Trump teorisyenlerinin biyografileri ve Proje 2025

Robert Nozick'in özgürlükçü mantosunu yırtıp atan öfkeli Kevin Roberts hakkında.

Görsel: Sebastien Thibault
Görsel: Sebastien Thibault
TT

Trump teorisyenlerinin biyografileri ve Proje 2025

Görsel: Sebastien Thibault
Görsel: Sebastien Thibault

Bryn Haworth

Geçtiğimiz yaz, Florida’nın West Palm Beach ilçesinde bir seçim mitingi sırasında, o zaman Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayı olan Donald Trump ‘güzel Hıristiyanlar’ olarak tanımladığı kişilere hitap etti. Kendisinin de bir Hıristiyan olduğunu hatırlatan Trump, “Dışarı çıkın ve oy verin! Sadece bu seferlik. Bunu bir daha yapmak zorunda kalmayacaksınız! Sadece dört yıl daha bunu biliyor musunuz? Her şey yoluna girecek, bir daha oy kullanmanıza gerek kalmayacak” diyerek onlara sıcak bir tonda oy vermeleri çağrısında bulundu.

Sözleri belli belirsiz bir kehaneti andırıyordu. Destekçilerinin o zamana kadar istedikleri her şeye sahip olacaklarını mı kastediyordu, yoksa demokrasiyi tamamen bitirmek gibi daha endişe verici bir şeyi mi ima ediyordu?

Trump'ın seçim kampanyası bu gibi anlarla doluydu. Öyle ki bunlara ayak uydurmak bir yerden sonra oldukça yorucu hale geldi. Aynı ay içinde, ikinci dönemindeki potansiyel gündemini özetleyen 900 sayfalık bir plan olan ‘Proje 2025'ten de uzaklaştı. Bu projenin çok radikal olduğunu söyleyerek küçümseyen Trump, “Proje 2025'i hazırlayanlar, sağdan, radikal sağdan bazı insanlar ve onlar soldaki radikallerin antitezi niteliğindeler” ifadelerini kullandı.

Proje 2025'i hazırlayanların önde gelen isimlerinden biri olan Heritage Vakfı'ndan Kevin Roberts, “Şafak Işığı” başlıklı bir kitap yazdı, ancak Trump'ın seçim zaferi kesinleşene kadar kitabı yayınlamamayı tercih etti. Kitap o kadar radikaldi ki, yayıncı “Amerika'yı Kurtarmak için Washington'u Yakmak” olan alt başlığını, “Amerika'yı Kurtarmak için Washington'u Geri Almak” olarak değiştirdi.

Roberts, yeni yönetimin oluşumunun en popüler figürü olmadığından isminin pek çok kişi tarafından bilinmemesini telafi etmeye çalışmış olabilir. Ancak fikirleri ılımlı olmaktan oldukça uzak olan Roberts’ın kitabının başlığı çoktan yumuşatılmış olsa da kitabında kullandığı coşkulu dili değişmeden kaldı. Kitabında Ivy League üniversiteleri, FBI, New York Times, Eğitim Bakanlığı ve hatta Boy Scouts of America dahil olmak üzere birçok büyük kurumu yozlaşmış ve onarılamaz olarak tanımlayan Roberts, “ABD’nin yeniden gelişmesi için bu kurumların reforme edilmesi değil, yakılması gerekiyor” diye yazdı ve bu radikal tutumunu savunmak için de besteci Gustav Mahler'in “Gelenek küllere tapmak değil, ateşi korumaktır” sözünü alıntıladı.

Roberts'ın fikirleri o kadar radikalleşti ki, muhafazakâr çevrelerde bile endişeye neden oldu. Proje 2025'in eski direktörü Paul Dance bile geçtiğimiz ekim ayında Roberts'ın radikal söylemlerini eleştirmek zorunda kaldı. Tartışmalar Roberts'ın, Steve Bannon'ın podcast yayınında “Sol izin verirse kansız olacak olan ikinci Amerikan devriminin tam ortasındayız” şeklinde tehditler savurmasıyla daha da şiddetlendi.

Roberts'ın coşkulu söylemi, ABD’ye ilişkin derin bir dini vizyondan besleniyor. Bu tür bir açıklamasında Roberts, ‘açıktan yapılan ibadeti küçümseyen’ kurumların yerle bir edilmeyi hak ettiğini’ iddia etti.

Pek çok kişi bu açıklamayı doğrudan bir provokasyon olarak değerlendirdi ve Trump da bu açıklamayla arasına mesafe koydu. Washington Post gazetesine konuşan Paul Dance, “Eğer soldan söylemlerini yumuşatmalarını istiyorsak, biz de üzerimize düşeni yapmalıyız. Özellikle Başkan Trump'a yönelik şimdiye kadar iki suikast girişimi gerçekleştirilmişken bu tür şiddet içeren ve kışkırtıcı söylemlere yer yok” diye uyaran bir açıklamada bulundu.

