Arap ülkeleri iki zirve arasında “tufandan” nasıl kurtulacak?

Bu zirveler gerçekleşmeden herhangi bir çözüm ne mümkün ne de sürdürülebilir olur

Bahreyn'in başkenti Manama'da 16 Mayıs'ta 33'üncüsü düzenlenecek olan Arap Birliği Zirvesi’ne katılacak Arap ülkelerinin liderlerini karşılama mesajı yazan bir reklam panosu
Bahreyn'in başkenti Manama'da 16 Mayıs'ta 33'üncüsü düzenlenecek olan Arap Birliği Zirvesi’ne katılacak Arap ülkelerinin liderlerini karşılama mesajı yazan bir reklam panosu
TT

Arap ülkeleri iki zirve arasında “tufandan” nasıl kurtulacak?

Bahreyn'in başkenti Manama'da 16 Mayıs'ta 33'üncüsü düzenlenecek olan Arap Birliği Zirvesi’ne katılacak Arap ülkelerinin liderlerini karşılama mesajı yazan bir reklam panosu
Bahreyn'in başkenti Manama'da 16 Mayıs'ta 33'üncüsü düzenlenecek olan Arap Birliği Zirvesi’ne katılacak Arap ülkelerinin liderlerini karşılama mesajı yazan bir reklam panosu

Elie el-Kasifi

Arap Birliği Zirvesi'nin 33’üncü olağan oturumu 16 Mayıs'ta Bahreyn'in başkenti Manama'da ilk kez gerçekleştirilecek. Zirve, sekizinci ayına giren ve askeri operasyonların hızı ne olursa olsun haftalar, aylar hatta yıllar boyunca devam etmesi muhtemel olan Gazze Şeridi'ndeki savaşının dayattığı gerçek bir istisnai durumda yapılacak. Gazze’deki savaş, böyle bir savaşın tüm bölgede, özellikle de bu açık savaştan etkilenen Arap ülkelerinde yaratabileceği tüm sonuçlarla birlikte uzun süreli bir yıpratma savaşına dönüşebilir.

Ancak bu istisnai durum, Manama’da yapılması planlanan Arap Birliği Zirvesi’ni, 1967 yılında Sudan’ın başkenti Hartum'da düzenlenen ve ‘Üç Hayır’ (İsrail’le uzlaşıya hayır, İsrail’i tanımaya hayır ve İsrail ile müzakereye hayır) adıyla anılan zirve ve Arap Barış Girişimi sayesinde Arap-İsrail çatışmasına yönelik Arap ülkelerinin yaklaşımında stratejik bir değişimin yaşandığı 2002 yılında Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta gerçekleşen zirve gibi istisnai bir zirveye dönüştürür mü?

Ne var ki yarın Bahreyn’de yapılacak zirvenin ne Filistin'de ne de Arap ülkelerinde iç ve dış etkenlerin iç içe geçtiği eski ve karmaşık krizlere radikal çözümler üretmesi beklenebilir. Zira bölge ülkelerinin kendi bölgelerinde etki sahibi olma konusundaki isteksizliğinin yanı sıra, Arap ülkelerinde sihirli bir değneğin dokunuşuyla kontrol altına alınamayacak çatışmalar ve iç savaşlar yaşanıyor. Buna bölgesel ve uluslararası sahnede kutuplaşan bir mücadele ve nüfuz için hummalı bir rekabet eşlik ediyor.

Belki de Arap ülkelerinin önündeki en büyük zorluk, Arap bölgesindeki uluslararası ve bölgesel çatışmanın büyüklüğünün farkında olmalarıdır. Mevcut olan çok sayıdaki krize getirilecek herhangi bir çözüm, her şeyden önce Arap ülkelerinin, sanki bu konuda hiçbir şey yapılamayacağı kesin bir sonuçmuş gibi, bu çatışmanın sömürülmesine karşı çıkmalarını gerektiriyor. Bundan dolayı Bahreyn’deki zirvenin, Arap bölgesi toprakları uluslararası kutuplaşmalar ve bölgesel yayılmacı hırslarla mücadele için bir sahaya dönüştüğünden, Arap ülkelerinin bu reddini daha önceki tüm zirvelerden daha fazla yansıtması bekleniyor. Bu aynı zamanda Arap ülkelerinin çıkarlarına saygı duyulmasını sağlamak, uluslararası kutuplaşmanın dinamiklerine kendi önceliklerini dayatmak ve bunları kendileri için gerçek fırsatlara dönüştürmek amacıyla, kendilerini uluslararası ve bölgesel olarak nasıl konumlandırabileceklerine dair fikirler ve kavramlar ortaya koyması için de büyük önem taşıyor.

