İsrail'in Lübnan'daki dört savaşı: Korkutucu karşılaştırmalar

İsrail'in 7 Ağustos 2024 tarihinde Lübnan'ın güneyindeki Kafr Kila köyünün dış mahallelerini hedef alan hava saldırısının gerçekleştiği bölgeden dumanlar yükseliyor (AFP)
İsrail'in 7 Ağustos 2024 tarihinde Lübnan'ın güneyindeki Kafr Kila köyünün dış mahallelerini hedef alan hava saldırısının gerçekleştiği bölgeden dumanlar yükseliyor (AFP)
TT

İsrail'in Lübnan'daki dört savaşı: Korkutucu karşılaştırmalar

İsrail'in 7 Ağustos 2024 tarihinde Lübnan'ın güneyindeki Kafr Kila köyünün dış mahallelerini hedef alan hava saldırısının gerçekleştiği bölgeden dumanlar yükseliyor (AFP)
İsrail'in 7 Ağustos 2024 tarihinde Lübnan'ın güneyindeki Kafr Kila köyünün dış mahallelerini hedef alan hava saldırısının gerçekleştiği bölgeden dumanlar yükseliyor (AFP)

İbrahim Hamidi

Lübnan'da halihazırda yaşanan dördüncü İsrail savaşı ile ondan önceki üç savaş arasında pek çok karşılaştırma bulunuyor. Ancak bölgesel ve uluslararası koşulların yanı sıra savaşın amacı ve Lübnan ile İsrail'in iç koşullarındaki paradokslar daha çok olabilir.

İsrail’in 1978'de “Litani Operasyonu” adı verilen Lübnan'a yönelik ilk kara işgali, Suriye ordusunun müdahalesinden iki yıl, Lübnan ordusunu parçalayan, Güney Lübnan’ı, 1970'teki Kara Eylül olaylarının ardından Ürdün'den buraya taşınan Filistinli savaşçılara açan iç savaştan ise yaklaşık üç yıl sonra gerçekleşti.

1982 Beyrut işgali ise İsrail ve ABD’nin baskısı ile Yaser Arafat ve savaşçılarının sınır dışı edilmesini amaçlıyordu. Ardından üçüncü kara müdahalesi olan Temmuz 2006 savaşı, İsrail'in güneyden çekilmesinden 6 yıl, Lübnan başbakanı Refik Hariri'nin Şubat 2005'te öldürülmesinin ardından Suriye ordusunun geri çekilmesinden ve “milislerin silahsızlandırılması” çağrısında bulunan 1559 sayılı Kararın yayınlanmasından bir yıl sonra geldi.

18 yıl önce Hizbullah ile Tel Aviv arasında yaşanan Temmuz Savaşı, Lübnan ordusunun güneye konuşlandırılmasını ve Hizbullah savaşçılarının Litani Nehri'nin gerisine çekilmesini de içeren 1701 sayılı Kararın alınmasıyla sona erdi.

Son olarak Ekim 2024'ün başında, Hizbullah'ı hedef alan güvenlik sızmaları ve aralarında Genel Sekreter Hasan Nasrallah'ın da bulunduğu liderlerinin öldürülmesinin ardından dördüncü işgal başladı. Açıklanan hedef, Hizbullah’ın elit güçlerini Litani'nin gerisine çekilmeye zorlamak. Bazı İsrailliler asıl amacın Hizbullah'ı silahsızlandırmak veya silahını orduya teslim etmesini sağlamak olduğuna inanıyor.

İsrail'in Lübnan'daki dört savaşı, özellikle de ikinci ve son savaşları arasındaki en önemli benzerlikler ve farklılıklar nelerdir?

