Kavramlar ve gerçekler arasında Lübnan, Irak ve Suriye’de iç barış

Tüm anayasalar ve genel insancıl hukuk kuralları, iç barışın gerçekleşmesini birleşik ve istikrarlı bir devlet inşasının önemli bir koşulu olarak görüyor

Suriye’de 2011 yılından bu yana devam eden iç savaş, totaliter rejim kisvesi altında gizlenen Suriye'deki mezhebi aidiyetlerin ortaya çıkmasına önemli ve büyük bir katkı sağladı (Independent Arabia)
Suriye’de 2011 yılından bu yana devam eden iç savaş, totaliter rejim kisvesi altında gizlenen Suriye'deki mezhebi aidiyetlerin ortaya çıkmasına önemli ve büyük bir katkı sağladı (Independent Arabia)
TT

Kavramlar ve gerçekler arasında Lübnan, Irak ve Suriye’de iç barış

Suriye’de 2011 yılından bu yana devam eden iç savaş, totaliter rejim kisvesi altında gizlenen Suriye'deki mezhebi aidiyetlerin ortaya çıkmasına önemli ve büyük bir katkı sağladı (Independent Arabia)
Suriye’de 2011 yılından bu yana devam eden iç savaş, totaliter rejim kisvesi altında gizlenen Suriye'deki mezhebi aidiyetlerin ortaya çıkmasına önemli ve büyük bir katkı sağladı (Independent Arabia)

Fidel Spiti

‘Sivil (iç) barış’ ifadesini hepimiz defalarca kez duymuşuzdur. Arap ülkelerinde, özellikle de Lübnan, Suriye ve Irak gibi dini, etnik ve ırksal çeşitliliğe sahip ülkelerde yaygın bir ifadedir ve ‘birlikte yaşama’ ifadesiyle birlikte de kullanılabilir. Bu da özellikle Lübnanlıların tek başına ya da ‘iç barış’ ifadesinin yanında çokça kullandıkları bir ifadedir. Iraklılar da 1990 yılında Lübnan iç savaşını sona erdiren Taif Anlaşması'nın imzalanmasından bu yana, 2003 yılında Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden sonra, güç merkezlerini ülkedeki belli başlı mezhepler, tarikatlar ve etnik gruplar, özellikle de Şiiler, Sünniler ve Kürtler arasında dağıtarak Irak siyasi sistemini ‘inşa etmek’ adına kullanıyorlar. Şimdi ise Suriyeliler her iki ifadeyi de kullanmaya başladı. Fakat ‘iç barış’ ifadesi Suriyelilerin, özellikle de Şiilerin, Sünnilerin ve Kürtlerin zihninde halen ön planda olmaya devam ediyor. Çünkü Beşşar Esed rejiminin düşmesinden sonra ‘bir arada yaşama’ ifadesi, anayasal bildirgenin ana hatlarını çizdiği ve önümüzdeki beş yılı bir sonraki Suriye Arap Cumhuriyeti'nin temellerinin atılacağı bir geçiş dönemi olarak tanımladığı bir sonraki siyasi sistem kurulana kadar uzun bir süre daha kullanılmaya devam edecek.

frgt6y7u
Suriye’de 2011 yılından bu yana devam eden iç savaş, totaliter rejim örtüsü altında gizlenen Suriye'deki mezhebi aidiyetlerin ortaya çıkmasına önemli ve büyük bir katkı sağladı (Independent Arabia)

Uluslararası hukukta iç barış

Tüm anayasalar ve genel insancıl hukuk kuralları, özellikle de kültürel, etnik ve dini açıdan farklı halklara sahip devletlerle ilgili olanlar, iç barışın gerçekleşmesini veya birlikte yaşamanın sağlanmasını birleşik ve istikrarlı bir devlet inşasının önemli bir koşulu olarak görüyor. Bu yerel yahut uluslararası anayasalardaki ve kanunlardaki iç barış kavramı, genellikle farklı grupların barış içinde bir arada yaşadığı ve devleti inşa etmek için iş birliği yaptığı, çatışmalara yol açabilecek anlaşmazlıkların üstesinden geldiği bir toplumdaki istikrar ve uyum durumuna atıfta bulunur. Bunun dünya genelinde iç barış kavramına verilebilecek en basit tanım olduğu söylenebilir. İç barışın akademik tanımı, insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne saygı göstererek, farklı bir toplumdaki çatışmaları barışçıl yollarla çözme girişimidir.

