Çernobil nükleer felaketi, 38. yılında Rusya-Ukrayna Savaşı'nın gölgesinde hatırlanıyor

Fotoğraf: AA
Fotoğraf: AA
TT

Çernobil nükleer felaketi, 38. yılında Rusya-Ukrayna Savaşı'nın gölgesinde hatırlanıyor

Fotoğraf: AA
Fotoğraf: AA

Çernobil Nükleer Santrali’nde meydana gelen dünyanın en büyük nükleer faciası, 38. yılında Rusya-Ukrayna Savaşı'nın gölgesinde sonuçlarıyla hatırlanıyor.

Ukrayna’nın başkenti Kiev'e 110 kilometre uzaklıktaki santralde 26 Nisan 1986'da yaşanan kaza, hafızalardaki yerini korurken sonuçları, uluslararası gündemde yer tutmaya devam ediyor.

Çernobil Nükleer Santrali, Sovyet biliminin en büyük başarılarından biri olarak nitelendiriliyordu. O tarihteki patlama, 1 saat 24 dakika süren güvenlik testinin kontrolden çıkması üzerine 4. reaktörde meydana geldi. Patlamada 2 bin tonluk çatı havaya uçtu ve 8 tonluk radyoaktif yakıt atmosfere karıştı. Reaktördeki yangını söndüren itfaiyecilerden 31’i yüksek radyasyona maruz kalarak olay yerinde hayatını kaybetti.

Yıkılan reaktör, öldürücü radyasyon yaymaya devam ederken Sovyet yetkilileri, olayı gizlemek için ellerinden gelen her şeyi yaptı.

Çernobil Nükleer Santrali'nde çalışan işçilerle ailelerinin yaşadığı Pripyat şehrinin tahliyesi için gizli hazırlık yapılmış, tahliyeye ancak ertesi gün öğleden sonra başlanabilmişti. Üç saat içinde Pripyat, hayalet şehre dönmüş, sonraki günler helikopterlerle patlayan reaktörün üstüne binlerce ton kimyasal malzeme atılmıştı.

Patlama sonrası çıkan zehirli bulut, Ukrayna ve Belarus başta olmak üzere Rusya ve Avrupa’nın bir kısmını etkiledi. Zehirli bulutlar, on gün sonra da ABD, Kanada ve hatta Japonya’ya kadar ulaştı.

- 5 milyon kişi radyasyon riski olan yerlerde yaşıyor

Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, felaketin gerçekleştiği 30 kilometrelik bölgede yaşayan, çalışan, güvenlik hizmetleri yapan, tasfiye ve temizleme işlemlerine katılan 600 bin kişi, yüksek dozda radyasyona maruz kaldı. Ukrayna, Belarus ve Rusya’da yaklaşık 5 milyon kişi radyasyon riski bulunan bölgelerde yaşamayı sürdürüyor.

Felaketin ardından bölgedeki ülkelerde lösemi ve tiroit kanserinin de aralarında olduğu kanser türleri, katarakt ve bebeklerde doğuştan patolojik rahatsızlık oranları arttı. Psikolojik rahatsızlıkların yanı sıra sosyal ilişkilerde dışlanmalar nedeniyle sıkıntılar ortaya çıktı. Yüksek düzeyde radyasyona maruz kalan 120 bin kişi kanserden ölme riskiyle karşı karşıya kaldı.

Felaketin sonucu, Türkiye’de de tartışma konusu olmuş, dönemin Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral, çayda radyasyon olduğu iddialarını yalanlamak amacıyla kameralar önünde çay içerek poz vermişti.

- 4. reaktörün üstü özel çelik çadırla kapandı

Çernobil’deki patlamanın üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen felaketin izlerini silme çalışmaları hala sürüyor.

Santraldeki patlamanın olduğu ve radyasyon yayma riski devam eden 4. reaktör binasının üzeri özel çelik çadırla tamamen kapatıldı.

Üzeri betonla kapatılan reaktördeki riski sıfıra indirmek için kemer şeklinde özel çelik çadır inşa edildi. Çadır, Kasım 2016’da reaktör blokunun üzerine doğru kaydırıldı ve reaktör tamamen izole edildi. Çalışmalar, Avrupa Birliği'ne üye ülkeler ile Türkiye’nin de dahil olduğu 44 ülkenin desteğiyle finanse edildi.