Ancak hızını alamayan Roberts, ABD’nin eski başkanlarından Ronald Reagan'ın politikalarının şekillenmesinde önemli bir rol oynayan Heritage Vakfı'ndaki eski ideolojik muhafızlarla alay ederek onları ‘balmumu müzesi muhafazakarları’ olarak adlandırdı ve ‘modası geçmiş’ diye nitelendirdiği fikirlerinin ‘ulusu yavaş yavaş öldürmeye’ katkıda bulunduğunu iddia etti.

Bir de sol var tabii ki, o da Roberts’ın eleştirilerinden kaçamadı. Londra'da düzenlenen 'ulusal muhafazakârlık' konulu konferansta coşkulu bir konuşma yaparak solu katı bir şekilde eleştiren Roberts, “Açgözlü, elitist, ırkçı ve küreselleşmiş yeni sol, demokrasi, eşitlik, çeşitlilik ve adalet gibi ideolojik öncülleri tarafından savunulan tüm ilkeleri terk etti. Dini, özellikle de Hıristiyanlığı, ulus-devleti, siyasi hesap verebilirliği ve hatta nesnel gerçeği küçümsüyor. Amacı seçimleri kazanmak değil, onları tamamen ortadan kaldırmak ve tüm muhalif sesleri susturmak” ifadelerini kullandı. Roberts'ın bu coşkulu söylemi, ABD’ye ilişkin derin bir dini vizyondan besleniyor. Bu tür bir açıklamasında Roberts, ‘açıktan yapılan ibadeti küçümseyen’ kurumların yerle bir edilmeyi hak ettiğini’ iddia etti.

vfgthy
Donald Trump Beyaz Saray'da, 9 Nisan 2025 (AFP)

Peki, Roberts’ın argümanını ve Katolik inancını bu denli radikalleştirmesinin nedeni nedir? Bu sorunun yanıtı, Roberts'ın Katolik Kilisesi içinde her zaman karanlık ve hatta tartışmalı bir kuruluş olarak görülen Opus Dei ile olan yakın ilişkisinde yatıyor olabilir. Durum, gazeteci Gareth Gore'un insan kaçakçılığı ve çocuk istismarı da dahil olmak üzere ciddi ihlallerde bulunmakla suçladığı Katolik Kilisesi dışında daha da ciddi bir hal aldı.

Bir röportajda kendisine Opus Dei'nin ABD’de Katolik bir örgüt olarak erişimine ilişkin soru yöneltilen Gore, şu yanıtı verdi:

“Üyelerinin Katolik nüfusun yoğun olduğu şehirlerde yoğunlaşması beklenir. Ancak Opus Dei üyelerinin en yoğun olduğu yer New York ya da Chicago değil, Washington’dır. Bu da örgütün çalışmalarının niteliği ve ne tür insanları cezbetmeye çalıştığı hakkında çok şey söylüyor. ABD’deki 3 bin üyenin 800'ü sadece başkent Washington’da yaşıyor. Bu yoğunlaşma bir tesadüf değil, daha ziyade örgütün onlarca yıldır kaynaklarını nüfuz merkezlerine sızmaya yatırmasının bir sonucudur. Opus Dei her zaman iktidar koridorlarına nüfuz etmeye ve hükümetin eklemlerini kontrol etmeye çalışmıştır.” (Slate- 28 Ekim 2024).

Bir şakanın özü mizahında değil, ilettiği örtük mesajda yatar. Çalışmak, tembelliğin ahlaki panzehiridir ve bu kavram her zaman toplumdaki marjinal gruplarla ilişkilendirilmiştir.

Opus Dei ile olan yakın bağlarını gizlemeyen Roberts, geçtiğimiz eylül ayında yaptığı bir konuşmada, Opus Dei'den bir rahip tarafından yönetilen ve Washington Başpiskoposluğu tarafından denetlenen K Caddesi'ndeki bir kurum olan Katolik Bilgi Merkezi'nde haftalık ayine katıldığını itiraf etti.

Opus Dei’nin kimliği, ‘Tanrı'nın işi’ anlamına gelen adından da anlaşılabiliyor. Opus Dei’nin kurucusu İspanyol rahip Josemaría Escrivá, cemaatine kutsallığın emeğin onuruna dayandığını öğretmiştir. Rahip Escrivá’nın karizması ve büyüleyici hitabet tarzı halen YouTube'da bulunan eski kayıtlarda görülebilir.