Bu dört savaş ve özellikle de ikinci ve son savaşlar arasındaki en önemli benzerlikler ve farklılıklar şunlardır:

Birincisi, dahili benzerlikler ve farklılıklar. 42 yıl önce gerçekleşen işgalin Lübnan iç savaşının, ordunun parçalanmasının ve büyük siyasi bölünmelerin ortasında gerçekleştiği doğru. Ancak şu anda, Hizbullah'ın büyük ve baskın bir taraf haline gelmesiyle mezhepsel taraflar biraz değişmiş olsa da, derin ve birikmiş bir siyasi bölünme mevcut. Geçmişteki siyasi sahnenin aksine, bu savaş çoğu büyük kurumda ve temel otoritede görülen boşluk veya geçici olarak görev yapma ya da görev uzatmalarının ortasında yaşanıyor. Cumhurbaşkanı yok, hükümet veya hükümet başkanı yok, ordu komutanı yok, merkez bankası başkanı yok. Tek istisna, 1982'de de aktif ve bir aktör olan, Tunus'a giden Arafat'ı uğurlayanlar arasında yer alan Meclis Başkanı Nebih Berri'dir.

İkincisi, savaşın amacı. 1982'de İsrail Başbakanı Menahem Begin ve Savunma Bakanı Ariel Şaron'un hedefi Filistin Kurtuluş Örgütü'nü ve lideri Yaser Arafat'ı sınır dışı etmekti. Yani savaşın hedefinde Ürdün'den gelen mülteciler vardı. Belirli sayıda kişinin sınır dışı edilmesinden bahsediliyordu ve gerçekten de gemi ve otobüslerle komşu ülkelerin yanı sıra Tunus'a nakledildiler. Arafat'ın çok sayıda düşmanı ve Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin dahil çok az müttefiki vardı. Bugünse savaşın hedefi, direniş eksenindeki ittifaklar ağıyla birlikte saldırı yükü altındaki İran'ın tam destek ve hamiliğinden yararlanan Hizbullah'tır. Direniş eksenine ek olarak Hizbullah, Şii çevrenin bir parçasıdır ve 40 yıldan fazla bir süredir bir iç ve dış güvenlik, askeri, siyasi, ekonomik ve sosyal ağ kurmuştur.

Esed ve Humeyni arasındaki koordinasyon, Haziran 1982'de Devrim Muhafızlarının Bekaa Vadisi'nde Hizbullah'ın ilk hücrelerini kurması için zeminin hazırlanması şeklinde ifade buldu.

Üçüncüsü bölgesel farklılıklar ve benzerlikler. 1982 işgali karmaşık bir bölgesel sahnenin ortasında gerçekleşti. Esed (Hafız Esed) özellikle hastalığının ardından, küçük kardeşi Rıfat'ın iktidara ele geçirme hırsına dair işaretler arasında Müslüman Kardeşler’e karşı bir mücadele veriyordu. Suriye Devlet Başkanı, Saddam'a karşı savaşında İran Dini Lideri’nin yanında yer almıştı. Esed ve Humeyni arasındaki koordinasyon, Haziran 1982'de Devrim Muhafızlarının Bekaa Vadisi'nde Hizbullah'ın ilk hücrelerini kurması için zeminin hazırlanması şeklinde ifade buldu.

Seksenli yılların başında, 1978'de Mısır ile İsrail arasında imzalanan Camp David Anlaşması ve 1980'de başlayan Irak-İran savaşı zemininde Arap-Arap bölünmelerine tanık olunduğu doğru. Ancak Lübnan'da 1976'da “Caydırıcı Kuvvetlerin” gönderilmesinin temsil ettiği sınırlı bir Arap iş birliği de vardı. Arap koordinasyonu Şam ile görüşmeler ile başladı ve 1989'da Suudi Arabistan-Suriye sponsorluğunda Taif Anlaşması’nın imzalanması ile sonuçlandı.