sdfrgty
Irak siyasi sisteminin ‘Lübnanlaştırılması’, yani siyasi gücün mezheplere göre dağıtılması, bugüne kadar tutarlı bir ulusal kimliğin inşa edilmesini engelledi (Wikipedia)

‘Bir arada yaşama’ veya ‘birlikte var olma’ kavramı ise kültürel, dini ve etnik farklılıkların karşılıklı olarak tanınması ve bunlara saygı gösterilmesidir. Zıt ifadelere sahip grupların barış içinde bir arada yaşayabilmesini ifade eder. Örneğin, Birleşmiş Milletler (BM) Şartı'nın birinci maddesi ‘ayrımcılık yapılmaksızın herkes için insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı gösterilmesini’ vurgular. Benzer şekilde BM’nin kurulmasını sağlayan Evrensel Beyanname ile ilan edilen Uluslararası İnsancıl Hukuk kuralları, çatışmalarda yer almayan sivilleri korumayı ve iç barış ve bir arada yaşamanın gelişebileceği ortamları teşvik etmeyi amaçlıyor.

Lübnan, Suriye ve Irak

İç barış ve bir arada yaşama kavramları, Levant (Maşrık) bölgesinde ulusal birliği teşvik etmek ve mezhepsel ve etnik çatışmaları önlemek için kullanılan araçlardır. Ancak bu kavramlar, bu ülkelerin halklarını oluşturan farklı gruplar arasında kanlı çatışmalar yaşandıktan sonra, adalet ve hukukun rolünü güçlendirerek gelecek nesiller için daha iyi bir gelecek yaratma fırsatı yaratmak, vatandaşlar arasında vatandaşlık dışında bir aidiyete dayalı ayrımcılık yapmamak, diyaloğu yüceltmek ve insan haklarına saygı göstermek gibi sloganlar altında şiddetin geri dönmemesini sağlamak amacıyla iç barışı inşa etmek kaçınılmaz bir gereklilik haline geldiğinde ortaya çıkar. Ancak, bu tür niyetlerin sözlü veya yazılı olarak beyan edilmesi, isteklerin sahada gerçeğe dönüşeceği anlamına gelmiyor. Söz konusu üç ülkede, iç barışın ve bir arada yaşamanın tesis edilmesi süreci, çok sayıda ve ısrarlı girişimlere rağmen halen pek çok zorlukla karşılaşmaya devam ediyor. Bu bir arada yaşama ve iç barışın şiddetle ifade edilmesinin bu üç ülkede bugün hala yaygın olduğu söylenebilir.

Vatandaşlık ile ön vatandaşlığı birleştirme girişimleri

Diyalog konferanslarında yayınlanan yazılı ya da sözlü bildirileri veya Lübnan, Irak ve Suriye toplumlarının farklı kesimleri arasında yapılan anlaşmaları, devlete aidiyet ve sadakat duygusunu pekiştirmek için geçmişlerine bakılmaksızın tüm vatandaşlara eşit hakların garanti edilmesi, azınlıkların haklarını koruyan ve ayrımcılığı önleyen yasaların geliştirmesi ve bunların adil bir şekilde uygulanmasının sağlaması, kültürel ve dini çeşitliliğin anlaşılmasını ve kabul edilmesini teşvik eden ve hoşgörü ve karşılıklı saygı değerlerini aşılayan eğitim programlarının desteklenmesi, dini ve etnik çeşitliliğe sahip toplumlarda birleşik ve istikrarlı bir devlet inşa etmek için farklı gruplar arasında diyaloğun teşvik edilmesi, ulusal uzlaşı süreçleri yoluyla geçmişten beri devam eden şikayetlerin ele alınması, kapsamlı politikalarla iç barışın ve bir arada yaşamanın teşvik edilmesi, Sünniler, Şiiler, Aleviler, Dürziler, Ezidiler, İsmaililer ve diğerleri gibi çeşitli Müslüman toplulukların ve Katolikler, Ortodokslar, Ermeniler, Evanjelikler ve diğerleri gibi Hıristiyan mezheplerinin yanı sıra başta Suriye, Irak ve az sayıda da olsa Lübnan'daki Kürtler ve bir diğer azınlık grup Türkmenler gibi çeşitli etnik  kökenlere sahip bu ülkelerin her birinin kendine özgü tarihi, siyasi ve sosyal bağlamlarının anlaşılması gibi bazı tekrarlanan sloganlarla özetleyebiliriz.

