Siyasal İslamcıların savaşları ABD’nin değirmenine su taşıdı

Siyasal İslamcı gruplar (Sünni ve Şii) Washington'ın bölgeden uzaklaştırmak istedikleri nüfuzunu nasıl genişletti?

Aşırılık yanlılarının öncülük ettiği saldırılar bölgedeki yabancı güçlerin işini kolaylaştıran hegemonik bahaneler yarattı (Independent Arabia)
Aşırılık yanlılarının öncülük ettiği saldırılar bölgedeki yabancı güçlerin işini kolaylaştıran hegemonik bahaneler yarattı (Independent Arabia)
TT

Siyasal İslamcıların savaşları ABD’nin değirmenine su taşıdı

Aşırılık yanlılarının öncülük ettiği saldırılar bölgedeki yabancı güçlerin işini kolaylaştıran hegemonik bahaneler yarattı (Independent Arabia)
Aşırılık yanlılarının öncülük ettiği saldırılar bölgedeki yabancı güçlerin işini kolaylaştıran hegemonik bahaneler yarattı (Independent Arabia)

Mustafa el-Ensari

Merkezi siyasal İslamcı grupların düşmanını soracak olursanız, cevap Batı’dır. Özellikle de Usame Bin Ladin ve Sünni aşırılık yanlılarının deyimiyle ‘yılanın başı’, Humeyni'nin başını çektiği Şii muadilleri içinse ‘Büyük Şeytan’ olan ABD’dir. Ancak siyasal İslamcılıktan türeyen örgütlerin savaşlarının, iki taraf arasındaki yaklaşık bir asırdır süregelen çatışmaya rağmen hala anlaşılamayan nedenlerden dolayı halen ABD’nin değirmenine su taşınması dikkati çekiyor.

Her savaşın bir hedefi olduğu gibi örgüt liderlerinin teorileri de ABD’yi bölgeden kovmak üzerineydi. ABD’nin Arap ve İslam ülkeleriyle ilişkilerini bozmak ve Filistin'i işgal eden İsrail’le ittifakının bedelini ödeterek onu bu ittifaktan vazgeçmeye ikna etmek yönündeydi. 11 Eylül olayları, El Kaide ve DEAŞ’ın savaşları ve öncesinde İran İslam Devrimi ve onun Hizbullah, Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) ve Husiler gibi tüm planları ve uzantılarıyla ‘Direniş Ekseni’ adı verilen araçları bu amaca hizmet ediyordu.

Ancak tüm bu savaşlar Washington'ın bölgedeki varlığını daha da sağlamlaştırmış, bölgede varlık gösterme, nüfuzunu genişletme ve müttefiklerini koruma konusunda daha kararlı hale getirmiştir. Öyle ki bu grupların tarihleri ve ideolojileri konusunda uzmanlaşmış bir Suudi yazar bunun kısmen ‘iplerini tutan ve onları yönlendirenin Batı olması’ gerçeğinden kaynaklandığına inanıyor. Suudi yazar bu bağlamda, ana grup (İhvan-ı Müslimin/Müslüman Kardeşler) ile İngilizler arasındaki ilk ilişkiye işaret ediyor.

Düşmana bedava hizmet

Söz konusu grupların belirtilen hedefleri ile sahadaki mücadelelerinin sonuçları arasındaki uyumsuzluğu dar görüşlülüğe, siyaset ve karmaşık krizleri yönetme sanatı konusundaki cehalete bağlayan Suudi yazar, “Siyasal İslamcı gruplar, siyasetin en başarısız akımlarından biridir. Siyasete bilinçsiz ve vizyonsuz bir şekilde girmeye cüret ederler. Bunun örnekleri, bazıları yakın zamanda Arap Baharı olarak bilinen süreçte olmak üzere, çok sayıda ve çeşitlidir. Dahası, söylemlerinin yayılması ve destekçilerinin çok olması nedeniyle, sadece teklif vermeyi başarıyorlar. Daha da tehlikelisi, etkisi ve rolü küçümsenemeyecek bir siyasi akım oluşturuyorlar” yorumunda bulundu.

Merhum Muhammed Gazali'nin siyasal İslamcılar arasında, hizmet ettiklerini iddia ettikleri hedeflere çok zarar verdikleri için bazılarının bunları ajanların eylemleri olarak görmesine neden olan hataların çokluğuna atıfla “Düşmanınıza hizmet etmek için ajan olmanız gerekmez, sadece aptal olmanız yeterlidir” sözü belki de bunun için söylenmiştir.