Arap ülkelerinin Filistin-İsrail çatışmasına nihai bir çözüm bulunması konusundaki kararlılığı, sadece Arap ülkelerinin başlıca davası olması açısından değil, aynı zamanda Arap bölgesindeki krizlere yönelik Arap ülkelerinin genel yaklaşımı açısından da birtakım sonuçları var

Suudi Arabistan’ın Cidde şehrinde geçtiğimiz yıl mayıs ayında yapılan zirvede ve yine geçtiğimiz yıl 11 Kasım’da gerçekleştirilen başkent Riyad’daki olağanüstü zirvede Arap ülkeleri, stratejik bir tercih olarak adil, kalıcı ve kapsamlı bir barışın, bölgedeki tüm halklar için güvenliği ve istikrarı sağlamanın ve onları şiddet ve savaş döngülerinden korumanın tek yolu olduğunu teyit ettiler. Bu barışın sağlanmasının İsrail işgalinin sona ermesinden ve Filistin meselesinin iki devlet temelinde çözülmesinden geçtiğini vurguladılar. Bu tutumun, Filistin meselesinin Arap ülkelerinin ortak davası olmasının gerçek anlamını yansıttığına şüphe yok. Çünkü Filistin-İsrail çatışmasını sadece yönetmek değil, çözmek de Arap bölgesinde yeni bir ufuk açıp, krizlerini ve iç savaşlarını ele almaya başlamasını sağlayacak.

Arap ülkelerinin Filistin-İsrail çatışmasının çözümüne yönelik yaklaşımı ile bu çatışmaya yatırım yapmak isteyen ya da İran'ın ilk etapta yaptığı gibi, bölgede yayılmacı gündemleri uygulamak için kullanan diğer bölgesel yaklaşımlar arasındaki temel fark da burada yatıyor.

İsrail ise çatışmaya nihai bir çözüm aramıyor. Sadece bir yandan yerleşim birimlerini genişletirken ve Filistinlilerin haklarını ihlal ederken, diğer yandan çatışmayı yönetmek istiyor. Gazze’deki son savaşın patlak vermesinin başlıca sebeplerinden biri de bu. Gazze’deki savaş, her ne kadar yükünü taşımamak için mümkün olduğunca uzak durmaya çalışsa da İran'ın da güçlü bir dahli olduğu bir savaştır. Ancak uzak durmaya çalışması, siyasi meyvelerini toplamaya ve tüm bölgedeki yayılmacı gündemi çerçevesinde bunları geliştirmeye çalışmadığı anlamına gelmiyor. Örneğin, İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan geçtiğimiz aralık ayında İran ve İsrail'in anlaştığı tek konunun iki devletli çözümün reddi olduğunu söyledi!

XSDVFBRG
Suudi Arabistan'ın Cidde şehrinde düzenlenen Arap Birliği Zirvesi öncesinde toplu fotoğraf çektiren Arap ülkelerinin liderleri, 19 Mayıs 2023

Arap ülkelerinin Filistin-İsrail çatışmasına nihai bir çözüm bulunması konusundaki kararlılığı, sadece Arap ülkelerinin başlıca davası olması açısından değil, aynı zamanda Arap bölgesindeki başta Libya, Sudan, Yemen, Irak, Suriye ve Lübnan'daki sıcak ve soğuk iç savaşlar olmak üzere mevcut krizlere yönelik Arap ülkelerinin genel yaklaşımı açısından da birtakım sonuçları var. Filistin’deki trajedi Gazze’deki savaşta zirveye ulaşırken, çatışmayı bölgesel manipülasyon çemberinden ve İsrail'in güç mantığından çıkaracak nihai bir çözüm arayarak bu tür savaşların tekrarlanmasını önlemek için çalışmak, ahlaki ve siyasi açıdan bir zorunluluktur. Arap ülkelerinin stratejik seçeneği olarak adil ve kapsamlı bir barış önerisi de Arap bölgesinde bu öneriye bağlı kalmayan, ona karşı çıkan ve onun ahlaki ve siyasi temellerini zayıflatmaya çalışan her türlü siyasi ve askeri projenin siyasi meşruiyetini ortadan kaldırır.

