ABD medyası: Trump, pis işlerini yapan Musk’ı yakından takip etmiyorhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5108645-abd-medyas%C4%B1-trump-pis-i%C5%9Flerini-yapan-musk%E2%80%99%C4%B1-yak%C4%B1ndan-takip-etmiyor
ABD medyası: Trump, pis işlerini yapan Musk’ı yakından takip etmiyor
Dünyanın en zengin kişisi Musk, hükümette resmi bir rol veya kongre onayı olmaksızın geniş kapsamlı bir otorite elde etti
Trump'ın en güvendiği danışmanlarından biri haline gelen Elon Musk, ABD Başkanı'nın gündemini hayata geçirmesine yardımcı olmak için birçok kurumdan pek çok bilgiye erişim izni aldı (AP)
ABD medyası: Trump, pis işlerini yapan Musk’ı yakından takip etmiyor
Trump'ın en güvendiği danışmanlarından biri haline gelen Elon Musk, ABD Başkanı'nın gündemini hayata geçirmesine yardımcı olmak için birçok kurumdan pek çok bilgiye erişim izni aldı (AP)
Haberlere göre Başkan Donald Trump'la sağ kolu milyarder Elon Musk, federal hükümeti yeniden şekillendirmek için böl ve yönet tekniği kullanıyor ve teknoloji CEO'sunun tartışmalı kararları denetim olmaksızın uygulamasına izin veriliyor.
Başlangıçta harici bir danışma komitesine eş başkanlık etmesi için görevlendirilen Musk, ekibinin Hazine Bakanlığı'nın ödeme sisteminin kontrolünü ele geçirmesi, federal çalışanlara işi bırakma karşılığında para verme notları göndermesi ve daha fazlasıyla federal hükümet içinde hızla yetki topladı. Hassas sistemlere erişimi hakkında endişelerini dile getiren yetkililer izne çıkarıldı ya da emekli edildi.
Washington Post'a göre Trump, federal işgücünü önemli ölçüde etkileyecek sert önlemleri hayata geçirmek için Musk'a yaslandıkça yetkisinin kapsamı daha da artıyor gibi görünüyor.
Başkana yakın ve ismi açıklanmayan bir kaynağın Post'a verdiği bilgiye göre Trump, Musk'ın kararlarını yakından takip etmiyor çünkü teknoloji milyarderini "pis işleri" yapan ve tartışmalı kararların sorumluluğunu üstlenen kişi olarak görüyor.
Trump hafta sonunu Florida'daki golf kulübünde geçirip Kanada ve Meksika'yı kapsamlı gümrük vergileri uygulamakla tehdit ederken ve Somali'deki bir IŞİD liderine hava saldırısı emri verirken, Musk ve Hükümet Verimlilik Bakanlığı'ndaki ekibi günde 4 milyar dolar kesinti yapmayı hedefledikleri federal hükümette ufak tefek değişiklikler yaptı.
Cumartesi günü Musk ve ekibinin Hazine Bakanlığı'nın federal hükümetten para gönderen ödeme sistemine erişim sağladığı bildirildi. Post'a göre bu hamle Musk ve ekibine kurumları devre dışı bırakma ve fatura ve hibelerin ödenmesi ya da ödenmemesi mekanizmasını doğrudan devralma yolunu açabilir.
Yabancı ülkelere insani yardım sağlayan ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı'ndaki iki yetkilinin hafta sonu DOGE'nin hükümet teftiş ekiplerine gizli belgelere erişim izni vermeyi reddetmesinin ardından bu kişiler idari izne çıkarıldı.
Musk ayrıca X'te asılsız bir şekilde USAID'in bir "suç örgütü" olduğunu iddia etti ve "Ölme zamanı" olduğunu öne sürdü.
Marco Rubio pazartesi günü, Elon Musk'ın yoğun saldırılarına maruz kalmasından kısa süre sonra USAID'in "müdür vekili" olduğunu açıkladı. (AFP)
Pazartesi gününe gelindiğinde, kurum CNN'e "müdür vekili" olduğunu söyleyen Dışişleri Bakanı Marco Rubio'ya devredildi ve çalışanlara işe gelmemeleri söylendi.