Şu anda bölgesel bölünmenin boyutu daha derin ve Arap olmayan oyuncuların hırsları daha tehlikeli. 1982 yılında Bekaa Vadisi'nde tohumları ekilen İran'ın rolü, sınırları aşarak ve egemenlikleri ihlal ederek bölgede genişledi. Saddam'ın 2003'te devrilmesinden sonra Irak'ta ve 2005'te Suriye'nin çekilmesinden sonra Lübnan'da rolü arttı. Filistin meselesine gelince; 2004 sonunda Arafat'ın vefatından, 2005'te Şaron'un Gazze Şeridi'nden çekilmesinden, 2006 seçimlerinde Hamas'ın zafer kazanmasından ve 2007'de Gazze Şeridi'ni kontrol etmesinden, Batı Şeria'da Oslo Anlaşmaları ve yelpazelerinin aşınmasından sonra İran’ın rolü güçlendi. Ardından 2011'de de Arap Baharı geldi. 2014'te DEAŞ’ın ortaya çıkışı Tahran'ın, özellikle 2012'den itibaren rejimi kurtarmak için askeri müdahalede bulunduğu Suriye'deki varlığını milisler ve Hizbullah aracılığıyla güçlendirmesine neden oldu.

ABD ile İsrail arasındaki büyük ittifaka rağmen, Başkan Ronald Reagan, 1982 savaşında Begin'in karşısında durup ona baskı yapmaktan çekinmemişti

Dördüncüsü, uluslararası farklılıklar ve benzerlikler. 1982 öncesinde Soğuk Savaş hâlâ devam ediyordu. Nitekim Lübnan Savaşı da dahil olmak üzere bölgedeki büyük krizlerde bu savaşın çehresi görülüyordu. Lübnan’da Sovyet ve Amerikan rolleri öne çıkmış ve her biri iç savaşın bir tarafını desteklemişti. Arafat'ın Ağustos 1982'de Lübnan’dan  ayrılmasının ardından ABD askeri olarak Lübnan'da kalmaya karar verdiğinde, gizli temaslarında bunu “komünist yayılma” ve “İran nüfuzu” ile mücadele etmek istediğini söyleyerek haklı çıkarmaya çalışmıştı. Ama 1983'te Deniz Piyadelerine yapılan saldırıya tosladı.

ABD ile İsrail arasındaki büyük ittifaka rağmen, Başkan Ronald Reagan, Begin'in karşısında durmaktan ve ona gerek Beyrut'un bombalanması gerek Ebu Ammar”ın Beyrut’tan uzaklaştırılmasının koşulları veya Beyrut ile Tel Aviv arasındaki 17 Mayıs barış anlaşması konusunda olsun, BM aracılığıyla siyasi ve askeri baskı yapmaktan çekinmedi. Öldürülen kardeşi Şeyh Beşir'in anısına cumhurbaşkanı Emin Cemayel’e destek verdi. Begin ile Esed arasındaki mesajları iletti ve aralarında 1981'deki füze krizinin de olduğu doğrudan çatışmaların tehlikesini azaltmak için bazı askeri düzenlemeler yaptı.

Şimdi ise en azından şu söylenebilir; Başkan Joe Biden İsrail’in söylemini benimseyerek kendisinin “Siyonist” olduğunu söyledi. Rusya'nın açıklamalar hariç tam anlamıyla yokluğunun ortasında İsrail'in güvenliğini korumak için destek vermekten çekinmeyeceğini ifade etti. Önümüzdeki ayın başında yapılacak başkanlık seçimleri yaklaşırken Biden'ın Binyamin Netanyahu üzerindeki nüfuzunun kalıntılarının da buharlaştığına şüphe yok.

Netanyahu kendisini İsrail’in caydırıcılığını, üstünlüğünü ve güvenliğini yeniden kazanmak için savaşan biri olarak sunuyor ve bunu İbrani devleti ve kendi şahsı için bir “varoluş savaşı” olarak görüyor.

