Uluslararası alan ile Ortadoğu'daki tehlikeli göstergeler

Rusya Ukrayna'yı işgal ederek hata yaptı ve Batı da diplomasi yerine askeri çatışmaya öncelik vererek hata yaptı

Soğuk Savaş sırasında bile Rusya ve ABD gelişigüzel bir şekilde nükleer silah kullanımı ile tehdit etmekten kaçındı (AFP)
Soğuk Savaş sırasında bile Rusya ve ABD gelişigüzel bir şekilde nükleer silah kullanımı ile tehdit etmekten kaçındı (AFP)
TT

Uluslararası alan ile Ortadoğu'daki tehlikeli göstergeler

Soğuk Savaş sırasında bile Rusya ve ABD gelişigüzel bir şekilde nükleer silah kullanımı ile tehdit etmekten kaçındı (AFP)
Soğuk Savaş sırasında bile Rusya ve ABD gelişigüzel bir şekilde nükleer silah kullanımı ile tehdit etmekten kaçındı (AFP)

Nebil Fehmi

“Ne yazık ki bu tehlikeli göstergeler, başkalarıyla siyasi bir arada yaşamanın reddedilmesiyle Orta Doğu'ya kadar uzandı. İsrail tarafının Filistin kimliğini yalnızca siyasi kimlik açısından değil, aynı zamanda toplumsal kimlik açısından da ortadan kaldırmaya yönelik açık girişimleri de bunu yansıtıyor.”

Son aylarda birçok toplantı ve konferansta Ukrayna savaşı, Ortadoğu'daki durum ve Gazze'de tanık olduğumuz soykırım girişimleri çerçevesinde uluslararası sistemin geçirdiği dönüşümler ve istikrarından bahsediliyor. Bu toplantı ve konferanslara bizzat katılım ya da kendisi hakkında bilgi alma yoluyla, yasakların tehlikeli bir şekilde ihlal edildiğini, hem Doğu hem de Batı bloğunda yer alan ülkelerin pozisyonlarında bariz ve tuhaf çelişkiler görüldüğünü takip ediyorum. Bu bende uluslararası sistemin temellerinin ve kurallarının içerik ve biçim açısından asgari düzeyde bile saygı ve ilgi görmediği, şiddetli huzursuzlukların ve ciddi tehlikelerin yaşanacağı bir döneme girdiğimiz hissini uyandırdı.

Uluslararası sistemin Avrupa ve Ortadoğu arenalarının ötesine uzandığına dair kesin inancıma ve her zaman sonuçların genelleştirilmesinden veya tahminlerin abartılmasından kaçınmaya özen göstermeme rağmen, Ukrayna ve Gazze olaylarında yaşanan gelişmelerin, içerisinde son derece tehlikeli ve çalkantılı bir dönemeçte olduğumuzun sinyallerini taşıyor olmasından derin endişe duyuyorum. Bu sinyallerin en önemlilerinden biri, ülkeler arasındaki ilişkilerin seyrinin sıfır toplamlı oyun ve denklemler (zero sum game) olarak adlandırılan, tarafların karşı tarafa karşı tam zafer kazanmaya çalıştığı bir yöne geri dönmesidir.

Rusya, Batı'nın eğilimlerine tepki olarak Ukrayna'yı işgal ederek hata yaptı, süper güç ve ihlalleri kavramına göre hareket etti. Batı, tamamen durmuş olan diplomasi yerine askeri çatışmaya öncelik vererek bir hata yaptı. Nitekim Rusya ile diyaloğa girmeyi, hatta çoğu forumda temsilcileriyle birlikte bulunmayı reddediyor. Her ikisi de Batı-Rusya çatışmasının varoluşsal hale geldiğini düşünüyor. Bu çatışmada Batı, uluslararası toplumda büyük bir ülke olarak Rusya ile bir arada yaşamayı reddediyor ve ona diz çöktürmek, siyasi ve ekonomik olarak orta ölçekli bir ülke rolünü kabul ettirmek istiyor. Diğer tarafta Rusya, Batı'nın tüm hamlelerinin bu hedefe ulaşmaya ve Batı hegemonyasını güvence altına almaya yönelik entegre bir plan çerçevesinde olduğuna inanıyor. Şu anda her bir tarafın diğerine dair bakış açısında açık bir çelişkinin ve diğeriyle birlikte yaşama ve barışçıl siyasi rekabete yönelik azalan arzunun yönettiği bir çatışmanın içinde bulunuyoruz.

