Savaşa karşı bir çığlık olarak Gazze grafitilerinin tüm dünyaya açılması

Filistinli, Arap ve diğer milletlerden sanatçılar grafitileriyle bu alanda boy gösteriyor

Khaled Hourani'nin foto muhabiri Majdi Fathi’nin çektiği bir fotoğraf üzerine yaptığı grafiti, 1 Ocak 2024
Khaled Hourani'nin foto muhabiri Majdi Fathi’nin çektiği bir fotoğraf üzerine yaptığı grafiti, 1 Ocak 2024
TT

Savaşa karşı bir çığlık olarak Gazze grafitilerinin tüm dünyaya açılması

Khaled Hourani'nin foto muhabiri Majdi Fathi’nin çektiği bir fotoğraf üzerine yaptığı grafiti, 1 Ocak 2024
Khaled Hourani'nin foto muhabiri Majdi Fathi’nin çektiği bir fotoğraf üzerine yaptığı grafiti, 1 Ocak 2024

İsmail Gazali

Unmute Gaza Hareketi ya da bir diğer deyişle kampanyası 2023 kasımında New York'taki Guggenheim Müzesi'ndeki bir kıvılcımla başladı. Gazze'deki savaşa karşı çıkan aktivistler, Gazzeli sanatçılar Belal Khaled ve Mahmoud Qassem'ın fotoğraflarından esinlenen İspanyol sokak sanatçısı Escif'in iki grafitisinin yer aldığı iki pankartla müzenin girişini bir süreliğine kapatarak savaşa tepki göstermişti.

Gazze'de acımasız savaşın ortasında güvenilir ve profesyonel Filistinli fotoğrafçılar tarafından çekilen fotoğrafların çoğaltılmasını teşvik etmek gibi parlak bir fikir doğdu. Gazeteciler ve sanatçılar tarafından çekilen fotoğraflar, Gazze'de her gün yaşanan trajediyi anlatırken savaşın insanlar, hayvanlar ve binalar üzerindeki ezici etkilerini gözler önüne serdi. Bu fotoğraflar daha sonra dünyanın en ünlü sokak sanatçıları tarafından grafiti sanat eserleri haline getirilerek özelde Unmute Gaza (Gazze'nin sesini aç) Hareketi genelde ise İsrail'in Gazze'ye yönelik barbarca savaşına karşı çıkanlarca dünyanın tüm metropollerinde büyük ölçekte küresel bir sanat kampanyasına dönüştürüldü. Kampanya, İsrail'in uluslararası toplumun büyük bir kısmının desteği ve suç ortaklığıyla an be an işlediği kanlı suçları ve azgın katliamları durdurmak umuduyla, yakılmış, yıkılmış ve yok edilmiş Gazze'nin üzerindeki sessizlik örtüsünü kaldırmayı amaçlayan uluslararası bir sanat kampanyası haline geldi.

Soykırıma karşı

Unmute Gaza Hareketi açıklamasında kampanya ile ilgi şu cesur ifadeleri kullandı:

Dünyanın dört bir yanındaki pek çok insan gibi biz de yıllardır Filistin'deki durum nedeniyle travma yaşıyoruz. Filistin ateş altında. Gazze'de binlerce sivil ölüyor. Avrupa'daki ülkelerimizin hükümetleri bu soykırımın suç ortağıdır. Bu soykırım karşısında sessiz kalmaları çok acı verici. Dahası, Gazze'nin etrafını kuşatan duvar artık beton bir duvardan çok daha fazlası. İsrail gazetecilerin Gazze'ye girişini engellediği gibi, elektrik ve internet erişimini de keserek eşitliğe izin vermeyen bir medya duvarı oluşturdu. Neyse ki Gazze’de olup bitenleri belgelemek için hayatlarını riske atan çok sayıda foto muhabiri var. Sanatçıları, bu muhteşem gazeteciler tarafından çekilen fotoğraflara MUTE (sesi kapatma) sembolü ekleyerek sanat eserleri yaratmaya davet ettiğimiz yaratıcı bir hareket başlattık. Halkı, bunu kabul etmediğimizi ve suç ortağı olmadığımızı söylemek için küçük bir jest olarak bu eserleri şehirlerine asmaya teşvik ediyoruz.