Bu karar, 2 milyondan fazla federal çalışanın geçen hafta işlerinden gönüllü olarak ayrılanlara para ödeme teklifi yapıldığına dair bir e-posta almasının ardından geldi. E-postanın, federal çalışanlar için insan kaynakları türü bir kurum olan Personel Yönetimi Ofisi yetkililerinin onayı olmadan gönderildiği iddia ediliyor.
Musk'ın gücü özellikle dikkat çekici çünkü resmi bir hükümet rolü ya da kongre onayı olmamasına rağmen birden fazla federal kurumda yetki elde etmeyi başardı. Dünyanın en zengin kişisi Musk, 2024 seçimlerinde en büyük bağışçıydı ve Trump'ın Beyaz Saray'ı geri kazanmasına yardımcı olmuştu.
Trump, İran’la müzakereler başarısız olursa ikinci uçak gemisini gündeme getirdihttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5239450-trump-i%CC%87ran%E2%80%99la-m%C3%BCzakereler-ba%C5%9Far%C4%B1s%C4%B1z-olursa-ikinci-u%C3%A7ak-gemisini-g%C3%BCndeme-getirdi
Trump, İran’la müzakereler başarısız olursa ikinci uçak gemisini gündeme getirdi
ABD Başkanı Donald Trump, pazartesi sabahı Beyaz Saray’ın Güney Bahçesi’ne varışında başkanlık helikopteri Marine One’dan inerken. (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, İran’la yürütülen müzakerelerin sonuçsuz kalması halinde olası bir askerî harekâta hazırlık kapsamında Ortadoğu’ya ikinci bir uçak gemisi taarruz grubunun gönderilmesini değerlendirdiğini söyledi. Trump, Washington’un diplomatik süreci askerî hazırlıkla birlikte yürüttüğünü ifade etti.
Trump, Axios sitesine verdiği demeçte, ABD ile İran’ın Haziran’daki 12 günlük savaşın ardından ilk kez Umman’da yeniden müzakerelere başladığını belirtti. Ancak Washington’un “ya bir anlaşmaya varacağını ya da önceki seferde olduğu gibi son derece sert adımlar atmak zorunda kalacağını” dile getirdi. Trump, görüşmelerin ikinci turunun gelecek hafta yapılmasını beklediğini de kaydetti.
“Oraya doğru ilerleyen bir filomuz var, bir başka filo da yola çıkabilir” diyen Trump, ‘Abraham Lincoln’ uçak gemisi ve ona eşlik eden; savaş uçakları, Tomahawk füzeleri ve çeşitli savaş gemilerinden oluşan taarruz grubuna ek olarak ikinci bir grubun gönderilmesini “düşündüğünü” söyledi.
Bir ABD’li yetkili de Axios’a, bölgede Amerikan deniz varlığının güçlendirilmesine ilişkin görüşmelerin gerçekten yapıldığını doğruladı.
Buna karşın Trump, bir anlaşmaya varılabileceği konusunda iyimser olduğunu ifade ederek, İran’ın “bir anlaşma yapmayı şiddetle istediğini” ve askerî tehdidin etkisiyle daha ciddi müzakere ettiğini savundu. Mevcut görüşmelerin “tamamen farklı” olduğunu belirten Trump, Tahran’ın önceki sefer ABD’nin askerî saldırıya geçebileceğine inanmadığını, bu nedenle “kendi pozisyonunu abarttığını” öne sürdü.
Trump, herhangi bir anlaşmanın İran’ın nükleer programını kapsamasının “kaçınılmaz” olduğunu vurgularken, balistik füzeler dosyasının da gündeme gelebileceğini söyledi.
Bu çerçevede, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Washington’a hareketi öncesinde yaptığı açıklamada, Trump’a müzakerelere ilişkin İsrail’in ilkesel yaklaşımını sunacağını belirtti. Netanyahu, söz konusu ilkelerin “yalnızca İsrail için değil, Ortadoğu’da barış ve güvenliği hedefleyen herkes için önemli” olduğunu ifade etti.
