Ebu Ammar'dan Sinvar'a silahlı mücadelenin trajedisi

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Ebu Ammar'dan Sinvar'a silahlı mücadelenin trajedisi

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

Macid Kayali

Yaşananlar trajik bir davanın trajik sonu gibi görünüyor ama Filistin halkının gerçek ya da efsanevi mücadelesinin öyküsünün sonu değil. Bu mücadele, İsrail, doğası gereği sömürgeci, yerleşimci, ırkçı ve saldırgan bir devlet olarak kaldığı, tarihi Filistin topraklarının tamamında Filistin halkının varlığını hedef almaya devam ettiği sürece, farklı biçimlerde devam edecektir. 
Ancak İsrail'in Gazze'yi silme girişimiyle bugün bazı bölümlerine tanık olduğumuz bu son, Filistin ulusal hareketi tarihinde geçtiğimiz 60 yıl boyunca içeride ve dışarıda tüm biçim ve düzeyleri ile silahlı mücadeleyi merkeze alan bir aşamanın, bir sayfanın kapanmasının ifadesi gibi gönüyor.
Dışarıdaki silahlı mücadele, Lübnan döneminde (1970-1982) tüm komplikasyonları ve müdahaleleriyle askeri düzeyde en yüksek noktasına ulaşmıştı. Lübnan’daki askeri mücadele İsrail’in bu ülkeyi işgali ile sonuçlandı ve onunla birlikte yurtdışındaki silahlı mücadele de sona erdi. Daha sonra militarize edilen ve canlı bomba (şehitlik) eylemleri modelinin hakim olduğu İkinci İntifada sırasında (2000-2004) bu kez içeride yükseldi. Ancak bu da İsrail'in Batı Şeria üzerindeki kontrolünü sıkılaştırması ve Filistinliler arasındaki bölünme nedeniyle başarısız oldu. Bu iki deneyimin ardından, Filistin askeri gücünün Hamas ile zirveye ulaştığına tanık olduk. Hamas önce füze savaşını benimseyerek Gazze'yi askeri üs haline getirdi, ardından da 2023 sonunda Aksa Tufanı’nı gerçekleştirdi. İsrail ordusuna karşı bir ordu gibi mücadele etti ve bu da bir yılı aşkın süredir acımasız bir soykırım savaşına maruz kalan ve kalmaya devam eden özellikle Gazze'deki Filistinliler için yeni bir Nekbe’ye yol açtı.
Yani trajik ve korkunç bir sonla karşı karşıyayız, ama yalnızca belirli iki mücadele ve siyaset biçimi için. Bu iki biçim, Haziran 1967’deki yenilgiye bir yanıt olarak, altmışlı yılların ortalarındaki Arap ve uluslararası koşullar altında ortaya çıkan yurtdışındaki Filistin ulusal hareketinin gücü sayesinde hakim oldu. O dönemde Filistin silahlı mücadelesi, Soğuk Savaş çatışmaları bağlamında, Arap rejimler için yenilgilerini örtbas etmek için bir ihtiyaç gibi göründü. Ayrıca Filistin silahlı mücadelesinin zor koşullar altında, zayıf imkanlarla yetim doğduğunu, dışa bağımlı olduğunu, bölgesel olarak kullanıldığını da belirtelim. Yani bu, rejimlerin “bilinçli katılımı” ve “Filistin'in Arap dünyası için merkezi bir dava olduğu” (daha sonra İslam dünyası da eklendi!) yanılsamasıyla girişilen bir maceraydı.
Sonuç olarak, Filistin silahlı mücadelesi, örneğin iki süper güç olan Sovyetler Birliği ve Çin ile Kuzey Vietnam devletine dayanan Vietnam devriminin olanaklarına sahip olmadı. Keza uygun dış koşullarla birlikte Arap ve uluslararası desteğe sahip olan Cezayir devrimi gibi bir destek de bulamadı.

Kolektif ve bireysel, siyasi ve sivil meşru hakları için, hiçbir devlete bağımlı olmaksızın, bir halk olarak kendi güç ve kapasitelerine dayanarak ulusal mücadelelerini sürdürmek Filistinlileri ilgilendirir.

