Trump teorisyenlerinin biyografileri ve Proje 2025

Robert Nozick'in özgürlükçü mantosunu yırtıp atan öfkeli Kevin Roberts hakkında.

Görsel: Sebastien Thibault
Görsel: Sebastien Thibault
TT

Trump teorisyenlerinin biyografileri ve Proje 2025

Görsel: Sebastien Thibault
Görsel: Sebastien Thibault

Bryn Haworth

Geçtiğimiz yaz, Florida’nın West Palm Beach ilçesinde bir seçim mitingi sırasında, o zaman Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayı olan Donald Trump ‘güzel Hıristiyanlar’ olarak tanımladığı kişilere hitap etti. Kendisinin de bir Hıristiyan olduğunu hatırlatan Trump, “Dışarı çıkın ve oy verin! Sadece bu seferlik. Bunu bir daha yapmak zorunda kalmayacaksınız! Sadece dört yıl daha bunu biliyor musunuz? Her şey yoluna girecek, bir daha oy kullanmanıza gerek kalmayacak” diyerek onlara sıcak bir tonda oy vermeleri çağrısında bulundu.

Sözleri belli belirsiz bir kehaneti andırıyordu. Destekçilerinin o zamana kadar istedikleri her şeye sahip olacaklarını mı kastediyordu, yoksa demokrasiyi tamamen bitirmek gibi daha endişe verici bir şeyi mi ima ediyordu?

Trump'ın seçim kampanyası bu gibi anlarla doluydu. Öyle ki bunlara ayak uydurmak bir yerden sonra oldukça yorucu hale geldi. Aynı ay içinde, ikinci dönemindeki potansiyel gündemini özetleyen 900 sayfalık bir plan olan ‘Proje 2025'ten de uzaklaştı. Bu projenin çok radikal olduğunu söyleyerek küçümseyen Trump, “Proje 2025'i hazırlayanlar, sağdan, radikal sağdan bazı insanlar ve onlar soldaki radikallerin antitezi niteliğindeler” ifadelerini kullandı.

Proje 2025'i hazırlayanların önde gelen isimlerinden biri olan Heritage Vakfı'ndan Kevin Roberts, “Şafak Işığı” başlıklı bir kitap yazdı, ancak Trump'ın seçim zaferi kesinleşene kadar kitabı yayınlamamayı tercih etti. Kitap o kadar radikaldi ki, yayıncı “Amerika'yı Kurtarmak için Washington'u Yakmak” olan alt başlığını, “Amerika'yı Kurtarmak için Washington'u Geri Almak” olarak değiştirdi.

Roberts, yeni yönetimin oluşumunun en popüler figürü olmadığından isminin pek çok kişi tarafından bilinmemesini telafi etmeye çalışmış olabilir. Ancak fikirleri ılımlı olmaktan oldukça uzak olan Roberts’ın kitabının başlığı çoktan yumuşatılmış olsa da kitabında kullandığı coşkulu dili değişmeden kaldı. Kitabında Ivy League üniversiteleri, FBI, New York Times, Eğitim Bakanlığı ve hatta Boy Scouts of America dahil olmak üzere birçok büyük kurumu yozlaşmış ve onarılamaz olarak tanımlayan Roberts, “ABD’nin yeniden gelişmesi için bu kurumların reforme edilmesi değil, yakılması gerekiyor” diye yazdı ve bu radikal tutumunu savunmak için de besteci Gustav Mahler'in “Gelenek küllere tapmak değil, ateşi korumaktır” sözünü alıntıladı.

Roberts'ın fikirleri o kadar radikalleşti ki, muhafazakâr çevrelerde bile endişeye neden oldu. Proje 2025'in eski direktörü Paul Dance bile geçtiğimiz ekim ayında Roberts'ın radikal söylemlerini eleştirmek zorunda kaldı. Tartışmalar Roberts'ın, Steve Bannon'ın podcast yayınında “Sol izin verirse kansız olacak olan ikinci Amerikan devriminin tam ortasındayız” şeklinde tehditler savurmasıyla daha da şiddetlendi.

Roberts'ın coşkulu söylemi, ABD’ye ilişkin derin bir dini vizyondan besleniyor. Bu tür bir açıklamasında Roberts, ‘açıktan yapılan ibadeti küçümseyen’ kurumların yerle bir edilmeyi hak ettiğini’ iddia etti.

Pek çok kişi bu açıklamayı doğrudan bir provokasyon olarak değerlendirdi ve Trump da bu açıklamayla arasına mesafe koydu. Washington Post gazetesine konuşan Paul Dance, “Eğer soldan söylemlerini yumuşatmalarını istiyorsak, biz de üzerimize düşeni yapmalıyız. Özellikle Başkan Trump'a yönelik şimdiye kadar iki suikast girişimi gerçekleştirilmişken bu tür şiddet içeren ve kışkırtıcı söylemlere yer yok” diye uyaran bir açıklamada bulundu.