Ancak burada sorulması gereken en önemli soru “Lübnan gibi siyasi sistemi mezhepçiliğe dayanan, siyasi, idari, şahsi ve yasal yetkileri ve parlamenter temsili Lübnan vatandaşlarının dini aidiyetlerine göre ve 18 tanınmış mezhep arasında paylaştırılan bir ülkede bu tür ortak söylemlerin, sloganların veya kavramların hayata geçirilmesi nasıl mümkün olabilir?” sorusudur. Sözde ‘çeşitlilik içinde birliği’ korumak için mezhepsel temsili garanti eden bu sistem, tersine mezhebi kimlikleri vatandaşlık pahasına güçlendiriyor ve böylece birleşik bir Lübnan ulusal kimliğinin inşa edilmesini engelliyor. Bu durum bugün Lübnan'da halen belirgin bir şekilde varlığını sürdürürken Lübnanlı gruplar Lübnan'ın federalleşmesi çağrısında bulunmaya başladıkça daha da keskin hatlar ediniyor.

Lübnan’daki durum önce Irak'a ardından Suriye'ye taşındı

Lübnan'daki bölünme, Fransız General Henri Joseph Etienne Gouraud'nun 1920 yılında Büyük Lübnan Devleti'nin kurulduğunu ilan etmesinin ardından, devlet içindeki önemli makamların mezhepler arasında belirli oranlarda dağıtılmasına dayanan siyasi sistemin temellerini atmasıyla başladı. Bağımsızlıktan sonra yazılı olmayan bir ulusal tüzükte yer alan bu sistem, iktidarı oluşturan temeldi. Bu sistem, Lübnan'ı, ürettiği siyasi yapının kırılganlığını ve iç barışın temellerini güvence altına alamadığını gösteren çok sayıda ayaklanmaya sürükledi. Ülke, 1970'li yılların ortalarından bu yana gücünü tüketen ve çoğu sivil olmak üzere yaklaşık 120 bin kişinin ölümüne ve yaklaşık bir milyon kişinin yerinden edilmesine neden olan bir iç savaşla boğuşuyor.

Suriye'de ise Baas Partisi'nin iktidara gelmesinden bu yana askeri-istihbarat-parti-demir yumruk rejimi tarafından yönetilen siyasi sistem, siyaset biliminde yarı resmi olarak ‘Lübnanlaşma’ diye adlandırılan bir durumla Lübnan'a benzemeye başladı. Suriye’de 2011 yılından bu yana devam eden iç savaş, ülkedeki mezhepçiliğin ortaya çıkmasına önemli ve büyük bir katkıda bulundu.

Alevilerin başında olduğu rejim ve onun resmi ordusu ile Sünnilere bağlı silahlı siyasi gruplar arasında bölünmüş olan Suriye toplumunun çeşitli kesimleri arasında yaşanan uzun soluklu ve şiddetli savaş, Suriyeliler arasındaki mezhep kökenli gerilimleri daha da tırmandırdı. Bu durum, Beşşar Esed rejiminin düşmesine ve yerine tüm Suriyelilerin eşit olduğu bir Suriye devleti kurma arzusunu yüksek sesle dile getiren yeni bir yönetimin gelmesine rağmen, son dönemde ülkenin kıyı şehirlerindeki Alevileri hedef alan saldırılar başta olmak üzere şiddet olaylarının yaşanmasına yol açtı. Bu durum aynı zamanda iç barış ve bir arada yaşama ile ilgili sloganlarda dile getirilen arzuları, samimi olsalar bile, gerçekte uygulanmaktan uzaklaştırıyor. Zira pratikte önceki aidiyetlik duygularını terk etmeye hazır olmayan toplum içindeki derin bölünmelerle hızla karşı karşıya gelmeleri kaçınılmaz.