 Buradan İsrail ile ilgili beşinci faktör doğuyor ve bunun da iki boyutu var. Kişisel olan birinci boyut, güneyde Gazze'den kuzeyde Lübnan'a savaştan savaşa geçerek kaderini savunan ve hapse girmemek için çabalayan Netanyahu ile ilgili. İkincisi, İsrail'deki derin sistemle ilgili, zira Hamas'ın 7 Ekim'deki saldırıları İsrail'in üç ilkesini vurdu; askeri-güvenlik üstünlüğü, bölgede caydırıcılık, 1948 topraklarında İsraillilerin güvenliği. Bu nedenle Netanyahu kendisini İsrail’in caydırıcılığını, üstünlüğünü ve güvenliğini yeniden kazanmak için savaşan biri olarak sunuyor ve bunu İbrani devleti ve kendi şahsı için bir “varoluş savaşı” olarak görüyor.

İsrail'in Lübnan'daki savaşları, özellikle de 1982 ve 2024 savaşları arasındaki karşılaştırmalar korkutucu. Hiç şüphe yok ki iç, bölgesel ve uluslararası faktörleri bir araya getirmek, savaşa yapay zekayı, insansız hava araçlarını, akıllı ve “akılsız” füzeleri ve bombaları dahil etmek, Gazze'de yaşananları ve kuzeydeki dördüncü savaşta yaşanabilecekleri anlatan, “yeni cepheler” açılabileceğini açıklayan korkutucu bir tarif. Güney Suriye'de İranlı milisleri Golan'dan uzaklaştırmak amacıyla açılacak cephe, İran’ın kendisine kadar uzanarak bir başka cephe açabilir. Kaldı ki İsrail Savunma Bakanı Yoav Galant, İran’a saldırının "ölümcül, kesin ve her şeyden önce şaşırtıcı olacağını" söyledi.

Bu, Lübnan'da öncesinde yaşanan üç savaşın ardından, 2024'teki korkunç İsrail savaşının tarifidir.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



İsrail'in Güney Lübnan'a düzenlediği hava saldırılarında üç kişi öldü

İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Zibkin köyüne düzenlediği hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)
İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Zibkin köyüne düzenlediği hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)
TT

İsrail'in Güney Lübnan'a düzenlediği hava saldırılarında üç kişi öldü

İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Zibkin köyüne düzenlediği hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)
İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Zibkin köyüne düzenlediği hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)

İsrail’in Güney Lübnan’da bugün düzenlediği hava saldırılarında üç kişinin hayatını kaybettiği bildirildi.

Lübnan Ulusal Haber Ajansı’na göre, sabah saatlerinden itibaren İsrail’e ait insansız hava araçları (İHA) üç ayrı saldırı gerçekleştirdi. Saldırılarda Kefer Rumman-Carmak otoyolunda bir araç ve bir motosiklet, Cermak-Hardali yolu üzerinde başka bir araç hedef alındı.

Ajans, saldırılarda üç kişinin yaşamını hayatını kaybettiğini duyurdu.

Haberde ayrıca, İsrail savaş uçaklarının günün ilk saatlerinde Sur kazasına bağlı Arzun beldesinde iki evi hedef aldığı, saldırılarda evlerin tamamen yıkıldığı belirtildi. Sağlık ekiplerinin enkaz kaldırma ve yaralıları çıkarma çalışmalarını sürdürdüğü ifade edildi.

Öte yandan İsrail ordusu, bugün Güney Lübnan’daki 10 belde ve köyde yaşayanlara yönelik tahliye uyarıları yayımladı. İsrail Ordu Sözcüsü Avichay Adraee Arapça yaptığı açıklamada, söz konusu bölgelerde Hizbullah’a ait noktaların hedef alınacağını belirterek ordunun “güç kullanmak zorunda kaldığını” belirtti. Adraee, gerekçe olarak “ateşkes anlaşmasının ihlal edilmesini” gösterdi.