Ancak hızını alamayan Roberts, ABD’nin eski başkanlarından Ronald Reagan'ın politikalarının şekillenmesinde önemli bir rol oynayan Heritage Vakfı'ndaki eski ideolojik muhafızlarla alay ederek onları ‘balmumu müzesi muhafazakarları’ olarak adlandırdı ve ‘modası geçmiş’ diye nitelendirdiği fikirlerinin ‘ulusu yavaş yavaş öldürmeye’ katkıda bulunduğunu iddia etti.

Bir de sol var tabii ki, o da Roberts’ın eleştirilerinden kaçamadı. Londra'da düzenlenen 'ulusal muhafazakârlık' konulu konferansta coşkulu bir konuşma yaparak solu katı bir şekilde eleştiren Roberts, “Açgözlü, elitist, ırkçı ve küreselleşmiş yeni sol, demokrasi, eşitlik, çeşitlilik ve adalet gibi ideolojik öncülleri tarafından savunulan tüm ilkeleri terk etti. Dini, özellikle de Hıristiyanlığı, ulus-devleti, siyasi hesap verebilirliği ve hatta nesnel gerçeği küçümsüyor. Amacı seçimleri kazanmak değil, onları tamamen ortadan kaldırmak ve tüm muhalif sesleri susturmak” ifadelerini kullandı. Roberts'ın bu coşkulu söylemi, ABD’ye ilişkin derin bir dini vizyondan besleniyor. Bu tür bir açıklamasında Roberts, ‘açıktan yapılan ibadeti küçümseyen’ kurumların yerle bir edilmeyi hak ettiğini’ iddia etti.

vfgthy
Donald Trump Beyaz Saray'da, 9 Nisan 2025 (AFP)

Peki, Roberts’ın argümanını ve Katolik inancını bu denli radikalleştirmesinin nedeni nedir? Bu sorunun yanıtı, Roberts'ın Katolik Kilisesi içinde her zaman karanlık ve hatta tartışmalı bir kuruluş olarak görülen Opus Dei ile olan yakın ilişkisinde yatıyor olabilir. Durum, gazeteci Gareth Gore'un insan kaçakçılığı ve çocuk istismarı da dahil olmak üzere ciddi ihlallerde bulunmakla suçladığı Katolik Kilisesi dışında daha da ciddi bir hal aldı.

Bir röportajda kendisine Opus Dei'nin ABD’de Katolik bir örgüt olarak erişimine ilişkin soru yöneltilen Gore, şu yanıtı verdi:

“Üyelerinin Katolik nüfusun yoğun olduğu şehirlerde yoğunlaşması beklenir. Ancak Opus Dei üyelerinin en yoğun olduğu yer New York ya da Chicago değil, Washington’dır. Bu da örgütün çalışmalarının niteliği ve ne tür insanları cezbetmeye çalıştığı hakkında çok şey söylüyor. ABD’deki 3 bin üyenin 800'ü sadece başkent Washington’da yaşıyor. Bu yoğunlaşma bir tesadüf değil, daha ziyade örgütün onlarca yıldır kaynaklarını nüfuz merkezlerine sızmaya yatırmasının bir sonucudur. Opus Dei her zaman iktidar koridorlarına nüfuz etmeye ve hükümetin eklemlerini kontrol etmeye çalışmıştır.” (Slate- 28 Ekim 2024).

Bir şakanın özü mizahında değil, ilettiği örtük mesajda yatar. Çalışmak, tembelliğin ahlaki panzehiridir ve bu kavram her zaman toplumdaki marjinal gruplarla ilişkilendirilmiştir.

Opus Dei ile olan yakın bağlarını gizlemeyen Roberts, geçtiğimiz eylül ayında yaptığı bir konuşmada, Opus Dei'den bir rahip tarafından yönetilen ve Washington Başpiskoposluğu tarafından denetlenen K Caddesi'ndeki bir kurum olan Katolik Bilgi Merkezi'nde haftalık ayine katıldığını itiraf etti.

Opus Dei’nin kimliği, ‘Tanrı'nın işi’ anlamına gelen adından da anlaşılabiliyor. Opus Dei’nin kurucusu İspanyol rahip Josemaría Escrivá, cemaatine kutsallığın emeğin onuruna dayandığını öğretmiştir. Rahip Escrivá’nın karizması ve büyüleyici hitabet tarzı halen YouTube'da bulunan eski kayıtlarda görülebilir.

Rahip Escrivá, 1972 yılında Barselona'da çekilen bir videoda Endülüslü bir çingene ve oğlu hakkında bir fıkra anlatıyor. Ancak bu fıkranın bir hayal ürünü olduğunu vurgulamakta gecikmeyen İspanyol rahip, fıkrayı şöyle aktarıyor:

Endülüslü bir çingene yere uzanmış şekerleme yaparken yanında da güneşin altında yatan oğlu varmış. Baba oğluna ‘Oğlum, bana bir kap su ver’ diye seslenmiş. Çocuk ‘Yapamam, yorgunum’ diye cevap vermiş. Bunun üzerine baba gülümseyerek ‘Tanrı seni korusun, oğlum’ demiş.

sdfgtrh
ABD Başkanı Donald Trump, Washington'daki Washington Ulusal Katedrali'nde Ulusal Dua Günü ayinine katıldığı sırada eşi Melania'nın yanında oturan Başkan Yardımcısı JD Vance ile konuşurken, 21 Ocak 2025 (Reuters)

İzleyicilerin spontane kahkahaları, Rahip Escrivá'nın dinleyicilerini etkileme konusundaki eşsiz yeteneğinin bir kanıtıydı. Bununla birlikte, esprinin özü mizahında değil, taşıdığı örtük mesajda yatıyordu. Çünkü İspanyol rahibe göre çalışmak, tembelliğin ahlaki panzehiridir ve bu kavram her zaman toplumdaki marjinal gruplarla ilişkilendirilmiştir.