Burada 2002 tarihli Beyrut’taki Arap Birliği Zirvesi'nde kabul edilen Arap Barış Girişimi'ne Lübnan devletinin Arap Birliği kararlarına ilkeleri gerekçesiyle bağlı olmasına rağmen, iki devletli çözümü açıkça reddeden Lübnan'daki Hizbullah başta olmak üzere, İran'ın Arap dünyasında kırk yıldır kurmaya ve geliştirmeye çalıştığı ‘milis imparatorluğu’ kastediliyor. Söz konusu milisler, bölgesel ve uluslararası müdahalelere açık iç çatışmalara sahne olan Arap ülkelerinde, özellikle de Suriye, Irak ve Lübnan'da konuşlanmış durumdalar. Buralardaki çatışmalardan besleniyorlar. Çünkü pratikte İsrail'e karşı direniş kisvesi altında ulus devleti zayıflatmaya, siyasi ve sosyal temellerinin altını oymaya yatırım yapıyorlar. Fakat asıl hedefleri içsel kalmaya devam ederken, İran'ın yayılmacı projesinin bir parçası olarak ülkelerindeki hükümeti kontrol etmek olarak özetleniyor.

Savaşın etkili tarafları ‘ertesi gün’ için gerçek planlarını açıklamazken, aktif halde hareket eden Arap ülkeleri, Arap Barış Girişimi temelinde çatışmanın nihai çözümüne ilişkin net bir vizyona sahipler.

Dolayısıyla Arap bölgesindeki soğuk savaşa çözüm bulunması için bu milislerin niyetlerinin açığa çıkarılması ve etkilerinin azaltılması gerektiği bir gerçek. Ancak bu zorlu ve karmaşık bir görev. Çünkü bu görev, İran'ın yayılmacı stratejisini değiştirmeye ne kadar istekli olduğu ve bölge ülkelerinin egemenliğine karşılıklı saygıya dayalı bir bölgesel çıkar sistemi inşa etmeye ne kadar inandığı ile ilişkili. Burada sorulması gereken soru ise Tahran'ı milislere yatırım yapma temeline dayanan bölgesel stratejisini değiştirmeye zorlamak için Körfez'in her iki yakasında iyileşen ilişkilerden nasıl faydalanılacağı sorusudur.

Bu çerçevede 19 Mayıs 2023 tarihinde Cidde'de düzenlenen Arap Birliği Zirvesi'nin nihai bildirisinde, bu milislerle ilgili bir maddenin eklemiş olması da gözden kaçırılmamalı. Bahsi geçen bildiride, Arap ülkelerinin iç işlerine dışarıdan müdahalenin durdurulması ve devlet kurumlarının kontrolü dışında silahlı grupların ve milislerin oluşumuna verilen desteğin tamamen reddedilmesi vurgulandı. Ayrıca, iç savaşların bir tarafın diğerine karşı zafer kazanmasına yol açmayacağı, aksine halkların acılarını arttıracağı, kazanımlarını daha da yok edeceği ve ülkedeki vatandaşların isteklerinin gerçekleşmesini engelleyeceğinin altı çizildi.

Söz konusu ‘iç çatışmalara’ tanık olan ve çatışan tarafların en güçlüsünün açıkça ve net bir şekilde İran tarafından desteklendiği Arap ülkelerindeki durumun gerçek tanımı budur. Bu da onu daha önce Arap ülkelerinde patlak veren çatışmalardan, özellikle de 1975-1990 yıllarında yaşanan ve taraflarının hiçbirinin bölgesel bir projeye tam olarak dahil olamadığı Lübnan'daki iç savaştan temelde farklı kılıyor. Bu durum, iç savaşı durduran Taif Anlaşması sayesinde, halen iç savaşın yıkıcı etkilerinden kurtulamamış olsa da Lübnan’daki krize Arap ülkeleri tarafından bir çözüm üretilmesine elverişli bir iç, bölgesel ve uluslararası ortam yarattı. Ancak Yemen, Irak, (İran'la olan ilişkisi nedeniyle rejiminin doğasının dönüştüğü) Suriye ve Lübnan'daki milislerin organik birlikteliği, İran'ın çözüm bulma ve bölgedeki Arap ülkelerinin çıkarlarının önceliğini tanıma konusundaki isteksizliği, bahsi geçen ülkelerdeki krizlere Arap ülkelerinin çözümler üretmesini oldukça zorlaştırıyor.