İsrail ile Hizbullah arasında, ABD arabuluculuğunda sağlanan kırılgan ateşkese rağmen karşılıklı saldırılar neredeyse her gün devam ediyor.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre son çatışma dalgasında İsrail ile Hizbullah arasındaki can kaybı sayısı 3 bini aşarken, 17 Nisan’da yürürlüğe giren ve ABD’nin arabuluculuğunda sağlanan ateşkes geçtiğimiz günlerde 45 gün daha uzatılmıştı.


HDK’nın kontrolündeki bölgelerde cinsel şiddet ve tecavüz suçları artıyor

HDK'nın ihlalleri, kontrolündeki bölgelerdeki çocukların ve kız çocuklarının acısını ikiye katlıyor (Independent Arabia - Hasan Hamid)
HDK'nın ihlalleri, kontrolündeki bölgelerdeki çocukların ve kız çocuklarının acısını ikiye katlıyor (Independent Arabia - Hasan Hamid)
TT

HDK’nın kontrolündeki bölgelerde cinsel şiddet ve tecavüz suçları artıyor

HDK'nın ihlalleri, kontrolündeki bölgelerdeki çocukların ve kız çocuklarının acısını ikiye katlıyor (Independent Arabia - Hasan Hamid)
HDK'nın ihlalleri, kontrolündeki bölgelerdeki çocukların ve kız çocuklarının acısını ikiye katlıyor (Independent Arabia - Hasan Hamid)

Osman el-Asbat

Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (HDK) kontrolündeki bölgelerde çok sayıda kız ve erkek çocuk, en temel insan haklarına en ufak bir riayet gösterilmeksizin yaygın ihlallere maruz kalıyor. 18 yaşın altındaki gençlerin zorla silah altına alınma oranları artarken Darfur ve Kordofan'da yüzlerce cinsel şiddet ve kaçırma vakası kaydedildi.

Bu koşullar nedeniyle hayatta kalanlar sağlık hizmetlerine erişim konusunda ciddi bir krizle yüzleşiyor; tedavi beklerken yaraları sessizce sarıyor, başlarına gelenlerin acısı ve sırrıyla baş başa yaşıyorlar.

Sudan Ulusal Çocuk Konseyi'ne göre HDK, 3 milyondan fazla çocuğu zorla askere alarak onları tehdit ve baskıyla savaşmaya ya da destek görevi yapmaya mecbur bıraktı.

Konsey Genel Sekreteri Abdulkadir Ebu, Nijer ve Kamerun'da ve Sudan-Çad sınır bölgelerinde kız çocuklarının kaçırılarak satıldığına dair vakaların belgelendiğini açıkladı; bu kız çocuklarının sayısının 350'ye ulaştığını da bildirdi.

Sömürü ve kaos

Çocuk hakları ve koruma uzmanı Macid Mesud, Darfur ve Kordofan illerindeki çocukların yerinden edilme ve okulların kapanması nedeniyle büyük bir boşlukla karşı karşıya kaldığını, bunun yanı sıra ağır ekonomik koşulların zorlu bir yaşam gerçekliği ve yoksulluk ortamı doğurduğunu, bunun ise tüm bir kuşağı eğitim hakkından yoksun bıraktığını söyledi. Mesud, savaşın aynı zamanda bu bölgelerdeki eğitim kurumlarının tahrip edilmesine ve yıkılmasına da katkıda bulunduğunu vurguladı.

HDK'nın yüzlerce çocuğun ailesinin içinde bulunduğu sıkıntıdan yararlanarak onları aşırı yoksulluktan kurtulmanın bir yolu olarak para karşılığı silah altına aldığını belirten Mesud, ayrıca başkalarını zorla askere alarak alevlenen cephelerdeki çatışmalara sürdüğünü ekledi.

xsfvergth
Silahlı hareket kamplarında tüfek taşıyan çocukların fotoğrafları gün yüzüne çıktı (Independent Arabia - Hasan Hamid)

Bu olgunun yaygınlaşmasına katkıda bulunan nedenler arasında kaos, devletin çöküşü, denetim eksikliği ve ailelerin koruma kapasitesinin zayıflaması bulunduğuna dikkati çeken Mesud, tüm bunların gençleri savaş ve doğrudan sömürünün sarmalında en zayıf halka konumuna düşürdüğünü, onları her gün ve sürekli olarak yaşamlarını, güvenliklerini ve onurlarını tehdit eden etkenlerle kuşattığını vurguladı.

