşkanı, İsrail Dışişleri Bakanı'nı kabul etti (Somaliland Cumhurbaşkanlığı'nın Facebook sayfası)

Arap dünyasının ayrılıkçı Somaliland bölgesiyle İsrail arasındaki iş birliğinin tezahürlerine yönelik reddi, geçtiğimiz aralık ayında tanımanın başlamasından bu yana, bölgenin işgal altındaki Kudüs'te büyükelçilik açmayı tasarladığına ilişkin açıklamanın reddedilmesine rağmen devam ediyor.

Uzmanlar ve analistlere göre Arap dünyasından gelen bu ret, Somaliland ve İsrail'e yönelik, kınamaların ve diplomatik adımların ötesine geçerek İsrail'in bölgede herhangi bir genişlemesini önlemek amacıyla Mogadişu’ya kapsamlı yardım kararları alınmasına ve bölgenin boykot edilmesi ihtimaline uzanacak bir uyarı mesajı niteliği taşıyor.

İsrail, ayrılıkçı Somaliland bölgesindeki varlığını geçtiğimiz yılın sonlarında bölgeyi tanımasının, nisan ayında büyükelçi atamasının ve bu ay büyükelçilik açılışlarının karşılıklı gerçekleştirileceğinin duyurulmasıyla giderek derinleştirdi.

dvferb
İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, Davos Forumu'nun oturum aralarında Somaliland Cumhurbaşkanı ile yaptığı bir görüşme sırasında (Herzog'un X hesabı)

Suudi Arabistan, Mısır, Katar, Ürdün, Türkiye, Pakistan, Endonezya, Cibuti, Somali, Filistin, Umman Sultanlığı, Sudan, Yemen, Lübnan ve Moritanya, ayrılıkçı Somaliland bölgesinin işgal altındaki Kudüs'te büyükelçilik açacağını birkaç gün önce ilan etmesini kınadı.

Bu ülkelerin dışişleri bakanları pazar günü yayımladıkları ortak açıklamada söz konusu adımı en sert ifadelerle kınadıklarını, yasadışı ve reddedilmesi gereken bir girişim olarak nitelendirdiklerini vurguladı. Açıklamada bu adım, uluslararası hukukun ve ilgili uluslararası meşruiyet kararlarının açık bir ihlali ve işgal altındaki Kudüs şehrinin hukuki ve tarihi statüsüne doğrudan bir saldırı olarak değerlendirildi.

Bakanlar, işgal altındaki Kudüs'te yasadışı bir fiili durum pekiştirmeyi ya da uluslararası hukuk kurallarına aykırı herhangi bir yapı veya düzenlemeye meşruiyet kazandırmayı hedefleyen tek taraflı adımları tamamen reddettiklerini açıkladı.

Aynı zamanda Federal Somali Cumhuriyeti'nin birliğine, egemenliğine ve toprak bütünlüğüne tam desteklerini ve Somali toprak bütünlüğünü zedeleyen ya da egemenliğini zayıflatan her türlü tek taraflı girişimi kesinlikle reddettiklerini de teyit ettiler.

Eski Mısır Dışişleri Bakan Yardımcısı Yusuf Ahmed eş-Şarkavi, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada ortak bildirinin ayrılıkçı bölgenin Somali'nin egemenliğine ve Filistin davasının haklarına yönelik saldırılarını durdurmak açısından olumlu bir adım olduğunu değerlendirdi. Bu bildirinin aynı zamanda Somaliland ve İsrail'e doğrudan bir mesaj niteliği taşıdığını ve ayrılıkçı bölgenin izlediği yolu tekrarlayabilecek başka taraflara yönelik de uyarıcı bir işlev gördüğünü vurguladı.

Öte yandan El-Farabi Siyasi Araştırmalar Merkezi Genel Sekreteri Muhtar Gabaşi’ye göre Arap ülkeleri bu diplomatik tutumlarını, İsrail’in Kızıldeniz bölgesindeki her türlü varlığı ya da üs oluşturmasını Arap ülkelerinin güvenliğine yönelik bir tehdit olarak değerlendirerek reddetmek amacıyla sürdürdü.

Somali de geçtiğimiz çarşamba günü bu açıklamayı kınayarak söz konusu adımı yasadışı ve tek taraflı bir girişim olarak nitelendirerek herhangi bir siyasi veya hukuki sonuç doğurmadığını ve uluslararası uzlaşıyla bağdaşmayan siyasi bir kışkırtma teşkil ettiğini vurguladı.

Arap Birliği (AB) de daha önce yaptığı açıklamada Somaliland'ın işgal altındaki Kudüs'te büyükelçilik açması gerekçesiyle ‘Doğu Afrika'da gerilim odaklarının derinleşmesi’ konusunda uyarmıştı.

Arap ve Afrika ülkeleri de geçen Nisan ayında İsrail'in Somaliland'a diplomatik temsilci atayacağını açıklamasını en sert ifadelerle kınamıştı.

Bununla birlikte Şarkavi, reddin Mogadişu ile ayrılıkçı bölge arasındaki çatışmayı destekleme boyutuna ulaşmasını beklemediğini belirtti. Bir sonraki aşamanın Somali hükümetine destek verilmesini, kendi toprakları üzerindeki denetiminin güçlendirilmesini ve ayrılıkçı bölgenin boykot edilmesini içeren daha kararlı kararları kapsaması gerektiğini vurguladı. Şarkavi, Doğu Afrika ve Kızıldeniz bölgesinde İsrail'in doğrudan ya da dolaylı herhangi bir varlık oluşturmasını önlemek için Arap ve İslam dünyasının rolünün büyütülmesinin hayati önem taşıdığını, aksi hâlde bölgenin istikrarı açısından ciddi zararlar doğurabileceğini de ifade etti.

Gabaşi ise ‘İsrail'in genişlemesini önlemek adına işin Somali ile ayrılıkçı bölge arasındaki doğrudan çatışmanın desteklenmesine kadar varması hâlinde dahi’ Mogadişu'nun egemenliğini ve Arap devletinin egemenliğini her türlü tehdide karşı korumak amacıyla her düzeyde kapsamlı destek verilmesi ihtimalini dışlamadığını söyledi.