Rahip Escrivá, 1972 yılında Barselona'da çekilen bir videoda Endülüslü bir çingene ve oğlu hakkında bir fıkra anlatıyor. Ancak bu fıkranın bir hayal ürünü olduğunu vurgulamakta gecikmeyen İspanyol rahip, fıkrayı şöyle aktarıyor:

Endülüslü bir çingene yere uzanmış şekerleme yaparken yanında da güneşin altında yatan oğlu varmış. Baba oğluna ‘Oğlum, bana bir kap su ver’ diye seslenmiş. Çocuk ‘Yapamam, yorgunum’ diye cevap vermiş. Bunun üzerine baba gülümseyerek ‘Tanrı seni korusun, oğlum’ demiş.

sdfgtrh
ABD Başkanı Donald Trump, Washington'daki Washington Ulusal Katedrali'nde Ulusal Dua Günü ayinine katıldığı sırada eşi Melania'nın yanında oturan Başkan Yardımcısı JD Vance ile konuşurken, 21 Ocak 2025 (Reuters)

İzleyicilerin spontane kahkahaları, Rahip Escrivá'nın dinleyicilerini etkileme konusundaki eşsiz yeteneğinin bir kanıtıydı. Bununla birlikte, esprinin özü mizahında değil, taşıdığı örtük mesajda yatıyordu. Çünkü İspanyol rahibe göre çalışmak, tembelliğin ahlaki panzehiridir ve bu kavram her zaman toplumdaki marjinal gruplarla ilişkilendirilmiştir.

Rahip Escrivá, Katolik Kilisesi'nde önemli bir rol oynamıştır. Bir keresinde Papa 6. Paul, İspanyol rahibin eşsiz ruhani lütuflarını şu sözlerle tanımlamıştır:

O, en yüksek ruhani armağanlarla kutsanmış olanlardan biri. O da bu armağanlara olağanüstü bir cömertlikle karşılık verdi.

İspanyol rahibin büyük bir hayranı olan Papa 2. John Paul ise onun hakkında şunları söylemiştir:

O, evrensel kutsallık çağrısını duyurmak ve günlük yaşamın ve sıradan faaliyetlerin ruhani aşkınlığa giden bir yol olabileceğini vurgulamak için Rab tarafından seçilmiştir. Onun sıradan yaşamın koruyucu azizi olduğu söylenebilir.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Roberts'ın Rahip Escrivá'nın ilham verici liderliğine övgüde bulunması, İspanyol rahibin sıcaklığı ve mizahından hala yoksun olduğu ve Amerika vizyonu daha katı ve soyut olduğu, hatta ‘bel altı, gevşek ve yükselmekten aciz bir ulusa din dayatma’ arzusunu gizlemediğinden kendisine pek fayda sağlamıyor. Nadiren mizah duygusu ya da bir nebze manevi ciddiyet sergilediğini söylersek haksızlık yapmış oluruz.

Ancak onun fikirleri de Rahip Escrivá'nın emeğin değerine yaptığı vurguyu yansıtıyor. Aile kurma oranlarındaki gerilemeyi, konut krizi ve düşük ücretlerden güvencesiz çalışma koşullarının kötüleşmesine kadar ekonomik istikrarsızlığa yol açan nedenlere bağlıyor. Ayrıca üniversite eğitiminin otomatikman sağladığı ayrıcalığın kaldırılması çağrısında bulunarak, gücü, liseden hemen sonra işgücü piyasasına girenler lehine yeniden dağıtan bir sistem kurulmasını istiyor.

Proje 2025, devleti küçültme ve bürokrasiyi dağıtma çağrılarıyla kendisine özgürlükçü bir damga vurmaya çalışsa da Roberts, liberal olarak tanınmaktan hoşlanmıyor. Muhafazakâr terimini tercih eden Roberts, ne olduğu konusunda muğlak olsa da ‘ortak fayda’ kavramını vurguluyor. Roberts, geçtiğimiz kasım ayında The Texas Horn'a verdiği bir röportajda “Özgürlüğün tanımına ilişkin liberteryen anlayışı tartışmakla kalmayıp onu ortadan kaldırmamız çok önemli” diyerek tutumunu açıkça ortaya koydu.

Roberts’ın bu sözleri, sadece liberteryen anlayış ile bir görüş ayrılığı değil, aynı zamanda onun tamamen reddedilmesiydi. Roberts, liberteryen anlayışın geçerli bir yargı temeli oluşturacak tutarlılıktan yoksun olduğunu ileri sürerek bu reddi en uç noktaya taşıdı. En önde gelen teorisyenlerinden biri olan Robert Nozick bile bu felsefeyi tutarlı bir şekilde savunmakta yetersiz kaldı. Nozick, kariyerinin sonlarına doğru, bu sınırlayıcı yönetim modelinin uygulanamaz olduğunu savunarak, koruyucu devlet modelinin (işlevi başka alanlara müdahale etmeden yasaları uygulamak olan bir devlet) uygulanabilirliğini sorgulamaya başladı.

Vance ve Roberts tarafından teşvik edilen neo-muhafazakârlık, popülist Hıristiyan milliyetçiliğinin bir karışımından ibarettir. Şiddetli, aşırı ve saldırganlığında özür dilemeyen bir siyasi modeldir. Vance'in kendisi de bunu ‘saldırgan muhafazakârlık’ olarak tanımlamıştır.