Çernobil Nükleer Santrali yetkililerine göre, binalardaki radyoaktif yakıtlar temizlendi ve risk etkisi on bin kat daha azaltıldı. Kazadan sonra santraldeki durum stabil hale getirildi, tesislerin izolasyonu, tasfiyesi ve rehabilitesi için çalışmalar ise devam ediyor. Çalışmaların ancak uluslararası katılımla sonuçlandırılabileceğine işaret edilerek insanların Çernobil çevresindeki bölgenin sadece yüzde 60’ına ancak 60 yıl sonra dönebileceği belirtiliyor. İzolasyon, tasfiye ve rehabilitasyon çalışmaları tamamlansa bile bölgenin yüzde 40’ında yerleşim hiçbir zaman mümkün olmayacak.

Ukrayna Parlamentosunun aldığı karara göre Çernobil Nükleer Santrali, 2065 yılına kadar tamamen ortadan kaldırılacak. Programa göre, 2010-2013 yıllarındaki ilk etapta nükleer yakıt, santrallerden depolara taşındı.

2013-2022 yıllarındaki ikinci etapta reaktörler muhafaza altına alındı ve kazanın meydana geldiği reaktör izole edildi.

2022-2045 yıllarını kapsayan üçüncü etapta uzmanlar, izolasyon sonrası radyasyonun azalmasını gözlemleyecek. 2045-2065 yıllarındaki son etapta ise santralin sökülmesi ve temizlik işlemi gerçekleştirilecek.

- Sovyet yönetimine sorumsuzluk eleştirisi

Hiroşima’da atılan atom bombasından daha tehlikeli olarak nitelendirilen felaketin ardından Sovyetler Birliği yönetiminin gösterdiği sorumsuzluk, eleştiri konusu olmaya devam ediyor.

Sovyetler Birliği yönetimi, küresel felakete neden olan kaza hakkında ilk günlerde kendi halkına dahi bilgi vermemişti.

Batılı ülkeler, İsveç’teki nükleer santralde çalışan uzmanların, Sovyetler Birliği topraklarından nükleer bulutun geldiğini belirlemesiyle kazanın farkına varmış ve Sovyet yönetimine bilgi vermesi için baskı yapmıştı.

Acil toplantı yapan Sovyet yönetimi, önce kendisine ideolojik olarak yakın devletleri bilgilendirmeyi, Batılı ülkelere ise sadece yerel bir kazanın meydana geldiğini söylemeyi kararlaştırmıştı. Dünya basını felaketi duyurmuş, Sovyet basını ise adeta yok saymıştı.

Sovyetler Birliği genelinde olduğu gibi Kiev'de de halk, 1 Mayıs 1986’da her şeyden habersiz İşçi Bayramı'nı kutlamak için sokaklara dökülmüştü. Sağlık görevlileri, iki hafta boyunca kazayla ilgili kimseye bilgi vermemişti. Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı, ancak iki hafta sonra halka pencerelerini kapatması ve ayaklarını silmeden eve girmemeleri konusunda tavsiyede bulunmuştu. Bu yetersiz açıklama, halk arasında daha da çok panik yaşanmasına neden olmuştu.

SSCB Sağlık Bakanlığı, 27 Haziran 1986’da “Çernobil Kazası'nın ardından tasfiye işlerinin gizlilik içinde yapılmasına” yönelik karar çıkararak felaket sonucu hastalananların tedavisi ve radyasyona maruz kalanlarla ilgili bilgilerin gizlenmesini istemişti. Milyonlarca kişi, radyasyondan etkilenerek hasta olmuştu. Sovyetler Birliği, bu gizlilik ve gerçekleri örtme politikasıyla gelecek nesilleri bile etkileyecek sağlık trajedisine imza atmıştı.

- Rus ordusu, Çernobil üzerinden Ukrayna’ya girdi

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 24 Şubat 2022’de Ukrayna’ya başlattığı savaşta Rus ordusunun ilk eylemlerinden birisi Belarus sınırından geçerek Kiev’in kuzeyinden kuşatma başlatması oldu.

Rus birlikleri, Kiev’i kuşatmadan önce Çernobil Nükleer Santrali’nin kontrolünü ele geçirdi. Çatışma yaşanmadan santral bölgesindeki kontrolü eline alan Rusya, Ukraynalı askerlerle santralde güvenliği sağladıklarını duyurdu.

Rusya, Ukraynalı milliyetçi güçlerin santralde provokasyon yapabileceği iddiasında bulundu. Ukrayna da santralde Rus güçlerinin nükleer felakete yol açabilecek eylemde bulunabileceği suçlamasını ortaya attı.

Başta bölgedeki ülkelerde olmak üzere dünya kamuoyunda bu iddialar endişe yarattı.