Kampanya, İsrail'in işlediği kanlı suçları ve azgın katliamları durdurmak umuduyla, yakılmış, yıkılmış ve yok edilmiş Gazze'nin üzerindeki sessizlik örtüsünü kaldırmayı amaçlıyor

Unmute Gaza Hareketi’nin başlattığı kampanya, Belal Khaled, Mahmoud Bassam, Majdi Fathi, Saher Alghorra, Sameh-Nidal Rahmi, Bashar Taleb, Doaa Albaz, Doaa J. Rouqa, Hamdan Dahdouh, Loay Ayyoub, Maryam Abu Dagga, Mahmoud Hams, Mohammed Al Masri, Samar Abu Elouf, Suhail Nassar, Wissam Nassar gibi Filistinli foto muhabirleri ve sanatçılar tarafından Gazze’deki soykırımın ortasında çekilen fotoğraflara dayanıyor.

SDVSF
Foto muhabiri Saher Alghorra tarafından çekilen bir fotoğrafın baz alındığı grafiti, 8 Aralık 2023

Grafiti sanatçılarının bu tarihi jesti hem meseleyle ilgilenenlerin hem de sanatçıların hayranlarının bu asi sanatın felsefesiyle olan ilişkisini, bozulmamış kaynaklarına geri dönerek yeniledi. Gratifinin tarihi, ilk insanların mağara duvarlarındaki ve kayaların üzerindeki çizimlerine, daha sonra Sümer, Babil, Firavun, Kenan, Fenike ve Yunan gibi büyük medeniyetlerdeki yaratıcı modellere ve 19., 20. ve 21. yüzyıl devrimlerine kadar uzanıyor. Artık 1960'lı yıllara gelindiğinde, özellikle New York'ta, bu sanatın patlamasına tanıklık eden gergin bir atmosfer hakimdi. Grafiti sanatı, eleştirmenler tarafından grafitinin öncüsü olarak kabul edilen Darryl McRae, nam-ı diğer ‘Cornbread’, ‘TAKI 183’ takma adıyla bilinen Yunan asıllı ABD’li sanatçı Demetrius, ‘Lady Pink’ lakaplı Ekvadorlu feminist Sandra Fabara ve ‘We Are the Youth’ duvar resmiyle grafitiyi pop sanatıyla bir araya getiren Keith Haring gibi isimlerle avangart bir ifade biçimi olarak başladı.

Azınlıkların sesi

Grafiti sanatı ilk olarak mega kentlerin karanlık dehlizlerinde ortaya çıktı. Otoriteye ve sosyal adaletsizliğe batmış hükümetlerin politikalarına karşı azınlıkların ve öteki sokağın sesini temsil ederek ırkçılık, sansür ve baskı karşısında özgürlük değerlerini savunan sert mesajlar içeren eleştirel ve estetik bir arka plana sahip, karşıt tutumu ifade etmenin açık bir kamusal yöntemiydi.

Siyasi bir aktivist ve film yapımcısı olan İngiliz sanatçı Bansky, grafitiyi anti-kapitalizm, iktidarın maskesini düşürmek, yaygın tüketimciliğe karşı çıkmak ve halkların özgürleşmesinden yana olmak gibi büyük meselelerle ilişkili bir sanat formu haline getirdi. Sadece Londra, Brighton ve Bristol'daki duvarları boyamakla kalmadı, aynı zamanda Batı Şeria ve Gazze'nin duvarlarını da boyadı. Graffiti sanatı, Avrupa’da büyük ses getirdi. Graffiti sanatçıları Kunis ve Freddy, bu asi sanatın ilk sergisini Roma'da düzenlediler. Ardından bu sanat güçlendi, pekişti ve dallanıp budaklanan bir akıma dönüştü. Chris Ellis, Dondi White, Tracy 168, Chris Ellis, Dondi White, Tracy 168 ve eserlerinden biri yaklaşık 110 bin dolara satılan Jean-Michel Basquiat (SAMO) gibi yeni isimler ortaya çıktı. SAMO’nun eserine biçilen değer, bir önceki rekorun sahibi Andy Warhol, Osiris ikizleri, Bradley Theodore, Pichi & Avo, Eduardo Kobra, Bambi, JR ve Sami Aldeek’i geride bırakarak ABD’li bir sanatçı tarafından elde edilen en yüksek miktar oldu.