Buna göre, bütün fedakarlıklara ve kahramanlıklara saygı duyup takdir etsek de, Filistin ulusal hareketinin, imkânları ve koşullarıyla, çevresinden üstün ve güçlü olan, güvenliği, istikrarı ve üstünlüğü başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerin garantisinde olan İsrail'i yeneceğini veya ona karşı durabileceğini hayal etmek ya da zannetmek haksızlıktır.
Dolayısıyla, İsrail'in yerleşimci ve baskıcı politikalarına tepki olarak bireylerin şurada burada eylemler düzenlemesine engel olmasa da, şu anda Filistin silahlı mücadelesinin örgütsel biçiminin sonuna tanıklık ediyor olabiliriz. Ancak bu sayfanın sona erdiğini ya da kapandığını söylemek, nehirden denize kadarki topraklarda tek bir demokratik devlet veya Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nde kurulacak bir Filistin devleti ya da iki uluslu bir devlet çatısı altında Filistin halkının ulusal haklarını barışçıl yollarla veya gösteriler, müzakereler ve çağrılar yoluyla geri kazanacağı zannına kapılabileceğimiz anlamına gelmiyor. Zira gerçek şu ki, bir askeri/Sparta devleti şeklinde ve ırkçı, sömürgeci ve yerleşimci bir devlet olarak tasarlanan İsrail, Filistin halkına taviz vermeyecektir.
Yukarıda zikredilenlere en anlamlı delil, 30 yıl önce imzalanan Oslo Anlaşması deneyimi olabilir. Filistin halkının lideri tarihi Filistin'in yüzde 22'si üzerinde de olsa bir devlet kurulmasını kabul etti ancak İsrail, doğasıyla çeliştiği için anlaşmaya uymadı. Bunlar Ehud Barak, Binyamin Netanyahu ve Ehud Olmert döneminde yaşandı. Bugün de İsrail'deki çeşitli siyasi muhalefet partilerinin, Netanyahu, Bezalel Smotrich ve Itamar Ben Gvir üçlüsü liderliğindeki İsrail hükümetinin Filistin ve Lübnan'da başlattığı imha savaşının arkasında saf tuttuğuna tanık oluyoruz. Yine bu İsrail, vatandaşları varsayılan 1948 Filistinlilerine karşı kendisini Yahudiler için bir ulus-devlet olarak görmekte ısrar ediyor, bu da 1948 Filistinlilerini yalnızca İsrail topraklarında yaşayan yabancılar veya daha düşük dereceli vatandaşlar olarak gördüğü anlamına geliyor.
Bu, altmış yıllık derslere dayanarak kolektif ve bireysel, siyasi ve sivil meşru hakları için kendi ulusal mücadelelerini sürdürmenin Filistinlileri ilgilendirdiğini gösteriyor. Bunun için hiçbir devlete bağımlı olmaksızın, halk olarak kendi imkanlarına güvenmeliler. Halk, toprak ve milli dava arasındaki uyumu yeniden tesis ederek, onları silahlı çatışmaya çekerek İsrail'in tuzağına düşmelerini engelleyecek en uygun, sürdürülebilir ve en etkili mücadele biçimini seçmeliler. Zira silahlı çatışmalarda İsrail üstün olandır ve bu da ona istediği gibi Filistin halkına baskı yapma, onların kararlılıklarını ve topraklarındaki varlığını sarsma olanağı tanıyabilir.

Bu felaketin ardından Filistin deneyimini, başarıları ve başarısızlıklarıyla eleştirel, derin, cesur ve sorumlu bir şekilde gözden geçirmek ve kendisinden iyi dersler çıkarmak gerekiyor.