Bazıları hemen Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarından beri uluslararası ilişkilerin her zaman bir galibi ve bir kaybedeni olduğuna dikkati çekebilirler, ancak bu eksik bir özettir. Soğuk Savaş sırasında bile güç dengesi teorileri, rakip devletlerin ayakta kalmalarına ve onlar ile bir arada var olma varsayımlarına dayanıyordu. Soğuk Savaş Batı bloğunun lehine sonuçlandığında, tanınmış nüfuz alanlarına ve başkalarının çıkarlarına en azından geçici olarak saygı gösterildi. Güç dengesi tamamen Batılı ülkeler lehine ve diğer bloğun aleyhine çökene kadar ve hatta Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra bile bir arada yaşama, en azından resmi olarak devam etti. Nüfuzunun büyük ölçüde azalmasına rağmen, Rusya'ya 1991'de Madrid Barış Konferansı'na ev sahipliği yapması davetinde bulunulması bunun kanıtıdır. Nüfuz alanlarının etrafındaki resmi olmayan bariyerler kaldırılıncaya ve Ukrayna çatışmasının işaretleri hazırlanıncaya kadar, göreceli bir arada yaşama devam etti. Son zamanların en tehlikeli uluslararası göstergelerinden biri de uluslararası ilişkilerde artan militarizasyondur. Bu tehlikeli gösterge, en tehlikeli ve öldürücü silahlar olan nükleer silahlara sahip olmanın ve kullanımının haklı gösterilmesini, sadece caydırıcı bir silah değil, askeri operasyonların gereklerine göre operasyonel olarak kullanılabilecek bir silah olduğu gerekçesinin kullanılmasını, bir tarafın kullanmakla tehdit etmesini, diğerinin ise bu silahları karşı tarafın sınırlarına yakın bir yere konuşlandıracağını söyleyerek karşılık vermesini kapsıyor.

Nükleer silahın Japonya'ya karşı kullanıldığını, nükleer silaha sahip ülkelerin her zaman nükleer silahların askeri çatışma ve savaşlara karşı caydırıcı olduğunu söyleyerek övündüklerini herkes biliyor. Ancak BM'nin kuruluşundan bu yana nükleer alanda yaşanan gelişmeler ve olaylar, sınırlı istisnalar dışında tam tersi yönde oldu. Bu istisnaların en belirgin olanları Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore, İsrail ve İran'ın nükleer programıyla ilgili bazı çekincelerdir.

Soğuk Savaş sırasında bile Rusya ve ABD gelişigüzel bir şekilde nükleer silah kullanımı ile tehdit etmekten kaçındı. Stratejik silahların sınırlandırılması için çeşitli müzakereler yapıldı ve hatta nükleer silaha sahip devletler 3 Haziran 2022'de bir bildiri yayınlayarak "nükleer savaştan kaçınmanın ve stratejik riskleri azaltmanın en önemli sorumlulukları arasında olduğunu" teyit ettiler. "Nükleer bir savaş kazanılamaz ve bundan kaçınılmalıdır" diye eklediler.

Ne var ki, şimdi artık nükleer silahların meşru müdafaa için meşru bir araç olarak kullanılması tehdidi tekrarlanıyor. Bu konudaki konuşmalar, söz konusu silahların kullanılmasına karşı en iyi caydırıcının "karşılıklı imha tehlikesi" olduğu yönündeki yarı çılgın teorilerin ötesine geçiyor. Ukrayna savaşı bağlamında, Rusya'ya ve uluslararası sahnede önemli bir ülke olarak konumuna yönelik artan tehditler karşısında, taktiksel nükleer silah kullanma olasılığına defalarca atıf yapıldı. Rusya’nın Sözcüsü son olarak ülkesinin Polonya'da konuşlandırılacak her türlü NATO nükleer silahını hedef alacağını belirtti.