Bu milislerin İran'dan bağımsız olmaları meselesi, Hamas Hareketi için de geçerli. Çünkü Filistin-İsrail çatışmasına nihai bir çözüm bulunması, Hamas’ın ‘iki devletli çözüme’ ciddi bir şekilde katılmaya ne kadar istekli olmasıyla bağlantılı. Belki de bu katılım artık Filistin ulusal kararının bağımsızlığının başlığıdır. Zira bu, pratikte Hamas'ın İran'ın etkisinden çıkmaya hazır olduğu anlamına gelecektir. Oslo Anlaşmalarının Filistin’in merhum lideri Yaser Arafat'ın Arap ülkelerinin Filistin ulusal hareketi üzerindeki etkisinden kurtulma çabasının bir sonucu olması gibi, Gazze’deki savaş da İran'ın ‘Filistin davasına mutlak ve eleştirilemez destek verdiği’ söylemini, bu savaş sırasında yaptığı karmaşık ve ‘özel’ hesaplar ve kurduğu denklemler bakımından ciddi şekilde sorgulanmasına neden oldu.

Tüm bunlar, Gazze'deki savaşın ertesi gününün geleceğinin bir parçası. Bu, aynı zamanda tüm bölge için bir ‘ertesi gün’ olacaktır. Dolayısıyla abluka altındaki Gazze Şeridi'nde devam eden savaş, bir ertesi gün mücadelesine dönüşmüş durumda. Savaşın etkili tarafları ‘ertesi gün’ için gerçek planlarını açıklamazken, aktif halde hareket eden Arap ülkeleri, Arap Barış Girişimi temelinde çatışmanın nihai çözümüne ilişkin net bir vizyona sahipler. Bu vizyon, Arap ülkelerinin elindeki bir güç kartı haline gelirken, onsuz ertesi gün olamaz. Dahası, çatışmaya nihai bir çözüm bulunmadan ve iki devletli çözüm yürürlüğe girmeden, ABD'nin istediği gibi İsrail bölgeye entegrasyonu söz konusu dahi olamaz. Bu yüzden bölgedeki olaylar henüz çözüme kavuşturulmamış, hatta daha da tırmanarak kutuplaşmaya yol açmışken Arap ülkelerinin Bahreyn’de yapılacak Arap Birliği Zirvesi’nde çözümle ilgili vizyonlarını bir kez daha teyit etmeleri büyük önem taşıyor. Çünkü sadece alternatif seçeneklerin değerlendirilmesi bile, Arap ülkelerinin ortaya koyduğu yol haritasının ‘tufandan’ kurtulmanın tek yolu olduğunu gösteriyor. Eğer Arap ülkeleri tek başlarına bir çözüm dayatamazlarsa, onlarsız bir çözüm de mümkün değil. Daha da önemlisi böyle bir çözüm sürdürülebilir olmaz.



Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
TT

Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)

Hamas liderlerinden Halid Meşal bugün yaptığı açıklamada, Hamas’ın silahlarını bırakmayacağını ve Gazze Şeridi’nde ‘yabancı bir yönetimi’ kabul etmeyeceğini söyledi. Açıklama, ateşkes anlaşmasının, Hamas’ın silahsızlandırılmasını ve Gazze Şeridi’nin yönetimi için uluslararası bir komite kurulmasını öngören ikinci aşamasının başlamasının ardından geldi.

Hamas’ın yurt dışı sorumlusu ve eski Siyasi Büro Başkanı Meşal, 17. El Cezire Forumu’nda yaptığı konuşmada, “Direnişi, direnişin silahını ve direnişi gerçekleştirenleri suç saymak kabul edilemez” dedi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Meşal, “İşgal olduğu sürece direniş vardır. Direniş, işgal altındaki halkların bir hakkıdır; uluslararası hukukun, semavi dinlerin ve milletlerin hafızasının bir parçasıdır ve onunla gurur duyulur” ifadelerini kullandı.