Gana ordusu personeli, Gana'daki Daboya’da Flintlock Operasyonu adı verilen yıllık terörle mücadele programı sırasında atış talimi yapıyor, 2 Mart 2023(Reuters)
Gana ordusu personeli, Gana'daki Daboya’da Flintlock Operasyonu adı verilen yıllık terörle mücadele programı sırasında atış talimi yapıyor, 2 Mart 2023(Reuters)
Sergey Eledinov
Son zamanlarda transatlantik analizlerde ve medya yorumlarında tekrar eden, Rusya ve Çin'in “müttefiklerini terk ettiği” ve bunun Afrika'da giderek büyüyen bir kaygıya neden olduğu teması öne çıktı. Bu düşünce örneğin, Münih Güvenlik Raporu'ndaki Sahel bölümü, “Sahel: Terk Edilmiş Ortaklıklar” ile Batı Afrika hakkındaki çeşitli bilgilendirmeler de dahil olmak üzere çok çeşitli rapor ve makalelerde kendisine yer buldu. Aynı şekilde “Maduro, Rusya'nın Güvenilmez Bir Müttefik Olduğunu Acı Bir Şekilde Öğrendi” gibi başlıklar taşıyan makaleler, Suriye ve Venezuela vakalarını Sahel rejimleri ve Moskova ile Pekin'in diğer ortakları için ibretlik öyküler olarak sundular.
Bu argümanın bir miktar geçerliliği var. Bu krizler gerçekten de dış desteğin sınırları hakkında meşru soruları gündeme getiriyor. Ancak, anlatıyı yatay bir bağlama kaydırmak, onu analitik araç olmaktan çıkarıp, Afrikalı aktörlerin mevcut davranışlarını açıklamak yerine, gelecekteki krizleri tahmin etmeyi amaçlayan önceden tasarlanmış bir açıklayıcı çerçeveye dönüştürüyor.
Dahası “Afrika'da kaygı” ifadesinin kendisi, -özcü bir eğilimde- saklı temel bir analitik hatayı açığa çıkarıyor. Bu, üslup hatası veya gazetecilikteki aşırı basitleştirme değil, metodolojik olarak zayıf sonuçlara yol açan bir mantık hatasıdır. Bu analiz onlarca ülke, rejim ve elit oluşumu kapsayan bütün kıtayı hayali bir kolektif duyguya indirgiyor. Bu indirgemecilik, gerçekliği basitleştirmekle kalmıyor, aynı zamanda etkinliğin içini boşaltıyor, somut kararları ve çıkarları genel bir “ruh haliyle” değiştiriyor. Hükümetleri, kurumları veya karar alma mekanizmalarını belirtmeden bir “Afrika kaygısı”ndan bahsetmek, bölge adına konuşma hakkını gasp etmek anlamına gelir. Bu perspektiften bakıldığında, özcülük sadece retorik bir süsleme değil, analitik çerçevenin destekleyici bir sütunudur ve eğer kaldırılırsa, tüm yapı çöker.
Gözlemlenebilir kurumsal göstergeler dikkate alındığında, Afrika bağlamında Rusya ve Çin'in “güvenilmezliğine” dair iddiaların derinleştirilmesinin deneysel temeli sınırlı kalmaktadır. Afrika devletleri, Moskova veya Pekin'e duydukları güvende yaşanan kayba dayalı olarak güvenlik anlaşmalarının feshedilmesi veya değiştirilmesi konusunda net bir dalgaya sahne olmamış, ayrıca dış politikayı yeniden yönlendiren belirleyici nedenlere “güvenilmezliği” ekleyen resmî açıklamalar da yayınlamamıştır. Bu, elbette risklerin gizli bir şekilde yeniden değerlendirildiği veya altta yatan şüphelerin var olduğu olasılığını dışlamaz. Nitekim Afrika ve Ortadoğu'da, Maduro'nun tutuklanmasının ardından Rus ve Çin garantilerinin gerçek değerini sorgulayan ve bazı elitler arasında “sessiz bir huzursuzluktan” bahseden makaleler yayınlandı. Ancak bu, şimdilik, karar alma süreçlerinde sağlam şekilde yerleşmiş kurumsal bir model değil, yorumlayıcı bir katman olmayı sürdürüyor. Bu ayrım çok önemli, çünkü söylemin analizden siyasi eyleme geçiş yaptığı nokta tam da burasıdır.