Ne yazık ki bu tehlikeli göstergeler, başkalarıyla siyasi bir arada yaşamanın reddedilmesiyle Orta Doğu'ya kadar uzandı. İsrail tarafının Filistin kimliğini yalnızca siyasi kimlik açısından değil, aynı zamanda toplumsal kimlik açısından da ortadan kaldırmaya yönelik açık girişimleri de bunu yansıtıyor. Filistinlilerin zorla yerlerinden edilmesi, Batı Şeria'daki İsrail yerleşim yerlerinin genişlemesi, İsrailli yetkililerin Filistinlileri zorla göç ettirmenin daha iyi olacağına ilişkin birçok açıklaması, yerleşimcilerin yerleşim yerlerinin gelecekte Gazze'ye doğru genişletilmesine yönelik arzularını dile getirmelerinin yanı sıra Batı Şeria'da yaşananlar yoluyla İsrail, toplumsal ve siyasi Filistin kimliğini ortadan kaldırmaya çalışıyor. Buradaki amaç, ne Filistinlilerle müzakerelerde müzakerelerin gidişatını İsrail'in lehine çevirmek ne de sadece İsrail’in yanında bir Filistin devleti kurulması fikrini ortadan kaldırmak değil. Aksine, İsrail bağımsız veya işgal altındaki Filistin toplumuyla bir arada yaşamayı kabul etmediği için Filistin kimliğini tamamen yok etmeyi ve Filistin kişiliğini silmeyi amaçlıyor.

Bölge aynı zamanda nükleer silahların ve modern teknolojilerin kullanılması, nükleer silahlara sahip olunmasının meşrulaştırılması, bunların nükleer veya diğer öldürücü silahlara sahip olmayan toplumların aleyhine, güçlü tarafın kayıplarını sınırlamak için operasyonel olarak askeri denkleme dahil edilmesi tehdidinde de bir artışa tanık oluyor. Bu bağlamda İsrailli yetkililerin Gazze'de taktik nükleer silah kullanılması yönünde aleni ve açık çağrılarını duyduk. Eski Doğu Bloğu ülkelerinde bile bazı uzmanların, İsrail'in nükleer güce sahip olmasının etkili ve yararlı bir caydırıcı olduğunu, İsrail'i Hizbullah, Suriye ve İran’dan gelebilecek tehlikeli saldırılara karşı güvence altına alan bir savunma olduğunu açıkça iddia etmesi şaşırtıcı olabilir. Nitekim geçtiğimiz günlerde katıldığım toplantılardan birinde bu iddiayı bizzat duyarak şaşırdım ve şu yorumu yaptım; bu tehlikeli öneri, nükleer silah sahibi olmayan ülkelere karşı nükleer silah kullanılabileceğini üstü kapalı olarak kabul etmekte, ülkeleri bu silahları kullanmaya teşvik etmekte, tüm sonuçları ile birlikte nükleer silahların yayılması için ilave bir motivasyon oluşturmaktadır.

Bu satırları, uluslararası alanda ve Ortadoğu'da durumun uçurumun eşiğine geldiğine ve çok tehlikeli olduğuna dair endişe verici bir uyarıyla bitiriyorum.



Venezuela’nın geçici lideri Delcy Rodriguez, Trump’a karşı hangi kozlara sahip?

Delcy Rodriguez, yemin töreninde "ABD'de rehin tutulan iki kahramanımızın, Devlet Başkanımız Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores'in kaçırılmasından duyduğum üzüntüyle burada bulunuyorum" demişti (Reuters)
Delcy Rodriguez, yemin töreninde "ABD'de rehin tutulan iki kahramanımızın, Devlet Başkanımız Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores'in kaçırılmasından duyduğum üzüntüyle burada bulunuyorum" demişti (Reuters)
TT

Venezuela’nın geçici lideri Delcy Rodriguez, Trump’a karşı hangi kozlara sahip?