İsrail ile Hamas arasında varılan ateşkes anlaşması, yıkıcı bir savaşın ardından, 10 Ekim’de yürürlüğe girdi. Anlaşma, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi tarafından da desteklenen bir ABD planına dayanıyor.

Anlaşmanın ilk aşaması, 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze Şeridi’nde tutulan rehineler ile İsrail hapishanelerindeki Filistinli mahkûmların takasını, çatışmaların durdurulmasını, İsrail’in Filistin topraklarındaki yerleşim alanlarından çekilmesini ve Gazze Şeridi’ne insani yardımların girişini öngörüyordu.

İkinci aşama ise 26 Ocak’ta Gazze Şeridi’nde son İsrailli rehinenin cansız bedeninin bulunmasının ardından başladı. Bu aşama, Hamas’ın silahsızlandırılmasını, Gazze Şeridi’nin yaklaşık yarısını kontrol eden İsrail ordusunun kademeli olarak çekilmesini ve Gazze’nin güvenliğinin sağlanmasına ve Filistinli polis birimlerinin eğitilmesine yardımcı olmayı amaçlayan uluslararası bir istikrar gücünün konuşlandırılmasını içeriyor.

Plan kapsamında, Gazze Şeridi’nin yönetimini denetlemek üzere ABD Başkanı Donald Trump’ın başkanlığında, çeşitli ülkelerden isimlerin yer aldığı Barış Konseyi oluşturuldu. Ayrıca, Gazze Şeridi’nin günlük işlerini yürütmek üzere Filistinli teknokratlardan oluşan bir komitenin kurulması öngörüldü.

Meşal, Barış Konseyi’ne Gazze Şeridi’nin yeniden inşasını ve yaklaşık 2 milyon 200 bin nüfuslu bölgeye insani yardımların akışını mümkün kılacak ‘dengeli bir yaklaşım’ benimseme çağrısında bulundu. Meşal, aynı zamanda Hamas’ın Filistin topraklarında herhangi bir yabancı yönetimi kabul etmeyeceğini yineledi.

Meşal sözlerini şöyle sürdürdü: “Ulusal sabitelerimize bağlıyız; vesayet mantığını, dış müdahaleyi ve manda yönetimini kabul etmiyoruz… Filistinlileri Filistinliler yönetir. Gazze, Gazze halkınındır; Filistin, Filistinlilerindir. Yabancı bir yönetimi kabul etmeyeceğiz.”

Meşal’e göre bu sorumluluk yalnızca Hamas’a değil, ‘tüm canlı unsurlarıyla Filistin halkının liderliğine’ aittir.

İsrail ve ABD, Hamas’ın silahsızlandırılması ve Gazze Şeridi’nin askerden arındırılmış bir bölge haline getirilmesi talebini sürdürüyor. Hamas ise silahlarını gelecekte kurulabilecek bir Filistin yönetimine devretme ihtimalinden söz ediyor.

İsrailli yetkililer, Hamas’ın Gazze Şeridi’nde yaklaşık 20 bin savaşçıya sahip olduğunu ve hareketin elinde yaklaşık 60 bin kalaşnikof tüfek bulunduğunu öne sürüyor.

Ateşkes anlaşmasında öngörülen uluslararası gücü hangi ülkelerin oluşturacağı ise henüz netlik kazanmış değil.


Libya’da Yüksek Yargı Konseyi, Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı muhalefetini artırıyor

BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
TT

Libya’da Yüksek Yargı Konseyi, Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı muhalefetini artırıyor

BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)

Libya Yüksek Yargı Konseyi, Trablus'taki Yüksek Mahkeme Anayasa Dairesi'nin kararlarına karşı tavrını katılaştırarak, ‘yargıyı siyasallaştırma girişimlerine’ karşı sert bir uyarıda bulundu. Konsey, ‘bu hassas aşamada yargıya müdahale etme’ konusunda sert bir uyarıda bulundu. Ülke, yargıya da neredeyse ulaşan kronik siyasi ve askeri bölünmelerden mustarip durumda.