Irak'ta ise Şiileri iktidarı ele geçirmelerine yol açan, Sünnileri marjinalleştiren ve çeşitli vesilelerle isyanlarını körükleyen Saddam Hüseyin rejiminin düşmesinden bu yana benzer bir tablo söz konusudur. Ülkede ulusal uzlaşıyı teşvik etme çabaları, Şiileri ve Kürtleri diğer Iraklı azınlıklardan daha fazla olacak şekilde, acımasızca hedef alan Baas rejiminin onlarca yıllık demir yumruk yönetimi sırasında bıraktığı köklü güvensizlik nedeniyle zorluklarla karşı karşıya kalıyor. Irak siyasi sisteminin Lübnanlaştırılması ve siyasi gücün mezheplere göre dağıtılması da bugüne kadar uyumlu bir ulusal kimliğin inşa edilmesini engelledi.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Arakçi parlamentoya görüşmeler hakkında bilgi verdi... Laricani yarın Umman’ı ziyaret edecek

İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.
İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.
TT

Arakçi parlamentoya görüşmeler hakkında bilgi verdi... Laricani yarın Umman’ı ziyaret edecek

İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.
İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, ABD’li müzakerecilerle gerçekleştirdiği görüşmelerin ilk turunun sonuçları hakkında meclis üyelerini bilgilendirdi. Diğer yandan Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani, Tahran ile Washington arasında nükleer müzakerelerde arabuluculuk rolü üstlenen Umman’a yarın bir heyetin başında gitmeyi planladığını açıkladı.

Laricani’nin ziyareti, geçen hafta sonu Umman’da yaklaşık dokuz aylık aranın ardından yapılan dolaylı görüşmelerin ilk turunu izleyen ve İran-ABD hattında ikinci bir müzakere turuna ilişkin beklentilerin arttığı bir döneme denk geliyor.

Söz konusu görüşmeler, ABD’nin İran yakınlarında deniz kuvvetlerini artırdığı ve Tahran’ın olası bir saldırıya sert karşılık vereceğini duyurduğu bir ortamda, diplomasiye yeni bir fırsat açmayı amaçlıyor.

Laricani, Telegram hesabından yaptığı açıklamada, Umman’da üst düzey yetkililerle bir araya gelerek son bölgesel ve uluslararası gelişmeleri ele alacağını, bunun yanı sıra ikili iş birliğini farklı düzeylerde değerlendireceğini belirtti.

Müzakerelerin bir sonraki turunun tarih ve yerinin ise henüz açıklanmadığı kaydedildi. Nükleer görüşmelere, İran’da Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’nin nezaret ettiği ve nihai kararların, Dini Lider Ali Hamaney’in onayının ardından alındığı ifade edildi.

scdvfgth
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani, 18 Ocak’ta Tahran’da Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin için düzenlenen resepsiyonun ardından ofisinden ayrılırken görülüyor. (Laricani’nin internet sitesi)

Laricani’nin Umman’a yapacağı ziyaretin duyurulması, Arakçi’nin bugün parlamentoyu, kapalı kapılar ardında yapılan bir oturumda görüşmelerin sonuçları hakkında bilgilendirmesiyle eş zamanlı gerçekleşti.

Parlamentonun Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Başkan Yardımcısı Abbas Muktedayi, oturumun yapıldığını doğrulayarak, İran Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin de Arakçi ile birlikte toplantıya katıldığını bildirdi.

Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ise “İran sıfır zenginleştirmeyi kabul etmeyecektir” diyerek, ‘ülkenin ulusal gücünün unsurlarından biri olan füze kapasitesinin hiçbir şekilde müzakere konusu yapılamayacağını’ vurguladı.