Ukrayna, 9 Mart 2022’de Çernobil Nükleer Santrali ve oradaki tüm nükleer tesisleri besleyen tek elektrik şebekesinin hasar gördüğünü açıkladı ve arızanın giderilmesi için Rusya’dan acilen ateşkes talep etti.

Soğutma sisteminin çalışmama riskiyle karşı karşıya kalan santralde sadece 48 saatlik kapasiteye sahip yedek jeneratörler devreye girdi.

Çok geçmeden Rusya Enerji Bakanlığı, Belarus üzerinden santrale yeniden elektrik verildiğini açıkladı. Ukrayna Enerji Bakanlığı da tamir çalışmalarının sona erdiğini bildirdi.

Rusya ile Ukrayna arasında İstanbul’da yapılan ateşkes müzakereleri sonrasında 30 Mart 2022’de Rusya Savunma Bakanlığı, Kiev yönünden birliklerini çekme kararı aldı.

Bu karar sonrasında Çernobil Nükleer Santrali’ndeki Rus askerleri de çekildi. Rusya Savunma Bakanlığı, Rus askerlerinin santrali Ukraynalı yetkililere teslim-tesellüm belgesiyle bıraktığını açıkladı.

- Avrupa'nın en büyük nükleer santralinde Çernobil tehlikesi yaşanıyor

Çernobil’de bunlar yaşanırken 4 Mart 2022'de Ukrayna’nın güneydoğusundaki Avrupa’nın en büyük santrali Zaporijya Nükleer Santrali sahası Rus ordusunun kontrolüne geçti. Sahaya zaman zaman insansız hava araçları ve top atışlarıyla saldırılar yapıldı. Ukrayna ve Rusya, saldırılar konusunda birbirini suçluyor.

Rusya'nın kontrolündeki santrale 7 Nisan’da, Kasım 2022'den sonra ilk kez saldırı düzenlendi. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Başkanı Rafael Mariano Grossi, ana reaktörü çevreleyen yapıların doğrudan en az 3 kez saldırıya uğradığını belirterek, "olası bir nükleer kaza yaşanma riskinin ciddi oranda arttığını" ifade etti.



Disney+'tan üç bölümlük Simpsonlar sürprizi

Fotoğraf: FOX
Fotoğraf: FOX
TT

Disney+'tan üç bölümlük Simpsonlar sürprizi

Fotoğraf: FOX
Fotoğraf: FOX

Disney+, Simpsonlar'ın (The Simpsons) üç yeni bölümünün bu yaz platformda gösterime gireceğini duyurdu.

Uzun soluklu ve sevilen animasyon komedi dizisinin önceki aylarda Fox'ta tamamlanan 37. sezonu, yapımın kilometre taşı niteliğindeki 800. bölümünü de içeriyordu.

38. sezonun bu sonbaharda başlaması bekleniyor.

Bundan önceyse sadece Disney+ üzerinden yayımlanacak üç bölüm geliyor. İlki, 17 Haziran'da gösterime girecek Extreme Makeover: Homer Edition isimli iki bölümlük bir set.

Bölümün resmi tanıtım metninde şöyle yazıyor: 

Homer ve Marge'ın eğlenceli çiftler gecesi, Homer'ın sadece kapı zili kamerasını bakıcı diye koyup çocukları gözetimsiz bıraktığını Marge'ın öğrenmesiyle tepetaklak oluyor. Kusurlu kocasıyla ilgili hayal kırıklığı yaşayan çakırkeyif Marge, farklı bir Homer'a dair üç fantezi kuruyor. Özel konuk oyuncu olarak Betty Gilpin, müzik konukları olarak ise Laufey ve Tegan ve Sara yer alıyor.

sdvrvf
Disney+, Extreme Makeover: Homer Edition ve bir Black Mirror parodisi de dahil üç yeni özel Simpsonlar bölümünü duyurdu (Disney+)

Simpsley isimli bir başka bölüm ise 3 Temmuz'da yayın platformunda izleyicilerle buluşacak. Konu özetinde şu ifadeler yer alıyor: 

Beş parasız dolandırıcı Marge Bouvier, zengin budala Seymour Skinner'ı eve dönmeye ikna etmek için İtalya'ya gönderildiğinde, onun lüks yaşam tarzının cazibesine kapılıyor. Ancak işin büyük bir pürüzü var: Skinner'ın yılışık, aptal ve beleşçi misafiri Homer Simpsley. Disney+'a özel bu Simpsons noir, yalanlar, şehvet ve İtalyan liretiyle dolu.