Bu akım, Arjantinli yazar Julio Cortázar’ın kaleme aldığı ‘Graffiti Story’ (Grafiti Hikayesi) adlı eseri ve grafiti sanatçısı Banksy'nin yönettiği ‘Exit Through the Gift Shop’ (Çıkışlar Hediyelik Eşya Dükkanından) filmi gibi anlatı ve sinema alanındaki etkileri de oldu.

SDVFBRT
Foto muhabiri Belal Khaled'in bir fotoğrafından yola çıkılarak çizilen grafiti, 24 Ekim 2023

Banksy'nin çok beğenilen ve tartışılan çalışmalarından sonra en ünlü çağdaş grafiti sanatçılarından biri olan ABD’li sanatçı Shepard Fairey, pop müziğin estetiğini Rus propaganda araçlarıyla harmanlamış, Dadacı (Dada) ve Duchampçı (Marcel Duchamp) teknikleri yenilikçi bir şekilde kullanmış, Andy Warhol'un yenilikçi tipografisini benimseyerek yüzen reklam ve haber görüntülerini kolaj haline getirmiştir.

Shepard Fairey de Unmute Gaza Hareketi’ne katıldı. İsrail'in Gazze'yi ayrım gözetmeksizin bombalaması ve insan haklarını hiçe sayması karşısında şoke olduğunu ifade eden Fairey, Gazzelilerin su, elektrik ve temel ihtiyaçlardan mahrum bırakılmalarının ve kitlesel olarak yerinden edilmelerinin hiçbir ahlaki gerekçesi olamayacağını vurguladı.

Unmute Gaza Hareketi, Gazze'de her gün yaşanan katliamlar karşısındaki sessizlik buzunu kırdı.

Fairey, Filistinli foto muhabir Belal Khaled'in bir fotoğrafından esinlenerek “Bizi duyabiliyor musunuz?” adlı bir sanat eserine imza attı.

Fairey, neden bu başlığı seçtiğiyle ilgili açıklamasında şunları söyledi:

Belal Khaled'in, yaralarından dolayı acı içinde ağlayan ve yüzünden kan akan küçük bir çocuğun fotoğrafından ilham aldım. Bu ve bunun gibi binlerce görüntü, ülke sınırları, etnik köken ve din katmanını ortadan kaldırabilir ve Gazze'de yaşanan temel insani acıları vurgulayabilir. Belal'in fotoğrafındaki ‘Bizi duyabiliyor musunuz? Barışı ummaya devam edelim’ mesajını güçlendirmek zorundaydım.

Dünyanın dört bir yanından grafiti sanatçılarının ilgisini çeken Unmute Gaza Hareketi’ne katılan sanatçılar arasında ayrıca Jomi Montserrat, Eron, Alba Faber, Ernest Zacharevich, Raquel Aparicio, Faith XLVII (Faith47), Nadia Jaber, Mohamed Elghasham, Paula Delphine, Mathieu Bumié, Stefan Creech, Makoto Chi, Emilio Cerezo, Marcos Castro, Maz, Khaled Hourani, Gonzalo Borondo yer alıyor.

CFDBGTN
ABD’li sanatçı Shepard Fairey'in foto muhabiri Belal Khaled'in bir fotoğrafını temel alan grafitisi, 8 Kasım 2023

Öte yandan Greenpeace İspanya gibi diğer sanat, insan hakları ve çevre örgütlerinin de sempatisini kazanarak Picasso'nun ünlü Guernica tablosuna ev sahipliği yapan Madrid'deki Reina Sofia Müzesi'nin girişine ABD’li sanatçı Shepard Fairey'in ‘Can You Hear Us?’ (Bizi Duyabiliyor musunuz?) adlı eserinin yer aldığı bir pankart yerleştirme girişiminde bulundu. Reina Sofia Müzesi, Picasso’nun İspanya İç Savaşı esnasında Nazi Almanya'sının İspanya'nın Guernica şehrini bombalamasını anlatan ve savaş trajedisinin evrensel bir sembolü haline tablosuna ev sahipliği yaptığından Gazze'deki savaşı durdurma çağrısı yapmak için mükemmel bir seçimdi.