Burada unutulmaması gereken husus, Filistinlilerin silahlı mücadelenin dışında, 1948 Filistinlilerinin kendi topraklarında kalmalarını garanti altına alan, sömürgeci ve ırkçı İsrail'e karşı mücadeledeki rollerini en üst düzeye çıkarırken, oradaki konumlarını güçlendiren bir yolun temsil ettiği başka mücadele deneyimlerinin de olduğudur. Bir diğer deneyim, Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nde işgal altındaki topraklarda (1967) Filistinlilerin Filistin Otoritesi kurulmadan önce izlediği halk intifadası (ayaklanması) yoludur. Bu, örneğin Filistin halkının gücünü ve dayanma kapasitesini en iyi şekilde temsil eden Birinci İntifada’da (1987-1993) şahit olduğumuz gibi, İsrail'in Filistinlilere karşı askeri gücünü en üst düzeyde kullanmasına engel olmuştu. Birinci İntifada İsrail’e karşı mücadelede, içindeki çelişkileri körüklemede ve İsrail içinde kendisinden siyasi olarak faydalanmada en yararlı mücadele biçimiydi.
Özetle, yurtdışındaki Filistinli silahlı mücadele dönemi, Yaser Arafat ve Fetih'teki arkadaşları için bir macerayı temsil ediyordu. İkinci iç intifada aşaması Fetih ve Hamas liderliğinin ortak macerasıydı. Aksa Tufanı macerasıysa, Yahya Sinvar ve Kassam Tugayları’ndaki yoldaşları için bir maceraydı. Bu maceraların sorunu, zayıf imkanlara rağmen yüksek özgüvene, Arap ve uluslararası verileri anlamada eksikliğe, düşmanın siyasi, ekonomik, askeri ve teknolojik gücünü ve dünyadaki egemen güçlerle farklı ilişkisini küçümsemeye dayanıyordu.
Şimdi bu felaketin ardından, söylemlerin, yapıların, eylem biçimlerinin, siyaset ve mücadele seçeneklerinin, geçmiş sayfayı çevirme esasına dayanması kaydıyla, Filistin deneyimini, başarıları ve başarısızlıklarıyla eleştirel, derin, cesur ve sorumlu bir şekilde gözden geçirmek ve kendisinden iyi dersler çıkarmak gerekiyor. Zira acıları ve fedakarlıklarıyla bu deneyimin, kibrin, maceraların, gerçekliğin inkarının ve sloganların üstün tutulmasının bedelini ağır bir şekilde ödeyen Filistin halkının, liderlerinden ve örgütlerinden ya da geride kalanlardan bunu beklemeye hakkı var.
Bu gözden geçirme, her şeyden önce Filistinlilerin kendi topraklarında kalma direnişlerinin güçlendirilmesine dayalı ulusal mutabakatların oluşturulmasını ve çeşitli biçimleri ile ulusal kurumlarının geliştirilmesini gerektiriyor. Çünkü herhangi bir siyasi tercih veya direniş seçeneği, önemi ne olursa olsun, bu temele sahip olmadığı takdirde başarıya ulaşamaz, boşa gider ve felaketle sonuçlanabilir. Bu, son 60 yılda başarısız olan deneyimlerin yaşadığı en yaygın şeydir ve tekrarlanmaması, aksine durdurulması gerekir.
Ebu Ammar gitti, Yahya Sinvar gitti ama Filistin halkı topraklarında kalacak ve mücadelesine devam edecek.

Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
TT

Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)

Hamas liderlerinden Halid Meşal bugün yaptığı açıklamada, Hamas’ın silahlarını bırakmayacağını ve Gazze Şeridi’nde ‘yabancı bir yönetimi’ kabul etmeyeceğini söyledi. Açıklama, ateşkes anlaşmasının, Hamas’ın silahsızlandırılmasını ve Gazze Şeridi’nin yönetimi için uluslararası bir komite kurulmasını öngören ikinci aşamasının başlamasının ardından geldi.

Hamas’ın yurt dışı sorumlusu ve eski Siyasi Büro Başkanı Meşal, 17. El Cezire Forumu’nda yaptığı konuşmada, “Direnişi, direnişin silahını ve direnişi gerçekleştirenleri suç saymak kabul edilemez” dedi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Meşal, “İşgal olduğu sürece direniş vardır. Direniş, işgal altındaki halkların bir hakkıdır; uluslararası hukukun, semavi dinlerin ve milletlerin hafızasının bir parçasıdır ve onunla gurur duyulur” ifadelerini kullandı.

İsrail ile Hamas arasında varılan ateşkes anlaşması, yıkıcı bir savaşın ardından, 10 Ekim’de yürürlüğe girdi. Anlaşma, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi tarafından da desteklenen bir ABD planına dayanıyor.