Zorluklar ve krizler

Öte yandan Tuvila bölgesindeki barınma kamplarında gönüllü olarak çalışan Mevahib Babekir, kamplardaki onlarca yerinden edilmiş kadının sağlık hizmetlerine ihtiyaç duyduğunu, bunun yanı sıra cinsel şiddet travmalarının üstesinden gelmek için bu vakaları ele almaya ehil nitelikli personel tarafından psikolojik destek sağlanması gerektiğini vurguladı. Damgalanmayı ortadan kaldırmak ve cinsel şiddete maruz kalan hayatta kalanları tedavi olmaya teşvik etmek amacıyla toplumsal çalışmaların yoğunlaştırılmasının önemine de dikkati çekti.

Babekir, ‘örf ve geleneklerin kadına ve çocuğa yönelik şiddet davalarında en büyük engeli oluşturduğunu’ ifade etti.

Hizmet sunacak uzman merkezlerin bulunmaması ve bu vakaları ele alacak eğitimli personelin yokluğunun, yerinden edilmiş kişilerin toplu yaşadığı bölgelerdeki cinsel şiddet mağdurlarının karşılaştığı en önemli sorunların başında geldiğini de vurguladı.

Güçlükler ve sorunlar

Bu süreçte Birleşmiş Milletlere (BM) bağlı ajanslar ve yerel sivil toplum kuruluşları, Sudan'da tecavüz ve diğer cinsel şiddet türlerinin savaş silahı olarak geniş çapta kullanılmasının özellikle mağdurların ruh sağlığı üzerindeki tehlikeli sonuçları konusunda uyarıda bulundu.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre  Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF) örgütü geçtiğimiz ay yayımladığı raporda, Ocak 2024 ile Kasım 2025 arasında neredeyse tamamı kadın ve kız çocuklarından oluşan en az 3 bin 396 cinsel şiddet mağdurunun Kuzey ve Güney Darfur'daki MSF destekli sağlık tesislerine başvurduğunu açıkladı. MSF, Sudan'daki çatışmanın ‘ayırt edici bir özelliği’ haline gelen bu suçları kınadı.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ise mevcut rakamların kesinlikle yalnızca ‘buzdağının görünen kısmını’ olduğu konusunda uyardı. WHO Toplumsal Cinsiyete Dayalı Şiddet Birimi yetkilisi Avni Emin, güvensizlik ortamı, mağdurlara yönelik ‘ağır damgalanma’ ve bakımlarını üstlenecek eğitimli sağlık personeli eksikliği nedeniyle mağdurların tecavüze uğradıktan sonra destek hizmetlerine erişiminin son derece güç olduğunu belirtti.

Emin, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Sesini yükseltebilen her bir kadının arkasında muhtemelen sekiz ya da dokuz kadın daha var. Onlar da tecavüze uğradı, ama sessizce acı çekiyorlar.”

Güvensizlik

Darfur Kadınlar Çalışma Grubu’ndan Nimet Ahmedi, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, mağdurların çoğunlukla tehlikeli tıbbi komplikasyonlara yol açan vahşi toplu tecavüz suçlarından sonra bakım arayışındaki korkunç koşullarını anlattı.

Ahmedi, üzüntülü bir tonla şunları söyledi:

“Barış döneminde bile Darfur’da bu tür vakaları ele alabilecek yalnızca birkaç doktor vardı; bugün ise hiç yok.”