Yüksek Yargı Konseyi’nin bu tutumu, Anayasa Mahkemesi'nin Temsilciler Meclisi tarafından çıkarılan ve Yargı Sistemi Kanunu'nda değişiklikler içeren iki kanunu geçersiz kılma kararının ardından daha da belirginleşti. Bu durum, mevcut Yargı Yüksek Konseyi’nin kurulduğu anayasal dayanağın ortadan kalktığı ve bu kanundan kaynaklanan statüsünü kaybettiği anlamına geliyor. Dolayısıyla, önceki hükümlere uygun olarak yeniden oluşturulması gerekiyor.

Yüksek Yargı Konseyi tarafından cuma akşamı yapılan açıklamada ‘anayasal çevreden’ doğrudan bahsedilmeden yargı alanında yaşananlara, özellikle de bazılarının, kurumu zararlı bir kurum ile değiştirmek için anayasal olarak ilgili olduğunu düşündükleri araçları kullanarak yargının birliğini ve bağımsızlığını zayıflatma girişimlerine ilişkin duyulan üzüntü ifade edildi.

Konsey, bu kişilerin amacının, diğer tüm yetkileri elinden almak suretiyle, yalnızca siyasi ve dar bir kişisel çıkar olarak nitelendirilebilecek hedefleri gerçekleştirmek olduğunu değerlendirdi.

Yargının birliğini korumak, sorumlu davranmak ve ülkenin yararına hizmet etmek için, sonuçsuz kalacak bir fiili durum dayatmaya çalışanların devam eden uzlaşmaz tavırları karşısında bir süre en yüksek disiplin seviyesini uyguladığını da ekleyen Konsey, ülkenin tarihinde hassas ve tehlikeli bir dönemde, birliğin her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulduğu bir zamanda yargıya müdahale etme girişimlerine işaret etti.

fdbfb
Libya Temsilciler Meclisi'nin önceki bir oturumundan bir kare (Libya Temsilciler Meclisi)

Bu gerginlik, Temsilciler Meclisi ile (yargı otoritesini oluşturan üç sütundan biri olan) Devlet Konseyi arasındaki hukuki ve siyasi çatışmanın bir parçası olarak görülüyor. Bu çatışma, siyaset koridorlarından yargının kalbine taşınırken Temsilciler Meclisi, bazı yasal değişikliklerle Yüksek Yargı Konseyi'ni yeniden yapılandırarak yargı üzerinde daha fazla etki sahibi olmaya çalışıyor. Devlet Konseyi bu hamleyi yargının ‘siyasileştirilmesi’ olarak değerlendirdi.

Bu turda, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri'nin Libya Özel Temsilcisi ve Libya'daki BM Destek Misyonu (UNSMIL) Başkanı Hanna Serwaa Tetteh, bu diyaloğun yeni bir hükümet seçmek için bir organ olmaktan ziyade, Libyalıların kendi ülkelerinin geleceği için kendileri tarafından formüle edilen pratik çözümler geliştirmek amacıyla yürütülen bir ‘Libyalılar arası’ süreç olduğunu teyit etti.

Seçim çerçevesine ilişkin görüşmeler de “6+6” komitesinin kuralları ve danışma komitesinin tavsiyeleri temelinde, mevcut farklılıkların altında yatan garantileri ve siyasi endişeleri anlamaya odaklanarak yürütüldü.

Katılımcı üyeler ise, görüşmelerin genel ilkelerden usul ayrıntılarına doğru ilerlediğini belirttiler. Komisyon Yönetim Kurulu'ndaki boş koltuk krizinin çözülmesinin, gelecekteki seçimlere olan güveni güçlendirmek ve seçimlerin itiraz edilmesini veya kesintiye uğramasını önlemek için temel bir unsur olduğunu vurguladılar.

ert6y
Önceki belediye seçim kampanyasından (Komisyon Yönetim Kurulu)

Turun sonunda üyeler, Berlin Süreci Siyasi Çalışma Grubu'nun büyükelçilerine ve temsilcilerine ana önerilerini sundular. Büyükelçiler ve temsilciler, sürecin mart ayında yeniden başlaması ve uzun vadeli istikrarı sağlayacak ulusal bir vizyon etrafında uzlaşma sağlanmaya devam edilmesi koşuluyla, UNSMIL tarafından kolaylaştırılan yol haritasına destek verdiklerini teyit ettiler.