Parlamento Başkanlık Divanı Sözcüsü Abbas Guderzi de Dışişleri Bakanı ile Genelkurmay Başkanı’nın toplantı sırasında İran’ın uranyum zenginleştirmeden vazgeçmesine karşı olduklarını açıkça ifade ettiklerini söyledi.

Guderzi, ‘müzakerelerin yeri ve çerçevesinin tamamen İslam Cumhuriyeti tarafından belirlendiğinin’ teyit edildiğini belirterek, bunun ‘İran’ın diplomasi sahasındaki gücünü yansıttığını’ dile getirdi. Ancak bu tutumun hangi tarafça ilan edildiğine dair ayrıntı vermedi.

Öte yandan Arakçi dün düzenlediği basın toplantısında, ABD’nin ‘gerçek müzakereler yürütme’ konusundaki ciddiyetine dair şüphelerini dile getirdi. Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Arakçi, İran’ın ‘tüm işaretleri değerlendirdikten sonra müzakerelere devam edip etmeme konusunda karar vereceğini’ söyledi ve bu kapsamda Çin ve Rusya ile istişareler yürütüldüğünü ifade etti.

frvfr
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın Ortadoğu’daki operasyonlardan sorumlu komutanı Amiral Brad Cooper, ABD’nin Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı’nın damadı ve danışmanı Jared Kushner ile birlikte uçak gemisi “Abraham Lincoln” üzerinde (ABD Donanması – AFP).

İran, kırmızı çizgileri olarak gördüğü tutumunda ısrarcı davranıyor. Tahran, görüşmelerin yalnızca nükleer programıyla sınırlı kalmasını kabul ediyor ve barışçıl bir nükleer programa sahip olma hakkını vurguluyor. Buna karşılık, Körfez’de geniş bir deniz gücü konuşlandıran ve bölgedeki üslerde askeri varlığını artıran ABD, iki ek başlığı da içeren daha kapsamlı bir anlaşma talep ediyor. Washington’un gündemindeki bu başlıklar, İran’ın füze kapasitesinin sınırlandırılması ve Tahran’ın İsrail’e düşman silahlı gruplara verdiği desteğin sona erdirilmesi olarak öne çıkıyor.

İsrail ise bu iki başlıkta herhangi bir taviz verilmemesi gerektiğini savunuyor. Bu çerçevede İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun çarşamba günü Washington’a gitmesi bekleniyor.


Epstein Mossad ajanı mıydı? Yeni belgeler soru işaretleri oluşturuyor

ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)
ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)
TT

Epstein Mossad ajanı mıydı? Yeni belgeler soru işaretleri oluşturuyor

ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)
ABD Adalet Bakanlığı’nın 19 Aralık 2025’te yayımladığı fotoğrafta Epstein ve Maxwell (Reuters)

Amerikalı, Hint kökenli ruhani öğretmen ve çok satan sağlık kitaplarının yazarı Deepak Chopra, İsrail’e övgüler yağdırırken, Jeffrey Epstein’ın kendisine Tel Aviv’de katılması fikrine de büyük bir heyecan duyuyordu.

İngiliz The Times gazetesinin haberine göre, 2019’daki tutuklanmasından iki yıl önce Epstein, Chopra’nın Tel Aviv’deki Menora Salonu’nda vereceği konferans sırasında onunla görüşmeye davet edildi. Epstein dosyaları kapsamında yayımlanan milyonlarca belgeden birinde Chopra’nın şu ifadeleri yer aldı:
“Bizimle İsrail’e gel. Rahatla, ilginç insanlarla vakit geçir. İstersen takma isim kullan. Kızlarını da getir. Burada olman çok eğlenceli olur. Sevgiler.”

Ancak Epstein bu davete mesafeli yaklaştı ve şu yanıtı verdi:
“Başka bir yer. İsrail’i hiç sevmiyorum.”

Epstein’ın Mart 2017’de daveti reddetmesinin nedenleri, ABD Adalet Bakanlığı’nın yayımladığı dosyalardaki gizemlerden biri olmayı sürdürüyor. Belgeler, Epstein’ın özellikle İsrail ve eski Başbakan Ehud Barak ile ilişkisine dair çelişkili ve kafa karıştırıcı bir tablo ortaya koyuyor.