Rahip Escrivá, Katolik Kilisesi'nde önemli bir rol oynamıştır. Bir keresinde Papa 6. Paul, İspanyol rahibin eşsiz ruhani lütuflarını şu sözlerle tanımlamıştır:

O, en yüksek ruhani armağanlarla kutsanmış olanlardan biri. O da bu armağanlara olağanüstü bir cömertlikle karşılık verdi.

İspanyol rahibin büyük bir hayranı olan Papa 2. John Paul ise onun hakkında şunları söylemiştir:

O, evrensel kutsallık çağrısını duyurmak ve günlük yaşamın ve sıradan faaliyetlerin ruhani aşkınlığa giden bir yol olabileceğini vurgulamak için Rab tarafından seçilmiştir. Onun sıradan yaşamın koruyucu azizi olduğu söylenebilir.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Roberts'ın Rahip Escrivá'nın ilham verici liderliğine övgüde bulunması, İspanyol rahibin sıcaklığı ve mizahından hala yoksun olduğu ve Amerika vizyonu daha katı ve soyut olduğu, hatta ‘bel altı, gevşek ve yükselmekten aciz bir ulusa din dayatma’ arzusunu gizlemediğinden kendisine pek fayda sağlamıyor. Nadiren mizah duygusu ya da bir nebze manevi ciddiyet sergilediğini söylersek haksızlık yapmış oluruz.

Ancak onun fikirleri de Rahip Escrivá'nın emeğin değerine yaptığı vurguyu yansıtıyor. Aile kurma oranlarındaki gerilemeyi, konut krizi ve düşük ücretlerden güvencesiz çalışma koşullarının kötüleşmesine kadar ekonomik istikrarsızlığa yol açan nedenlere bağlıyor. Ayrıca üniversite eğitiminin otomatikman sağladığı ayrıcalığın kaldırılması çağrısında bulunarak, gücü, liseden hemen sonra işgücü piyasasına girenler lehine yeniden dağıtan bir sistem kurulmasını istiyor.

Proje 2025, devleti küçültme ve bürokrasiyi dağıtma çağrılarıyla kendisine özgürlükçü bir damga vurmaya çalışsa da Roberts, liberal olarak tanınmaktan hoşlanmıyor. Muhafazakâr terimini tercih eden Roberts, ne olduğu konusunda muğlak olsa da ‘ortak fayda’ kavramını vurguluyor. Roberts, geçtiğimiz kasım ayında The Texas Horn'a verdiği bir röportajda “Özgürlüğün tanımına ilişkin liberteryen anlayışı tartışmakla kalmayıp onu ortadan kaldırmamız çok önemli” diyerek tutumunu açıkça ortaya koydu.

Roberts’ın bu sözleri, sadece liberteryen anlayış ile bir görüş ayrılığı değil, aynı zamanda onun tamamen reddedilmesiydi. Roberts, liberteryen anlayışın geçerli bir yargı temeli oluşturacak tutarlılıktan yoksun olduğunu ileri sürerek bu reddi en uç noktaya taşıdı. En önde gelen teorisyenlerinden biri olan Robert Nozick bile bu felsefeyi tutarlı bir şekilde savunmakta yetersiz kaldı. Nozick, kariyerinin sonlarına doğru, bu sınırlayıcı yönetim modelinin uygulanamaz olduğunu savunarak, koruyucu devlet modelinin (işlevi başka alanlara müdahale etmeden yasaları uygulamak olan bir devlet) uygulanabilirliğini sorgulamaya başladı.

Vance ve Roberts tarafından teşvik edilen neo-muhafazakârlık, popülist Hıristiyan milliyetçiliğinin bir karışımından ibarettir. Şiddetli, aşırı ve saldırganlığında özür dilemeyen bir siyasi modeldir. Vance'in kendisi de bunu ‘saldırgan muhafazakârlık’ olarak tanımlamıştır.