Konuya ilişkin olarak önde gelen Suudi yazarlardan Abdurrahman er-Raşid, 7 Ekim saldırılarının İsrail'e beklediğinden fazlasını verdiğine işaret etti. Hatta Raşid, eğer bir komplo teorisyeni olsaydı, Yahya Sinvar'ı İsrail hapishanelerinde kaldığı uzun süre boyunca Şin-Bet tarafından davasına karşı kullanılmakla suçlardı!  

Ancak köktendinci örgütlerin, özellikle de cihatçılar, Batılı güçleri bölgeden kovmanın, ancak uzun bir yıpratma evresinden sonra gerçekleşeceğine dair bir söylem benimsediler. El Kaide'nin kurucusu Usame bin Ladin, Washington’ı bir yandan İslam ve Arap ülkelerinin öfkesini kışkırtacak bir tepkinin içine çekme stratejisini savunurken, diğer yandan da varlığının çeşitli yerlerinde direnişle karşılaşma çabalarını dağıtma stratejisini, Washington tükenene ve İslam dünyasının işlerine karışmayı ve İsrail'i desteklemeyi bırakana kadar sürdürmeyi savunuyordu.

Sis dağılınca gerçek ortaya çıkar

Ancak kazanımlar gözden geçirildiğinde, ABD’nin kovuluşunun kutlandığı Afganistan'da bile bunun uzun zaman aldığını ve El Kaide Manhattan’daki İkiz Kuleleri yıkmasaydı, önlenebilecek büyük fedakarlıklar gerektirdiğini görüyoruz. Aynı şekilde Hamas'ın savaşçı ruhlu lideri Muhammed es-Sinvar İsrail’e karşı misillemede bulunmasaydı, İsrail'in vahşeti nedeniyle meydana gelen yıkım düşünülemezdi bile. Tel Aviv ve belki de Washington, Hamas'ı, Hizbullah'ı ve çevresini, Şam'dan Irak'a, Sana'ya ve Tahran'a kadar tüm İran eksenini ezmek için bir bahane olarak gördüğü için bunu adeta altın tepside kabul etti.

Hamas liderlerinden Musa Ebu Merzuk, geçtiğimiz günlerde ABD merkezli New York Times (NYT) gazetesine verdiği bir röportajda, Gazze'de yaratacağı yıkımın boyutunu bilseydi, 7 Ekim saldırısını desteklemeyeceği ve Hamas'a ait silahların geleceğinin masaya yatırılması konusunda isteğin olduğunu söylediği iddia edildi. Ancak Hamas Sözcüsü Hazım Kasım tarafından yapılan açıklamada, Hamas yetkilisi Musa Ebu Merzuk'a atfedilen ifadelerin ‘silahlarına bağlı olan ve saldırıyı işgal altındaki tüm halkların tarihinde bir dönüm noktası olarak gören Hamas’ın tutumunu temsil etmediğini’ söyledi.

Şarku’l Avsat’ın ABD merkezli Foreign Affairs dergisinden aktardığı habere göre ortalık durulduğunda, bazı ülkelerin savaştan çıkaracağı sonuç bunun tam tersi olacak. Bölgesel güçler, aralarında Hamas ve Hizbullah'ın yanı sıra Yemen'deki Husiler ve Irak'taki Şii milislerin de olduğu İran destekli teröristler, milisler ve müttefiklerden oluşan ve giderek büyüyen ağlara karşı iş birliği yapılması gerektiğini düşünecekler.

Washington Yakın Doğu Araştırmaları Enstitüsü (The Washington Institute for Near East Policy/WINEP), 7 Ekim saldırılarından sonra bir grup uzmanı Washington'a bölgeye daha büyük bir kararlılıkla dönmesi çağrısında bulunduğunda bunu daha açık bir şekilde ifade etti. Bu olayların, Ortadoğu'ya ilişkin genellikle göz ardı edilen gerçeklere ışık tutacağı ve ABD'li politika yapıcıların bölgeye ve ABD’nin bölgedeki rolüne ve çıkarlarına ilişkin önyargılarını yeniden gözden geçirmeye zorlayacağı bir dönüm noktası olduğuna işaret eden aynı uzmanlar, Washington'ın bölgeden çekilmek yerine ciddi bir şekilde bölgeye dönmesi gerektiğini vurguladılar.