Son olarak Yellow Mirror adlı bir Black Mirror parodisi 26 Ağustos'ta gösterime girecek. Bölümün tanıtım metninde "Arızalı bir lamba, Homer'ın gerçeklik sandığı şey hakkında yürek burkan bir gerçeği ortaya çıkarırken, yapay zeka destekli bir tablet ise Maggie'yle arkadaş olup onu kontrol ediyor. Simpson ailesi, tuhaf ve merak uyandıran iki karanlık hikaye boyunca ışığı bulmak için mücadele ediyor" diye yazıyor.

Simpsonlar'ın dizi sorumlusu Matt Selman, 2007 yapımı Simpsonlar: Sinema Filmi'nin (The Simpsons Movie) devam filminin, dizinin veda bölümü olabileceğine dair spekülasyonları önceki aylarda reddetmişti.

Selman, dizi bir gün sona ererse bunun standart bir sezon finali olmayacağı ve sadece sıradan bir bölüm gibi görüneceğinde ısrarcı.

Selman "Yaklaşık bir buçuk yıl önce dizinin finalini parodileştiren bir bölüm yaptık" demişti. 

Olası tüm dizi finali konseptlerini tek bir bölüme sığdırdık, bu da bir nevi benim 'Asla dizi finali yapmayacağız' deme şeklimdi.

The Wrap'e konuşan dizi sorumlusu, bu bölümün "her şeyi toparlama ya da sonlandırma fikirlerinin hepsiyle dalga geçtiğini" söyleyerek şöyle eklemişti: 

Dizi bir gün sona ererse bir final olmayacak; sadece ailenin yer aldığı sıradan bir bölüm olur. Muhtemelen orada burada birkaç sürpriz detay olabilir ama 'Burayı özleyeceğim' gibi bir şey yapmayacağız.

Selman, Simpsonlar'ın her hafta "değişmemesi gerektiğini" belirterek "Karakterler her hafta sıfırlanıyor. Bugün Aslında Dündü (Groundhog Day) gibi ama onlar bunun farkında değil ve o kadar da sık ölmüyorlar" demişti.

Independent Türkçe


Tahran eylem şartı koşuyor… Hürmüz anlaşması Trump’ın kararını beklerken Netanyahu Litani’yi geçtiklerini açıkladı

Tahran eylem şartı koşuyor… Hürmüz anlaşması Trump’ın kararını beklerken Netanyahu Litani’yi geçtiklerini açıkladı
TT

Tahran eylem şartı koşuyor… Hürmüz anlaşması Trump’ın kararını beklerken Netanyahu Litani’yi geçtiklerini açıkladı

Tahran eylem şartı koşuyor… Hürmüz anlaşması Trump’ın kararını beklerken Netanyahu Litani’yi geçtiklerini açıkladı

Bölgesel çatışma hatlarında sahadaki ve diplomatik gelişmeler hız kazanırken, Washington ile Tahran arasında aksayan yatıştırma girişimleri Güney Lübnan’daki benzeri görülmemiş askerî tırmanışla kesişiyor.

Siyasi açıdan kritik bir dönüm noktasında, ABD Başkanı Donald Trump bugün (Cuma) “İran’la anlaşma konusunda nihai kararı bugün vereceğim” açıklamasında bulundu. Böylece ateşkesin 60 gün daha uzatılması ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz ulaşımına yönelik kısıtlamaların kaldırılmasını öngören ön mutabakat taslağı ciddi bir sınavla karşı karşıya kaldı.

Bu diplomatik hareketlilik, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun “İsrail ordusunun Güney Lübnan’da Litani Nehri’ni geçtiğini” duyurmasıyla eş zamanlı gerçekleşti. Açıklama, Mercayun, Nebatiye ve Sur ilçelerini hedef alan yoğun kara ilerleyişi ile hava ve topçu bombardımanlarının eşlik ettiği tehlikeli bir saha dönüşümüne işaret ediyor.

Müzakere cephesinde ise Tahran, taslağa karşı son derece temkinli bir tavır sergiliyor. İran’ın baş müzakerecisi Muhammed Bakır Kalibaf, ülkesinin “garantilere ya da sözlere güvenmediğini”, “tek ölçütün eylemler olduğunu” vurgulayarak, karşı taraf somut bir adım atmadan Tahran’ın önceden hiçbir girişimde bulunmayacağını söyledi.

Pakistan ve Katar’dan arabulucular, Lübnan’daki çatışmaların durdurulmasını daha geniş kapsamlı bir saldırmazlık anlaşmasına dahil etmeye çalışsa da, prosedürel engeller ve Tahran’daki karar alma yetkisinin belirsizliği nihai metnin oluşturulmasını hâlâ zorlaştırıyor. Gözler, önümüzdeki saatlerde Trump’ın vereceği karara çevrilmiş durumda.