“Epstein casusluk eğitimi aldı” iddiası

ABD’de, Epstein’ın yabancı bir istihbarat servisi adına çalışmış olabileceğine dair iddialar yeniden gündeme geldi. Bu iddialar özellikle sağcı yorumcu Tucker Carlson ve benzer isimler tarafından dillendirildi. Dosyalar arasında, FBI’a bilgi veren gizli bir kaynağın, Epstein’ın gerçekte İsrail istihbarat servisi Mossad için çalıştığını öne sürdüğü iddialar da yer aldı.

FBI’ın Los Angeles ofisinin Ekim 2020 tarihli bir raporunda, söz konusu kaynağın “Epstein’ın Mossad tarafından devşirilmiş bir ajan olduğuna ikna olduğu” ifade edildi. Raporda ayrıca Epstein’ın Mossad adına “casusluk eğitimi aldığı”, uzun yıllar kişisel avukatlığını yapan Harvard Hukuk Fakültesi profesörü Alan Dershowitz aracılığıyla Amerikan ve müttefik istihbarat operasyonlarıyla bağlantılar kurduğu iddia edildi. Raporda, Jared Kushner ile kardeşi Josh Kushner’ın da Dershowitz’in öğrencileri arasında olduğu ifade edildi.

Ancak Dershowitz bu iddiaları alaya alarak, “Herhangi bir istihbarat servisinin ona gerçekten güveneceğini sanmıyorum. Ayrıca böyle bir şeyi benden saklayamazdı” dedi.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ise hafta sonunda yaptığı açıklamada, Epstein’ın Ehud Barak ile olan yakın ilişkisinin onun İsrail adına casusluk yapmadığının kanıtı olduğunu savundu. Netanyahu, X platformunda, “Jeffrey Epstein ile Ehud Barak arasında alışılmadık derecedeki yakın ilişki, onun İsrail için çalıştığını değil, tam tersini gösteriyor” ifadelerini kullandı.

Belgeler, Barak ve eşi Nili’nin defalarca Epstein’ın New York’taki dairesinde kaldığını ve Epstein’ın 2019’daki son tutuklanmasından kısa süre önce yeniden ziyaret planladıklarını ortaya koyuyor. Epstein’ın, 2006’da çocuk istismarı ve insan ticareti suçlamalarıyla ilk kez tutuklanmasından sonra da ilişkilerinin devam ettiği görülüyor. Barak daha sonra Epstein ile ilişkisi nedeniyle pişmanlık duyduğunu söyledi.

2018’de Epstein, Barak’tan bir e-postada “Mossad için çalışmadığımı netleştirmesini” istedi. Bir yıl önce ise Barak’a, kendisinden “eski Mossad ajanlarını kirli soruşturmalar için bulmasının istenip istenmediğini” sormuştu.

Belgelere göre Epstein, “Carbyne” adlı (eski adıyla Reporty Homeland Security) İsrailli bir girişime 1,5 milyon dolarlık yatırım yapılmasına katkıda bulundu. Barak, “Vergiden kaçınmak için Kıbrıs’ı kullanma yönündeki İsrail numarası eski ve tehlikelidir” uyarısında bulunurken, iş insanı Nicole Junkermann, Kıbrıs yerine Lüksemburg’un tercih edilmesini önerdi.

“Kesin kanıt yok”

Epstein’ın servetinin kaynağı da uzun süredir soru işaretleri yaratıyor. Eski İngiliz askeri istihbarat subayı Lynette Nusbacher, teorik olarak Epstein’ın bir istihbarat varlığı olmasının mümkün olduğunu, ancak “suçlarıyla mahkûm olmuş biri olmanın ötesine geçtiğini kanıtlayan hiçbir delil bulunmadığını” ifade etti.