Anlaşmanın ilk aşaması, 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze Şeridi’nde tutulan rehineler ile İsrail hapishanelerindeki Filistinli mahkûmların takasını, çatışmaların durdurulmasını, İsrail’in Filistin topraklarındaki yerleşim alanlarından çekilmesini ve Gazze Şeridi’ne insani yardımların girişini öngörüyordu.

İkinci aşama ise 26 Ocak’ta Gazze Şeridi’nde son İsrailli rehinenin cansız bedeninin bulunmasının ardından başladı. Bu aşama, Hamas’ın silahsızlandırılmasını, Gazze Şeridi’nin yaklaşık yarısını kontrol eden İsrail ordusunun kademeli olarak çekilmesini ve Gazze’nin güvenliğinin sağlanmasına ve Filistinli polis birimlerinin eğitilmesine yardımcı olmayı amaçlayan uluslararası bir istikrar gücünün konuşlandırılmasını içeriyor.

Plan kapsamında, Gazze Şeridi’nin yönetimini denetlemek üzere ABD Başkanı Donald Trump’ın başkanlığında, çeşitli ülkelerden isimlerin yer aldığı Barış Konseyi oluşturuldu. Ayrıca, Gazze Şeridi’nin günlük işlerini yürütmek üzere Filistinli teknokratlardan oluşan bir komitenin kurulması öngörüldü.

Meşal, Barış Konseyi’ne Gazze Şeridi’nin yeniden inşasını ve yaklaşık 2 milyon 200 bin nüfuslu bölgeye insani yardımların akışını mümkün kılacak ‘dengeli bir yaklaşım’ benimseme çağrısında bulundu. Meşal, aynı zamanda Hamas’ın Filistin topraklarında herhangi bir yabancı yönetimi kabul etmeyeceğini yineledi.

Meşal sözlerini şöyle sürdürdü: “Ulusal sabitelerimize bağlıyız; vesayet mantığını, dış müdahaleyi ve manda yönetimini kabul etmiyoruz… Filistinlileri Filistinliler yönetir. Gazze, Gazze halkınındır; Filistin, Filistinlilerindir. Yabancı bir yönetimi kabul etmeyeceğiz.”

Meşal’e göre bu sorumluluk yalnızca Hamas’a değil, ‘tüm canlı unsurlarıyla Filistin halkının liderliğine’ aittir.

İsrail ve ABD, Hamas’ın silahsızlandırılması ve Gazze Şeridi’nin askerden arındırılmış bir bölge haline getirilmesi talebini sürdürüyor. Hamas ise silahlarını gelecekte kurulabilecek bir Filistin yönetimine devretme ihtimalinden söz ediyor.

İsrailli yetkililer, Hamas’ın Gazze Şeridi’nde yaklaşık 20 bin savaşçıya sahip olduğunu ve hareketin elinde yaklaşık 60 bin kalaşnikof tüfek bulunduğunu öne sürüyor.

Ateşkes anlaşmasında öngörülen uluslararası gücü hangi ülkelerin oluşturacağı ise henüz netlik kazanmış değil.


Libya’da Yüksek Yargı Konseyi, Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı muhalefetini artırıyor

BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
TT

Libya’da Yüksek Yargı Konseyi, Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı muhalefetini artırıyor

BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)

Libya Yüksek Yargı Konseyi, Trablus'taki Yüksek Mahkeme Anayasa Dairesi'nin kararlarına karşı tavrını katılaştırarak, ‘yargıyı siyasallaştırma girişimlerine’ karşı sert bir uyarıda bulundu. Konsey, ‘bu hassas aşamada yargıya müdahale etme’ konusunda sert bir uyarıda bulundu. Ülke, yargıya da neredeyse ulaşan kronik siyasi ve askeri bölünmelerden mustarip durumda.

Yüksek Yargı Konseyi’nin bu tutumu, Anayasa Mahkemesi'nin Temsilciler Meclisi tarafından çıkarılan ve Yargı Sistemi Kanunu'nda değişiklikler içeren iki kanunu geçersiz kılma kararının ardından daha da belirginleşti. Bu durum, mevcut Yargı Yüksek Konseyi’nin kurulduğu anayasal dayanağın ortadan kalktığı ve bu kanundan kaynaklanan statüsünü kaybettiği anlamına geliyor. Dolayısıyla, önceki hükümlere uygun olarak yeniden oluşturulması gerekiyor.