Sahada ise İsrail’in kapsamlı tırmanış tehditleri fiiliyata döküldü. İsrail güçleri yoğun ateş desteği altında ilerleyerek Mercayun’daki “Arid Dbin” bölgesinde onlarca konutu yıktıktan sonra burada kalıcı bir varlık oluşturmaya başladı.

Kara harekâtına, “Ayn Kana” beldesini kapsayan zorunlu tahliye uyarıları ile “İslami Sağlık Heyeti”ne bağlı ambulans ekiplerini hedef alan hava saldırıları eşlik etti. Maarub ve Deyr Kanun en-Nahr bölgelerine düzenlenen saldırılarda ölü ve yaralıların olduğu, yerel yerleşimlerde büyük yıkım meydana geldiği belirtildi.

Tüm bu gelişmeler, gündemdeki diplomatik çözüm ihtimallerinin giderek daralmasına yol açıyor.


Kırmızı çizginin çöküşü: Hamaney'den Maduro'ya Trump

Fotoğraf: Mark Smith
Fotoğraf: Mark Smith
TT

Kırmızı çizginin çöküşü: Hamaney'den Maduro'ya Trump

Fotoğraf: Mark Smith
Fotoğraf: Mark Smith

Akil Abbas

Yabancı liderlerin tutuklanması konusunda ciddi şüpheler olsa da, yabancı liderlerin, yetkililerin veya sıradan vatandaşların suikastlarının önlenmesi konusunda hiçbir şüphe yoktur

İkinci döneminin daha ikinci yılını tamamlamadan, ABD Başkanı Donald Trump, dikkat çekici bir cüret ve büyük bir hızla, yerleşik siyasi normları yıkmaya, bilinen kurumsal kurallara meydan okumaya, ABD'nin dış dünya ve devletleriyle ilişkisini, Amerikan devlet kurumlarının tarihsel, siyasi, hukuki ve geleneksel birikiminden ziyade, hem “ABD” hem de “dünya”nın anlamına dair başkanın kişisel anlayışına dayanarak yeniden tanımlamaya devam ediyor.

Başkanın “şoklarının” listesi uzun ve hızlı; Kanada'nın  51. eyalet olarak ABD'ye ilhakını ve Danimarka'dan kendisine bağlı Grönland'ı talep etmek, Gazze sakinlerini topraklarından göndererek burayı yabancı turistler için bir “Riviera”ya dönüştürmek, ek olarak ABD'nin tarihsel, güçlü ve sadık müttefiki olan Avrupa'yı, ABD'ye bağımlı olduğu ve onu sömürdüğü gerekçesiyle sürekli olarak ezmek.

Neyse ki, bu “şoklar” ya da en azından çoğu, siyasi veya kurumsal gerçekliğe dönüşmedi. Ancak Başkan Trump, diğer devlet başkanları ve sivil yetkilileriyle ilişkilerinde Amerikan devletinin bazı geleneklerini sarsmak gibi başka şeyleri gerçekliğe dönüştürmeyi başardı. On yıllar boyunca Amerikan politikası, bu yönde açık bir Amerikan yasal metni olmamasına rağmen, devlet başkanlarının tutuklanma ve hedef alınmaya karşı dokunulmazlığı ilkesine dayanıyordu. Bu bağlamda Amerika Birleşik Devletleri, devlet başkanlarını ve yetkililerini görevdeyken tutuklanmaktan veya ulusal mahkemelerde yargılanmaktan koruyan uluslararası hukuk geleneğini izledi.

1970'lerden bu yana birbirini takip eden Amerikan yönetimlerinin davranışlarını düzenleyen yasalar bu konuda açık olup, peş peşe yayınlanan ve ABD'nin suikastlara katılımını yasaklayan başkanlık kararnameleri şeklinde karşımıza çıkmaktadır