Bölgede yenilenen güç mücadelesi bağlamında bir komplo teorisi dışlanmasa da, ortaya çıkan manzara karşısında en çok öne çıkan mantıklı faktörlerden biri, ABD’nin tıpkı kendisi ve diğerlerinin sadece askeri müdahalelerini meşrulaştırmak için değil, aynı zamanda bölgedeki siyasi haritayı kendi gündemlerine göre yeniden şekillendirmek için de uluslararası koşulları kendi çıkarları doğrultusunda istismar ettiği gibi, siyasal İslamcı grupların ve aşırılık yanlısı örgütlerin hatalarını istismar ediyor olmasıdır.

Peki ABD bundan ne fayda sağladı?

Radikal örgütler tarafından gerçekleştirilen 11 Eylül 2001 olayları gibi terör saldırıları, ABD'nin ‘terörle mücadele’ sloganı altında Afganistan’da ve Irak'ta geniş çaplı savaşlar başlatması için önemli bir bahane oldu. Radikal örgütlerin yaptığı bu ölümcül hatalar, ABD'ye ülkeleri işgal etmek ve rejimlerini etkilemek için dünya nezdinde siyasi ve hukuki gerekçeler sağladı. Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi (CSIS) ve Brookings Enstitüsü tarafından hazırlanan raporlara göre ABD’nin söz konusu ülkelere yönelik bu müdahaleleri onun bölgedeki askeri varlığını güçlendirmesi için işine yaradı. NYT'de yer alan bir haberde, ABD'nin terör saldırılarını Ortadoğu'daki savaşlarına, özellikle de Irak’taki savaşa halk ve küresel destek sağlamak için bir araç olarak kullandığı belirtildi.

İçerideki çekişmelerin manipüle edilmesi

Özellikle ‘Arap Baharı’ olarak adlandırılan süreçten sonra siyasal İslamcı gruplar arasındaki bölünmeler, ABD’nin bazı tarafları diğerlerinin aleyhine desteklemek için kullandığı kaotik bir ortamın yaratılmasına katkıda bulundu. Örneğin Washington, başlangıçta bazı siyasal İslamcı hareketleri desteklemiş, daha sonra bu grupların nüfuzu ABD’nin ve Batı ülkelerinin çıkarlarına karşı tehdit oluşturmaya başlayınca desteğini geri çekmiştir. Foreign Affairs dergisinde ve Washington Post gazetesinde yayınlanan haberlere göre ABD yönetimi, nüfuzunu arttırmak için bu grupların içindeki çekişmeler üzerine bahis oynuyordu. Washington Post'un haberinde ABD'nin başlangıçta siyasal İslamcı hareketleri yeni gelişen demokrasinin bir parçası olarak desteklediği, ancak bu grupların bölgesel stratejilerini olumsuz etkileyebileceğini fark edince hızla geri adım attığı belirtildi.

Uluslararası ittifakların yeniden çizilmesi

ABD, Avrupa ve Ortadoğu'daki müttefiklerini askeri ve istihbarat alanındaki iş birliğine ihtiyaç duyduklarına ikna etmek için radikal örgütlerin yayılmasını bir araç olarak kullandı. Bu gruplar Washington'ın bölgedeki ülkelere ABD’nin nüfuzunu güçlendiren güvenlik ve askeri anlaşmalar imzalamaları için baskı yapmasına yardımcı oldu. Dış İlişkiler Konseyi (CFR) ve Reuters tarafından hazırlanan raporlar, terörizmin ABD liderliğindeki askeri ittifakların kurulmasını haklı çıkaran başlıca nedenlerden biri olduğunu teyit ediyor.

Merkezi devletlerin zayıflaması

Radikal grupların faaliyetleri Suriye, Irak ve Libya gibi bazı merkezi devletleri zayıflatarak ABD'nin ya doğrudan askeri operasyonlar yoluyla ya da terörizmle mücadele bahanesiyle bazı grupları destekleyerek müdahale etmesine olanak sağladı. Washington böylece nüfuzunu daha geniş bir alana yayma ve bu ülkelerin bağımsız karar alma kabiliyetlerini zayıflatma imkanı buldu. BBC ve The Guardian tarafından yayınlanan haberler, ABD’nin söz konusu ülkelere yönelik müdahalelerinin genellikle radikal örgütlerin yarattığı tehdidin artmasının ardından geldiğini belgeliyor. The Guardian'ın haberinde ABD'nin Suriye ve Irak'a müdahalesinin, radikal örgütlerin yükselişiyle ortaya çıkan kaostan faydalanmasının doğrudan bir sonucu olduğu belirtiliyor.