Yüksek Yargı Konseyi tarafından cuma akşamı yapılan açıklamada ‘anayasal çevreden’ doğrudan bahsedilmeden yargı alanında yaşananlara, özellikle de bazılarının, kurumu zararlı bir kurum ile değiştirmek için anayasal olarak ilgili olduğunu düşündükleri araçları kullanarak yargının birliğini ve bağımsızlığını zayıflatma girişimlerine ilişkin duyulan üzüntü ifade edildi.

Konsey, bu kişilerin amacının, diğer tüm yetkileri elinden almak suretiyle, yalnızca siyasi ve dar bir kişisel çıkar olarak nitelendirilebilecek hedefleri gerçekleştirmek olduğunu değerlendirdi.

Yargının birliğini korumak, sorumlu davranmak ve ülkenin yararına hizmet etmek için, sonuçsuz kalacak bir fiili durum dayatmaya çalışanların devam eden uzlaşmaz tavırları karşısında bir süre en yüksek disiplin seviyesini uyguladığını da ekleyen Konsey, ülkenin tarihinde hassas ve tehlikeli bir dönemde, birliğin her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulduğu bir zamanda yargıya müdahale etme girişimlerine işaret etti.

fdbfb
Libya Temsilciler Meclisi'nin önceki bir oturumundan bir kare (Libya Temsilciler Meclisi)

Bu gerginlik, Temsilciler Meclisi ile (yargı otoritesini oluşturan üç sütundan biri olan) Devlet Konseyi arasındaki hukuki ve siyasi çatışmanın bir parçası olarak görülüyor. Bu çatışma, siyaset koridorlarından yargının kalbine taşınırken Temsilciler Meclisi, bazı yasal değişikliklerle Yüksek Yargı Konseyi'ni yeniden yapılandırarak yargı üzerinde daha fazla etki sahibi olmaya çalışıyor. Devlet Konseyi bu hamleyi yargının ‘siyasileştirilmesi’ olarak değerlendirdi.

Bu turda, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri'nin Libya Özel Temsilcisi ve Libya'daki BM Destek Misyonu (UNSMIL) Başkanı Hanna Serwaa Tetteh, bu diyaloğun yeni bir hükümet seçmek için bir organ olmaktan ziyade, Libyalıların kendi ülkelerinin geleceği için kendileri tarafından formüle edilen pratik çözümler geliştirmek amacıyla yürütülen bir ‘Libyalılar arası’ süreç olduğunu teyit etti.

Seçim çerçevesine ilişkin görüşmeler de “6+6” komitesinin kuralları ve danışma komitesinin tavsiyeleri temelinde, mevcut farklılıkların altında yatan garantileri ve siyasi endişeleri anlamaya odaklanarak yürütüldü.

Katılımcı üyeler ise, görüşmelerin genel ilkelerden usul ayrıntılarına doğru ilerlediğini belirttiler. Komisyon Yönetim Kurulu'ndaki boş koltuk krizinin çözülmesinin, gelecekteki seçimlere olan güveni güçlendirmek ve seçimlerin itiraz edilmesini veya kesintiye uğramasını önlemek için temel bir unsur olduğunu vurguladılar.

ert6y
Önceki belediye seçim kampanyasından (Komisyon Yönetim Kurulu)

Turun sonunda üyeler, Berlin Süreci Siyasi Çalışma Grubu'nun büyükelçilerine ve temsilcilerine ana önerilerini sundular. Büyükelçiler ve temsilciler, sürecin mart ayında yeniden başlaması ve uzun vadeli istikrarı sağlayacak ulusal bir vizyon etrafında uzlaşma sağlanmaya devam edilmesi koşuluyla, UNSMIL tarafından kolaylaştırılan yol haritasına destek verdiklerini teyit ettiler.