Bu yenilikçi girişimle, bu sanatsal hareket Gazze'de her gün tekrarlanan katliamlar karşısındaki sessizlik buzunu kırarak uluslararası toplumun dikkatini bu topraklarda yaşanan gerçekliğe çekti. Bunu yaparken de İsrail'in suç ortakları ABD, Avrupa ve diğer ülkelerin desteğiyle yürüttüğü acımasız savaşın meşrulaştırılmasına ilişkin yaygınlaşan yanlışları düzeltti. Bu sanatsal hareket her ne kadar az ya da azdan biraz fazla miktarda iyi karşılanmış olsa da insani ve estetik değerlerin amansız zaferi karşılığında savaşın barbarlığına, iktidarın acımasızlığına ve yaygın siyasi yozlaşmaya karşı sanatın cesurca yapabileceklerine dair iddianın ve inancın ne denli doğru olduğunu pratik ve uygulanabilir bir şekilde bir kez daha ortaya koyması bir övünç kaynağıdır.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



İsrail ordusu, Refah’ta bir tünelden çıkan dört ‘silahlı kişiyi’ öldürdü

Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye Mülteci Kampı’nda yıkılan binalar (AFP)
Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye Mülteci Kampı’nda yıkılan binalar (AFP)
TT

İsrail ordusu, Refah’ta bir tünelden çıkan dört ‘silahlı kişiyi’ öldürdü

Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye Mülteci Kampı’nda yıkılan binalar (AFP)
Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye Mülteci Kampı’nda yıkılan binalar (AFP)

İsrail ordusu bugün yaptığı açıklamada, Gazze Şeridi’nin güneyindeki Refah bölgesinde bir tünelden çıkan dört silahlı kişiyi öldürdüğünü duyurdu. Ordu, söz konusu kişilerin İsrail askerlerine ateş açtığını iddia etti.

Ordu tarafından yapılan açıklamada, “Dört silahlı terörist az önce bir tünelden çıkarak askerlerimize ateş açtı… Kuvvetlerimiz teröristleri etkisiz hale getirdi” denildi.

İsrail Ordu Sözcüsü de resmi X hesabından yaptığı paylaşımda, “Bölgeyi sabotajcılar ve terör altyapılarından temizleme faaliyetleri kapsamında, askerlerimiz Refah’ın doğusunda yer altı tünel ağı içinde bir tünel çıkışında dört sabotajcıyı fark etti. Sabotajcılar askerlerimize ateş açınca, askerlerimiz karşılık vererek dört sabotajcıyı etkisiz hale getirdi” ifadelerini kullandı.

İsrail, bir hafta önce Gazze Şeridi ile Mısır arasındaki sınır kapısını yeniden yaya geçişine açtı. Bu adım, Filistinlilerin Gazze Şeridi’nden çıkmasına ve savaş nedeniyle bölgeden kaçanların geri dönmesine imkân tanıyacak. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre İsrail, Refah Sınır Kapısı’ndan giriş-çıkış yapan Filistinlilere güvenlik taraması yapılmasını şart koşuyor.

İsrail, sınır kapısını Mayıs 2024’te kontrol altına almıştı; bu, Gazze Şeridi’ne yönelik savaşın başlamasından yaklaşık dokuz ay sonra gerçekleşti. Savaş, ABD Başkanı Donald Trump’ın arabuluculuğunda ekim ayında uygulamaya konan ateşkesle geçici olarak sona ermişti. Sınır kapısının yeniden açılması, Trump’ın çatışmayı durdurmayı amaçlayan planının ilk aşamasında önemli bir adım olarak öne çıkıyor.


Trump, uluslararası liderleri Barış Konseyi’nin ilk toplantısına davet etti

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
TT

Trump, uluslararası liderleri Barış Konseyi’nin ilk toplantısına davet etti

ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 27 Ocak 2026’da Davos’ta Gazze için bir ‘barış konseyi’ kurulmasını öngören belgeyi gösteriyor. (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump tarafından kurulan Barış Konseyi’nin 19 Şubat’ta yapılması planlanan ilk toplantısına bir dizi dünya lideri davet edildi.

Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei ve Macaristan Başbakanı Viktor Orban toplantıya katılmayı kabul ederken, Fransa, İtalya, Norveç, Çekya ve Hırvatistan liderleri daveti reddetti.

Romanya Cumhurbaşkanı Nicușor Dan dün Facebook üzerinden yaptığı açıklamada, toplantıya davet edildiğini duyurdu. Dan, ülkesinin Barış Konseyi’nin ilk oturumuna katılıp katılmama konusunda henüz nihai bir karar vermediğini ifade etti.