ABD’nin siyasal İslamcı ve radikal grupların hatalarından faydalanması sadece bir tesadüf olmaktan ziyade ABD'nin Ortadoğu ve dünyadaki nüfuzunu güçlendirmeyi amaçlayan kasıtlı bir stratejinin de parçası. Söz konusu gruplar bölgeyi istikrarsızlaştıran ölümcül hatalar yaptıkça, ABD, bunu terörle mücadele bahanesiyle kendi gündemlerini uygulamak ve böylece siyasi haritayı kendi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirmek için altın bir fırsat olarak görüyor.

Washington'ın başarısızlığının ironik yanı

Ancak Washington aynı zamanda Ortadoğu'yu kendi emelleri için bir mezarlığa da dönüştürüyor. Siyasal İslamcı ve radikal grupların başarısızlığı, sadece kendi başarısızlığına eşlik ederken, bunun en büyük kaybedeni, Irak ve Gazze'deki savaşların açıkça ortaya koyduğu üzere istikrarı ve tüm bileşenleri savaşla ezilen bölge ve bu bölgelerin halkları oldu.

Eski ABD Başkanı Joe Biden’ın Yardımcısı Kamala Harris'in ulusal güvenlik danışmanı olan Philip Gordon, Foreign Affairs'te yayınlanan makalesinde ABD’de göreve gelen tüm yönetimlerin istikrar girişimlerinin başarısız olduğunu kabul etti. Gordon, örneğin Clinton'ın 2000 yılında Camp David Zirvesi ile İsraillileri ve Filistinlileri yakınlaştırmaya çalıştığını, George W. Bush yönetimi döneminde başlayan Irak Savaşı'nın 11 Eylül saldırılarının ardından İran'ın nüfuzunu güçlendirdiğini, Obama'nın ise Tahran ile nükleer anlaşma imzalamak için Arap Baharı'ndan faydalanmaya çalıştığını, ancak darbelerin ve devrimlerin bu hevesi kursağında bıraktığını belirtti. Gordon’a göre ABD Başkanı Donald Trump’ın ilk döneminde İran tehdidini azaltmak için nükleer anlaşmadan çekilmek ve Kasım Süleymani'yi öldürmek gibi adımlar atması, İran'ın nükleer programının ilerlemesine yol açtı. Eski Başkan Biden’ın ise istikrara odaklandığını belirten Gordon, ancak Hamas'ın İsrail'e yönelik saldırılarının ve Gazze savaşının yansımalarının da bu girişimleri boşa çıkardığını ifade etti.

Gordon, makalesinin sonlarında ise son 30 yılın kanıtladığı bir şey varsa, onun da Ortadoğu'nun asla göz ardı edilemeyeceği gerçeği olduğunu, Ortadoğu’nun herkesi şaşırtmaktan asla vazgeçmeyeceği ve durum ne kadar kötü görünürse görünsün, her zaman daha kötüye gidebileceğini ortaya koyduğunu vurguladı.

Bazı gözlemciler, tüm bu nedenlerden dolayı bölgenin inisiyatifi yeniden ele almasından ve siyasal İslamcıların kaprislerinden ve bu kaprisleri Arap devletlerini savaşlarla ve kötülüklerle daha fazla yormak için bahane olarak kullanan yabancı güçlerin (İsrail, ABD ve İran) hırslarından uzakta kendi seçimlerine öncülük etmesinden daha iyi bir kurtuluş yolu olmadığını düşünüyor.



SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonu hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak?

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
TT

SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyonu hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak?

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)
Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Suriye devlet kurumları arasındaki entegrasyon sorunsuz şekilde hayata geçirilebilecek mi, yoksa ciddi engellerle mi karşılaşacak? SDG, on yılı aşkın süredir sahip olduğu askerî ve bazı bölgelerdeki sivil nüfuzdan gerçekten vazgeçecek mi? Washington ve Erbil’in himayesinde 30 Ocak’ta varılan anlaşma tüm boyutlarıyla uygulanabilecek mi, yoksa yalnızca belirli başlıklarla mı sınırlı kalacak?