Roberts, ekonomik popülizmi benimsemesinin yanı sıra, belirgin bir şekilde muhafazakâr bir dini yönelime sahiptir. Roberts, doğum kontrolünün yasaklanmasının gelecekte muhafazakârların karşılaşacağı ‘en zorlu’ siyasi mücadele olduğuna ve Amerikalıların yanlışlarını görmelerini sağlamak için ‘radikal gelişmecilik’ gerektiğine inanıyor. Trump yönetimi denince akla gelen ilk kelime ilerici olmasa da Roberts'ın modern doğum kontrol yöntemleri yerine yumurtlama takibi ve periyodik takvim takibi gibi doğurganlık farkındalığı girişimlerine devlet desteğinin artırılması lehine çeşitlilik programlarının sona erdirilmesi çağrısında bulunması, onu sosyal politikaları dini bir vizyonla yeniden şekillendirmeye yönelik daha geniş muhafazakâr dürtülerle aynı çizgiye getiriyor.

Roberts’ın ahlaki bir zorunluluk olarak emeğe yaptığı vurgu, J.D. Vance'in Elegy for Hillbilly'deki fikirlerini yansıtıyor. İşsizlik ve bağımlılığın yol açtığı toplumsal çürümeyi belgeleyen Vance, şeytanın boşta gezen ellere iş bulduğuna dair kadim bilgileri benimsiyor. Pratik bir Katolik olarak Vance, Roberts'ın ahlaki düzenin temel direği olarak emek görüşüyle tam bir uyum içinde olacağına hiç şüphe yok.

Vance'in The Dawn's Early Light kitabına yazdığı ön yazıda “Amerikan sağı içinde Roberts'ın saygınlığına ve entelektüel derinliğine sahip hiç kimse muhafazakârlığın gerçekten yeni bir vizyonunu ortaya koymaya çalışmamıştır” şeklindeki kendinden emin ifadeleri kullanması da şaşırtıcı değil. Ancak Vance'in bu sözleri, Cumhuriyetçi Parti içinde bile bazılarını endişelendirmeye yetti. Özellikle ‘arabaları donatma ve silahları doldurma’ çağrısında bulunduğunda, Vance’in söylemi ‘aşırı kavgacı’ olarak görüldü. Pek çok kişiye göre bu, silahlı tırmanış için açık bir çağrıyı andırıyordu. Vance’in Opus Dei ile ilişkileri olan müttefiki Roberts’ın onun coşkulu söyleminden etkilendiği açık.

Vance ve Roberts tarafından teşvik edilen neo-muhafazakârlık, popülist Hıristiyan milliyetçiliğinin bir karışımından ibarettir. Şiddetli, aşırı ve saldırganlığında özür dilemeyen bir siyasi modeldir. Vance'in kendisi de bunu ‘saldırgan muhafazakârlık’ olarak tanımlamıştır. Söylem gelişiminin yörüngesi göz önüne alındığında Vance, provokasyonu siyasi bir silah olarak kullanma konusunda Roberts'ı bile geride bırakmış gibi görünüyor.



Lavrov: Grönland askeri bölgeye dönüştürülürse Rusya "karşı önlemler" alacaktır

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov (Reuters)
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov (Reuters)
TT

Lavrov: Grönland askeri bölgeye dönüştürülürse Rusya "karşı önlemler" alacaktır

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov (Reuters)
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov (Reuters)

Rusya Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov bugün yaptığı açıklamada, Batı'nın Grönland'daki askeri varlığını güçlendirmesi halinde, Moskova'nın askeri önlemler de dahil olmak üzere “karşı önlemler” alacağını söyledi.

Lavrov, Rus parlamentosunda yaptığı konuşmada, “Grönland'ın militarize edilmesi ve Rusya'ya karşı askeri kapasite oluşturulması durumunda, askeri ve teknik önlemler de dahil olmak üzere uygun karşı önlemleri alacağız” dedi.

Nuuk'taki bir binaya Grönland bayrakları asıldı (AFP)Nuuk'taki bir binaya Grönland bayrakları asıldı (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump, geçen yıl ikinci dönemine başladığından beri, güvenlik nedenleriyle Washington'un Kuzey Kutup Dairesi'nde bulunan mineral zengini stratejik adayı kontrol etmesi gerektiğini vurguladı.

Trump, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile ABD'nin etkisini artırmak için bir “çerçeve” anlaşması yaptığını açıkladıktan sonra, geçen ay Grönland'ı ele geçirme tehdidinden vazgeçti.


Belge: Trump, 2006 yılında bir polis şefine Epstein’ın ne yaptığını ‘herkesin’ bildiğini söylemiş

) ABD Adalet Bakanlığı’nın Jeffrey Epstein’ın dosyalarını yayınlamasıyla birlikte ortaya çıkan belgeler (AP)
) ABD Adalet Bakanlığı’nın Jeffrey Epstein’ın dosyalarını yayınlamasıyla birlikte ortaya çıkan belgeler (AP)
TT

Belge: Trump, 2006 yılında bir polis şefine Epstein’ın ne yaptığını ‘herkesin’ bildiğini söylemiş

) ABD Adalet Bakanlığı’nın Jeffrey Epstein’ın dosyalarını yayınlamasıyla birlikte ortaya çıkan belgeler (AP)
) ABD Adalet Bakanlığı’nın Jeffrey Epstein’ın dosyalarını yayınlamasıyla birlikte ortaya çıkan belgeler (AP)

Yeni yayımlanan bir FBI röportajı, ABD Başkanı Donald Trump’ın, cinsel suçlardan hüküm giymiş Jeffrey Epstein hakkında hiçbir şey bilmediği yönündeki açıklamasını sorgulattı. Diğer yandan Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre ABD Ticaret Bakanı Howard Lutnick, Epstein’la olan ilişkisi konusunda Kongre üyelerinin sorularıyla karşı karşıya kaldı.