Bakım merkezlerine gitmek zorunda kalanların ‘hiçbir güvenceden yoksun olduğunu’ vurgulayan Ahmedi, mağdurların ayakta kalan hastanelerde tedavi arayışına girmekte isteksiz davrandığını; zira bu hastanelerin çoğunlukla çatışan tarafların denetiminde olduğunu belirtti.

Ahmedi, HDK üyelerinin Darfur’daki bir hastaneyi basarak sağlık çalışanlarından birine tecavüz edip öldürdüğünü de anlattı.

Ahmedi, bu durumun, uluslararası insani yardım kuruluşlarının güvenlik koşulları ve insani yardım finansmanındaki keskin düşüş nedeniyle bölgeden çekilmesiyle birlikte daha da ağırlaştığına dikkati çekti.


Arap dünyasının “İsrail'in Somaliland’daki yayılışını” durdurmak için atabileceği adımların sınırları neler?

Somaliland Cumhurbaşkanı, İsrail Dışişleri Bakanı'nı kabul etti (Somaliland Cumhurbaşkanlığı'nın Facebook sayfası)
Somaliland Cumhurbaşkanı, İsrail Dışişleri Bakanı'nı kabul etti (Somaliland Cumhurbaşkanlığı'nın Facebook sayfası)
TT

Arap dünyasının “İsrail'in Somaliland’daki yayılışını” durdurmak için atabileceği adımların sınırları neler?

Somaliland Cumhurbaşkanı, İsrail Dışişleri Bakanı'nı kabul etti (Somaliland Cumhurbaşkanlığı'nın Facebook sayfası)
Somaliland Cumhurbaşkanı, İsrail Dışişleri Bakanı'nı kabul etti (Somaliland Cumhurbaşkanlığı'nın Facebook sayfası)

Arap dünyasının ayrılıkçı Somaliland bölgesiyle İsrail arasındaki iş birliğinin tezahürlerine yönelik reddi, geçtiğimiz aralık ayında tanımanın başlamasından bu yana, bölgenin işgal altındaki Kudüs'te büyükelçilik açmayı tasarladığına ilişkin açıklamanın reddedilmesine rağmen devam ediyor.

Uzmanlar ve analistlere göre Arap dünyasından gelen bu ret, Somaliland ve İsrail'e yönelik, kınamaların ve diplomatik adımların ötesine geçerek İsrail'in bölgede herhangi bir genişlemesini önlemek amacıyla Mogadişu’ya kapsamlı yardım kararları alınmasına ve bölgenin boykot edilmesi ihtimaline uzanacak bir uyarı mesajı niteliği taşıyor.

İsrail, ayrılıkçı Somaliland bölgesindeki varlığını geçtiğimiz yılın sonlarında bölgeyi tanımasının, nisan ayında büyükelçi atamasının ve bu ay büyükelçilik açılışlarının karşılıklı gerçekleştirileceğinin duyurulmasıyla giderek derinleştirdi.

dvferb
İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, Davos Forumu'nun oturum aralarında Somaliland Cumhurbaşkanı ile yaptığı bir görüşme sırasında (Herzog'un X hesabı)

Suudi Arabistan, Mısır, Katar, Ürdün, Türkiye, Pakistan, Endonezya, Cibuti, Somali, Filistin, Umman Sultanlığı, Sudan, Yemen, Lübnan ve Moritanya, ayrılıkçı Somaliland bölgesinin işgal altındaki Kudüs'te büyükelçilik açacağını birkaç gün önce ilan etmesini kınadı.

Bu ülkelerin dışişleri bakanları pazar günü yayımladıkları ortak açıklamada söz konusu adımı en sert ifadelerle kınadıklarını, yasadışı ve reddedilmesi gereken bir girişim olarak nitelendirdiklerini vurguladı. Açıklamada bu adım, uluslararası hukukun ve ilgili uluslararası meşruiyet kararlarının açık bir ihlali ve işgal altındaki Kudüs şehrinin hukuki ve tarihi statüsüne doğrudan bir saldırı olarak değerlendirildi.