Roberts, ekonomik popülizmi benimsemesinin yanı sıra, belirgin bir şekilde muhafazakâr bir dini yönelime sahiptir. Roberts, doğum kontrolünün yasaklanmasının gelecekte muhafazakârların karşılaşacağı ‘en zorlu’ siyasi mücadele olduğuna ve Amerikalıların yanlışlarını görmelerini sağlamak için ‘radikal gelişmecilik’ gerektiğine inanıyor. Trump yönetimi denince akla gelen ilk kelime ilerici olmasa da Roberts'ın modern doğum kontrol yöntemleri yerine yumurtlama takibi ve periyodik takvim takibi gibi doğurganlık farkındalığı girişimlerine devlet desteğinin artırılması lehine çeşitlilik programlarının sona erdirilmesi çağrısında bulunması, onu sosyal politikaları dini bir vizyonla yeniden şekillendirmeye yönelik daha geniş muhafazakâr dürtülerle aynı çizgiye getiriyor.

Roberts’ın ahlaki bir zorunluluk olarak emeğe yaptığı vurgu, J.D. Vance'in Elegy for Hillbilly'deki fikirlerini yansıtıyor. İşsizlik ve bağımlılığın yol açtığı toplumsal çürümeyi belgeleyen Vance, şeytanın boşta gezen ellere iş bulduğuna dair kadim bilgileri benimsiyor. Pratik bir Katolik olarak Vance, Roberts'ın ahlaki düzenin temel direği olarak emek görüşüyle tam bir uyum içinde olacağına hiç şüphe yok.

Vance'in The Dawn's Early Light kitabına yazdığı ön yazıda “Amerikan sağı içinde Roberts'ın saygınlığına ve entelektüel derinliğine sahip hiç kimse muhafazakârlığın gerçekten yeni bir vizyonunu ortaya koymaya çalışmamıştır” şeklindeki kendinden emin ifadeleri kullanması da şaşırtıcı değil. Ancak Vance'in bu sözleri, Cumhuriyetçi Parti içinde bile bazılarını endişelendirmeye yetti. Özellikle ‘arabaları donatma ve silahları doldurma’ çağrısında bulunduğunda, Vance’in söylemi ‘aşırı kavgacı’ olarak görüldü. Pek çok kişiye göre bu, silahlı tırmanış için açık bir çağrıyı andırıyordu. Vance’in Opus Dei ile ilişkileri olan müttefiki Roberts’ın onun coşkulu söyleminden etkilendiği açık.

Vance ve Roberts tarafından teşvik edilen neo-muhafazakârlık, popülist Hıristiyan milliyetçiliğinin bir karışımından ibarettir. Şiddetli, aşırı ve saldırganlığında özür dilemeyen bir siyasi modeldir. Vance'in kendisi de bunu ‘saldırgan muhafazakârlık’ olarak tanımlamıştır. Söylem gelişiminin yörüngesi göz önüne alındığında Vance, provokasyonu siyasi bir silah olarak kullanma konusunda Roberts'ı bile geride bırakmış gibi görünüyor.



Maskat müzakereleri: Sadece nükleer dosya ile kapsamlı anlaşma arasında

ABD Başkanı Donald Trump ve Hürmüz Boğazı (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ve Hürmüz Boğazı (Reuters)
TT

Maskat müzakereleri: Sadece nükleer dosya ile kapsamlı anlaşma arasında

ABD Başkanı Donald Trump ve Hürmüz Boğazı (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ve Hürmüz Boğazı (Reuters)

Ömer Harkus

Umman'ın başkenti Maskat'ta Washington ve Tahran arasındaki müzakerelerin umut verici bir başlangıç ​​yaptığı yönündeki konuşmalar, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin Washington'un İran'a karşı askeri operasyon düzenlemesi durumunda, bölgedeki ABD üslerinin hedef alınacağı tehdidinde bulunmasını engellemedi.

İlk müzakere turunun sona ermesinden saatler sonra, İran ve ABD arasındaki gergin ilişki, askeri ve ekonomik hazırlıklar, bölgeyi açık çatışmanın eşiğine iten karşılıklı baskılar arasında bir kez daha sınanıyor. Tahran turu “iyi bir başlangıç” olarak nitelendirirken, Washington bunu angajman kurallarını yeniden tanımlama fırsatı olarak gördü.

Asgari güven düzeyinin testi olarak nitelendirilen bir turdan sonra Arakçi, müzakere gündeminin Tahran'ın caydırıcılık sisteminin kalbinde yer aldığını düşündüğü konuları da kapsamasını engelleyecek dar bir çerçeve belirlemek için gerçek bir ilerleme kaydedilmeden önce, askeri tehditlerin ve ekonomik baskıların kaldırılmasını talep eden bir dizi açıklama yayınladı.

Ancak ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, nükleer program ile yetinmeyen, İran'ın balistik füze programını ve bu füzelerin menzilini de içeren, ayrıca, Tahran'ın bölgedeki silahlı örgütlere verdiği desteği, insan hakları ve baskı konusundaki iç tutumunu da ele alan kapsamlı bir anlaşma için bastırıyor. Washington'un adımları, İran'ın enerji, madencilik ve petrokimya sektörlerindeki finansman kaynaklarını felç etme çabasıyla, Tahran ile ticaret yapan ülkelere yüzde 25 oranında gümrük tarifesi uygulayarak desteklediği “azami baskı” stratejisinin bir parçası.