 Bu genel kuralın tek istisnası, soykırım ve insanlığa karşı suçlar da dahil olmak üzere “savaş suçları” gibi belirli davalarda uzman uluslararası mahkemeler tarafından çıkarılan uluslararası tutuklama kararlarıdır. Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICTY) tarafından eski Sırp devlet başkanı Slobodan Milošević hakkında 1999 yılında çıkarılan tutuklama kararı buna bir örnektir. ICTY, Balkan bölgesindeki savaşlar sırasında işlenen vahşetleri yargılamak üzere BM Güvenlik Konseyi kararıyla kurulmuştu. Benzer bir tutuklama kararı, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin 2024 yılında Gazze savaşında savaş suçları işlediği suçlamasıyla İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu için de verildi, ama ABD bu karara şiddetle karşı çıktı. Netanyahu’nun tutuklanması kararı, 1998'de kabul edilen ve 2002'de yürürlüğe giren uluslararası bir antlaşma olan Roma Statüsü ile ilgili farklı bir hukuki gerekçeye dayanıyordu. Altmıştan fazla ülke (İsrail ve ABD hariç) tarafından imzalanan bu Statü, devlet başkanlarının ve diğer yetkililerin geleneksel dokunulmazlığının, iddia edilen savaş suçlarından yargılanmalarına karşı koruma sağlamadığını öngörmektedir. Buna dayanarak Uluslararası Ceza Mahkemesi 2009 yılında eski Sudan devlet başkanı Ömer el-Beşir hakkında Darfur bölgesinde işlenen vahşetler nedeniyle tutuklama kararı vermiş, 2023 yılında da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin hakkında, Rus-Ukrayna savaşı sırasında Ukraynalı çocukların Rusya'ya zorla götürülmesindeki rolü nedeniyle bir başka tutuklama kararı almıştı.

fvf
Gözaltına alınan Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro, ABD'nin New York şehrinin Midtown Manhattan bölgesindeki bir federal mahkemeye götürülüyor, 5 Ocak 2026 (Reuters)

Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre Trump'ın ikinci döneminde, ABD yönetimi, çok sayıda hukuki soruyu gündeme getiren ve yerleşik uluslararası normlara aykırı olan bir askeri operasyon ile eski Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'yu tutuklayarak bu geleneği bozdu. Yönetim, 2018 Venezuela seçimlerini hileyle kazandığına dair ciddi ve uluslararası düzeyde güvenilir suçlamalara dayanarak ABD’nin 2019'dan beri, Maduro'yu Venezuela devlet başkanı olarak tanımadığı gerekçesini öne sürdü. Ayrıca, Trump'ın ilk döneminde ABD Başsavcılığının, New York'taki bir federal mahkemeye Maduro hakkında uyuşturucu kaçakçılığı ve ABD'ye uyuşturucu sokma ile ilgili bir suç listesi sunması da bir gerekçe olarak kullanıldı. Ne var ki bu konuda yönetimin argümanlarının geçerliliği konusunda önemli bir hukuki tartışma var.

Yabancı liderlerin tutuklanması konusunda ciddi şüpheler olsa da, yabancı liderlerin, yetkililerin veya sıradan vatandaşların suikastlarının önlenmesi konusunda hiçbir şüphe yoktur. 1970'lerden bu yana birbirini takip eden Amerikan yönetimlerinin davranışlarını düzenleyen yasalar bu konuda açık olup, peş peşe yayınlanan ve ABD'nin suikastlara katılımını yasaklayan başkanlık kararnameleri şeklinde karşımıza çıkmaktadır.

Mevcut Trump yönetimi, İran ile devam eden savaşında gerçekleştirdiği suikastlarla önemli bir Amerikan yasal ve kurumsal tarihi hiçe saymaktadır

Bu bağlamda, mevcut Trump yönetimi, İran ile devam eden çatışmasında gerçekleştirdiği suikastlarla önemli bir Amerikan yasal ve kurumsal tarihini hiçe saymaktadır. Bu önemli tarihin başlangıcı, ABD Başkanı Gerald Ford'un Şubat 1976'da “Amerika Birleşik Devletleri'nin Yabancı İstihbarat Faaliyetleri” başlıklı 11905 sayılı Başkanlık Emrini yayınlamasıdır. Watergate skandalı ve Kongre tarafından azil tehdidi sonrasında istifa etmek zorunda kalan Richard Nixon'ın ardından başkan yardımcısı olan Ford başkan olmuştu. Yaklaşık iki yıl beş ay süren kısa süreli yönetimi sırasında birçok politikası ve başkanlık emriyle, gerek Vietnam Savaşı gerekse siyasi rakiplere karşı kurumların kullanılması bağlamında olduğu gibi, Nixon yönetiminin hem içeride hem de uluslararası alanda neden olduğu kurumsal, siyasi ve hatta ahlaki zararı düzeltmeye çalıştı. Yukarıda bahsettiğimiz başkanlık emri de, siyasi suikastlara karşı önemli bir yasak içeriyor: “Amerika Birleşik Devletleri hükümetinin herhangi bir çalışanının siyasi suikastta bulunması veya bunu planlaması yasaktır.”