Dan, kararın ‘Romanya gibi fiilen konsey üyesi olmayan ancak tüzüğünün gözden geçirilmesi şartıyla katılmak isteyen ülkeler açısından toplantının formatına ilişkin Amerikalı ortaklarla yürütülecek görüşmelere’ bağlı olduğunu belirtti.

Macaristan Başbakanı Viktor Orban ise cumartesi günü yaptığı açıklamada, toplantıya davet edildiğini ve katılmayı planladığını duyurdu.

Buna karşılık Çekya Başbakanı Andrej Babis, cumartesi günü Barış Konseyi toplantısına katılmayı düşünmediğini açıkladı. Babis, TV Nova’ya yaptığı açıklamada, “Avrupa Birliği’ne (AB) üye diğer ülkelerle istişare içinde hareket edeceğiz. Bu ülkelerden bazıları konseye katılmayacaklarını ifade etti” dedi.

ABD Başkanı’nın Gazze savaşını sona erdirmeye yönelik planı uyarınca, Gazze Şeridi’nin yönetiminin, Donald Trump’ın başkanlığını yaptığı Barış Konseyi’ne bağlı olarak kurulacak Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi tarafından geçici olarak üstlenilmesi öngörülüyor.

Ancak konseyin tüzüğünde Gazze’ye açık bir atıf yer almıyor. Metin, konseye daha geniş bir misyon yükleyerek, dünyadaki silahlı çatışmaların çözümüne katkı sunmayı hedef olarak tanımlıyor.

Konseyin önsözünde ise Barış Konseyi’nin, ‘çoğu zaman başarısız olmuş yaklaşımları ve kurumları terk etme cesaretine sahip olması gerektiği’ vurgulanarak, Birleşmiş Milletler’e (BM) örtük bir eleştiri yöneltiliyor.

Bu durum, başta Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva olmak üzere bazı liderlerin tepkisini çekti. Macron ve Lula da Silva, geçtiğimiz haftanın başlarında yaptıkları açıklamalarda, ABD Başkanı’nın çağrısına karşılık olarak BM’nin güçlendirilmesi gerektiğini savunmuştu.

Hoşnutsuzluk

İtalya Dışişleri Bakanı Antonio Tajani ise ülkesinin anayasal engeller nedeniyle Barış Konseyi’ne katılmayacağını yineledi.

Tajani cumartesi günü İtalyan haber ajansı ANSA’ya yaptığı açıklamada, “Anayasal kısıtlamalar nedeniyle Barış Konseyi’ne katılamıyoruz” dedi ve İtalya Anayasası’nın, tek bir liderin yönetiminde bir kuruluşa katılmayı öngörmediğini hatırlattı.

Geçtiğimiz cuma günü Brezilya Devlet Başkanı, 79 yaşındaki ABD Başkanı Donald Trump’ı, ‘yeni bir milletler topluluğunun efendisi’ olmaya çalışmakla suçladı.

Lula da Silva tek taraflılığa karşı çoğulculuğu savundu ve BM tüzüğünün adeta parçalanmasından duyduğu üzüntüyü dile getirdi.

Donald Trump, Barış Konseyi’ni geçtiğimiz ocak ayında Davos’ta düzenlenen forumda ilan etmişti.

Tüzüğe göre, Cumhuriyetçi Başkan Trump her şeye tam hâkim; yalnızca o diğer liderleri davet edebiliyor ve katılımlarını iptal edebiliyor. Sadece ‘üye devletlerin üçte ikisinin veto hakkını kullanması’ durumunda bu yetkisi sınırlanabiliyor.

Diğer liderlerin tepkisini çeken noktalar arasında, metinde Gazze’ye açık bir atıf bulunmaması ve üyelik maliyetlerinin yüksekliği yer alıyor. Konseyde kalıcı bir sandalye almak isteyen ülkelerin 1 milyar dolar ödemesi gerekiyor.


Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
TT

Netanyahu’nun Washington’a yapacağı ziyaretin ardında ne yatıyor?