Delcy Rodriguez, yemin töreninde "ABD'de rehin tutulan iki kahramanımızın, Devlet Başkanımız Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores'in kaçırılmasından duyduğum üzüntüyle burada bulunuyorum" demişti (Reuters)
Delcy Rodriguez, yemin töreninde "ABD'de rehin tutulan iki kahramanımızın, Devlet Başkanımız Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores'in kaçırılmasından duyduğum üzüntüyle burada bulunuyorum" demişti (Reuters)

Venezuela'nın geçici lideri Delcy Rodriguez, bir yandan Chavismo tabanına anti-emperyalist söylemle mesaj verirken, diğer yandan da Donald Trump yönetiminin baskısıyla daha pragmatik bir çizgi izlemeye çalışıyor.

BBC'nin analizinde, Karakas ve Washington arasında tek taraflı bir bağımlılık ilişkisi olmadığı, Rodriguez'in Trump'a karşı belirli kozları elinde tuttuğu yazılıyor.

Analize göre Rodriguez yönetiminin Amerikan petrol şirketlerine kapıyı aralayan düzenlemeleri ve Washington'la vardığı petrol sevkiyatı anlaşmaları, mevcut ABD-Venezuela ilişkilerinin temelini oluşturuyor.

Trump'ın Venezuela petrolünü küresel arz denklemine dahil etme isteği, Karakas'ta istikrarsızlık ihtimalini göze alamayacağı anlamına geliyor.

Londra merkezli düşünce kuruluşu Chatham House'dan Christopher Sabatini, Rodriguez'in yönetiminin "ABD askeri ve diplomatik desteğine dayalı bir meşruiyet" diye tanımlıyor. Sabatini'ye göre Trump yönetimi, Venezuela'da geri adım görüntüsü vermemek için mevcut düzenin sürmesini tercih ediyor.

Latin Amerika uzmanına göre bu durum Rodriguez'e sınırlı da olsa hareket alanı sunuyor. Trump'ın, Nicolas Maduro'nun devrilmesini "net bir başarı hikayesi" olarak sunmak istediğini, Karakas yönetiminde ani bir dönüşüm riskini göze almak istemediğini savunuyor.

Dolayısıyla ABD'nin Venezuela'daki enerji çıkarları, bölgesel istikrar ihtiyacı ve Trump'ın iç kamuoyuna sunmak istediği "başarılı dış politika" anlatısı, Rodriguez'in de elini güçlendiriyor.

Sabatini şu yorumları paylaşıyor:  

Trump, Venezuela'nın şu anki durumunun sürmesini, her şeyin yolunda olduğu anlatısına aykırı hiçbir şeyin yaşanmamasını istiyor. Bu yüzden Rodriguez, çoğu kişinin fark etmediği şekilde Trump üzerinde bir miktar etkiye sahip. Bu, Trump'ın istediğinden çok daha eşit bir ortaklık.

Rodriguez, kamuoyuna açıklamalarında ABD'yi emperyalist ve işgalci diye nitelemeyi sürdürse de perde arkasında Washington'la temaslar sürüyor. CIA Başkanı John Ratcliffe, geçen ay Karakas'a giderek Venezuela'nın geçici lideriyle birebir görüşmüştü.

Buna ek olarak Rodriguez, Venezuela İçişleri Bakanı Diosdado Cabello ve ona yakın güvenlik yetkilileriyle de arasını iyi tutmaya çalışıyor. ABD yönetimi, Venezuela siyasetinde ağırlığa sahip Cabello'nun başına 2020'de koyduğu 10 milyon dolarlık ödülü bu yıl 10 Ocak'ta 25 milyon dolara çıkarmıştı.

Amerikan özel harekat ekipleri, aylar süren askeri yığınağın ardından 3 Ocak'ta Venezuela'ya kara harekatı başlatmış, başkent Karakas'ı bombalarken Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores'i de gece baskınıyla kaçırmıştı.

Rodriguez ise 5 Ocak'taki yemin töreniyle ülkenin başına geçmişti. Diğer yandan Guardian'ın analizinde, Delcy Rodriguez ve abisi Venezuela Ulusal Meclisi Başkanı Jorge Rodriguez'in, Karakas baskınından önce Beyaz Saray'la anlaştığı öne sürülmüştü.