Şarku’l Avsat’ın görüştüğü isimlerin bir kısmı, metinden uygulamaya geçildiğinde başarı şansının sınırlı olduğunu savunurken; diğer bir kesim ise entegrasyon sürecinin bölgesel ve uluslararası destek altında yürütüldüğü sürece başarısızlık için gerçekçi bir neden bulunmadığı görüşünde.

sdvdfv
Suriye'nin Kamışlı kentinde, ABD askeri araçları, DEAŞ tutuklularını Suriye'den Irak'a taşıyan otobüslere eşlik etti (Reuters)

Sürecin başlangıcı, Kamışlı Uluslararası Havalimanı ile Rümeylan petrol sahasının devlete devredilmesiyle olumlu bir tablo çiziyor. Bu adımda bayrak indirme ya da personel gözaltıları gibi sembolik uygulamalara başvurulmaması, tarafların prensipte sürecin başarıya ulaşmasını istediğini gösteriyor. Suriyeliler, ülkenin yeniden birleşmesini, istikrarın sağlanmasını ve ekonomik canlanmayı umut ederken; geriye kalan ayrıntılar hâlâ soru işaretleri barındırıyor ve yanıtların uygulama aşamasında netleşmesi bekleniyor.

Karşılıklı çıkar

Hurşid Deli – Suriyeli Kürt siyaset analisti

Anlaşmanın sahada uygulanmaya başladığı açıkça görülüyor. Bunun başlıca nedeni, net bir yol haritası ve aşamalı adımlar içermesi. En önemlisi ise hem Suriye hükümeti hem de SDG açısından karşılıklı çıkarların söz konusu olması. Şam yönetimi için temel hedef Suriye’nin yeniden birleşmesi iken, SDG açısından çıkar; güçlerinin yerel bir yapı olarak varlığını sürdürmesi ve kontrol ettiği bölgelerin yönetiminde rol almaya devam etmesi. Bu durum, Kürtlerin gelecek dönemde Suriye siyasal yaşamına katılımını da güvence altına alıyor.

Deli’ye göre anlaşma yalnızca Şam ve SDG’nin çıkarlarıyla sınırlı değil; aynı zamanda uluslararası, bölgesel ve Arap desteğine de sahip. Anlaşma, Washington, Paris ve Erbil’in yoğun diplomatik çabaları sonucunda ortaya çıktı ve bu durum sürece bir tür uluslararası koruma ve garanti sağlıyor.

Bu çerçevede, SDG’nin askerî ve sivil kurumlarının Suriye devlet yapısına entegrasyonunun başarısız olacağına dair somut bir gerekçe bulunmadığı görüşü öne çıkıyor. Elbette bazı teknik ve idari zorluklar ortaya çıkabilir; ancak mevcut siyasi ve sahadaki koşullar, bu engellerin aşılmasına imkân tanıyor.

dsvfr
12 Ocak 2026'da Halep'in Şeyh Maksud mahallesinde SDG ile yaşanan çatışmaların ardından (AP)

Deli, anlaşmanın SDG ve Asayiş’in nüfuzundan tamamen vazgeçmesini öngörmediğini, aksine bu nüfuzun Savunma ve İçişleri bakanlıkları bünyesinde yeniden yapılandırıldığını belirtiyor. Asayiş güçlerine önümüzdeki dönemde temel bir rol verilirken, SDG’nin askerî yapısı Haseke’de üç tugaydan oluşan bir tümen ve Kobani’de Halep güvenlik komutanlığına bağlı bir tugay şeklinde organize edilecek. SDG ve Suriye ordusu birlikleri, şehir merkezlerinden Şeddadi ve Cebel’de belirlenecek noktalara çekilecek.

Bu yeniden yapılanmanın hedeflerinden biri de DEAŞ’la mücadelede yeni ve etkin bir mekanizma oluşturmak. SDG’nin bu alandaki uzun tecrübesi ve uluslararası koalisyonla yürüttüğü iş birliği, entegrasyonu askerî açıdan da anlamlı kılıyor.

Ayrıca SDG ve Asayiş’in  isimleri değişse dahi varlığını sürdürmesi, Kürt bölgelerindeki halk için önemli bir güven unsuru olarak görülüyor. Bu durum, Kürt bileşenin dışlanmadığı bir Suriye vizyonunu destekliyor. Cumhurbaşkanı Şara’nın Kürt meselesine yönelik kapsayıcı yaklaşımı ve bu konuda yayımlanan 13 sayılı kararname de süreci güçlendiren unsurlar arasında yer alıyor.

Uygulamada engeller

Samer el-Ahmed – Doğu Suriye uzmanı gazeteci ve araştırmacı

SDG ile varılan anlaşma iki temel faktörün sonucu. İlki, Suriye ordusunun halk desteğiyle birlikte Cezire bölgesinde sahada güç kazanması ve SDG’ye yönelik birikmiş toplumsal tepki. İkincisi ise özellikle ABD’nin tutumundaki değişim ve SDG’ye verilen siyasî-askerî desteğin azalmasıyla birlikte Şam’ın uluslararası koalisyonla yeniden temas kurması.