Yapılandırılmış diyalogun yeni hükümetin seçimi konusunda kararlar alan bir organ olmadığını yineleyen USNMIL, devlet kurumlarını güçlendirmek amacıyla, seçimlere elverişli bir ortam yaratmak ve yönetişim, ekonomi ve güvenlik alanlarındaki en acil sorunları ele almak için pratik önerileri incelemekle ilgilendiğini belirtti. UNSMIL, bunun uzun vadeli çatışmanın nedenlerini ele almak için politika ve yasama önerilerini inceleyerek ve geliştirerek başarılacağının altını çizdi. Ayrıca, yapılandırılmış diyalogun istikrarın önünü açacak ulusal bir vizyon üzerinde uzlaşma sağlamayı amaçlayacağına da dikkati çekti.

Bu gelişme, cumartesi günü Tacura, Sayad ve el-Hashan belediyelerinde ve Tobruk'taki bir oy verme merkezinde, düzenli ve sakin bir atmosferde belediye meclisi seçimleri için oy kullanma işleminin başlamasıyla eş zamanlı gerçekleşti. Komisyon Yönetim Kurulu’nun ana operasyon odası, oy verme sürecinin disiplinli ve organize bir ortamda, önemli bir engel olmadan plana göre ilerlediğini belirtti.

Komisyon, 93 sandık merkezinden oluşan 43 merkezin tamamının açık olduğunu doğruladı. Bu tur, şeffaflığı artırmak ve her türlü sahtekarlık girişimini önlemek amacıyla Tacura belediyesinde elektronik doğrulama teknolojisi (parmak izi) kullanıldı.

u78ı9o
Huri, cumartesi günü belediye seçimlerinde bir oy verme merkezini ziyaret ederken (UNSMIL)

Öte yandan UNSMIL, sorumlu yerel yönetimin kurulmasına katkıda bulunmak için tüm kayıtlı seçmenleri oy kullanmaya çağırırken, misyonun başkan yardımcısı Stephanie Huri, Tacura'daki oy verme merkezlerini ziyaret ederek oy verme sürecini ve elektronik seçmen doğrulama sisteminin kullanımını yerinde gözlemledi.

Bu seçimler, oy vermeyi geciktiren bazı teknik ve hukuki engellerin aşılmasının ardından, Komisyonun ülke çapında belediye meclislerini seçme planını çerçevesinde gerçekleşirken söz konusu plan, son iki yılda uygulanan ve nihai sonuçların kabul edilmesi ve seçilmiş meclislerin oluşturulmasıyla sonuçlanan önceki aşamaların başarısının bir uzantısı olarak değerlendiriliyor.


Kasım, Hizbullah üzerindeki kontrolünü sıkılaştırıyor

Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
TT

Kasım, Hizbullah üzerindeki kontrolünü sıkılaştırıyor

Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)
Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, ülkenin güneyine gerçekleştirdiği tarihi ziyareti sırasında Ayta eş-Şaab beldesinde konuşma yaparken (Şarku’l Avsat)

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, örgütün idari kurumları üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmaya çalışıyor. Bu yüzden söz konusu kurumlara, eski Genel Sekreter Hasan Nasrallah'ın liderliği döneminde marjinalleştirilen yakın arkadaşları ve din adamı olmayan politikacıları getirdi.

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklara göre yapılan en önemli değişiklikler arasında, eski bakan ve milletvekili Muhammed Fneyş’in Hizbullah’ın ‘hükümeti’ olarak kabul edilen yürütme organının başına geçmesi, milletvekili ve parlamento grubu başkanı Muhammed Raad'ın ise genel sekreter yardımcılığına atanmasının bekleniyor.

Kaynaklar, Kasım'ın, daha önce partinin yürütme organının sorumluluğunda olan ayrıntılara girmeden liderliği elinde tutan genel sekreterlik ile örgütün tüm kurumlarını birbirine bağlayarak Hizbullah’ı kontrol etmeye çalıştığına işaret etti.

Öte yandan, Başbakan Nevaf Selam, çok sayıda kişinin İsrail'in tekrarlanan saldırılarının ardından halen yeniden inşa edilmesini beklediği güney bölgesine tarihi bir ziyaret başlattı. Başbakan Selam'ın, Hizbullah tarafından kendisine karşı başlatılan ihanet kampanyasına rağmen tüm köylerde sıcak bir şekilde karşılanması dikkati çekti.