Independent Türkçe, BBC, Guardian


Trump’ın Gazze polis gücü planı: “Hamas karşıtı çetelerden savaşçı devşirilecek”

Yeni polis gücünün başına geçebileceği iddia edilen Hüsam Astal, İsrail'le koordineli çalıştıklarını söylemişti (Telegraph/Facebook)
Yeni polis gücünün başına geçebileceği iddia edilen Hüsam Astal, İsrail'le koordineli çalıştıklarını söylemişti (Telegraph/Facebook)
TT

Trump’ın Gazze polis gücü planı: “Hamas karşıtı çetelerden savaşçı devşirilecek”

Yeni polis gücünün başına geçebileceği iddia edilen Hüsam Astal, İsrail'le koordineli çalıştıklarını söylemişti (Telegraph/Facebook)
Yeni polis gücünün başına geçebileceği iddia edilen Hüsam Astal, İsrail'le koordineli çalıştıklarını söylemişti (Telegraph/Facebook)

Donald Trump yönetimi, Gazze'de kurulması planlanan yeni güvenlik gücüne Hamas karşıtı aşiretlerden eleman devşirmeyi planlıyor.

Telegraph'ın aktardığına göre Trump yönetiminin planına İsrail de destek veriyor. Tel Aviv yönetimi, Gazze Şeridi'ndeki Hamas karşıtı çeteleri savaşın başından beri silahlandırıyor.

Planın, Trump'ın Gazze savaşını sonlandırma girişimi kapsamında İsrail'de kurulan Sivil-Askeri Koordinasyon Merkezi'nde (CMCC) aralıkta değerlendirmeye alındığı belirtiliyor.

Diğer yandan organize suç ve uyuşturucu kaçakçılığıyla bağlantılı bu aşiretleri polis gücüne katma teklifinin, Batılı müttefiklerde endişe yarattığı belirtiliyor. Özellikle Birleşik Krallık ve Fransa böyle bir hamleye karşı çıkıyor.

Adının paylaşılmaması şartıyla konuşan bir Batılı yetkili şunları söylüyor:

Bazı yetkililer, ‘Bu saçmalık, aşiretler hem suç örgütü hem de İsrail tarafından destekleniyor' diyerek ciddi tepki gösterdi.

Haberde, aşiret üyelerinin Gazze'de cinayet, adam kaçırma ve yardım kamyonlarını yağmalama gibi suçlara karıştığı ifade ediliyor. Ayrıca büyük aşiretlerden en az ikisinin üyeleri arasında DEAŞ saflarında savaşmış ya da örgüte bağlılık yemini etmiş kişilerin olduğu savunuluyor.

Trump'ın damadı Jared Kushner, Beyaz Saray'ın 10 Ekim'de devreye giren ateşkes ve Gazze'nin yeniden inşası planını ilerletme çabalarında kilit rol oynuyor.

Kushner'ın, Hamas'ın silah bırakmaması ihtimaline karşı Filistinlileri Hamas kontrolündeki alanlardan uzaklaştırmak amacıyla bir planı devreye soktuğu aktarılıyor. Buna göre Filistinliler, İsrail ordusunun kontrolündeki bölgelerde kurulacak geçici "güvenli" yerleşim bölgelerine gönderilecek.

İlk yerleşimin Refah kentinde, Hamas karşıtı aşiretlerden Halk Güçleri'nin etkili olduğu bölgede inşa edildiği belirtiliyor. Çetenin eski lideri Yasir Ebu Şebab'ın öldürüldüğü aralıkta açıklanmıştı. İsrail'in silahlandırdığı örgütün başına Gassan Dahini geçmişti.

Haberde, Gazze'de kurulacak yeni polis gücünün başına, Hamas karşıtı çete liderlerinden Hüsam Astal'ın getirilebileceği de iddia ediliyor. Astal, kasımdaki açıklamasında "Hamas'tan arındırılmış yeni Gazze'yi" kurmak istediklerini söylemişti.