Bu başkanlık yürütme emri, 1975 yılında Senato tarafından kurulan ve Demokrat Senatör Frank Church başkanlığındaki bir kongre soruşturma komitesinin bulguları üzerine yayınlanmıştı. Komite, çoğu güvenlik kurumları olan CIA, FBI ve NSA gibi çeşitli federal kurumların davranışlarını araştırmıştı (Temsilciler Meclisi de o dönemde Pike Komitesi adında paralel bir soruşturma komitesi kurmuştu). Komite, düzenlediği çok sayıda kongre duruşmasına (oturumuna) dayanarak yayınladığı yedi ciltlik raporunda, Nixon yönetimi de dahil olmak üzere çeşitli yönetimler boyunca bu güvenlik kurumları tarafından işlenen çok sayıda ihlal ve vahşeti belgeledi. Bunlar arasında Küba devlet başkanı Fidel Castro, Dominik Cumhuriyeti devlet başkanı Rafael Trujillo, Güney Vietnam lideri Ngo Dinh Diem ve Zaire Başbakanı Patrice Lumumba gibi yabancı liderlere yönelik suikast girişimleri de yer alıyordu.

Suikastlara izin verilmesi, ABD Savunma Bakanlığı'nın 1989 yılında silahlı çatışma bağlamında düşman askeri liderlerinin kasıtlı olarak öldürülmesinin suikast olmayacağı yönündeki yasal yorumuna dayanıyordu

1978'de Başkan Jimmy Carter, bu başkanlık emrinin kapsamını genişletti ve Başkan Ford'un yürütme emrinde yasaklanan siyasi suikastlar ile yetinmeyip, tüm suikast türlerini yasaklayan daha kapsamlı 12036 sayılı başkanlık emrini yayınladı. Tüm suikastların genel olarak yasaklanmasına ek olarak, emir, yasağın ABD hükümet kurumlarıyla iş birliği yapan ABD vatandaşı olmayan kişileri de kapsadığını vurguladı. Bu genişletilmiş suikast yasağı, Başkan Ronald Reagan tarafından 1981'de imzalanan 12333 sayılı Yürütme Emri'nde de yürürlükte kaldı. Bu emir, ABD hükümet kurumlarının çalışmalarına daha geniş ve sistematik bir çerçeve sağlayarak, istihbarat çalışmalarını koordine etmede daha etkili olmalarını sağlayarak Başkan Jimmy Carter'ın önceki başkanlık emrinin yerini aldı. Bu, sadece Kongre’nin yürüttüğü bir soruşturma üzerine yayınlanmış bir emir değil, o dönemde Batı ve Doğu blokları arasında yaşanan yoğun Soğuk Savaş'ın uzun vadeli gerçeklerine bir yanıt niteliğindeydi. Zamanla, Başkan Reagan'ın emri, özellikle suikastlara karışmaktan kaçınma konusunda, ABD istihbarat teşkilatlarının çalışmalarını on yıllarca şekillendirmede temel bir unsur haline geldi.

fvvfe
 İran'ın başkenti Tahran'da, İsrail ve Amerikan hava saldırılarında hayatını kaybeden İran Dini Lideri Ali Hamaney'in anısına düzenlenen bir anma töreni, 1 Mart 2026 (Reuters)

Bu kurumsal miras, mevcut çatışma bağlamında İranlı siyasi liderlere, aralarında Dini Lider Ali Hamaney, Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Laricani ve Dini Liderin danışmanı Kemal Harrazi'nin de bulunduğu üst düzey isimlere suikast düzenleyen ikinci Trump yönetimi altında ciddi bir gerileme yaşıyor gibi görünüyor. Aslında, bu gerilemenin Trump'ın ilk döneminde, 2022'nin başlarında, İran'ın Kudüs Gücü komutanı General Kasım Süleymani'ye Bağdat'ta suikast düzenlenmesi emri vermesiyle başladığı da iddia edilebilir. O dönemde bazı Amerikalı hukukçular bu suikastın ABD'nin suikastları yasaklayan yasasını ihlal ettiğini belirtmiş olsa da, dönemin Demokrat politikacıların çoğunun itirazı bu olası ihlale değil, 1973’te yayınlanan Savaş Yetkileri Kararı'nın kötüye kullanılmasına yönelikti. Onlar, başka bir ülkenin yüksek rütbeli bir yetkilisine suikast düzenlemek gibi, yönetimin gerekçesiz ve savaşa yol açabilecek bir provokatör eylemle bu kararı ihlal ettiğini savundular. Yönetim ise, kanıt sunmadan, düşmanın Amerikalılara karşı silahlı saldırılar düzenlemeyi amaçladığı varsayımına dayanarak, yakın bir tehlikeyi önlemeye yönelik bir proaktif öz savunma olduğunu söyleyip, suikastın haklı olduğunu savundu. Bu, yönetime göre 11 Eylül 2001'den sonra ABD'nin sürekli olarak teröristleri hedef alması gibi suikast yasağı kapsamına girmeyen bir durumdu.