Bugünkü gelişmeler, Epstein skandalının Trump yönetimi için hâlâ ciddi bir siyasi yük oluşturduğunu gösteriyor. Bu durum, Adalet Bakanlığı’nın haftalar önce hem Cumhuriyetçi hem Demokrat partilerin önerisiyle, Epstein’la ilgili milyonlarca belgeyi yayımlamasının ardından ortaya çıktı.

Belgeler, Epstein’ın siyaset, finans, iş dünyası ve akademi çevrelerindeki üst düzey kişilerle ilişkilerine dair yeni ayrıntıların açığa çıkmasıyla yurtdışında da krizlere yol açtı.

FBI dosyalarında yer alan 2019 tarihli Palm Beach, Florida Polis Şefi röportajı özetine göre, Epstein’a yönelik ilk cinsel suç suçlamaları ortaya çıktığında, Temmuz 2006’da Trump’ın polis şefini aradığı kaydedildi.

Polis şefi Michael Reiter, Trump’ın kendisine “Onu yakaladığın için şükürler olsun… Herkes onun ne yaptığını biliyor” dediğini aktardı.

Belgeye göre Trump, Reiter’e New York halkının Epstein’ın yaptıklarını bildiğini söylemiş ve Epstein’ın ortağı Ghislaine Maxwell’in ‘kötü niyetli bir kişi’ olduğunu ifade etmişti.

ABD Adalet Bakanlığı, söz konusu telefon görüşmesiyle ilgili olarak, “Başkanın 20 yıl önce kolluk kuvvetlerini aradığını gösteren herhangi bir delilimiz yok” açıklamasını yaptı.

Trump, yıllarca Epstein ile arkadaş oldu, ancak ilk tutuklamasından önce aralarında anlaşmazlık yaşandığını söyledi. Başkan, Epstein’ın suçlarından haberdar olmadığını defalarca yineledi.

Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt dün gazetecilere yaptığı açıklamada, Trump’ın Epstein ile ilişkisini sonlandırma konusunda ‘dürüst ve şeffaf’ olduğunu belirtti.

Leavitt, “2006’da böyle bir telefon görüşmesi olmuş da olabilir, olmamış da… Bu sorunun yanıtını bilmiyorum” dedi.

Epstein, 2019’da New York’taki bir cezaevinde, yargılanmayı beklerken ölü bulundu. Ölümü resmi olarak intihar olarak kaydedilmiş olsa da yıllar boyunca bazı komplo teorilerini tetikledi. Bu teoriler arasında, Trump’ın 2024 başkanlık kampanyası sırasında destekçileri arasında yaydığı bazı iddialar da yer aldı.


Bahoz Erdal ve PKK liderleri Suriye'den ayrılıyor

Al-Majalla/AFP
Al-Majalla/AFP
TT

Bahoz Erdal ve PKK liderleri Suriye'den ayrılıyor

Al-Majalla/AFP
Al-Majalla/AFP

İbrahim Hamidi

Suriye hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasındaki anlaşmanın en hassas hükümleri, sessizce ve herhangi bir açıklama yapılmadan uygulanıyor. Bu hükümler, Türk makamları tarafından aranan yabancı uyruklu PKK üyeleri ve liderlerinin Suriye topraklarından çıkarılmasını öngörüyor.

Bu kişilerin büyük bir kısmı son günlerde, Suriye-Irak-Türkiye sınır bölgesinde yıllardır üzerinde çalıştıkları tünellerden çıktı. Bunların arasında Bahoz Erdal kod adlı Fehman Hüseyin de vardı. Hüseyin, 1969'da Haseke’nin el-Malikiye ilçesinde doğdu. Şam Üniversitesi'nde tıp okudu ve ‘doktor’ unvanı aldı. PKK'nın askeri kanadının en önde gelen liderlerinden biriydi ve SDG'nin belkemiği olan Kürt Halkı Koruma Birlikleri'nin (YPG) kurulmasında rol oynadı.

Beşşar Esed rejiminin 8 Aralık 2024 tarihinde düşmesinin ardından, Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile SDG lideri Mazlum Abdi arasında müzakereler yapıldı. Bu müzakerelerin şartlarından biri PKK liderlerinin Suriye'den ayrılmasıydı. Bu aynı zamanda Ankara'nın Şam'a ilettiği Türkiye’nin bir talebiydi. Bir yandan Türk hükümeti ile Türkiye'de tutuklu bulunan PKK lideri Abdullah Öcalan arasındaki barış süreci, diğer yandan Şam ile SDG arasındaki müzakereler arasında bağlantı kuruldu.

Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile SDG lideri Mazlum Abdi arasında 10 Mart 2025’te imzalanan anlaşmada ‘Kürdistan’ meselesine değinilmemiş olsa da 18 Ocak'ta imzalanan belgenin maddelerinden birinde “SDG, komşuluk ilişkilerinde egemenlik ve istikrarı sağlamak için Suriye Arap Cumhuriyeti sınırlarından tüm Suriyeli olmayan PKK lider ve üyelerini uzaklaştırmayı taahhüt eder” ifadesi yer aldı.

Son zamanlarda birçok lider ve yetkili, Mazlum Abdi'ye PKK'dan uzaklaşması, durumu kontrol altına alması ve kararlarını Kandil Dağları'ndan ziyade Suriye'ye göre alması gerektiğini iletti.

Mesud Barzani'nin liderliğinde yürütülen arabuluculuk çabaları sırasında Şara, Abdi, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ve Türkiye ile yapılan toplantı ve görüşmelerde, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) hükümeti Abdi'ye PKK liderlerinin sınır dışı edilmesi ve onunla ilişkilerin kesilmesi konusunu gündeme getirdi. Onunla bağlantılı iki grup olan silahlı kanat ve ‘Devrim Gençliği’ konusu da gündeme getirildi. Bu örgütlere binlerce kişi üyeydi, bunların arasında yaklaşık bin kadar Suriyeli olmayan kişi de vardı.

30 Ocak'ta açıklanan Şara ve Abdi arasındaki anlaşmada benzer bir madde yer almıyordu. Ancak sekizinci madde, Kara Limanları İdaresi'nden bir ekibin Semelka ve Nusaybin sınır kapılarına gönderilmesini, sivil çalışanların güvenliğini sağlamasını, sınır kapılarının sınır dışından silah ve yabancıların getirilmesi için kullanılmasının önlemesini ve sınır kapılarını derhal faaliyete geçirmeyi öngörüyordu. Bu madde, yabancıların ve PKK'nın resmi kanallardan veya kaçakçılık yoluyla girişini önlemek olarak yorumlandı.

dfd
Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara ve Mazlum Abdi, Şam'da özerk yönetim kurumlarını Suriye devletine entegre etmek için bir anlaşma imzaladıktan sonra, 10 Mart 2025 (SANA/AFP)

Suriye hükümeti ve SDG pazartesi günü, 30 Ocak anlaşmasını uygulamaya başladı ve SDG tarafından aday gösterilen ve Şam tarafından onaylanan Nureddin İsa'yı Haseke valisi ve Cia Kobani'yi savunma bakan yardımcısı olarak atadı. Şam ayrıca Haseke'de yardımcısı SDG tarafından atanacak olan bir güvenlik müdürü atadı. Bunun yanında Şam, Rumeylan ve Suveydiye'deki petrol sahalarını ve Kamışlı Havalimanı'nı kontrol altına alırken, SDG'ye bağlı polis gücü Asayiş’in Haseke ve Kamışlı'da ‘ortak yönetim’ altında başlayacak operasyonlarını denetlemek amacıyla bazı güçlerini konuşlandırdı. SDG tarafından aday gösterilen ve Şam tarafından onaylanan bir içişleri bakan yardımcısının Asayiş’i iç güvenlik güçlerine entegre etmek üzere atanması için istişareler ise halen devam ediyor.

PKK’nın bazı liderleri, 6 Ocak'ta Halep’teki çatışmalar başladıktan sonra Suriye hükümet güçleriyle savaşmak için SDG'ye katılmakla tehdit etmiş ve operasyonlarında bölgedeki geniş tünelleri kullanmaya çalışarak Arap-Kürt çatışması başlatma tehdidinde bulunmuştu.

Suriye ordusu, 16 Ocak 2026'da Halep’teki ‘askeri operasyonları yönetmek’ üzere Bahoz Erdal’ın Kandil'den Tabka'ya geldiğini duyurdu. Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Bahoz Erdal’ın Halep'teki Şeyh Maksud, Eşrefiyye ve Beni Zeyd mahallelerindeki çatışmalardaki rolüne ve bu amaçla Kandil'den geldiğine işaret etti.

drfrd
Kürt siyasi lider Mesud Barzani ve ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Erbil'de bir araya geldi, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ancak, ABD Başkanı Donald Trump, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve diğer ülkelerin de katılımıyla sonuçlandırılan anlaşma, önceliklerin değişmesine yol açtı, çatışmaları önledi, bir uzlaşma ve ateşkes taahhüdü için baskı yaptı ve bazı bölgelerin ‘Kürt özelliklerini’ dikkate alırken bölge üzerinde devlet egemenliğini dayatan anlaşmanın şartlarını uyguladı.

6-18 Ocak tarihleri arasında çatışmaların sürdüğü sırada, Erbil'de yapılan müzakerelerde birçok lider ve yetkili, son günlerde Mazlum Abdi'ye PKK'dan uzaklaşması, durumu kontrol altına alması gerektiği ve kararlarının Kandil Dağları'na değil Suriye'ye dayalı olması gerektiğini iletti.