Teorik olarak anlaşma, SDG için devlet dışı bir askerî yapıdan ulusal bir çerçeveye geçiş açısından tarihî bir fırsat sunuyor. Aynı zamanda Kürtlerin haklarını Suriye devleti içinde elde etmesinin de önünü açıyor.

Ancak uygulamaya geçildiğinde başarı ihtimali sınırlı görünüyor. Zira SDG’nin fiilî yapısı hâlâ büyük ölçüde PKK’nın etkisi altında. Entegrasyon, PKK açısından bölgesel nüfuz, finansman ve stratejik alan kaybı anlamına geliyor ve bu durum örgütün anlaşmayı isteksizce uygulamasına yol açıyor.

Temel sorun, SDG içindeki Suriyeli bazı liderlerin niyetinden ziyade, karar alma yetkisine sahip olmamaları. Ağır silahların devri, Semalka Sınır Kapısı’nın kontrolü, yabancı unsurların bölgeden çıkarılması ve şehirlerden çekilme gibi kritik dosyalar hâlâ çözümsüz.

Bu nedenle süreç, Şeyh Maksud ve 10 Mart anlaşmalarında olduğu gibi zaman kazanmaya dayalı bir modele dönüşebilir. Kısa vadede askerî çatışma ihtimali düşük olsa da, anlaşmanın uygulanmasını zorlamak için baskı unsuru olarak gündeme gelebilir.

Şam yönetimi ise Haseke üzerindeki tam egemenliği yeniden tesis etme konusunda kararlı. Bu hedefin, barışçıl yollarla ya da gerekirse askerî seçenekle hayata geçirilmesi planlanıyor. Sahadaki ve siyasetteki göstergeler, bu yaklaşımın hem halk desteğine hem de bazı uluslararası aktörlerin örtük onayına sahip olduğunu gösteriyor.

Sivil ortak arayışı

Hüseyin Çelebi – Gazeteci yazar

PKK ve Suriye uzantılarının, sahip oldukları nüfuz ve ayrıcalıklardan kolayca vazgeçmesi gerçekçi değil. Özerk yönetim deneyimi, örgütün yarım yüzyıllık mücadelesinin tek somut kazanımı olarak görülüyor. Bu yapı, Esad yönetiminin devrim sürecinde zorunlu olarak verdiği bir alanın ürünüydü.

Çelebi’ye göre entegrasyon büyük ölçüde şekli kalacak. PKK, idari ve güvenlik yapılarını yeraltına taşıyarak “gölge yönetim” yoluyla etkisini sürdürmeye çalışacak. Tehdit, kadrolaşma ve mali baskılar bu stratejinin araçları olmaya devam edecek.

sdervr
Suriye hükümeti heyetinin Pazar günü Kamışlı Uluslararası Havalimanı'nı yeniden açmak için yaptığı ziyaret sırasında Kürt iç güvenlik güçlerine mensup kişiler havalimanı dışında nöbet tutuyor (Reuters)

Bu nedenle entegrasyonun başarısı, Şam’ın yaklaşımına bağlı. PKK’nın geçmişte imzaladığı anlaşmalara uymadığı biliniyor. Hükümetin yalnızca silahlı güç olduğu için SDG’yi ödüllendirmemesi, buna karşılık Kürt toplumundan sivil ortaklar bularak onları desteklemesi gerektiği vurgulanıyor.

Entegrasyonun önündeki 3 temel engel

El-Mu‘tasım Keylani – Hukuk ve uluslararası ilişkiler araştırmacısı

Haseke’deki entegrasyon süreci, yalnızca idari değil; Suriye krizinin özüne dokunan çok katmanlı bir sınav niteliği taşıyor.

Birinci engel, derinleşmiş güven krizidir. Yıllar süren çatışmalar ve fiilî özerk yönetim deneyimi, hem Kürt toplumunda hem de merkezî otorite çevrelerinde karşılıklı kaygılar yarattı. Bu kriz, yalnızca söylemlerle değil; somut garantiler ve şeffaf mekanizmalarla aşılabilir.

İkinci engel, egemenlik ve güvenlik boyutudur. Çoklu askerî otoriteler ve sınır aşan bağlantılar, ulusal entegrasyonu zayıflatıyor. Silahlı yapılar arasındaki sadakat çatışması sona ermeden kalıcı istikrar mümkün değil.