Diplomatik değerlendirmelere göre ABD'nin baskıyı artırmadaki amacı, nükleer anlaşmayı bölgesel güç dengesini yeniden şekillendiren daha geniş bir müzakere platformuna dönüştürmek. Bu, İran'ın bölgesel müttefik ağını zayıflatarak nüfuzunu azaltmayı amaçlayan İsrail vizyonuyla örtüşüyor.

sxdcfrgt
Umman Dışişleri Bakanı Said Bedr el-Busaidi ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, 6 Şubat, Maskat (Umman Dışişleri Bakanlığı/Reuters)

Buna karşılık, Tahran, İranlı yetkililerin de vurguladığı gibi, başından beri açık olan “kırmızı çizgilerine” sıkıca bağlı. İran, arabuluculara nükleer program dışındaki herhangi bir konunun görüşülmesine kapının kapalı olduğunu bildirdi. Arakçi, “tehdit ve baskıdan vazgeçmek, herhangi bir diyalog için ön koşuldur” dedi. Tahran'ın “sadece nükleer konuyu görüşeceğini ve Washington ile başka hiçbir konuyu görüşmeyeceğini” ifade etti.

Diplomatik değerlendirmelere göre, ABD'nin baskıyı artırmadaki amacı, nükleer anlaşmayı bölgesel güç dengesini yeniden şekillendiren daha geniş bir müzakere platformuna dönüştürmek

İranlı bir kaynak, Tahran'ın uranyum zenginleştirme hakkının tanınmasında ısrar ettiğini, ancak zenginleştirme seviyesi ve saflığı veya nükleer yakıtı yönetmek için bölgesel bir konsorsiyum oluşturmak gibi alternatif düzenlemeler konusunda görüşmeye istekli olduğunu ifade etti. Nükleer stokun doğrudan Amerikan gözetimi altında olması fikri ise orta yol olarak bir kısmının Rusya'ya devredilmesi olasılığı konuşulsa da kabul edilemez olmaya devam ediyor.

İran ne istiyor?

Tahran'ın vizyonu, zenginleştirme konusunda teknik bir anlaşmaya varmanın ötesine geçiyor. Başta bankacılık ve petrol sektörüne yönelik yaptırımlar olmak üzere ekonomik yaptırımların derhal ve etkili bir şekilde kaldırılması dahil çeşitli hedeflere ulaşmayı amaçlıyor. Buna ilave olarak, üzerindeki askeri baskıyı azaltmak için Amerikan askeri varlıklarını coğrafi çevresinden uzaklaştırmayı hedefliyor. Olası herhangi bir saldırıya karşı ilk savunma hattı olarak bölgesel müttefikler veya “vekiller” ağını korumayı amaçlıyor.

İranlı kaynağa göre bu hedefler, İran'ın askeri ve teknolojik ilerlemeleri göz önüne alındığında çok önemli gördüğü nükleer tavizler karşılığında bölgesel nüfuzunu pekiştirmeye dayalı bir vizyonunu yansıtıyor. Tahran'ın bu tutumu, Kudüs'teki bir Arap kaynağın belirttiği gibi, şimdilik diyalog devam etmesine rağmen, iki taraf arasındaki uçurumu daha da genişletiyor.

Maskat görüşmelerindeki en büyük sorun, müzakere gündemi. Amerikalılar, füzeler ve bölgesel nüfuz konularına değinilmeden varılacak bir nükleer anlaşmanın kırılgan olacağına inanırken, İranlılar bu konuların dahil edilmesinin müzakereleri bölgesel davranışlarına yönelik “siyasi bir yargılamaya” dönüştüreceğine inanıyor. Bu noktada müzakereler ilan edilmemiş bir savaş olarak tanımlanabilir. Washington ve Tel Aviv, Tahran ile müttefikleri arasındaki bağları koparmaya çalışıyor ve balistik füze sorunu İsrailliler için son derece önemli. Bu nedenle, Maskat'ta görüşülen her konu için son tarihler belirlenmesi konusunda ısrar ediliyor. Amerikalılar açısından nükleer dosya, birincisi kendisini tartışmak, karşılıklı olarak talepleri ve teklifleri sunmak için ikincisi ise bir karara varmak için sadece iki oturum gerektiriyor. Bu, önümüzdeki birkaç günde, cuma günü Maskat'ta görüşülen konulara ve bunlara ilişkin benimsenen tutumlara verilen yanıtları göreceğimiz anlamına geliyor; aksi takdirde, durum farklı gelişmeler gösterecektir.