2003 yılında Epstein, partneri Ghislaine Maxwell için “çelişkili vize damgalarından kaçınmak” gerekçesiyle ikinci bir pasaport başvurusunda bulundu. Başvuruda Maxwell’in İsrail, Ürdün ve Suudi Arabistan’a seyahat etmeyi planladığı belirtiliyordu. Maxwell’in babası, eski medya patronu Robert Maxwell’in Mossad ile bağlantıları olduğu uzun süredir iddia ediliyordu.

Epstein, Yahudi bir ailede dünyaya geldi ve New York’ta, çoğunluğu Yahudilerden oluşan Sea Gate adlı kapalı sitede büyüdü. 1985 yılında ailesiyle birlikte İsrail’i ziyaret etti, Tel Aviv’de Plaza Oteli’nde ve Kudüs’te King David Oteli’nde kaldı. Ailesini gezdirmek için limuzin kiraladığı da aktarılan bilgiler arasında.

Resmî kayıtlara geçmeyen başka ziyaretler de söz konusu. 20 Mayıs 2012 tarihli bir e-postada sekreterinden Paris’ten Tel Aviv’e, oradan New York’a ya da Tel Aviv’den Yalta’ya uçuşlar araştırmasını istedi. Bir gün sonra ise “24’ünde Tel Aviv, 27’sinde New York’a birinci sınıf” diye yazdı.

Epstein ayrıca, İsrail’deki en lüks mülklerin açık artırmalarını takip eden pahalı bir emlak sitesine üyeydi.

2017 itibarıyla İsrail’e seyahat etmeye hevesli görünmese de İsrailli kadınlara ilgisini gizlemedi. Chopra’dan “çekici sarışın bir İsrailli… zihin maddenin üstündedir” diye bir istekte bulundu. Chopra ise İsrailli kadınların “savaşçı, agresif ve son derece çekici” olduğu uyarısında bulundu.

Chopra geçen hafta yaptığı açıklamada, “Hiçbir zaman suç teşkil eden ya da sömürücü bir davranışın parçası olmadım. İstismar ve suistimalin her türlüsünü kesin bir dille kınıyorum” ifadesini kullandı.

Epstein ile halen çocuklara yönelik cinsel insan ticareti ağındaki rolü nedeniyle 20 yıl hapis cezası çeken Ghislaine Maxwell arasındaki derin ve uzun süreli ilişki de Epstein’ın İsrail ile bağlantılı olduğu yönündeki komplo teorilerini destekliyor.

Maxwell’in babası Robert Maxwell’in İsrail istihbaratıyla bağlantıları olduğu uzun süredir iddia ediliyor. Maxwell’in İsrail ekonomisine milyonlar aktardığı ve dönemin Başbakanı Yitzhak Shamir’e “en az 250 milyon dolar yatırım” sözü verdiği biliniyor.

Robert Maxwell, 1991 yılında “Lady Ghislaine” adlı yatından düşerek Kanarya Adaları açıklarında ölü bulundu. Cenazesi İsrail’e götürülerek, Kudüs’te devlet elitlerine ayrılan Zeytin Dağı Mezarlığı’na defnedildi.

“Mossad mı öldürdü?”

Epstein’ın bazı e-postalarında, Robert Maxwell’in Mossad tarafından öldürüldüğüne inandığına dair ifadeler yer aldı. 15 Mart 2018 tarihli bir e-postada Epstein, başlığı “İş bitirildi” olan mesajında Maxwell’in kaderine dair spekülasyonlarda bulundu.

Bu iddialar, Gordon Thomas ve Martin Dillon’un yazdığı “Robert Maxwell’in Suikastı: İsrail’in Süper Casusu” adlı kitapta ortaya atılan teoriyle örtüşüyor. Kitapta, Maxwell’in Mossad için çalıştığı, ancak 3 milyar doları aşan borçlarının faizi olarak talep ettiği 600 milyon dolar ödenmezse her şeyi ifşa etmekle tehdit ettiği ve bunun üzerine öldürüldüğü öne sürülüyor.