Üçüncü engel ise ekonomik ve hizmet alanındaki zorluklar. Haseke halkı entegrasyonu, günlük yaşamındaki iyileşmelere göre değerlendirecek. Hizmetlerde ve gelir dağılımında yaşanacak başarısızlıklar, sürecin meşruiyetini hızla aşındırabilir. Ayrıca yerel yönetimden devlet yapısına geçişte net bir ademimerkeziyetçilik vizyonunun olmaması, entegrasyonu biçimsel bir adıma dönüştürme riski taşıyor.

Sonuç olarak Haseke’deki entegrasyon; güven, egemenlik, ekonomi ve yönetişim başlıklarında eş zamanlı sınavlarla karşı karşıya. Bu engellerin aşılması, geçici denge politikalarıyla değil; hukuka dayalı, kapsayıcı ve ulusal bir projeyle mümkün olabilir.


Türkiye ve Ürdün, Gazze’de barış planının uygulanmasının sürdürülmesi gerektiğini belirtti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
TT

Türkiye ve Ürdün, Gazze’de barış planının uygulanmasının sürdürülmesi gerektiğini belirtti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cumartesi günü İstanbul’da Ürdün Kralı II. Abdullah’ı kabul ederken (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Ürdün Kralı II. Abdullah, Gazze’de barış planının hayata geçirilmesinin önemini, ateşkesin kalıcı biçimde sürdürülmesini, yeniden imar sürecinin başlatılmasını ve bölge halkına insani yardımların kesintisiz ulaştırılmasını ele aldı.

Türk kaynaklara göre, Erdoğan ile Kral II. Abdullah, cumartesi günü İstanbul’daki Dolmabahçe Sarayı’nda bulunan Cumhurbaşkanlığı Ofisi’nde gerçekleştirdikleri görüşmede, iki ülke arasındaki ilişkiler ile bunların farklı alanlarda geliştirilme yollarını değerlendirdi; bölgesel ve uluslararası gelişmeleri masaya yatırdı.

Ürdün Kralı’nın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daveti üzerine Türkiye’ye yaptığı kısa ziyaret kapsamında, iki lider önce baş başa bir görüşme gerçekleştirdi, ardından iki ülke heyetlerinin katılımıyla genişletilmiş bir toplantı yapıldı.

Görüşmelerde Gazze’deki son durum ve barış planının ikinci aşamasının uygulanması ayrıntılı biçimde ele alındı. Taraflar, ateşkesin sürdürülmesi gerektiğini vurgularken, devam eden İsrail ihlallerini kınadı; insani yardımların sürdürülebilir şekilde ulaştırılmasının önemine ve Filistinlilerin zorla yerinden edilmesine yönelik her türlü girişimin reddedilmesi gerektiğine dikkat çekti.

Toplantılarda ayrıca Suriye’deki gelişmeler de ele alındı. Erdoğan ve Kral II. Abdullah, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve egemenliğinin korunmasının, ülkenin istikrarını sarsmaya yönelik girişimlerin reddedilmesinin ve Suriyelilerin ülkelerine gönüllü ve güvenli şekilde dönüşlerinin sağlanmasının gerekliliğini vurguladı.

Kaynaklara göre, ikili ve genişletilmiş görüşmelerde bölgedeki diğer gelişmeler de değerlendirildi; taraflar, bölgesel istikrarın sağlanması için iş birliği ve ortak çalışma iradesini teyit etti.

efrgt87kı8
Erdoğan ile Ürdün Kralı’nın, iki ülke heyetlerinin katılımıyla gerçekleştirdiği genişletilmiş görüşmelerden bir kare (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Görüşmelere Türkiye tarafında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, MİT Başkanı İbrahim Kalın ve Cumhurbaşkanlığı Dış Politika ve Güvenlik Başdanışmanı Akif Çağatay Kılıç katılırken, Ürdün tarafından da muhatap isimler yer aldı.

Ürdün Kralı’nın Türkiye ziyareti, Türkiye ile Suriye arasındaki Cilvegözü (Bab el-Hava) sınır kapısı üzerinden Türkiye ve Yunanistan’a yönelik kara taşımacılığının 15 yıl aradan sonra yeniden başlatılmasının hemen ardından gerçekleşti.