Müzakereler başlamadan önce bölgedeki birçok ülke, balistik füze programının ve Tahran'ın bölgesel müttefiklerine verdiği desteğin hızla müzakerelere dahil edilmesinin müzakerelerde bir çıkmaza yol açacağından ve ilerleme şansını baltalayacağından endişe ederek, ilk günkü görüşmelerin nükleer meseleyle sınırlı tutulmasını destekledi.

Tahran'daki bir kaynak, Maskat müzakerelerinin nihai bir sonuca varmayacağını tahmin ediyor ve katılımın, savaşın şu anda tercih edilen bir seçenek olmadığı konusunda karşılıklı bir anlayışı yansıttığına inanıyor

Washington için nükleer mesele endişe kaynağı olmaya devam ediyor, çünkü tahminler İran'ın yaklaşık 400 kilogram yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş uranyuma sahip olduğunu gösteriyor. Bu miktar, zenginleştirme oranı yüzde 90'a çıkarılırsa teorik olarak dokuz nükleer savaş başlığı üretmek için gereken eşiğe yaklaşıyor.

İran, vekiller ve kollar

Bölgede yaşanan değişimin ışığında vekiller ağı savaşı dönüyor. Washington ve Tel Aviv, Tahran ile müttefikleri arasındaki bağları koparmaya çalışırken, İran, rolünü kaybetmesine rağmen, bu ağın beklenmedik saldırılara karşı gelişmiş bir savunma hattını temsil ettiğine inanıyor. Bu “kolların” her birinin kendine özgü krizleri var. Irak'ta siyasi güçler bakanlıkların ve başkanlıkların paylaşımına dalmış görünüyorlar. Kaldı ki Irak’ta daha önce ülkeyi Hamas hareketinin saldırısının ardından 7 Ekim 2023'ten bu yana bölgede devam eden çatışmadan uzak tutma çağrıları yapılmıştı. Ancak Hizbullah Tugayları liderliğindeki birkaç küçük örgüt, gelecekteki herhangi bir savaşta Tahran'a katılma konusunda ısrar etmeye devam ediyor. Lübnan'a gelince, İsrail’in liderlerini, askeri tesislerini, altyapısını hedef almaya odaklanmasıyla birlikte Hizbullah büyük bir askeri baskıyla karşı karşıya. Hatta iç çatışmalar siyasi yetkililerinin görevlerinden ayrılmasına yol açtı. Yemen'deki Husiler şu ana kadar en önemli güç olmaya devam ediyor; zira Kızıldeniz'de gerilimi yükseltmeleri küresel nakliye maliyetini artırmış ve İran'a yönelik herhangi bir saldırının hayati önem taşıyan deniz yollarını tehdit edebileceği mesajını vermişti.

cdfvgh
USS Abraham Lincoln uçak gemisi Kaliforniya'daki San Diego üssünde, 11 Ağustos (Reuters)

Bu koşullar çerçevesinde Tahran'daki bir kaynak, Maskat müzakerelerinin nihai bir sonuca varmayacağını tahmin ediyor. Kendisi, müzakerelere katılmanın, savaşın şu anda ne Tahran ne de Washington için tercih edilen bir seçenek olmadığı yönündeki karşılıklı farkındalığı yansıttığı değerlendirmesinde bulunuyor. Olan bitenin diyalog ve baskının birleşimi olduğuna inanıyor, ABD’nin İran içini etkilemek amacıyla ekonomik olarak gerilimi artırmaya yöneleceğini tahmin ediyor.

Önümüzdeki günler, yaptırımların sınırlı ölçüde hafifletilmesi karşılığında yüksek düzeydeki zenginleştirmenin dondurulmasını içeren geçici bir anlaşmaya sahne olabilir

İranlı kaynak, devam eden baskının “Tahran'ı uyarıda bulunmaya”, İsrail'den daha kolay hedefler oldukları ve tepkilerinin daha öngörülebilir olduğu göz önüne alındığında, belki de bölgedeki Amerikan çıkarlarına karşı proaktif bir saldırı yapmayı düşünmeye ittiğini belirtti.

Müzakerelere rağmen Tahran, olası saldırılara karşı güçlerini hazırladı. Bu hazırlıklar, müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanması ve yeni yaptırımlar ve belki de sınırlı askeri saldırılar yoluyla gerilimi tırmandırma olasılığına dayanıyor. Ülkenin en gelişmiş uzun menzilli balistik füzelerinden biri olan “Hürremşehr-4”ün konuşlandırıldığını duyuran silahlı kuvvetler, özellikle hava, kara ve deniz sınırlarındaki hazırlıklarını en üst seviyeye çıkardı.

Geçici bir anlaşma mı yoksa saldırı mı?