dfvfdb
Porto Riko'nun Ponce kentindeki Mercedita Uluslararası Havalimanı'nda ABD Deniz Piyadelerine ait bir CH-53E Super Stallion helikopteri pistte park halinde, 1 Ocak 2026 (Reuters)

Suikastlara izin verilmesi, ABD Savunma Bakanlığı'nın 1989 yılında Reagan'ın 1981 tarihli başkanlık emrinde geçen suikast ifadesinin anlamını açıklığa kavuşturan yasal bir yorumuna dayanıyordu. Bu yorum, silahlı çatışma bağlamında düşman askeri liderlerinin kasıtlı olarak öldürülmesinin suikast olmadığını, keza Amerikalılara yönelik bir saldırıyı önlemek için önce davranıp öldürmenin “meşru öz savunma” kategorisine girdiğini belirtiyordu. Trump yönetiminin Süleymani'nin öldürülmesini haklı çıkarmasına yardımcı olan husus, hem şahsi olarak kendisinin hem de mensubu olduğu kurum olan İran Devrim Muhafızları aracılığıyla zaten ABD terör listesinde yer almasıydı. Buna rağmen yönetim, Süleymani'nin Amerikalıların hayatları için ciddi ve yakın bir tehdit oluşturduğunu kanıtlayamadı.

ABD, Hamaney suikastından bir gün önce İran ile müzakereler yürütüyordu ve yönetim, proaktif bir suikastı haklı çıkaracak Amerikan güvenliğine yönelik ciddi ve yakın bir İran tehdidinin varlığını kanıtlayamadı

İran ile devam eden savaş bağlamında, yönetim, İran Silahlı Kuvvetlerinin başkomutanı olduğu gerekçesiyle Hamaney suikastını haklı çıkarmak için, tartışmalı olsa da, bir tür gerekçeye sahip. Ancak, ABD'nin operasyondan bir gün önce İran ile müzakereler yürüttüğü göz önüne alındığında, bu operasyonu önleyici savunma olarak nitelendirmek zor. Dahası yönetim, böyle bir önleyici suikastı haklı çıkaracak Amerikan güvenliğine yönelik ciddi ve yakın bir İran tehdidinin varlığını kanıtlayamadı. Önleyici savunma ve suikastların gerekliliği argümanı, bu çatışmada ABD tarafından öldürülen Laricani, Harrazi ve diğer İranlı sivil liderler düşünüldüğünde zaten geçersiz kalıyor.

dsvfr
İran'ın Tahran şehrindeki bir binada, eski Hizbullah lideri Hasan Nasrallah'ın resminin yer aldığı bir reklam panosu, 2 Ekim 2024 (Reuters)

Bununla birlikte, ABD içinde yönetimin İslam Cumhuriyeti'ne karşı yürüttüğü savaşa yönelik itirazlar iki kampa ayrılıyor. Birincisi ve en büyük, en etkili itiraz, Demokrat politikacılar, bazı Cumhuriyetçiler ve diğerlerinden gelen, Trump yönetiminin bu savaşı kötü yönettiğine ilişkin siyasi itirazdır. Bunlara göre yönetim ne kamuoyunu hazırlamış ne de savaşın nedenleri, hedefleri ve bu hedeflere nasıl ulaşılacağı konusunda ikna edici bir açıklama yapmıştır. Buna ek olarak, Kongre ile zayıf bir istişarede bulunulmuştur ve Başkan Trump Savaş Yetkileri Kararı tarafından kendisine verilen yetkileri aşmış gibi görünmektedir. İkincisi, daha az etkili, daha elitist ve özel nitelikte olup, yönetimin eylemlerinin yasallığı, özellikle de suikastların organize edilmesi ve gerçekleştirilmesindeki açık ve doğrudan rolü etrafında dönmektedir.

Gerçekte, Başkan Trump, ABD'de medya, ekonomi, hukuk, siyaset ve hatta kişisel meseleler dahil olmak üzere birçok cephede aynı anda çok sayıda cesur ve şaşırtıcı hamlede bulundu. Bunlar göz önüne alındığında, ABD dışındaki tutuklamalar ve suikastlarla ilgili Amerikan normlarının ihlali, hem küresel olarak hem de ABD içinde alışılmış ve kabul görmüş normlardan kopabilme konusunda bir istisnaya dönüşen bir başkan karşısında, ikincil önemde bir sorun gibi görünüyor.