The Times’ın görüştüğü pek çok uzman, Maxwell’in Mossad ile bağlantılarını ya da Epstein’ın İsrail istihbaratıyla ilişkisini doğrulayan somut bir bilgiye rastlamadıklarını belirtiyor. Ancak İsrail istihbaratıyla bağlantıları olan ve isminin açıklanmasını istemeyen bir İsrailli yazar, “Mossad’ın kimi işe alacağını asla bilemezsiniz. Herkes ajan olabilir” değerlendirmesinde bulundu.


İsrail Cumhurbaşkanı, Avustralya'daki Bondi saldırısının yaşandığı yeri ziyaret etti

Herzog, Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşuyor (Reuters)
Herzog, Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşuyor (Reuters)
TT

İsrail Cumhurbaşkanı, Avustralya'daki Bondi saldırısının yaşandığı yeri ziyaret etti

Herzog, Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşuyor (Reuters)
Herzog, Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşuyor (Reuters)

İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, dün yaptığı açıklamada, Yahudilerin "bu kötülüğün üstesinden geleceğini" belirterek, Sidney'deki Bondi Plajı'nda Yahudi bayramını kutlayan 15 kişinin ölümüne yol açan silahlı saldırının kurbanlarına başsağlığı diledi.

Bondi Pavilion'un önüne çelenk bıraktıktan sonra konuşan Herzog, "Terör, şiddet ve nefret karşısında, tüm inançlardan ve tüm milletlerden iyi insanlar arasındaki bağlar güçlü kalacaktır" dedi.

Bu arada, Filistin yanlısı göstericiler, İsrail Cumhurbaşkanı'nın ziyaretini protesto etmek için Sidney'de toplanmayı planlıyordu. Yetkililer ziyareti büyük bir olay olarak nitelendirmiş ve kalabalığı kontrol etmek için binlerce polis memuru görevlendirmişti. Polis, kamu güvenliği gerekçesiyle göstericileri Sidney'in merkezindeki bir parkta toplanmaya çağırmıştı, ancak protesto organizatörleri bunun yerine şehrin tarihi Belediye Binası'nda toplanmayı planladıklarını söylemişti.

Yetkililer, ziyaret sırasında polise nadiren kullanılan yetkiler verdi; bunlar arasında kalabalıkları dağıtma ve yer değiştirme, belirli alanlara erişimi kısıtlama, insanları ayrılmaya yönlendirme ve araçları arama yetkisi de bulunuyordu.

Yeni Güney Galler Emniyet Müdür Yardımcısı Peter McKenna, Channel Nine News'e yaptığı açıklamada, "Protesto organizatörleriyle yakın temas halinde olduğumuz için bu yetkilerden herhangi birini kullanmak zorunda kalmayacağımızı umuyoruz" dedi. "Genel olarak, tüm toplumu güvende tutmak istiyoruz... Toplum güvenliğini sağlamak için ancak bu amaçla, büyük sayıda polis memuru görevlendireceğiz" dedi. Avustralya'nın en büyük şehri olan Sidney'de yaklaşık 3 bin polis memuru görevlendirilecek.

Herzog, Bondi Plajı'ndaki ölümcül silahlı saldırının ardından Avustralya Başbakanı Anthony Albanese'nin daveti üzerine Avustralya'yı ziyaret ediyor.

Herzog'un ziyareti, Filistin yanlısı grupların muhalefetiyle karşılandı ve Avustralya'nın büyük şehirlerinde protestolar planlandı. Filistin Eylem Grubu da beklenen protestolara getirilen kısıtlamalara karşı Sidney'deki bir mahkemede dava açtı.

Filistin Eylem Grubu yaptığı açıklamada, "BM Soruşturma Komisyonu'nun Gazze'de soykırımı kışkırttığı sonucuna varmasının ardından, bugün Isaac Herzog'un tutuklanmasını ve soruşturulmasını talep etmek için ulusal bir protesto günü olacak" ifadeleri yer aldı.

İsrail hükümetinin sert eleştirmeni olan Avustralya Yahudi Konseyi, pazartesi günü 1000'den fazla önde gelen Avustralyalı Yahudi akademisyen ve toplum figürünün imzaladığı açık bir mektup yayınlayarak Albanese'yi Herzog'a yaptığı daveti geri çekmeye çağırdı.