Yapılandırılmış diyalogun yeni hükümetin seçimi konusunda kararlar alan bir organ olmadığını yineleyen USNMIL, devlet kurumlarını güçlendirmek amacıyla, seçimlere elverişli bir ortam yaratmak ve yönetişim, ekonomi ve güvenlik alanlarındaki en acil sorunları ele almak için pratik önerileri incelemekle ilgilendiğini belirtti. UNSMIL, bunun uzun vadeli çatışmanın nedenlerini ele almak için politika ve yasama önerilerini inceleyerek ve geliştirerek başarılacağının altını çizdi. Ayrıca, yapılandırılmış diyalogun istikrarın önünü açacak ulusal bir vizyon üzerinde uzlaşma sağlamayı amaçlayacağına da dikkati çekti.

Bu gelişme, cumartesi günü Tacura, Sayad ve el-Hashan belediyelerinde ve Tobruk'taki bir oy verme merkezinde, düzenli ve sakin bir atmosferde belediye meclisi seçimleri için oy kullanma işleminin başlamasıyla eş zamanlı gerçekleşti. Komisyon Yönetim Kurulu’nun ana operasyon odası, oy verme sürecinin disiplinli ve organize bir ortamda, önemli bir engel olmadan plana göre ilerlediğini belirtti.

Komisyon, 93 sandık merkezinden oluşan 43 merkezin tamamının açık olduğunu doğruladı. Bu tur, şeffaflığı artırmak ve her türlü sahtekarlık girişimini önlemek amacıyla Tacura belediyesinde elektronik doğrulama teknolojisi (parmak izi) kullanıldı.

u78ı9o
Huri, cumartesi günü belediye seçimlerinde bir oy verme merkezini ziyaret ederken (UNSMIL)

Öte yandan UNSMIL, sorumlu yerel yönetimin kurulmasına katkıda bulunmak için tüm kayıtlı seçmenleri oy kullanmaya çağırırken, misyonun başkan yardımcısı Stephanie Huri, Tacura'daki oy verme merkezlerini ziyaret ederek oy verme sürecini ve elektronik seçmen doğrulama sisteminin kullanımını yerinde gözlemledi.

Bu seçimler, oy vermeyi geciktiren bazı teknik ve hukuki engellerin aşılmasının ardından, Komisyonun ülke çapında belediye meclislerini seçme planını çerçevesinde gerçekleşirken söz konusu plan, son iki yılda uygulanan ve nihai sonuçların kabul edilmesi ve seçilmiş meclislerin oluşturulmasıyla sonuçlanan önceki aşamaların başarısının bir uzantısı olarak değerlendiriliyor.


Kasım, Hizbullah üzerindeki kontrolünü sıkılaştırıyor

Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
TT

Kasım, Hizbullah üzerindeki kontrolünü sıkılaştırıyor

Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, örgütün idari kurumları üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmaya çalışıyor. Bu yüzden söz konusu kurumlara, eski Genel Sekreter Hasan Nasrallah'ın liderliği döneminde marjinalleştirilen yakın arkadaşları ve din adamı olmayan politikacıları getirdi.

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklara göre yapılan en önemli değişiklikler arasında, eski bakan ve milletvekili Muhammed Fneyş’in Hizbullah’ın ‘hükümeti’ olarak kabul edilen yürütme organının başına geçmesi, milletvekili ve parlamento grubu başkanı Muhammed Raad'ın ise genel sekreter yardımcılığına atanmasının bekleniyor.

Kaynaklar, Kasım'ın, daha önce partinin yürütme organının sorumluluğunda olan ayrıntılara girmeden liderliği elinde tutan genel sekreterlik ile örgütün tüm kurumlarını birbirine bağlayarak Hizbullah’ı kontrol etmeye çalıştığına işaret etti.

Öte yandan, Başbakan Nevaf Selam, çok sayıda kişinin İsrail'in tekrarlanan saldırılarının ardından halen yeniden inşa edilmesini beklediği güney bölgesine tarihi bir ziyaret başlattı. Başbakan Selam'ın, Hizbullah tarafından kendisine karşı başlatılan ihanet kampanyasına rağmen tüm köylerde sıcak bir şekilde karşılanması dikkati çekti.