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısı sırasında (Arşiv – AFP)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisinin cumartesi gecesi yaptığı ve çarşamba günü Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ile bir araya gelmesinin beklendiğini duyurduğu çarpıcı açıklama, İran’la müzakerelerin ele alınacağı ve İsrail’in taleplerinin gündeme getirileceği iddiasına rağmen, bu dosyada gerçekte yeni bir gelişmeye işaret etmiyor. Aksine, söz konusu açıklamanın esas olarak Netanyahu’nun başta iç siyasi hesapları olmak üzere gerçek hedeflerini örtmeyi amaçladığı, bunların da büyük ölçüde İsrail’de fiilen başlamış olan seçim süreciyle bağlantılı olduğu değerlendiriliyor.

Bu değerlendirmeyi güçlendiren bir diğer unsur da Netanyahu’nun Washington ziyaretinin tarihini değiştirmesini gerekçelendirirken, ‘İran dosyasının aciliyeti’ olarak nitelediği unsuru öne sürmesi oldu.

Bilindiği üzere Netanyahu, bir hafta önce Washington’a ziyaret talebinde bulunmuş, ABD yönetimi de bu talebi kabul etmişti. Ziyaretin, başta İran dosyası olmak üzere, Başkan Donald Trump’ın Filistin meselesine ilişkin planı ve Netanyahu’nun karşı karşıya olduğu yolsuzluk davalarında olası bir af konusu gibi bir dizi başlığın ele alınması amacıyla ayın 18’inde gerçekleştirilmesi planlanıyordu. Trump’ın ertesi gün, yani ayın 19’unda Washington’da Barış Konseyi’ni toplantıya çağırması üzerine, Netanyahu’nun da konsey üyesi olması nedeniyle bu toplantıya katılacağı yönünde bir beklenti oluşmuştu.

dfert
ABD Başkanı Donald Trump, İran Dini Lideri Ali Hamaney ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AFP)

Ancak Netanyahu daha sonra, toplantıya katılma ihtimali konusunda tereddütlerini dile getirdi ve gündemdeki planın ilerlemesi önünde koyduğu engelleri kaldırmasının istenmesinden çekindiğini ima etti. İsrail’in Kanal 12 televizyonu, ziyaret tarihinin öne çekilmesinin Netanyahu’nun 18’inde planlandığı gibi Washington’a gitmemesine ve dolayısıyla Barış Konseyi liderler toplantısına katılmamasına yol açabileceğini bildirdi. Fiiliyatta Netanyahu’nun, konsey üyelerinin Gazze konusunda yerine getirmesini talep edeceği yükümlülüklerden kaçınmak için toplantıya katılmaktan geri durduğu izlenimi oluştu.

Bu değerlendirme, Netanyahu’nun anlaşmanın ikinci aşamasının, hatta ilk aşamasının uygulanması önüne ciddi engeller koyduğuna dair uluslararası alanda giderek güçlenen kanaate dayanıyor. Tahminlere göre İsrail, anlaşmayı günde üç ila dört kez ihlal ediyor. Refah Sınır Kapısı, sahada yaşananların niteliğine dair bu bağlamdaki örneklerden yalnızca biri olarak öne çıkıyor.

Netanyahu’nun tutumundaki bu değişiklik neden oldu?

Merkezi iddia, İran dosyası etrafında şekilleniyor. İsrail Kan 11 televizyonuna göre Netanyahu, cumartesi sabahı ABD Başkanı Donald Trump’ın ‘Umman müzakerelerinde olumlu ilerleme’ sağlandığı ve İran’ın gerçekten bir anlaşmaya varmak istediği yönünde bir hissiyat oluştuğuna dair açıklamalarını takip etmesinin ardından, Washington ziyaretini ayın 18’inden öne çekme kararı aldı.

Netanyahu’nun ofisinden yapılan açıklamada, ziyaret tarihinin öne alınmasının gerekçesi olarak İran’ın ‘aldatıcı’ olduğu ve kendisine herhangi bir taviz verilmemesi gerektiği görüşü öne çıkarıldı. Açıklamada, bu tutumu pekiştirmek amacıyla, ‘Tahran’la yürütülecek her türlü müzakerenin, balistik füze programının sınırlandırılmasını ve İran ekseni olarak tanımlanan yapıya verdiği desteğin durdurulmasını içermesi gerektiği’ vurgulandı. Netanyahu’ya yakın kaynaklar ise İsrail Başbakanı’nın, Trump’tan İran’ın İsrail’i tanımasını ‘gerçek barış niyetinin kanıtı’ olarak dayatmasını talep etmeyi planladığını aktardı.