Bu anlatının temel itici gücünün kaynağının bölge dışında, transatlantik analitik alanda olması dikkat çekicidir. Avrupalı ve Amerikan düşünce kuruluşları tarafından yayınlanan raporlarda ve bilgilendirmelerde, Esed'in devrilişi ve Maduro krizi, Afrika rejimleri için kapsamlı bir “ders” olarak sunuluyor; Rusya ve Çin'in uzun vadeli destek sağlamaya yönelik kaynakları ve siyasi iradeleri yetersizdir. Bazı ifadeler, Afrikalı liderlerin Moskova ve Pekin'in, Batı'nın daha önce müttefiklerine yaptığı gibi rejimlerin hayatta kalması için risk almayacağını anlamaları gerektiğini açıkça belirtiyor.
Bu mantık, Afrikalı elitler arasında genellikle daha büyük bir ihtiyatla gündeme getiriliyor ve kesin bir yargıdan ziyade, olası desteğin sınırları hakkında pratik bir soru olarak ifade buluyor. Anlatının kaynağı ile bölgedeki siyasi uygulama arasındaki bu tutarsızlık, fikrin doğrudan yerel deneyimle şekillenmediğini, aksine hazır bir açıklama olarak sunulduğunu gösteriyor.
Nijer Dışişleri Bakanı Bakary Yaou Sangare, Mali Dışişleri Bakanı Abdoulaye Diop ve Burkina Faso Dışişleri Bakanı Karamoko Jean-Marie Traoré, Rus mevkidaşları Sergey Lavrov ile ortak basın toplantısında, Moskova, 3 Nisan 2025 (AFP)
Bu anlatının işlevi oldukça açık. Ortakların baskı arttığında müttefiklerini terk edeceği beklentisine dayanan bir ön senaryo görevi görüyor ve elitleri, kriz yoğunlaştığında kesin desteğin gelmeyeceği ön yargısını benimsemeye hazırlıyor. Hedef kitlesi genel halk değil, dar karar verici çevredir; devlet başkanları, üst düzey askeri komutanlar, güvenlik ve istihbarat teşkilatları ve büyük ekonomik çıkar grupları. Kriz zamanlarında, bu algılar genellikle birlik ve direnç, aşamalı bir çözüm veya dağılma ve yeniden konumlanma arasında seçim yapmayı destekler. Bu perspektiften bakıldığında, anlatı sadece gerçeği tanımlamakla kalmaz; krizin kendisi tam olarak gerçekleşmeden önce bile elitlerin hesaplarını yeniden şekillendirerek ona müdahale eder.
Bu anlatının dayandığı iki örnek -Suriye ve Venezuela- dış desteğin sınırlarını ortaya koyuyor, ancak kamuoyunda yaygın olarak tasvir edilenden daha karmaşık bir tablo içinde. Suriye'de, Rus ve İran müdahalesi, rejimin askeri yenilgisini önlemede ve devletin temel kurumlarını korumada belirleyici bir rol oynadı. Beşşar Esed'i “ihanete uğramış bir müttefik” olarak tasvir etmek, olayların seyriyle bağdaşmıyor çünkü çatışmanın en kritik aşamalarında kendisine destek güçlüydü. Tam aksine, Suriye deneyimi, dış desteğin neler başarabileceğinin sınırlarını göstermektedir; zaman kazandırır ve askeri gücü destekler, ancak yapısal dengesizlikleri gidermez, kaybedilen meşruiyeti geri kazandırmaz veya uzun vadeli ekonomik gerilemeyi telafi etmez. Tek başına destek miktarı kırılgan bir iç yapıyı istikrarlı bir yapıya dönüştüremez.
Venezuela ise sıkılıkla Rusya'nın “güvenilmezliğinin” kanıtı olarak gösteriliyor. Ancak, bu yorum daha yakından incelendiğinde zayıflamaktadır. Moskova ve Pekin'in desteği baştan beri açıkça tanımlanmıştır; hiçbir koşulda doğrudan askeri müdahaleye dair bir taahhütte bulunmaksızın, krediler, borçların yeniden yapılandırması, enerji ve savunma sözleşmeleri ile diplomatik koruma. Bu desteğin sınırları, dış aktörlerin kaynakları ve risk alma kapasitelerinin yanı sıra, elitler arasındaki dağılma, güvenlik kurumları üzerindeki kontrolün niteliği ve kilit oyuncuların hesapları da dahil olmak üzere Venezuela'nın iç dinamikleri tarafından belirlenmiştir.