İsrail Başbakanlık Ofisi'nden iddialarla ilgili açıklama yapılmadı. Trump yönetiminden bir yetkiliyse, ABD öncülüğünde kurulacak Uluslararası İstikrar Gücü'ne (ISF) bağlı polis kuvvetiyle ilgili şunları söyledi:

Polis teşkilatı için güvenlik soruşturması sürecine yönelik planlamalar devam ediyor. Başkan'ın da belirttiği gibi, Hamas tam silahsızlanma taahhüdünü derhal yerine getirmelidir.

Independent Türkçe, Telegraph, BBC


Papa Leo, Donald Trump'ın davetini neden reddetti?

Papa XIV. Leo, 15 Şubat 2026'da Vatikan'da Angelus duası sırasında Aziz Petrus Meydanı'na bakan Apolistik Sarayı'nın penceresinden kalabalığa hitap ediyor (AFP)
Papa XIV. Leo, 15 Şubat 2026'da Vatikan'da Angelus duası sırasında Aziz Petrus Meydanı'na bakan Apolistik Sarayı'nın penceresinden kalabalığa hitap ediyor (AFP)
TT

Papa Leo, Donald Trump'ın davetini neden reddetti?

Papa XIV. Leo, 15 Şubat 2026'da Vatikan'da Angelus duası sırasında Aziz Petrus Meydanı'na bakan Apolistik Sarayı'nın penceresinden kalabalığa hitap ediyor (AFP)
Papa XIV. Leo, 15 Şubat 2026'da Vatikan'da Angelus duası sırasında Aziz Petrus Meydanı'na bakan Apolistik Sarayı'nın penceresinden kalabalığa hitap ediyor (AFP)

Vatikan'dan üst düzey bir yetkili, Papa XIV. Leo'nun Donald Trump’ın sözde “Barış Kurulu” girişimine katılma davetini reddettiğini söyledi.

Vatikan Devlet Sekreteri Kardinal Pietro Parolin, salı günü gazetecilere yaptığı açıklamada, Papa'nın bu girişimle ilgili bir dizi endişesi olduğunu ve dolayısıyla "katılmayacağını" belirtti.

Parolin, "Bizim için çözülmesi gereken bazı kritik meseleler var" dedi.

Endişelerimizden biri, uluslararası düzeyde bu kriz durumlarını her şeyden önce BM'nin yönetmesi gerektiği. Bu, ısrar ettiğimiz noktalardan biri.

scvdf
Roma'daki pastoral ziyaretinden ayrılırken görülen Papa Leo XIV, "kritik meseleler" gerekçesiyle Donald Trump'ın Barış Kurulu'na katılmayacağını açıkladı (AFP)

Trump, başlangıçta Gazze'deki ateşkesi denetlemek ve Hamas'la İsrail arasındaki çatışmanın ardından Gazze'nin yeniden inşasını koordine etmek için tasarlanan kurula bir dizi dünya liderini davet etti.

Kapsamı o zamandan beri genişletildi ve Trump, bunun bir dizi küresel anlaşmazlığı ele almak için uygun bir yer olacağını söyledi. Bazıları bunu, ABD Başkanı'nın, defalarca amacına uygun olmamakla eleştirdiği Birleşmiş Milletler'e alternatif çok taraflı bir forum kurma çabası olarak görüyor.

Papa'nın Trump tarafından kurula katılmaya davet edildiğini daha önce Kardinal Parolin doğrulamıştı. Ocak ayında "Papa daveti aldı ve ne yapacağımızı değerlendiriyoruz; konuyu inceliyoruz" demişti.

O dönemde yönetim kuruluna katılma davetinin "cevap vermek için biraz zaman gerektirdiğini" ve "mali katılma talebinin gelmediğini" çünkü "bunu yapacak durumda olmadıklarını" söylemişti.

Trump, Barış Kurulu'nun Gazze'nin yeniden inşasına yardımcı olmak için şimdiden 5 milyar dolardan fazla kaynak taahhüt ettiğini iddia ediyor.

dfsvfd
Papa'nın sözcüsü, Vatikan'ın Trump'ın yönetim kurulunun Birleşmiş Milletler'in yerini alma ihtimaline dair bazı endişeleri olduğunu söyledi (AFP)

Ancak kurulun kadrosuyla ilgili endişeler var. Avrupa hükümetleri, Trump'ın Şubat 2022'den beri Ukrayna'yla savaşan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'i davet etmesine şaşırdıklarını belirtti.