Bu kişilerden biri, “PKK'nın Suriye meselesinden çıkarılması gerektiğine dair birçok rapor var ve işler bu yönde ilerliyor gibi görünüyor” açıklamasında bulundu. Başka bir yetkili ise bunun, ‘Barzani'nin siyasi, sivil ve lojistik etkisinin kuzeydoğu Suriye'de artması ve Türkler, Şara, Abdi ve Amerikalılarla olan iyi ilişkilerinden yararlanması nedeniyle dengelerin Barzani'nin lehine değişeceği’ anlamına geldiğini söyler ve ‘Bazı SDG ve PKK liderleri halkın eleştirisine maruz kalırken, Mesud'un bayrakları, fotoğrafları ve sivil dernekleri, onun artan etkisinin bir ifadesi olarak dalgalandırılıyor’ değerlendirmesinde bulundu.

30 Ocak’taki anlaşma çerçevesinde petrol ve doğalgaz kuyularının ve stratejik bölgelerin devri, askeri unsurların entegrasyonu ve SDG'nin orduya katılması ile ilgili diğer hükümlerinin uygulanması için çalışmalar devam ediyor.

Dört aşamalı anlaşmanın kamuya açık adımlarının uygulanmaya başlanmasıyla paralel olarak, PKK liderleri birkaç gün önce bölgeyi terk etmeye başladı ve partinin kalesi olan Kandil Dağları'na doğru yola çıktı. Batılı bir yetkiliye göre karar nihai ve PKK üyeleri ile liderlerinin ayrılmasıyla uygulanmaya başladı. Yaklaşık bin kişinin Suriye topraklarını terk etmesi bekleniyor. Aynı yetkili, Batı'dan birkaç ülkenin, PKK'nın bölgede Irak ve Türkiye sınırlarını geçen devasa tünellerin yerine büyük yatırım projeleri kurmayı vaat ettiğini de belirtti.

PKK'nın bölgedeki yayılması, Öcalan'ın Suriye'ye geldikten sonra 1980'lerin ortalarına kadar uzanıyor. Öcalan, Suriye'de gruplar oluşturarak Türkiye'ye sınırdan veya Irak üzerinden sızmaya çalıştı ve Suriye istihbaratı ile Suriye ordusunun gözetiminde Lübnan'ın Bekaa Vadisi'ndeki Filistin kamplarında destekçilerini örgütleyip eğitti.

Şam, 1990'ların başında onunla Ankara arasında arabuluculuk yapmaya çalıştı ve 1992'de merhum Başkan Yardımcısı Abdulhalim Haddam onunla ilk kez görüştü, ardından dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan hükümetiyle siyasi çözümler bulması için onu ikna etmek üzere birkaç kez daha görüşme gerçekleştirdi.

sdfvdfv
Hapisteki PKK lideri Abdullah Öcalan, Türkiye'nin Marmara Denizi'ndeki İmralı Adası'ndaki İmralı Cezaevi'nde diğer parti üyeleriyle birlikte otururken, 9 Temmuz 2025

Öcalan ile Ankara arasındaki arabuluculuk çabaları başarısızlıkla sonuçlandı. Şam, Öcalan'ı barındırmaya devam ederek Ankara'nın iade veya sınır dışı etme taleplerini reddetti. Türkiye, 1998 yılında Suriye sınırında ordusunu seferber etti ve Öcalan'ın iadesini talep ederek uyarıda bulundu. Dönemin Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Hüsnü Mübarek'in arabuluculuğuyla Şam ve Ankara arasında bir güvenlik anlaşması imzalandı. Anlaşma, teröre ve PKK'ya karşı iş birliği ve Türkiye'nin Suriye'nin kuzeyindeki belirli bir bölgede PKK üyelerini takip etme hakkı (Ankara şu anda anlaşmayı yenilemek ve güncellemek istiyor) ve Öcalan'ı Şam'dan sınır dışı etme hakkını içeriyordu. Ekim 1998'de Hafız Esed, Öcalan'ı sınır dışı etmeye karar verdi. Öcalan, Avrupa'ya, Rusya'ya ve ardından Afrika'ya kaçtıktan sonra 1999'un başlarında Türk istihbaratı tarafından yakalandı ve hapse atıldı. Öcalan, halen hapiste bulunuyor.

Beşşar Esed'in iktidara gelmesinin ardından Şam ile Ankara arasında yakınlaşma yaşanmasının ardından, Suriye yetkilileri onlarca PKK liderini Türkiye'ye teslim etti. Bahoz Erdal, YPG’nin başına getirildi ve ardından PKK Yürütme Konseyi'ne atandı. Türkiye, onu kendisine karşı düzenlenen operasyonlardan sorumlu olmakla suçladı ve en çok aranan kişiler listesine aldı.