Bakanlar, işgal altındaki Kudüs'te yasadışı bir fiili durum pekiştirmeyi ya da uluslararası hukuk kurallarına aykırı herhangi bir yapı veya düzenlemeye meşruiyet kazandırmayı hedefleyen tek taraflı adımları tamamen reddettiklerini açıkladı.

Aynı zamanda Federal Somali Cumhuriyeti'nin birliğine, egemenliğine ve toprak bütünlüğüne tam desteklerini ve Somali toprak bütünlüğünü zedeleyen ya da egemenliğini zayıflatan her türlü tek taraflı girişimi kesinlikle reddettiklerini de teyit ettiler.

Eski Mısır Dışişleri Bakan Yardımcısı Yusuf Ahmed eş-Şarkavi, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada ortak bildirinin ayrılıkçı bölgenin Somali'nin egemenliğine ve Filistin davasının haklarına yönelik saldırılarını durdurmak açısından olumlu bir adım olduğunu değerlendirdi. Bu bildirinin aynı zamanda Somaliland ve İsrail'e doğrudan bir mesaj niteliği taşıdığını ve ayrılıkçı bölgenin izlediği yolu tekrarlayabilecek başka taraflara yönelik de uyarıcı bir işlev gördüğünü vurguladı.

Öte yandan El-Farabi Siyasi Araştırmalar Merkezi Genel Sekreteri Muhtar Gabaşi’ye göre Arap ülkeleri bu diplomatik tutumlarını, İsrail’in Kızıldeniz bölgesindeki her türlü varlığı ya da üs oluşturmasını Arap ülkelerinin güvenliğine yönelik bir tehdit olarak değerlendirerek reddetmek amacıyla sürdürdü.

Somali de geçtiğimiz çarşamba günü bu açıklamayı kınayarak söz konusu adımı yasadışı ve tek taraflı bir girişim olarak nitelendirerek herhangi bir siyasi veya hukuki sonuç doğurmadığını ve uluslararası uzlaşıyla bağdaşmayan siyasi bir kışkırtma teşkil ettiğini vurguladı.

Arap Birliği (AB) de daha önce yaptığı açıklamada Somaliland'ın işgal altındaki Kudüs'te büyükelçilik açması gerekçesiyle ‘Doğu Afrika'da gerilim odaklarının derinleşmesi’ konusunda uyarmıştı.

Arap ve Afrika ülkeleri de geçen Nisan ayında İsrail'in Somaliland'a diplomatik temsilci atayacağını açıklamasını en sert ifadelerle kınamıştı.

Bununla birlikte Şarkavi, reddin Mogadişu ile ayrılıkçı bölge arasındaki çatışmayı destekleme boyutuna ulaşmasını beklemediğini belirtti. Bir sonraki aşamanın Somali hükümetine destek verilmesini, kendi toprakları üzerindeki denetiminin güçlendirilmesini ve ayrılıkçı bölgenin boykot edilmesini içeren daha kararlı kararları kapsaması gerektiğini vurguladı. Şarkavi, Doğu Afrika ve Kızıldeniz bölgesinde İsrail'in doğrudan ya da dolaylı herhangi bir varlık oluşturmasını önlemek için Arap ve İslam dünyasının rolünün büyütülmesinin hayati önem taşıdığını, aksi hâlde bölgenin istikrarı açısından ciddi zararlar doğurabileceğini de ifade etti.

Gabaşi ise ‘İsrail'in genişlemesini önlemek adına işin Somali ile ayrılıkçı bölge arasındaki doğrudan çatışmanın desteklenmesine kadar varması hâlinde dahi’ Mogadişu'nun egemenliğini ve Arap devletinin egemenliğini her türlü tehdide karşı korumak amacıyla her düzeyde kapsamlı destek verilmesi ihtimalini dışlamadığını söyledi.