Kan 11, Tel Aviv’in, Başkan Trump’ın İran’la müzakerelere başlanmadan önce ‘İsrail’le önceden üzerinde uzlaşılan bazı noktalardan geri adım atmasından’ endişe duyduğunu bildirdi. Bu çerçevede İsrail basınında yer alan değerlendirmelerde, Netanyahu’nun ofisinin açıklaması bir güç gösterisi olarak yorumlandı; İsrail’in süreci pasif biçimde izlemediğini göstermek ve karar alma sürecinde geç kalınmadan önce ABD yönetimi üzerinde etki oluşturmak amacı taşıdığı belirtildi.

İsrail’in altı talebi

Siyasi dramanın unsurlarını tamamlamak istercesine Netanyahu, İsrail Hava Kuvvetleri Komutanı’nın da kendisine Washington ziyaretinde eşlik edeceğini açıkladı. Netanyahu, bu adımın amacının, İran’a yönelik bir saldırının gerekliliğini anlatmak olduğunu belirterek, böyle bir darbenin İran’ın kapasitesini felç edeceğini ve özgüvenini sarsacağını savundu. Netanyahu ayrıca dün hükümet koalisyonunu oluşturan parti liderleriyle bir toplantı ve bunun yanı sıra Bakanlar Kurulu’nun ayrı bir oturumunu toplama çağrısı yaptı.

Netanyahu’nun çarşamba ve perşembe günleri bir dizi görüşme gerçekleştirmesi, cuma günü ise İsrail’e dönmesi planlanıyor. Program kapsamında ABD Başkanı ile görüşmenin yanı sıra, Başkan Yardımcısı JD Vance, Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı General Brad Cooper ve müzakere dosyasından sorumlu özel temsilciler Steve Witkoff ile Jared Kushner’la da bir araya gelmesi öngörülüyor.

fvev
İsrail'in Demir Kubbe füze savunma sistemi, İran’dan Tel Aviv’e fırlatılan balistik füzeleri önlüyor. (EPA)

Sağcı İsrail gazetesi Israel Hayom, bu çarpıcı ziyareti, Netanyahu’nun İran dosyası konusunda Trump’ı altı İsrail talebini benimsemeye ikna etme girişimi olarak yorumladı. Buna göre ilk iki talep, balistik füze dosyasının müzakerelere dahil edilmesi ve bu füzelerin menzilinin 300 kilometreyle sınırlandırılması ile İsrail’in bölgede ‘vekil güçler’ olarak tanımladığı yapılara verilen İran desteğinin sona erdirilmesini kapsıyor.

Nükleer başlık altında ise İsrail’in dört ek talep ileri sürdüğü belirtiliyor. Bu talepler; İran’ın nükleer programının tamamen ortadan kaldırılmasının garanti altına alınması, tüm zenginleştirilmiş uranyum stoklarının ülke dışına çıkarılması, oranı ne olursa olsun her türlü uranyum zenginleştirme faaliyetinden vazgeçilmesi ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) müfettişlerinin İran’a geri dönerek nükleer tesislere ani denetimler yapma yetkisine sahip olmalarını içeriyor.

Beyaz Saray’ın içindeki lobi

Gazete, Netanyahu’nun bu yaklaşımı Witkoff ve Kushner’a kabul ettirmeye çalıştığını, ancak müzakereler sürecinde bu iki ismin kendi tezlerine ne ölçüde bağlı kalacağından kuşku duyduğunu aktardı. Bu nedenle Netanyahu’nun, doğrudan Trump’la görüşmenin belirleyici seçenek olduğu kanaatini taşıdığı ve ABD Başkanı’nı ikna edebilecek tek kişinin kendisi olduğuna inandığı belirtildi.

Netanyahu’nun, ABD ekibinin diğer üyelerine kıyasla daha sert bir çizgide gördüğü Başkan Yardımcısı JD Vance ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun desteğini arkasına almayı hedeflediği, bu yolla İran’la anlaşmaya varılmasından yana olan eğilime karşı Beyaz Saray içinde bir baskı grubu oluşturmayı amaçladığı ifade ediliyor.