Önümüzdeki günler, yaptırımların sınırlı ölçüde hafifletilmesi karşılığında yüksek düzeydeki zenginleştirmenin dondurulmasını içeren geçici bir anlaşmaya sahne olabilir. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bölgedeki etkili ülkelerin istediği kapsamlı anlaşmaya gelince, bu şu anda çok uzak görünen bir senaryo. Sonuç olarak Maskat görüşmeleri “son şans” müzakerelerine daha yakın görünüyor. Yetkililer diyaloğun başladığını temkinli bir olumlu tavırla duyururken, arka planda denizdeki Amerikan savaş gemileri ve caydırıcılık mesajları olarak sergilenen İran füzeleriyle somutlaşan güç dili devam ediyor. En büyük sorular hâlâ cevapsız: Anlaşmaya varılmazsa “kötü şeyler” olabileceği uyarısında bulunan Trump, sadece sınırlı bir nükleer zaferle mi yetinecek? Yoksa İran'ın kırmızı çizgileriyle çatışan kapsamlı bir anlaşma için mi bastıracak? Bu iki seçenek arasında, tüm bölge kontrol altına alma olasılığı ile patlama olasılığı arasında gidip geliyor gibi görünüyor.


Starmer, İşçi Partisi milletvekillerini kendisini İngiltere başbakanı olarak tutmaya ikna etmeye çalışıyor

İngiliz Başbakanı Keir Starmer (AP)
İngiliz Başbakanı Keir Starmer (AP)
TT

Starmer, İşçi Partisi milletvekillerini kendisini İngiltere başbakanı olarak tutmaya ikna etmeye çalışıyor

İngiliz Başbakanı Keir Starmer (AP)
İngiliz Başbakanı Keir Starmer (AP)

İngiltere Başbakanı Keir Starmer'ın pozisyonu bugün, sadece bir buçuk yıldır sürdürdüğü görevinden alınmasını engellemek için İşçi Partisi milletvekillerini ikna etmeye çalışırken, pamuk ipliğine bağlı gibi görünüyor.

Starmer, son iki günde özel kalem müdürü Morgan McSweeney ve iletişim direktörü Tim Allen'ı kaybetti ve İngiltere'nin eski ABD Büyükelçisi Peter Mandelson ile hükümlü cinsel suçlu Jeffrey Epstein arasındaki ilişkinin ortaya çıkmasının ardından İşçi Partisi milletvekillerinden desteğini hıazla kaybediyor.

Allen, Starmer'ın özel kalem müdürü Morgan McSweeney'nin istifasından 24 saatten kısa bir süre sonra yaptığı açıklamada, "Downing Street'te yeni bir ekibin kurulmasına izin vermek için kenara çekilmeye karar verdim" dedi.

Starmer'ın kendisi de muhalefetten istifa çağrılarıyla karşı karşıya. Bugün, zayıflayan otoritesini yeniden inşa etme girişiminde bulunmak üzere İşçi Partisi milletvekilleriyle kapalı kapılar ardında bir toplantı yapması planlanıyor.

Siyasi gerilim, Starmer'ın Epstein ile olan ilişkisini bilmesine rağmen Mandelson'ı 2024 yılında İngiltere'nin ABD Büyükelçisi olarak atama kararından kaynaklanıyor.

Starmer, geçen eylül ayında, Mandelson'ın 2008'de bir çocukla cinsel suçlardan mahkum edildikten sonra Epstein ile arkadaşlığını sürdürdüğünü gösteren e-postaların ortaya çıkmasının ardından onu görevinden almıştı.

Starmer geçen hafta "Mandelson'ın yalanlarına inandığı" için özür diledi.

Starmer'ın en yakın danışmanı ve Temmuz 2024'teki İngiltere genel seçimlerinde İşçi Partisi liderinin başarısının mimarlarından biri olarak kabul edilen McSweeney yaptığı açıklamada, Mandelson'ın atanması kararında yakından yer aldığını söyledi. Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre "Peter Mandelson'ı atama kararı yanlıştı. Partimize, ülkemize ve siyasete olan güvene zarar verdi" ifadelerini kullandı. Sözlerine şöyle devam etti: "Fikrim sorulduğunda Başbakana bu atamayı yapmasını tavsiye ettim ve bu tavsiyenin sorumluluğunu tamamen üstleniyorum."

Mandelson'ın tazminatı

İngiliz hükümeti, Eylül 2025'te görevden alınmasının ardından Peter Mandelson'a ödenen kıdem tazminatı paketiyle ilgili bir soruşturma başlattığını duyurdu. Mandelson, özellikle 2008-2010 yılları arasında Gordon Brown hükümetinde bakanlık yaptığı dönemde, Epstein'e borsa hakkında potansiyel olarak zarar verici bilgiler sızdırdığı iddiasıyla şu anda bir güvenlik soruşturması altında bulunuyor. Cuma günü Mandelson ile bağlantılı iki adreste arama yapıldı.