Ulaştırma bakanlıkları arasında yürütülen ortak koordinasyon ve çabalar sonucunda gümrük ve idari engellerin kaldırılmasıyla hayata geçirilen uygulama kapsamında, cuma günü üç tır deneme amaçlı olarak Türkiye topraklarına giriş yaptı.

Söz konusu adımın, bölgesel kara taşımacılığı haritasında nitelikli bir sıçrama yaratması ve Ürdün’ü, Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa kıtasına bağlayan önemli bir ticaret hattını yeniden canlandırması bekleniyor. Bu hat, Cilvegözü (Bab el-Hava) ve Öncüpınar (Bab es-Selame) sınır kapıları üzerinden işleyecek.


Arap ve İslam dünyası, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenlik kurma girişimini reddediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
TT

Arap ve İslam dünyası, İsrail’in Batı Şeria üzerinde egemenlik kurma girişimini reddediyor

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin batısında, Filistinlilere ait evler ve dükkanlar İsrail buldozerleri tarafından enkaz yığınlarına dönüştürüldü. (AFP)

Suudi Arabistan, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar, Endonezya, Pakistan, Mısır ve Türkiye dışişleri bakanları, İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria’da yasa dışı İsrail egemenliğini dayatmayı, yerleşimleri pekiştirmeyi ve yeni bir hukuki ve idari fiili durum oluşturmayı hedefleyen karar ve uygulamalarını en sert ifadelerle kınadı. Söz konusu adımların, Batı Şeria’nın yasa dışı ilhakına yönelik girişimleri hızlandırdığı ve Filistin halkının zorla yerinden edilmesine yol açtığı vurgulandı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan ortak bildiride, İsrail’in işgal altındaki Filistin toprakları üzerinde herhangi bir egemenliğinin bulunmadığı bir kez daha yinelendi. Bakanlar, İsrail’in Batı Şeria’da sürdürdüğü yayılmacı politikalar ve hukuka aykırı uygulamaların bölgede şiddeti ve çatışmayı körüklediği uyarısında bulundu.

fevfev
İsrail ordusuna ait buldozerler, Batı Şeria’nın Ramallah kentinin batısındaki Şukba köyünde Filistinlilere ait üç evi yıktı. (AFP)

Bakanlar, bu hukuka aykırı uygulamaları kesin bir dille reddettiklerini belirterek, söz konusu adımların uluslararası hukukun açık bir ihlali olduğunu, iki devletli çözümü baltaladığını ve Filistin halkının 4 Haziran 1967 sınırları içinde, başkenti Kudüs olan, bağımsız ve egemen bir devlet kurma yönündeki devredilemez hakkına saldırı niteliği taşıdığını vurguladı. Açıklamada, bu uygulamaların bölgede barış ve istikrarın sağlanmasına yönelik devam eden çabaları da sekteye uğrattığı ifade edildi.

Bakanlar ayrıca, işgal altındaki Batı Şeria’da hayata geçirilen bu yasa dışı uygulamaların hükümsüz ve geçersiz olduğunu, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin özellikle 1967’den bu yana, Doğu Kudüs dahil olmak üzere işgal altındaki Filistin topraklarının demografik yapısını, karakterini ve statüsünü değiştirmeyi amaçlayan tüm İsrail uygulamalarını kınayan 2334 sayılı kararı başta olmak üzere BM kararlarının açık ihlali anlamına geldiğini kaydetti. Açıklamada, 2024 yılında Uluslararası Adalet Divanı (UAD) tarafından yayımlanan danışma görüşüne de atıf yapılarak, İsrail’in işgal altında bulunan Filistin topraklarındaki politika ve uygulamalarının ve bu topraklardaki varlığının hukuka aykırı olduğu hatırlatıldı.

sdfrg
İsrailli askerler, işgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinde yerleşimcilerin yaptığı bir tur sırasında nöbet tutuyor. (Reuters)

Bakanlar, uluslararası topluma yasal ve ahlaki sorumluluklarını üstlenmesi çağrısını yineleyerek, İsrail’i işgal altındaki Batı Şeria’da tehlikeli tırmanışı ve yetkililerinin kışkırtıcı açıklamalarını durdurmaya zorlaması gerektiğini vurguladı.

Açıklamada, Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkının ve iki devletli çözüm temelinde, uluslararası meşruiyet kararları ile Arap Barış Girişimi doğrultusunda devletini kurma yönündeki meşru taleplerinin karşılanmasının, bölgede güvenlik ve istikrarı garanti altına alacak adil ve kapsamlı bir barışa ulaşmanın tek yolu olduğu ifade edildi.