Burada, ana akım söylemde sıklıkla gözden kaçırılan çok önemli bir nokta öne çıkıyor, o da desteğin sınırları tek taraflı bir karar değil, iki taraf arasındaki etkileşimin sonucudur. Dış aktörün iradesi olsa bile, iktidardaki elit içindeki uyumun yokluğunu telafi edemez, rejimin benimsemek istemediği siyasi veya güvenlik seçeneklerini dayatamaz veya giderek aşınan kurumlar üzerine istikrarlı bir meşruiyet inşa edemez. Bir ortağın “güvenilirliğini” rejimin kendi davranışlarından bağımsız olarak değerlendirmek, tehlikeli analitik sonuçları olan metodolojik bir hatadır. Otomatik kurtuluş yanılsamasını besler ve direnç yükünü içeriden dışarıya kaydırır.
Rus ve Çin garantilerinin “yetersizliğini” ispatlamak için Suriye, Venezuela ve Sahel ülkelerini karşılaştırmak, analitik olarak zayıftır. Bu karşılaştırmalar, son derece yoğun bir iç savaş, petrol gelirlerine dayalı popülist bir sistem içinde elitlerin dağılması bağlamını dikkate almamaktadır
Bu nedenle Rus ve Çin garantilerinin “yetersizliğini” ispatlamak için Suriye, Venezuela ve Sahel ülkelerini karşılaştırmak, analitik olarak zayıftır. Bu karşılaştırmalar, son derece yoğun bir iç savaş, petrol gelirlerine dayalı popülist bir sistem içinde elitlerin dağılması ve Sahel'deki asimetrik isyan bağlamını dikkate almamaktadır. Bunlardan her biri kendi yapısına ve dış aktörler için farklı manevra alanlarına sahip ve farklı kriz türlerini temsil etmektedir.
Sahel'de, Rus askeri birlikleri, ulusal ordular, güvenlik servisleri ve yerel milis gruplarla birlikte, geniş çaplı kara müdahalelerine katılmadan ayrılıkçı ve cihatçı isyanlarla mücadele ederek sınırlı yetkiler dahilinde faaliyet gösteriyorlar. Bu birbirinden farklı bağlamları tek bir açıklayıcı modelde birleştirmek, Afrika'daki güvenlik düğümlerini doğru değerlendirmeyi veya derinlemesine anlamayı sağlamaktan ziyade, uyarıcı anlatıları kolaylaştırmaya hizmet ediyor.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Kazakistan Devlet Başkanı Kasım Cömert Tokayev, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve Özbekistan Devlet Başkanı Şevket Mirziyoyev, İkinci Dünya Savaşı'nın bitişinin 80. yıldönümünü anma amacıyla düzenlenen askerî geçit töreninde, Pekin, 3 Eylül 2025 (Reuters)
Bu anlatının güçlenmesinin zamanlaması, kendi başına anlamlı, çünkü Sahel bölgesinde Batılı güvenlik modellerinin yaşadığı kriz, Avrupa'nın askeri varlığının azalması, alternatif ortakların yükselişi ve Sahel devletlerinin ittifaklarının yeni dış bağlantılar etrafında pekişmesi zemininde ivme kazandı. Askeri misyonlar ve kurumsal araçlar aracılığıyla olayları doğrudan yönlendirme yeteneği azaldıkça, yorumları kontrol etmek, aşınan etkinin yerini alır. Beklentileri yönetmek, rakiplerin “güvenilirliğini” sorgulamak da dahil olmak üzere, önceki kontrol mekanizmalarının eskisi kadar etkili olmadığı bir bağlamda alternatif bir etki aracına dönüşür.