Şam 2011 devriminden sonra ilişkiler yeniden gerginleşince, PKK’ya kapılarını ardına kadar açtı. Kandil Dağları'ndaki Bahoz Erdal, PKK’nın Suriye sorumlusu haline geldi ve YPG'nin örgütlenmesinde, ardından SDG'nin kurulmasında ve 2015'ten sonra ABD liderliğindeki Uluslararası Koalisyon’la iş birliği içinde DEAŞ'la mücadelede rol oynadı. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre SDG zamanla, Arap aşiretleriyle iş birliği yaparak, Suriye'nin stratejik kaynaklarının çoğunu barındıran Fırat Nehri'nin doğusundaki bölgelerin (Suriye topraklarının üçte biri) kontrolünü ele geçirdi.

Şara-Abdi anlaşmasının geriye kalan hükümleri

Tüm bunların yanında 30 Ocak’taki anlaşma çerçevesinde petrol ve doğalgaz kuyularının ve stratejik bölgelerin devri, askeri unsurların entegrasyonu ve SDG'nin orduya katılması ve son olarak Irak ile olan Semelka Sınır Kapısı ve Türkiye ile olan Nusaybin Sınır Kapısı ile Kamışlı Havaalanı’nın kontrolünün Suriye yönetimine devri ile ilgili diğer hükümlerinin uygulanması için çalışmalar devam ediyor.

Birkaç gün önce Haseke’de Suriye Savunma Bakanlığı’ndan bir heyet ile SDG arasında yapılan toplantı, her iki tarafın da entegrasyon anlaşmasını uygulamaya başlamaya hazır olduğunu gösterdi.

SDG'nin Suriye ordusuna entegre edilmesi konusu en karmaşık sorun olmaya devam ediyor. Savunma Bakanlığı'ndan bir heyet, entegrasyon için pratik adımlar atmaya başlamak üzere Haseke'yi ziyaret etti.

Şam ile SDG arasında 4 Ocak'ta imzalanan anlaşma taslağına göre SDG'nin üç tümen ve iki tugayını muhafaza etmesi, bunlardan birinin terörle mücadele, diğerinin ise kadınlar için olması kararlaştırıldı. Ancak 30 Ocak tarihli anlaşmada, SDG'nin ‘El-Cezire Tugayı’ adlı bir tümeni, Haseke’de (Haseke, Kamışlı ve Malikiye-Derik'te) üç tugayı ve Ayn el-Arab'da (Kobani) bir tugayı muhafaza edeceği belirtildi. Batılı bir diplomat yaptığı değerlendirmede, “30 Ocak anlaşmasında SDG, 4 Ocak taslak anlaşmasındakinden daha az, ancak üyelerinin entegrasyonunu öngören 18 Ocak anlaşmasındakinden daha fazla elde etti” ifadelerini kullandı. Bunu, baskı gruplarının, ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance ve Senatör Lindsey Graham'ın Başkan Trump üzerindeki etkilerine bağladı.

dfvgthy
Suriye hükümeti ile SDG arasındaki anlaşmanın metni (Al Majalla)

Birkaç gün önce Haseke’de Suriye Savunma Bakanlığı’ndan bir heyet ile SDG arasında yapılan toplantı, her iki tarafın da entegrasyon anlaşmasını uygulamaya başlamaya hazır olduğunu gösterdi. Bir yetkili, "Öneri, Savunma Bakanlığı'nın yönetmeliklerine göre, her birinde bin ila bin 300 savaşçı bulunan üç tugay oluşturulmasıdır. Böylece güvenlik kontrolünden geçebilecekler ve her tugay, Kadın Koruma Birimlerinden bir tabur içerebilecek ve her tugay, Ayn el-Arab/Kobani tugayının yanı sıra Haseke çevresinde kararlaştırılan bir askeri konumda konuşlandırılabilecek” şeklinde konuştu. Yetkili, (Arap aşiretlerinden silahlı unsurların ayrılmasından sonra) yaklaşık 25-30 bin savaşçı olduğunu ve orduya katılmayanların sivil işlerde çalışacağını ya da önceki mesleklerine geri döneceklerini ifade etti.

Son günlerdeki görüşmeler ve müzakereler, SDG içinde iki eğilim olduğunu ortaya koydu.

Bu eğilimlerden ilkine yakın olanlar, Suriye hükümeti ile diyalog kurarak ve savunma, içişleri, dışişleri ve diğer bakanlıklarda görevler alarak entegrasyon ve askeri eylemden siyasi eyleme geçiş yapılmasını istiyor. Böylece Kürtlerin anayasal statüsünü ve haklarını iyileştirerek katılımlarını sağlamak ve IKBY deneyiminin tekrarlanmaması için çoğulcu bir Suriye için çalışmak istiyorlar. Çünkü iki ülkedeki koşullar tamamen farklı. Şara’nın başkanlık kararnamesine ve SDG'nin rakibi olan Suriye Kürt Ulusal Konseyi (ENKS) de dahil olmak üzere Kürt yetkililerle iletişim kanalları açma kararına güveniyorlar.

İkinci eğilimde olanlar ise 30 Ocak anlaşmasının uygulanması sırasında zaman kazanmak istiyor ve dış dengelerin Suriye-Irak-Türkiye köşesinde bir ‘Kürt bölgesi’ kurulması ve IKBY’nin ‘Suriye versiyonu’ oluşturulması lehine değişmesini bekliyor.