Arap devletleri de 72 bin Filistinlinin ölümüne yol açan Gazze Savaşı'nı gerekçe göstererek Binyamin Netanyahu'nun dahil edilmesine öfke duydu.

Ve eski Birleşik Krallık Başbakanı Tony Blair'ın önemli rolüyle ilgili endişeler var; Blair, Trump'ın girişimle bağlantılı olarak açıkladığı ilk isimlerden biriydi. Blair'ın, Britanya'nın Irak savaşına katılımıyla ilgili uzun süredir devam eden eleştirilere rağmen, kurucu yürütme kurulunda yer alması bekleniyor.

Tartışmalara rağmen Ermenistan, Azerbaycan, Mısır, Macaristan ve Birleşik Arap Emirlikleri de dahil onlarca ülke kurula katılma sözü verdi.

Papa Leo, ilk Amerikalı papa seçildiğinden beri Trump'ın politikalarını tekrar tekrar eleştiriyor. Geçen yıl ekimde, başkanın sert göçmenlik politikalarının Katolik Kilisesi'nin "yaşam yanlısı" değerleriyle uyumlu olup olmadığını sorgulamıştı.

Roma'da medyaya yaptığı açıklamada, "Kürtaj karşıtı olduğunu söyleyen ama Birleşik Devletler'deki göçmenlere yapılan insanlık dışı muameleyi onaylayan biri, bunun yaşam yanlısı olup olmadığını bilmiyorum" demişti.

O dönemde Beyaz Saray bu yorumlara karşı çıkmıştı. Beyaz Saray Basın Sözcüsü Karoline Leavitt, "Bu yönetim altında Birleşik Devletler'de yasadışı göçmenlere insanlık dışı muamele yapıldığı iddialarını reddediyorum" demişti.

Bu yönetim, ulusumuzun yasalarını mümkün olan en insancıl şekilde uygulamaya çalışıyor ve biz kanunları uyguluyoruz. Bunu, burada yaşayan halkımız adına yapıyoruz.

csdvfgthy
Papa, ilk Amerikalı papa seçilmesinden bu yana, özellikle Trump'ın göçmenlik karşıtı sert yöntemleri konusunda ABD'yi eleştiriyor (AFP)

Kasımda Papa, kitlesel sınır dışı etmeleri ve göçmenlere yönelik muamele dahil Trump yönetiminin göçmenlik politikalarını eleştiren ABD piskoposlarının mesajını desteklemişti. "Bence insanlara insanca davranmanın, sahip oldukları onura saygı göstermenin yollarını aramalıyız. Eğer insanlar Birleşik Devletler'de yasadışı olarak bulunuyorsa, bunun için yollar var. Mahkemeler var, bir adalet sistemi var" demişti.

Ancak insanlar iyi bir yaşam sürüyorsa ve birçoğu 10, 15, 20 yıldır bu şekilde yaşıyorsa, onlara en hafif tabirle son derece saygısız bir şekilde davranmak, ne yazık ki bazı şiddet olayları da oldu, bence piskoposlar kendilerini çok açık bir şekilde ifade etti. Birleşik Devletler'deki herkesi onları dinlemeye çağırıyorum.

Bu yıl ocak ayında Papa Leo, küresel çapta giderek artan "savaş hevesini" kınadığı güçlü bir konuşma yapmıştı. Trump'ı doğrudan adıyla anmasa da konuşması ABD'nin Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'yu zorla görevden alıp Amerikan topraklarına getirme operasyonundan sonra gerçekleşmişti.

Leo, 184 ülkenin diplomatlarına hitaben yaptığı konuşmada, "Diyaloğu teşvik eden ve tüm taraflar arasında uzlaşma arayan bir diplomasi, yerini kuvvete dayalı bir diplomasiye bırakıyor" demişti.

Savaş yeniden moda oldu ve savaş hevesi yayılıyor.

Independent Türkçe