Rusya ve Çin, Soğuk Savaş dönemindeki gibi bir himaye modeli sunmuyor. Aksine, Afrika ve ötesindeki katılımları karşılıklı bir mantığa dayanıyor; sınırlı askeri yardım, silah ve eğitim, uluslararası forumlarda siyasi destek ve ekonomik projeler
Rusya ve Çin, Soğuk Savaş dönemindeki gibi bir himaye modeli sunmuyor. Aksine, Afrika ve ötesindeki katılımları karşılıklı bir mantığa dayanıyor; resmi güvenlik garantileri veya her koşulda müdahale taahhüdünde bulunmaksızın, sınırlı askeri yardım, silah ve eğitim, uluslararası forumlarda siyasi destek ve ekonomik projeler. Deneyimler sicili, bu yaklaşımı ortakların yakın zamanda terk edilmesinin bir öncüsü olarak yorumlamayı desteklemiyor, aynı zamanda iç krizlere karşı kapsamlı bir sigorta poliçesi olarak değerlendirmeyi de haklı çıkarmıyor. Desteğin sınırları vardır ve bu sınırlar, dış tarafların kaynaklarının yanı sıra rejimlerin bu katılımla uyumlu bir iç güç yapısı kurma istekliliği ve gücüyle belirlenir.
Afrika devletlerine gelince temel ders, rejimlerin hayatta kalmasını garanti altına alacak “güvenilir bir hami” aramakta değil, bağımsız bir strateji formüle etmekte yatıyor. Mesele, güvenlik ve siyasi kurumlar üzerindeki hayati kontrolü bırakmadan, manevra alanlarını genişletmek için dış ortaklardan -Batılı, Rus, Çinli veya bölgesel olsun- nasıl yararlanılacağıdır.
Bu süreç zaten başladı. G5 Sahel ittifakı içindeki ülkeler de dahil olmak üzere Sahel ülkeleri, Türkiye ve Körfez ülkeleriyle aktif ve büyüyen ilişkilerini sürdürürken, Rusya ve Çin ile iş birliğini derinleştiriyor. Doğu Afrika hükümetleri de güvenlik mimarilerini tek bir eksene hapsetmeden, Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ve Çin ile programlarını harmanlıyor. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu anlamda, çeşitlendirme, hayali bir “Afrika kaygısını” değil, bağımlılığı azaltmayı amaçlayan rasyonel bir hesabı yansıtıyor.
Tam da bu noktada “güvenilmez müttefikler” anlatısı gerçekten tehlikeli hale geliyor. Tehlikesi, bazı iddiaların doğruluğunda değil, sorumluluk merkezinin içeriden dışarıya kaydırılmasında ve elit çevrelerde kaçınılmaz bir terk edilme beklentisini yerleştirmesinde gizli. Bu beklentiler, iktidardaki koalisyonların uyumunu zayıflatıyor, proaktif yeniden konumlanmaları teşvik ediyor ve dağılma süreçlerini hızlandırıyor. Ardından bu dağılmanın kendisi anlatının geçerliliğinin kanıtı olarak sunuluyor.
Bu anlatının yıkıcı işlevi budur. Sadece gerçeği tanımlamakla kalmıyor, beklentileri ve davranışsal hesapları şekillendirerek onu yeniden biçimlendiriyor. Bu nedenle tehlikeli; yanlış olabileceği için değil, elit kesimin bir bölümünün bilincinde kök saldığında krizin oluşmasına katkıda bulunan bir faktör haline gelebileceği için. O zaman, “güvenilmez müttefikler” söylemi bir baskı aracı haline geliyor ve etkileri dış desteğe ilişkin herhangi bir nesnel sınırlamayı aşabiliyor.
Dış ortaklıklar hangi biçimi alırsa alsın, Afrika krizlerinin sonuçları nihayetinde rejimlerin dış yardımın sınırlılığını kabul etmeye ve direnç sorumluluğunu üstlenmeye ne ölçüde istekli olduklarına bağlı olacaktır; bu görev Moskova'ya, Pekin'e veya başka herhangi birine devredilemez.