Buna karşılık İsrailli uzmanlar, füze dosyasının nükleer programla ilgili her türlü müzakerenin zaten doğal bir parçası olduğunu vurguluyor. Uzmanlara göre, nükleer başlık taşıyabilecek gelişmiş balistik füzeler olmadan bir nükleer silah üretmenin herhangi bir anlamı bulunmuyor ve ABD’li müzakereciler de bu gerçeğin farkında. Bu nedenle söz konusu çevreler, İsrail’in bu bağlamda sergilediği paniğin büyük ölçüde yapay olduğu görüşünde.

Nitekim daha önce Netanyahu hükümetinde bakan olarak görev yapan ve halen savunma sanayii şirketi Rafael’in Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yürüten Yuval Steinitz’in de dile getirdiği üzere, İsrail’in esasen bir nükleer anlaşmaya varılmasını istemediği belirtiliyor. Bu bakış açısına göre, koşulları ne olursa olsun her türlü anlaşma kötü kabul ediliyor ve yaptırımların kaldırılması ile mali kaynak akışının yeniden başlaması nedeniyle Tahran’daki rejimin gücünü artıracağı savunuluyor. İsrail tarafı, söz konusu kaynakların Hizbullah’tan Iraklı gruplara, Hamas ve İslami Cihad Hareketi’nden Yemen’deki Husilere kadar İran’ın bölgedeki müttefiklerine aktarılacağını öne sürüyor.

cdf
İran’ın başkenti Tahran’da ABD ve İsrail’i kınayan bir duvar resmi (AFP)

Netanyahu’ya yakın isimlerden Steinitz’e göre masadaki alternatifler ya askerî bir saldırı düzenlenmesi ya da mevcut durumun dondurulması. Steinitz, askerî seçeneği en ideal çözüm olarak görürken, böyle bir adımın İran’daki yönetimi zayıflatacağını ve çöküşe giden süreci hızlandıracağını savundu. Mevcut durumun dondurulması ise ikinci en önemli seçenek olarak değerlendiriliyor; zira bu yol, bir anlaşmaya varılmasını engelliyor, yaptırımların yürürlükte kalmasını sağlıyor ve rejimi ekonomik ve toplumsal açıdan zayıflatmayı hedefliyor.

Steinitz, bu bağlamda Netanyahu’nun elinde haziran ayındaki savaşla ilgili önemli bir koz bulunduğunu da vurguladı. O dönemde ağır darbeler indirildiğini, buna karşın tek bir Amerikan askerinin dahi zarar görmediğini hatırlattı.

Steinitz’e göre Netanyahu, her hâlükârda Trump’tan, İsrail’in geleneksel tutumuna destek vermesini sağlamaya çalışıyor. Bu tutum, İsrail’in İran’la yapılabilecek herhangi bir anlaşmanın tarafı olmadığı ve böyle bir anlaşmanın kendisini bağlamadığı anlayışına dayanıyor. Steinitz, bu yaklaşımın ardında, İran üzerinde savaş tehdidi kılıcını sürekli olarak sallandırma gerekliliğine dair güçlü bir inancın yattığını belirtiyor.

Bu durum, Netanyahu’nun söz konusu tutumu Trump’ın otoritesine zarar vermeden nasıl dile getireceği ve Witkoff ile Kushner’a karşı Beyaz Saray içinde bir lobi oluşturup oluşturamayacağı sorularını gündeme getiriyor. Aynı zamanda Netanyahu’nun, İran liderliğini provoke edecek ve müzakerelerden çekilmeye zorlayacak adımlar atmayı mı hedeflediği, yoksa İranlı yetkililerin yeterli siyasi olgunluk göstererek Netanyahu’nun hamlelerini boşa çıkarıp Trump’la bir anlaşmaya doğru ilerleyip ilerlemeyeceği de tartışma konusu oluyor.

Netanyahu’nun bu aşamada asıl odağının, fiilen başlamış olan seçim süreciyle birlikte derinleşen iç siyasi krizi ve kamuoyu yoklamalarında gerileyen konumu olduğu dikkate alındığında, şu anki temel hedefinin iç kamuoyundaki yerini güçlendirecek bir Amerikan tutumunun ortaya çıkması olduğu değerlendiriliyor. Netanyahu’nun, İran’a karşı duran lider, hatta Trump’ın ifadesiyle bir ‘savaşçı’ ya da ‘kahraman’ olarak sunulmasının, mevcut koşullarda kendisi açısından özel bir önem taşıdığı ifade ediliyor.