Arakçi parlamentoya görüşmeler hakkında bilgi verdi... Laricani yarın Umman’ı ziyaret edecek

İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.
İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.
TT

Arakçi parlamentoya görüşmeler hakkında bilgi verdi... Laricani yarın Umman’ı ziyaret edecek

İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.
İran parlamentosunun internet sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin son dönemdeki görüşmeler ve gerginliklerle ilgili kapalı kapılar ardında yapılan toplantıya katıldıkları görülüyor.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, ABD’li müzakerecilerle gerçekleştirdiği görüşmelerin ilk turunun sonuçları hakkında meclis üyelerini bilgilendirdi. Diğer yandan Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani, Tahran ile Washington arasında nükleer müzakerelerde arabuluculuk rolü üstlenen Umman’a yarın bir heyetin başında gitmeyi planladığını açıkladı.

Laricani’nin ziyareti, geçen hafta sonu Umman’da yaklaşık dokuz aylık aranın ardından yapılan dolaylı görüşmelerin ilk turunu izleyen ve İran-ABD hattında ikinci bir müzakere turuna ilişkin beklentilerin arttığı bir döneme denk geliyor.

Söz konusu görüşmeler, ABD’nin İran yakınlarında deniz kuvvetlerini artırdığı ve Tahran’ın olası bir saldırıya sert karşılık vereceğini duyurduğu bir ortamda, diplomasiye yeni bir fırsat açmayı amaçlıyor.

Laricani, Telegram hesabından yaptığı açıklamada, Umman’da üst düzey yetkililerle bir araya gelerek son bölgesel ve uluslararası gelişmeleri ele alacağını, bunun yanı sıra ikili iş birliğini farklı düzeylerde değerlendireceğini belirtti.

Müzakerelerin bir sonraki turunun tarih ve yerinin ise henüz açıklanmadığı kaydedildi. Nükleer görüşmelere, İran’da Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’nin nezaret ettiği ve nihai kararların, Dini Lider Ali Hamaney’in onayının ardından alındığı ifade edildi.

scdvfgth
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani, 18 Ocak’ta Tahran’da Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin için düzenlenen resepsiyonun ardından ofisinden ayrılırken görülüyor. (Laricani’nin internet sitesi)

Laricani’nin Umman’a yapacağı ziyaretin duyurulması, Arakçi’nin bugün parlamentoyu, kapalı kapılar ardında yapılan bir oturumda görüşmelerin sonuçları hakkında bilgilendirmesiyle eş zamanlı gerçekleşti.

Parlamentonun Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Başkan Yardımcısı Abbas Muktedayi, oturumun yapıldığını doğrulayarak, İran Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi’nin de Arakçi ile birlikte toplantıya katıldığını bildirdi.

Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ise “İran sıfır zenginleştirmeyi kabul etmeyecektir” diyerek, ‘ülkenin ulusal gücünün unsurlarından biri olan füze kapasitesinin hiçbir şekilde müzakere konusu yapılamayacağını’ vurguladı.

Parlamento Başkanlık Divanı Sözcüsü Abbas Guderzi de Dışişleri Bakanı ile Genelkurmay Başkanı’nın toplantı sırasında İran’ın uranyum zenginleştirmeden vazgeçmesine karşı olduklarını açıkça ifade ettiklerini söyledi.

Guderzi, ‘müzakerelerin yeri ve çerçevesinin tamamen İslam Cumhuriyeti tarafından belirlendiğinin’ teyit edildiğini belirterek, bunun ‘İran’ın diplomasi sahasındaki gücünü yansıttığını’ dile getirdi. Ancak bu tutumun hangi tarafça ilan edildiğine dair ayrıntı vermedi.

Öte yandan Arakçi dün düzenlediği basın toplantısında, ABD’nin ‘gerçek müzakereler yürütme’ konusundaki ciddiyetine dair şüphelerini dile getirdi. Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Arakçi, İran’ın ‘tüm işaretleri değerlendirdikten sonra müzakerelere devam edip etmeme konusunda karar vereceğini’ söyledi ve bu kapsamda Çin ve Rusya ile istişareler yürütüldüğünü ifade etti.

frvfr
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın Ortadoğu’daki operasyonlardan sorumlu komutanı Amiral Brad Cooper, ABD’nin Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı’nın damadı ve danışmanı Jared Kushner ile birlikte uçak gemisi “Abraham Lincoln” üzerinde (ABD Donanması – AFP).

İran, kırmızı çizgileri olarak gördüğü tutumunda ısrarcı davranıyor. Tahran, görüşmelerin yalnızca nükleer programıyla sınırlı kalmasını kabul ediyor ve barışçıl bir nükleer programa sahip olma hakkını vurguluyor. Buna karşılık, Körfez’de geniş bir deniz gücü konuşlandıran ve bölgedeki üslerde askeri varlığını artıran ABD, iki ek başlığı da içeren daha kapsamlı bir anlaşma talep ediyor. Washington’un gündemindeki bu başlıklar, İran’ın füze kapasitesinin sınırlandırılması ve Tahran’ın İsrail’e düşman silahlı gruplara verdiği desteğin sona erdirilmesi olarak öne çıkıyor.

İsrail ise bu iki başlıkta herhangi bir taviz verilmemesi gerektiğini savunuyor. Bu çerçevede İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun çarşamba günü Washington’a gitmesi bekleniyor.