Afrika'nın Sahel bölgesinde teröristlerin nüfuz mücadelesihttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5239224-afrikan%C4%B1n-sahel-b%C3%B6lgesinde-ter%C3%B6ristlerin-n%C3%BCfuz-m%C3%BCcadelesi
Afrika'nın Sahel bölgesinde El Kaide ile DEAŞ arasındaki rekabet, cihadı temsil etme tekelini kimin elinde tutacağına dair açık bir mücadeledir (Reuters)
Afrika'nın Sahel bölgesinde teröristlerin nüfuz mücadelesi
Afrika'nın Sahel bölgesinde El Kaide ile DEAŞ arasındaki rekabet, cihadı temsil etme tekelini kimin elinde tutacağına dair açık bir mücadeledir (Reuters)
Sağır el-Haydari
El Kaide’nin Sahel bölgesindeki kolu olan Cemaat Nusret el İslam vel Müslimin’in (CNIM) finans başkent Bamako'ya doğru ilerlediği ve Burkina Faso ve Nijer gibi ülkelere yönelik saldırılarını yoğunlaştırdığı bir dönemde, DEAŞ ile ilişkiler belirleyici bir dönüm noktasına ulaştı. Her iki taraf da Afrika Sahel bölgesinde önemli aktörler olarak kendilerini kanıtlamak için zamana karşı yarışıyor.
DEAŞ, üyelerinin Mali'de düzenledikleri bir pusuda, CNIM’e bağlı Sahra Bölgesi Emiri Ebu Yahya gibi El Kaide'nin önde gelen isimlerini ortadan kaldırmayı başardıklarını duyurdu.
DEAŞ ile El Kaide arasındaki rekabet, Mali, Burkina Faso ve Nijer gibi Afrika Sahel ülkelerinde yaşanan ciddi güvenlik krizlerinin ortasında yaşanıyor ve her iki taraf da bu durumdan yararlanmaya çalışıyor.
Üç daire
DEAŞ ve El Kaide'nin faaliyetleri, Afrika'nın Sahel bölgesini her yıl binlerce kişinin hayatını kaybettiği gerçek bir ‘terör yuvası’ haline getirdi.
Afrika meseleleri uzmanı ve siyasi araştırmacı Sultan Elban, Sahel bölgesinde El Kaide ile DAEŞ arasındaki rekabetin, cihadı temsil etme tekelini kimin elinde tutacağına dair açık bir çatışmaya dönüştüğünü, ancak sahada bunun ideolojik bir anlaşmazlıktan çok insan gücü ve kaynaklar üzerinde bir yarış halini aldığını söyledi.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre Elban genel olarak bakıldığında CNIM'in El Kaide'nin Afrika Sahel'deki kolunu temsil ettiğini ve özellikle Burkina Faso, Mali ve Nijer'de en yaygın ve sosyal olarak en köklü örgüt olduğunu, askeri üslere karmaşık saldırılar düzenleme, insansız hava araçları ve patlayıcı cihazlar kullanma ve çok sayıda savaşçıyı seferber etme konusunda gelişmiş operasyonel kapasiteye sahip olduğunu belirtti.
Buna karşın DEAŞ’ın Afrika Saheli’nin bazı bölgelerinde, özellikle Mali'nin kuzeyindeki Minaka bölgesinde daha agresif göründüğünü söyleyen Elban, Nijer, Burkina Faso ve diğer bölgelerin büyük bir kısmını kontrol ettiğini, ancak yerel olarak daha az köklü ve ulusal ordular ile CNIM'in çifte direnişiyle karşı karşıya kaldığını kaydetti. CNIM, 2020'den bu yana Mali ve Burkina Faso'nun merkezi bölgelerinden bu örgütü kovmayı başardı ve sonraki yıllarda da genişlemesini engellemişti.
El Kaide'nin CNIM lideri Iyad Ag Ghali'ye bağlı birkaç şubesi bulunuyor (AP)
El Kaide'nin şu anda Afrika Sahel bölgesindeki en önemli yapısal güç olduğunun altını çizen Elban, DEAŞ’ın ise belirli bölgelerde en ölümcül güç olduğunu ve kitlesel katliamlara ve halkı terörize etmeye daha yatkın olduğunu vurguladı. İki örgüt arasındaki rekabetin üç alanda yoğunlaştığını belirten Elban’a göre bunlardan birincisi, sınır geçişleri ve kaçakçılık rotalarının kontrol edilmesi, ikincisi, köylerde ve kırsal alanlarda tahkim ve yargı yetkisinin dayatılması ve üçüncüsü, merkezin önünde, yani Suriye ve Afganistan'ın önünde ve hatta Sahel'deki yerel sıcak noktaların önünde, küresel cihadın tekelleştirilmesi.
Kayıpların telafisi
Afrika'nın Sahel bölgesindeki ülkeler, son yıllarda bazı askeri darbelere tanık oldu. Bu darbeler sonucunda, güvenlik ve istikrarı yeniden tesis etme sözü veren askeri konseyler iktidara geldi. Ancak, özellikle Ensaruddin gibi radikal grupların yeni bölgelere doğru ilerleme kaydetmeleri bakımından bu konseylerin çabaları eleştirilmeye devam ediyor.
Nijeryalı güvenlik araştırmacısı Issa Mounkaila, gerçekte, El Kaide’nin yıllardır Afrika'nın Sahel bölgesini tekelinde tuttuğunu ve bu bölgenin El Kaide için Afganistan gibi ülkelerde yaşadığı başarısızlıkların ardından güvenli bir sığınak haline geldiğini söyledi.
Aynı durumun DAEŞ için de geçerli olduğunu belirten Mounkaila, DAEŞ'in şu anda Afrika kıyılarına, nüfuz kazanmanın kolay olduğu bir güvenlik kırılganlığı bölgesi olarak geri döndüğünü ve DAEŞ'in şu anda Suriye, Irak ve Libya'daki kayıplarını telafi etmeye çalıştığını söyledi. Mounkaila’ya göre bu telafi, ancak El Kaide'nin kontrolündeki bölgelerin aleyhine olabilir. Nijeryalı uzman ayrıca, DEAŞ’ın merkezi düzeyde net bir liderlik kaybına uğraması ve örgütün bölgedeki nüfuzunu ve hedeflerini yönetme planına ilişkin belirsizlikler göz önüne alındığında, El Kaide'nin hala üstünlüğünü koruduğuna inanıyor.
Denge El Kaide lehine değişiyor
El Kaide, CNIM gibi kendisine bağlı örgütler aracılığıyla, Rusya ve daha önce Fransa ile ittifak kuran Afrika Sahel'deki askeri konseylere karşı çıkıp kendi saflarına katılmaya çağıran videolar yayınlamaya devam ediyor.
Öte yandan ise DEAŞ, haftalık dergisi en-Nebe'de savaşın sürdürülmesi çağrısında bulunurken, El Kaide'ye karşı saldırılar başlattığını da açıklayarak iki grup arasındaki çatışmanın şiddetlendiğini gösteriyor.
Elban, iki taraf arasındaki çatışmanın geçmişi çerçevesinde, özellikle 2020'den bu yana Çad ve Burkina Faso arasındaki sınır üçgeninde, ara sıra ateşkeslerle birlikte, sınırlı çatışmalardan açık savaşa kadar çeşitli aşamalardan geçtiğini söyledi.
Elban, her iki örgütün de kontrol ve finansman mekanizmalarına sahip olduğunu, özellikle de vergilerle, bu örgütleri kontrol ettikleri bölgelerde devlete paralel vergi otoriteleri haline getirdiğini, yönetim boşluğundan ve ekonomik çöküşten faydalanarak vergi uygulayıp zekat topladıklarını söyledi. Çobanların hayvanlarına el konulduğunu ve yerel pazarlarda veya Moritanya, Senegal ve başka yerlerdeki pazarlarda satıldığını da sözlerine ekledi.
İki örgüt arasında ince farkın El Kaide'nin gelirlerinin bir kısmını yoksulları destekleyerek ve anlaşmazlıkları çözerek yargı alternatifi olarak kendini dayatacak şekilde belirli bölgeleri kayırma eğiliminde olması olduğuna dikkati çeken Elban, El Kaide’nin bazen de imajını iyileştirmek ve meşruiyetini pekiştirmek için insani yardım kuruluşlarının çalışmalarına göz yumduğunu, DEAŞ’ın ise daha nefret dolu bir yaklaşım sergileme eğiliminde olduğunu ve sosyal kabul görme konusunda endişelenmediğini vurguladı.
Bölge ülkelerinin bazılarının ordu tarafından yönetilmesi ve mevcut kırılganlık bakımından ağlar ve yerel entegrasyon açısından dengelerin El Kaide lehine kaydığına işaret eden Elban, ancak DEAŞ’ın savunmasız bölgelerde hedefli saldırılar düzenleme ve katliamlar gerçekleştirme yeteneğini üst düzeyde tuttuğunu belirtti.
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة